Ömer Faruk Eminağaoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ömer Faruk Eminağaoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2017 Cuma

HSYK'DAN SAVCIYA YARI DARBE




HSYK'DAN SAVCIYA YARI DARBE 

28 Ocak 2009 08:14HSYK, Ergenekon Savcılarına ilk hamlesini Kanadoğlu'nun teorisi doğrultusunda yaptı. 




Yargıtay emekli Başsavcısı Sabih Kanadoğlu ve YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun ortaya attığı Ergenekon Davası’na yeni savcılar atanması fikri HSYK tarafından hayata geçirildi. 

HSYK’nın dün yapılan toplantısında Ergenekon Davası’nı yürüten Beşiktaş Cumhuriyet Savcılığı’na üç yeni savcı atandı. Yeni üç savcıdan biri Ergenekon Davası’nın ana yürütücüsü Savcı Zekeriya Öz’den daha kıdemli. Atanan savcılar; Rasim Işıkaltın, Kasım İlimoğlu ile Mustafa Çavuşoğlu... 

Savcılardan üçü de özel yetkili savcı olarak atandı ve birinci sınıf yargıç statüsündeler. Rasim Işıkaltın, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı dönemiyle ilgili açılan soruşturmada Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ifadesini almıştı. 

ÖZ'DEN DAHA KIDEMLİ SAVCI ATANDI 


Sabah