Türk Ulusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Ulusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2018 Salı

İki Büyük Tehlike


İki Büyük Tehlike


Yekta Güngör Özden

Her ülkenin olduğu gibi Türkiye’mizin de kimi sorunları çözüm beklemektedir. Ekonomik, toplumsal, hukuksal, siyasal her tür sorun iyi niyetli ve yetenekli iktidarların öncülüğünde başarıyla çözümlenir. Bunların yaratacağı güçlüklerin giderilmesi olanağı her zaman vardır, bulunabilir. Ama giderek büyüyen iki tehlike Türki­ye’mizin varlığını ve geleceğini olumsuzluklarla karşı karşıya bırakmaktadır. Biri İRTİCA (gericilik), öbürü IRKÇILIK’tır. İkisinin de terörle yakın ilişkisi vardır. Uluslararası ortamda El-Kaide islâmcı terör örgütünün yanında Afganistan’ın Taliban’ı, Mısır’ın Müslüman Kardeşler’i, Filistin’in Hamas’ı hemen anımsanan gerici-dinci örgütlerdir. Türkiye’de İbda-C, Hizbullah, Kaplancılar vd. adlarla kendini duyuran yasadışı dinci örgütler ulusal bağlamdaki örneklerdendir. Günümüz siyasal iktidarı lâiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak suçundan Anayasa Mahkemesi’nce cezalandırılmıştır. Sakıncalı tutumundan dönmek yerine sık­ma­başa sarılarak, sıkmabaşlı milletvekillerine yeşil ışık yakarak, yargı kararlarına karşın sıkmabaşlı öğrencilere ve öğretim üyelerine üniversite kapılarını açarak dinsel düzenden vazgeçmediğini sık sık yinelemektedir.

İkinci tehlike, dinci açılımları gerçekleştirmekte kolaylık sağlanması için verilen ödünlerle kürt ırkçılığının boyutlarının artmasıdır. Tam eşitlikçi yurttaşlar düzeni olan, hiçbir soy ve inanç ayrımı gözetmeyen cumhuriyetin yurttaşı olmayı, her yurttaşı kucaklayan “Türk Ulusu” kavramının anlam ve amacını yadsıyarak sürdürülen bölücülük ve yıkıcılık 1980’li yıllardan bu yana 40 bine yakın yurttaşımızı aramızdan almıştır. Hâlâ güneydoğudaki kimi il ve ilçelerde denenen ayaklanmalar, kolluk güçlerine karşı çıkmalar, saldırılar, terör örgütünün rengini taşıyan bezler sallayıp zafer işaretleri yaparak, örgüt başının adıyla bölücü sloganlar atıp posterlerini taşıyan kalabalıklar kürtçülük akımının geldiği düzeyi göstermektedir. Güncel durumları, gerçekleri bırakarak ekonomik ve toplumsal kimi sorunlardan söz ederek sorunu yanlış değerlendirmekle bir yere varılamaz. İktidarın 2011 seçimleri için tüm kalkışmaları, tehditleri, saldırıları, amacı açıklayan konuşmaları görmezlikten-duymazlıktan gelerek savuşturmaya çalışması yarınlarda daha büyük sorunları karşımıza çıkaracaktır. Somutlaşan amaç kürtçü liderlerin açıkladığı gibi özerk yönetimden bağımsız kürt devletine geçmektir. Geçmişin olaylarını tersine çevirerek, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve cumhuriyeti suçlayarak, Mustafa Kemal’in 85 no.lu 1921 Anayasası ile 16 Ocak 1923 İzmit konuşmasını yanlış değerlendirip Lozan görüşmelerini çarpıtarak, 1924 Anayasası’nı ve kürt isyanlarını yadsıyarak bir yere varılamaz.

Güneydoğudaki genel seçimlerin ve yerel seçimlerin sonucu baskı, tehdit ve ölümle korkutulan yurttaşların kürtçüleri yeğlediğini göstermektedir. Kürtçü belediye başkanlarının, öbür yerel yönetimcilerin yanında, hattâ önünde BDP’li milletvekillerini göstermektedir. Ama hiçbirine Silivri yargısı kapsamındakilere uygulanan yöntemler uygulanmamakta, 30 yıl süren ceza dâvası da zamanaşımı nedeniyle sonuçsuz kalmaktadır. Kandil elebaşları “Sınır dışına çekilmek asla söz konusu değildir” diyerek Türkiye içindeki yuvalanmaları, destekleri, militan varlığını ve güçlerini itiraf ve ikar etmektedirler. Ne Kandil’e karşı, ne de yurt içinde etkin bir önlem, anlamlı bir tepki saptanamamaktadır. İktidara yaranma, ilişkileri düzeltme çabasındaki medyada kürtçülere destek giderek artmakta, “anadilde eğitim”le “Kürt ulusu” teriminin Anayasa değişikliğiyle gerçekleştirilmesi önerilip istenmekte, iktidar “Yeni Anayasa” çıkışıyla sanki 2011 seçimlerinden sonra bu istemleri gerçekleştirecekmiş gibi kürtçülere umut vererek oy almaya, istediklerini daha rahat yapabilme olanağı bulmaya çalışmaktadır. Kürtçülerin isteklerini yerine getirince ayrı devlet kurma, “kendilerini yönetme” ayrımcılığından vazgeçecekleri sanılarak aldanılmakta ve halk çoğunluğu aldatılmaktadır. Eşitlik olmasaydı nasıl milletvekili olacakları, nasıl asker ve sivil devlet görevini yüklenecekleri, nasıl özel kesimde varlık edinecekleri, zenginlikleri songulanmamakta, feodal yapının getirdiği sorunlar bırakılıp cumhuriyet yapısının yıkımıyla uğraşılmaktadır.

İktidar o kadar aşırı hoşgörülü sorumlular o kadar ilgisiz ki siyasal yasaklılar siyasal çalışmalara yoğun buçunde katılmakta, onbinlerce yurttaşın kanına giren teröristbaşından “Sayın” diyerek söz etmekte, sorunun çözümü için onu yetkili göstermekte, onun avukatlarınca ulaştırılan buyruklarına uymakta, uymaya çağırmakta, devleti tehdit etmekte, daha ileri giderek “Kürt halkı kendini yönetmek istiyor” sözüyle sakladıkları amacı açıklamak için iktidarın yarattığı ortamı elverişli bulmaktadır. Unutmamak gerekir, hukuk diploması ve avukat ruhsatı almakla kendini hukukçu sanan kimileriyle, muhabirlik günlerini anımsatan çocuksu yazılarıyla gelişmediğini gösteren düşünce yotksullarının “Kürt sorunu” deyişleri asla gerçeği yansıtmamaktadır. Türkiye’de “Kürt sorunu” değil “Kürtçülük sorunu” vardır. BDP milletvekillerinden Sırrı Sakık’ın TBMM kürsüsünde “Ben Türk değilimi” sözleri Türklük ile Türk Ulusu kavramlarını anlamadığını ya da özellikle anlamamış görünerek sömürüsünü göstermektedir. Anayasa’nın 81. Maddesi gereğince içtiği anda aykırı davranmaktan öte andını geri almış sayılacağından milletvekilliğinin düşürülmesi gerekir. Bu sonuç, Ahmet Türk’ün taşıdığı soyadını değiştirmemesi nedenini de düşündürmektedir. Korkak, çıkarcı ve lâik cumhuriyetle Atatürk karşıtı kimi bilimsel sanlı kinci ve dincilerle kimi aymazların ve sapkınların destek verdiği, kimi varlıklılarla yabancıların yardım musluklarını açık tuttukları anlaşılan kürtçülük, anayasal, ulusal ve yaşamsal ilkelerden ödünler verilerek değilaçık, kesin, gerçekçi ve yürekli duruş ve tutumlarla önlenir.

Kürtçüler iktidarın gündeme getirdiği “alt, üst kimlik” tartışmalarını da kabûl etmemekte “Türk ayrı, Kürt ayrı kimliktir, başka kimlik söz konusu değildir” demektedirler. Tüm bu durumları görmemek için görme özürlü olmak gerekir. Doğuya yapılan yatırımlar, bayındır kılma çabaları, teröristlerin yakıp yıktıkları okullar, tesisler, öldürdükleri yurttaşlarla, yalan ve iftiralarla, gizli tanıklar ve sözde itirafçılarla karşılanmıştır. Kimi sözcüklerine katılmasak bile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bu konudaki eleştirileri yerindedir.

Önceki devlet yöneticilerinin “Federasyon” ve “Realite” söylemlerini AKP’nin ödünleri izledi. Habur karşılamaları durumun kötülüğünü tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Ayaklanmalar, çocuklarını panzerlerin önüne süren, onları taş, molotof kokteyli, havaî fişeklerle polise ve jandarmaya saldırtan aileler, teröristlerin cenazelerini sloganlar, posterler ve zafer işaretleriyle kaldıranbinler, BDP’li milletvekillerinin kışkırtıcı konuşmaları hızından ve dozundan birşey yitirmiş değildir. Silâhlı Kuvvetleri yıpratmak, yargıyı etkisiz kılmak, giderek bölmekle uğraşmaktan teröre yeterli zamanı ayıramadığı anlaşılan iktidarın sorumluluğu ağırlaşmakta ve artmaktadır.

Dış destek, sözde dostların ve kimi komşuların yardımlarıyla şımarıp azgınlaşan kürtçülere AB ülkeleri de kapılarını açık tutmakta, onları dinleyip yönlendirmekte, kimi azınlık savlarıyla onlara arka çıkmaktadır. Bunlara karşın arap ülkeleriyle ilişkileri güçlendirmeyi yeğleyen iktidar, Türk Cumhuriyetlerine karşı soğukluğuna aldırışsızlık ekleyerek olayların ve yerine getirilmesi olanaksız isteklerin sürmesine neden olmuştur. Ermenistan, İsrail ve İran kuşatmasındaki Türkiye, bir zamanlar terör örgütünü yuvlandıran, aşırı solcu olup şimdi iktidarı destekleyen eski militanları barındıran Suriye ile Lübnan’ın koltukçusu olmuştur.

Irak egemenlerinin oyalayıcı, aldatıcı ve iki yüzlü tutumu da gereken tepkiyi görmüyor. ABD’nin gizlenen koruyuculuğu altında kabadayılık taslayan Kandil kaçakları, Türk Hava Kuvvetleri’nin onca bombardımanına karşın güçlerini korumaktadır. Demekki eksik olan, yeterince yapılamayan, yapımlak istenmeyen, başarılamayan bir şey vardır. Türkiye Cumhuriyeti’ne kafa tutan terör örgütü varlığını sürdürebiliyorsa Türkiye yönetimi sorgulanmalıdır. Silâhlı Kuvvetler eli-kolu bağlı duruma getirilmiş, lâf ebelerinin yakınması üzerine kozmik odalarına, lomanlarına, çalışma-görev yerlerine kadar girilip araştırmalar yapılmış, gerçek dışı suçlamalarla komutanlar önüne çıkarılarak haklarını almaları engellenmiş, iktidarın kötülüklerinin, yanlışlıklarının ve sakıncalı gidişinin önüne çıkması olası güçler ve kesimleryargı kullanılarak sindirilip yokedilmek istenmiştir. Türkân Saylan öldürülmüştür. Haberal, Hilmioğlu, Yurtkuran, Özkan, Poyraz, Cihaner, Doğan, Balbay ve öbür Silivri tutuklularının da ölmelerinin istendiği anlaşılmaktadır. Çelişkili, aykırı, amaçlı uygulamalar bunu göstermektedir. Silivri’dekiler Kandil’dekilerden daha tehlikeli sayılmakta, yabancı ve dşman kuklası kürtçülere gösterilen kolaylıklar Silivri’deki komutanlardan, bilim adamlarından, yazar ve gazetecilerden esirgenmektedir. “Masumiyet karinesi” yok sayılarak tüm şüpheli ve sanıklar iktidar tarafından cezası kesinleşmiş hükümlüler gibi nitelendirilmektedir.

Kendi halkından, ulusundan çokyabancıları dinleyen iktidar, sorunu kestirip atmaktan kaçınmakta, “Gücüzüm varsa gelin, alın” demektedir. Soruşturma, kovuşturma, geçiştirme, oyalama, avutma, savsaklama, erteleme, uyutma ve bildiğini okuma birbirine karışmış durumdadır. İktidarın kendinden başkasını, ülkesini düşündüğüne inanmak güçtür. 

Öte yandan Apo tek seçici gibi davranıp belediye başkanını tehdit etmekte, ateşkes süresinin sınırını belirlemekte, koşullar gündeme getirerek iktidarı etkilemekte, konuklar düzeninde ağırlanarak amacından dönmediğini açık biçimde ortaya koymaktadır. PKK’nın İmralı’dan yönlendirilip yönetildiğine ancak yandaşları karşı çıkabilir. Siyasal iktidar, yönetimindeki devlet kurumlarıyla PKK’nın doğrudan görüşme yaptığını dolaylı anlatımlarla açıklamaktadır. Apo’yla görüşmelerin bugüne değin neler sağladığı da bilinmemekte, sağladığı bir yarar saptanmamakta dır.

Yönetimin zayıflığı o kadar belirgin ki son günlerde PKK yararına görüş veren kimilerinin emeklilikten önce çok önemli görevlerde bulunanlar olduğu kuşku ve üzüntüyle öğrenilmektedir. BDP’lilere gösterilen aşırı hoşgörüden anlaşılıyor ki günümüz iktidarı PKK’dan da BDP’den de korkmakta, üstesinden gelemeyeceği olaylara neden olmaktan çekinmektedir. Ulusal devletin yapısını bozacak girişimleri ve kalkışmaları devleti koruyacak iktidar önleyemiyor. İktidar için ödün vermek çözüm, başarı ve beceri sayılıyor. Yarın neler olacağı kestirilemiyor, gerçekçi, kalıcı, etkin önlemler alınamıyor,cumhuriyeti koruyacak çalışmalar yapılamıyor.

PKK’nın 32. kuruluş yılı nedeniyle Hakkâri-Yüksekova’da, Diyarbakır-Lice’de yapılan taş­kın­lıklar (aslında ayaklanmalar)a iktidar önem vermiyor görünmektedir. Kışkırtıcı konuşmaları gerçek durumu bilmeyen, aldatılan yurttaşlar zafer işaretleriyle, alkışlarla karşılıyor. Kimi yargı yerlerinden kürtçülüğe açılım sayılacak öneriler, güç verecek kararlar çıkıyor, insan hakları, özgürlük, demokrasi sömürüleri sürüyor. Kürt kökenli yurttaşlarımızı değil, kürtçülük yapanları eleştiriyoruz.kürt kökenliler içinde arkadaşlarımız, meslektaşımız, öğrencimiz, dostumuz var. Kürt kökenli avukatla birlikte savunma görevi aldığımız davâ oldu. Kürtçülük yapmayan, ulus bağlamındaki birlikteliğimizin ve cumhuriyetle Atatürk’ün değerini bilen yurtseverleri var. Sorunun sorumluları AB, ABD, Er­menistan, Irak ve içimizdeki PKK’lılarla yan­daşlarıdır. Bir o kadar da siyasal iktidardır, medyadır, üniversitelerdir, yargıdır.

Yeni Anayasa..” sözü kürtçülerle sıkmabaşçılara uzatılmış ucu zehirli bir oltadır. Bundan önce yapılanların olduğu gibi bundan sonra yapılacakların da demokrasiyle ilgisi olmayacaktır. İktidarın ruhunda, anlayışında demokrasi yoktur. Demokrasiyle eğitilmemişler, inançla dokunmuşlardır. Demokrasiyi bilmeyenler demokrasiden söz edemezler. “Sivil irade, askerî vesayet, yargı vesayeti” sözleriyle yolalmak isteyen iktidar, rejimi koruyup güçlendirmek, demokratik niteliğini yükseltmek yerine tehlikeye atmaktadır. Feodal yapının, topraksızlığın, şeyhe ve aşiret başına bağımlılığın çözümlenmesine önclik vermek gerekir. Yoksa kimi raporlardan söz ederek, kimi ödünler ve ayrıcalıklarla çözüm olacağı havasını basmanın hiçbir anlamı ve yararı yoktur. Türkiye bölünmez bir bütündür. Bir bölgede demokrasi olacak, öbüründe olmayacak, böyle bir çelişki düşünülemez. Etnik duyarlıklar, kültür farklılıkları, kimi özellikler elbet özgürlük içinde yaşam bulur. Kürt kökenlilerden başka kökenliler de var. Ancak etnik özellikler ve özgünlükler ulusal yapıyı bozacak zorlayıcı girişimler olamaz. Anadil öğretilir ama devletin Türkçe’den başka ikinci bir resmî dili olamaz. Yurtdışından verilen örneklerin Türkiye için uygulanmasını gerektiren benzerlikler bulunmamaktadır. Bir kez ödün verilince nerede duracağı, ne sonuçlar getireceği iyi düşünülmelidir. Çok açık olan gerçek, kimi siyasal kuruluşların içlerindeki kürt kökenlilerden kürtçülük yandaşlarının etkisiyle ya da liberal demokrat geçinenlerin kışkırtmasıyla ödünler vererek sorunu çözecekleri ne ilişkin kanılar yanılgıları dır. Yaşamı, güncel olayları, iç kalkışmaları, ayaklanma olaylarını ve dış baskılarla destekleri hep birlikte değerlendirmeden hazır reçetelerle sonuç alacaklarını sanmaktadırlar. Ayrım, kutuplaşma giderek keskinleşmektedir. Kürtçülerin ölçüsüz, aşırı, ayrımcı çabaları dracak sanılmamalıdır. Devletle çatışmaktadırlar. Bundan daha belirgin bir kanıt olamaz. İktidar da kendi amacı ve doğrultusu için bu kesimi okşayarak susturup durduracağı inancıyla yumuşak davranmaktadır.

“Asimilâsyon” söylenti ve suçlamalarına, “özgürlük” yalanlarına kanmamak gerekir. Farklılıkların yarattığı zenginliğin ulusal dokunun özelliği olduğu bilinmeli, yıkıcılıkla, kavgayla, savaşla, ödünle, şirin görünme çabasıyla, anlayış ve hoşgörüyü aşan tutarsızlık ve zayıflıkla bir yere varılamayacağı benimsenmelidir. Teröre başvurup dışardan destek alan kürtçülerle, terör karşıtı kürtlerin ayrı duruşu bile teröristlerin ağır yanılgı ve sapkınlığını anlatmaktadır. Bize düşen, ulusal birliği, ülke ve ulus tümlüğünü korumak, yanılanlara gerçeği öğretmektir. Siyasetin ikilemleri ve ödünleri gerçek çözümü sağlamaktan uzak görünmektedir. Yepyeni Türkiye Cumhuriyeti aşırılıklara kıydırılamaz.

http://turksolu.com.tr/ileri/47/ozden47.htm

..

25 Şubat 2016 Perşembe

Türk Ordusu Hangi Tarafta?






Türk Ordusu Hangi Tarafta?


Ali Özsoy


İlker Başbuğ

  (  _ Abdullah Gül ve şürekasının “ Ordu da bizi Destekliyor ” iddiasına ve son bir aydır devam eden federasyon ve anayasa tartışmalarına rağmen konuyla ilgili Türkiye’de tek bir açıklama yapmayan İlker Başbuğ, sonunda ABD’de konuştu. ABD Genelkurmay Başkanı Mullen ile katıldığı bir toplantıda Başbuğ şunları söyledi: “ Irak’ın kuzeyi, Aralık 2007 tarihinden bu yana, PKK için güvenli sığınak olma özelliğini yitirdi. PKK’ya yönelik uluslararası destek de ciddi biçimde azaldı. 
Terör örgütü, amaçlarını silahlı mücadele yoluyla kazanıp kazanamayacağını tartışmaya ve Irak’ın geleceğinde kendilerine yer olmadığını görmeye başladı.” Evet, açıklama bu. Tam da AKP ve CHP tarafından PKK’nın aslında silah bırakmak ve af karşılığı siyasileşmek istediği iddialarıyla eş zamanlı bir açıklama.  )


Konuşma veya Konuşmama meselesi

Türkiye’de siyasette her zaman merak edilen soru şudur: Acaba asker bu konuda ne düşünüyor?

Bu sorunun sorulması çok doğal çünkü sivil siyaset olarak tarif edilen parlamenter iktidar ve muhalefetin ne düşündüğünü çok merak etmeye gerek yoktur. İktidarın da muhalefetin de ne savunacağı ABD tarafından belirlenir. Şu son “Kürt açılımı” bunun en bariz kanıtı. Obama Türkiye’ye geldi sadece AKP değil, CHP dahil tüm partiler PKK ağzıyla konuşmaya başladı.

Türkiye’de siyasi partiler hep Batıcı uydu yapının taşeronları olmuştur. Bu yüzden meclis ve hükümet ulusal çıkarların savunulduğu değil, pazarlandığı alanlar olagelmiştir. Bundan dolayı ulusal çıkar denince akla hep Türk Ordusu gelir. Düzenin denkleminde tek farklı değişken odur. Bu yüzden her zaman “acaba Ordu’nun bu konudaki görüşü ne?” sorusu sivil siyasetin baş gündem maddesidir.

Askerin gücü tabii ki silahlı kuvvet olmasından kaynaklanıyor. Söyledikleri bu yüzden önemli ancak sadece bundan dolayı değil. Türk Ordusu sivil siyasetin hiyerarşisini oluşturan ABD kaynaklı emir komuta zincirinin içine girmiyor. Türk Ordusu’nun İstiklâl Savaşı’ndan ve Atatürk döneminden kalan bir misyonu var. Bu misyonu taşıyan tek kurum olarak sık sık ulusal güvenliğimizi ve rejimi tehdit eden “sivil alandaki” gelişmelere fren koymak zorunda kalıyor.

Ancak son yıllarda bu askerin konuşma veya konuşmama meselesi son derece çetrefilleşti.

Eskiden Genel Kurmay Başkanları çok az konuşurlardı. Ancak konuştukları zaman tüm dengeler değişirdi. Ku­rum son sözünü söylemiş olurdu. Ne bir tankı sokakta görürdünüz ne de bir uçağın kalkıp Kuzey Irak’a uçması gerekirdi. Ama mesaj yerini bulurdu.

Zaten “ Savaş Sanatı ” silah kullanmak kadar kullanmamaya da dayanır. Askeri güç kullanılmadan caydırıyorsa çok daha güçlüdür. Bu yüzden “askerin konuşması” denen mesele stratejik bir meseledir. Bazen on cümlelik bir açıklama o kadar caydırıcıdır ki, bir savaşı engeller. Veya iç düşmanı hayallerinden uyandırır. Bazen hiç konuşmamak bile bir tercihtir ve daha da etkili olabilir.

Paşalarımızın Huyları

Ancak şimdilerde Türk Ordusu bu en önemli silahını yani konuşmak veya konuşmamayı ne yazık ki kullanamıyor.

Değişen her Genel Kurmay Başkanıyla bu sorun daha da derinleşiyor. Her yeni Genel Kurmay Başkanı için işbirlikçi medyada bazı karakter analizleri yapılıyor. Sert mizaçlı mıdır, iyi huylu mudur, çok mu konuşur, az mı vs..

Tabii bu önemli çünkü 28 Şubat’ın yarattığı “konuşma adabı ve geleneği” onlara çok fazla işbirliği ve ihanet alanı bırakmıyordu. Karadayı ve Kıvrıkoğlu dönemi böyleydi.

Sonra Hilmi Özkök geldi. Kendisinin ne kadar yumuşak huylu, demokrat karakterli ve az konuşan biri olduğu üzerine pek çok methiyeler döküldü. Bu paşa iyiydi çünkü olur olmaz konuşup AKP’yi rahatsız etmeyecekti.

Sonra “çok konuşmayı sevmem” diyen Hilmi Paşa’nın belki de TSK tarihinin gördüğü en ağzı kalabalık komutanı olduğuna hep birlikte tanık olduk. Ama konuştukça da AKP’yi sevindiriyordu. Vatandaş her olumsuz gelişmede paşayı bekliyordu. Paşa sonunda bir konuşuyordu… Meğersem Kıbrıs’ta da, Irak’ta da AKP doğru ya­pıyormuş. Şiir gibi geçiniyorlarmış. Vatandaş bu sefer “keşke sussa” noktasına geldi.

En sonunda emekli oldu ama yine de sahnelerden uzak kalamadı. Ergenekon savcısına Bursa’da tam 8 saatlik ifade vererek ne kadar az (!) konuşmayı seven biri olduğunu tekrar kanıtladı bu en “sivil” paşamız.

Sonra yerine Büyükanıt Paşamız geldi. Neler denmedi ki? Bu paşa çok müdahale edecek, lafını esirgemeyecek, konuşmaları ve demeçleriyle AKP’yi çok zorlayacak.

Gerçekten de başlangıçta Büyükanıt Paşa bazı tarihi açıklamalara ve konuşmalara imza attı. Ama sonra birden “ Kepengi kapattı.” Ve iddiaların tam tersine en suskun paşa oldu. Hilmi Pa­şa “ Suskundu ”, konuşma rekoru kırdı. Büyükanıt Paşa ise “ Konuşkandı ” ama susma rekoru kırdı.

Sonunda sıra İlker Başbuğ’a geldi. Yine karakter analizleri başladı. Bu paşa çok ciddidir. Futbol muhabbetinden hoşlanmaz. Çok az, kısa ama öz konuşur. Vesaire…

Çok az, kısa ve öz konuşan paşamız ise 4 saat süren sosyoloji tebliğleri sunan biri olarak karşımıza çıktı. Hem de saç baş yolduran cinsten. Konuşmasında tam 5 kez Obama’ya gönderme yapan paşamıza göre Türk halkı demek bölücülükmüş ama Türkiye halkı demek değilmiş. Sonra işler iyice sapa sardı. Açıklama yanlış anlaşılınca bir açıklama daha yapıldı. Bu sefer açıklamanın açıklamasıydı yapılan.

AKP Ordu adına Konuşabilir mi?

Oysa “Türk halkı” komutanlarımızdan o kadar çok konuşmalarını da istemiyor. Hele özgün (!) sosyoloji tezleriyle sunumlar yapmalarını hiç beklemiyoruz. Tek istediğimiz bu ülkenin ulusal güvenliği ve Cumhuriyetin temelleri konusunda tavizsiz tavır. Çok kısa ama öz bir demeç ve o demecin arkasında durulması. Yani kısaca kırmızı çizgilerin çiğnetilmemesi.

Sonunda Türk milletini öyle bir noktaya getirdiler ki, neredeyse “aman Paşam konuşma” der olduk.

Üniter devleti parçalayan her adımda ne yazık ki karargâhtan ya hiç ses çıkmıyor ya da yanlış ses çıkıyor. Anayasa’ya rağmen Kürtçe TV kuruluyor, İlker Başbuğ destekliyor. PKK’ya ve Apo’ya aftan bahsediliyor, tepeden gelen ses sert tepki göstereceğine teröristlerin insanlığından bahsediyor.

Ve hepsinden önemlisi artık asker konuşmayınca onun adına AKP konuşmaya başladı. Bilindiği gibi en son AKP’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir açıklama yaptı. Kürt konusunda çok güzel şeyler olacak dedi. Ve sözlerine ekledi. “Bu konuda asker, sivil, bürokrat tüm devlet erkânı hepimiz ilk defa hemfikiriz…”

Ve ardından neler sıralandı? Tüyleri diken diken eden ve açıkça üniter devleti parçalayan bir süreçten bahsediliyor.

Peki her konuda hemen açıklama yapan Genelkurmay’dan ses var mı? Yok. O zaman Abdullah Gül doğru mu söylüyor? Onun fikirleri askerleri de bağlıyor mu?

Gündemin ikinci bir önemli konusu Suriye sınırlarındaki mayınlı arazinin temizlenmesi… AKP İsrail’in toplam yüzölçümünün üçte ikisi kadar bir toprağı yarım asırlığına İsraillilere vermek istiyor. Türkiye ayağa kalkıyor. Herkes bir fikir beyan ediyor. Asker susuyor.

Ama onun yerine kim konuşuyor? Tayyip Erdoğan. Recep Tayyip bölgeye ilk mayını yerleştiren emekli bir Türk albayı konuyla ilgili demeç verdi diye saygısızca Türk subayını paylıyor. Diyor ki; “Biz Genelkurmayla kuvvet komutanlarıyla konuştuk. Sen emekli bir yarbaysın sana ne oluyor. Otur bir köşede.”

Böylelikle artık ulusal güvenliğimizi tehdit eden her ciddi konuda askerin tavrını ya Abdullah Gül’den ya da Recep Tayyip’ten öğreniyoruz.

Hani Taraftınız?

İşin geldiği noktaya bakın. Bir kurumun haysiyeti söz konusu… Söz konusu olan AKP’nin zabıtası değil, Atatürk’ün Ordusu.

Paşalarımızın artık çok konuşmak istememelerini anlayabiliyoruz. Hatta belki de olumludur bu. Ama Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünü “ilkellik” olarak suçlayan biri çıkıp sizin adınıza konuşuyor. PKK’yla masaya oturmaktan bile bahsediliyor.

Diğer taraftan “ Halkı kin ve Nefrete Tahrikten ” hapis yatmış biri şerefli bir Türk subayına hakaret ederken, sizin adınızı kullanıyor. “ Paşalar beni destekliyor.” diyor.

Susmaksa Onaylamaktır.

İnanılmaz teklifler gündeme getirildi. Apo’nun muhatap alınmasından tutun, PKK’lılara genel af çıkarılmasına kadar. Anayasa’dan “ Türk Ulusu ” ifadesi çıkarılsın, özerklik getirilsin deniyor.

Vatan için şehit olmuş binlerce Mehmetçiğin kanı yerde. Utanmadan diyorlar ki, asker Güneydoğu’da dağa taşa çizdiği Türk bayraklarını ve “Ne mutlu Türk’üm diyene” yazılarını silecek.

Tek bir İtiraz, tek bir Açıklama Yok.

Artık askerin tavrının ne olduğunu AKP’lilerden mi öğreneceğiz?

Ne zaman bir “ Kürt açılımı ” gündeme gelse askerin net bir açıklaması vardır: “ Biz bu konuda tarafız.

Şimdi soruyoruz. Hâlâ taraf mısınız?

Eğer öyleyse Abdullah Gül’ü yalanlamanız şart. Çünkü atılan her bölücü adıma sizi de ortak etmiş oldu.

Ne mutlu Türk’üm diyene ” Sözünü “ İlkellik ” kabul edenlerden yana mısınız, yoksa onlara karşı mısınız? Artık İlker Başbuğ’un bu konuda bir açıklama yapmak zorundadır. Çünkü işler çığırından çıkmak üzeridir.

7 Şehit ve ABD Gezisi

Tüm bu gelişmeler devam ederken güneydoğuda kahpe teröre yeni şehitler kurban verdik. 7 Askerimiz ABD kaynaklı mayınlarla PKK tarafından şehit edildi.

Gündem çok değişmedi. Medya mensupları şehitleri görmezden geldi. Terörist elebaşı Karayılan için PKK lideri denmeye devam edildi. Son açıklamalarının ne kadar “umut verici ve barışçıl” olduğundan bahsedildi. Evet, tam yedi şehidimizin kanı üzerinde bunlar konuşuldu.

Aynı günlerde Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ ABD’ye gitti. Kuzey Irak’ı PKK için cennetten bir köşe haline getiren, terör örgütüne silah ve mayın temin eden Pentagon’dan “Onur Madalyası” aldı.

Hadi bunların hepsine “ Resmi ikili ilişkiler ” diyelim. Ama bizi asıl rahatsız eden İlker Başbuğ’un “konuştuğu” an söyledikleridir. Abdullah Gül ve destekçilerinin “Ordu da bizi destekliyor” iddiasına ve son bir aydır devam eden federasyon ve anayasa tartışmalarına rağmen konuyla ilgili Türkiye’de tek bir açıklama yapmayan İlker Başbuğ, sonunda ABD’de konuştu. ABD Genel Kurmay Başkanı Mullen ile katıldığı bir toplantıda Başbuğ şunları söyledi:

“ Irak’ın kuzeyi, Aralık 2007 tarihinden bu yana, PKK için güvenli sığınak olma özelliğini yitirdi. PKK’ya yönelik uluslararası destek de ciddi biçimde azaldı. Terör örgütü, amaçlarını silahlı mücadele yoluyla kazanıp kazanamayacağını tartışmaya ve Irak’ın geleceğinde kendilerine yer olmadığını görmeye başladı.”

Evet, açıklama bu. Tam da AKP ve CHP tarafından PKK’nın aslında silah bırakmak ve af karşılığı siyasileşmek istediği iddialarıyla eş zamanlı bir açıklama. Varsayım şu. PKK aslında silah bırakmak istiyor ve Kuzey Irak’ta artık barınamıyor. Bu yüzden biz de açılım yapalım ve işlerini kolaylaştıralım. Ama bu iddianın ortaya atıldığı hafta Kuzey Irak kaynaklı mayınlar 7 erimizi şehit ediyor.

Peki ya Abdullah Gül ve AKP’nin o Meşhur “ Kürt Açılımı.” İlker Başbuğ bu konuda hiçbir yorum yapmıyor.

Ama şöyle söylüyor:

“Terörizme karşı savaşın, devlet tarafından güvenlik, ekonomik, sosyo-kültürel, propaganda ve uluslararası ilişkiler alanlarında da organize edilmiş koordineli faaliyetlerin bir kombinasyonu olduğuna inanıyoruz. Ancak terör örgütü bir yandan silahlı teröristlerini muhafaza ederken, sadece ekonomik ve sosyo-kültürel alanlarda alınan tedbirlerle terörizmin bitirilebileceğini düşünmek bir hatadır.”

Sosyo-kültürel alan ne demek? Açık değil. Son açılımlar bu alana girer mi? Düşman bölücü terör, ama bölücü terör dağdaki silahlı teröristlerden ibaret değil ki. Kandil’de temsili olarak birkaç yüz PKK’lı silah bıraksa ne olacak? Bölücülük bitecek mi yoksa daha da mı tehlikeli olacak? Bu sorulara yanıt yok. Abdullah Gül’ün Ordu’nun adını vererek konuştuğu konularda da bir açıklık yok.


ABD’li Memnun.,  Ama biz değiliz

İlker Başbuğ PKK terörüne karşı ABD ile işbirliğinin ilerlediğini ancak ABD’nin daha fazlasını da yapabileceğini belirtti. ABD’li meslektaş Oramiral Mullen, İlker Başbuğ’un konuşmasından memnun kaldı. Konuşması ilginçti. Türkiye’de görev yapmış bir subay olarak Türkiye’yi çok sevdiğini söyledi ama ifadeleri Türkiye’ye yönelik karmaşık duygular içeriyordu:

“1970’lerde İzmir’de görev yaptım. Çok zor ve karışık dönemlerdi. 2004 yılında İlker ile tanıştığımdaki ilişkiler çok kötü bir dönemden geçiyordu. ABD-Türkiye ilişkilerini neden eski haline getirmek zorunda olduğumuzu anladım.”

Muhtemelen 1970’lerde İzmir’de sokağa bile çıkamıyordu. Çünkü “çok zor ve karışık” dediği dönemlerde Al­tıncı Filo askerlerini İstanbul ve İzmir’de sokaklarda kovalayan devrimci gençler vardı.

2004 yılı ise tezkere ve çuval krizinin yaşandığı ve PKK terörünün ABD desteğiyle yeniden hortladığı yıl olarak değerlendirilebilir.

1970 ve 2004 yılından farklı olarak Mullen şu anda daha memnun. İlker Başbuğ’u “sıcak, cömert ve kararlı” bulduğunu söylüyor.

Bizim tek düşündüğümüz ise ülkemizin bölünmez bütünlüğü ve şehitlerimizin yerde kalan kanı… Mullen memnun olduğu için biz endişeliyiz.

Şimdi konuşma zamanı

“ Kürt açılımları ” başladı. Daha doğrusu resmi bölünme adımları.

ABD memnun, Talabani memnun, PKK memnun, AKP memnun, Abdullah Gül memnun, Mullen memnun…

İlk olarak Apo’nun idamının affı gündeme geldiğinde, TÜRKSOLU uyarmıştı. Bu yolun sonunda Apo’yu başbakan yapmak var demişti. O günlerde asker “bu konuda tarafız” demiş ve idamın kaldırılmasına karşı çıktıklarını ima etmişti. Ancak taraf olmaları bir şey değiştirmedi. Apo’nun affı gerçekleşti.

Şimdi ise Abdullah Gül asker de bizimle aynı tarafta diyor. Artık konuşma zamanı geldi.

Doğru mu yanlış mı?

Türk dağlarından “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözleri silinecek mi?

Türk kentlerinin ismi Kürtleşecek mi?

Apo ve PKK’lı diğer teröristler affedilecek mi?

Türkiye Irak mı olacak?

Artık istesiniz de konuşmamazlık edemezsiniz. Çünkü Abdullah Gül sizin adınıza konuştu.

Öğrenelim.

Hâlâ taraf mısınız?

Tarafsanız bunu belli edecek misiniz?

Taraf olmanın gereğini yerine getirecek misiniz?

Tarih isminizi hangi tarafta yazacak?

Kapalı kapılar ardında ne konuşulur bilemeyiz ama herkesin tavrını bir de Türk halkı öğrensin ki, bizim de tavrımız belli olsun.

Çünkü elbette ki vatanı savunacaklar çıkacaktır.

Kimler bu tarafta duruyor bilelim.

(Sayı 239, 08/06/2009)

http://www.turksolu.com.tr/sehit/secmeordu2.htm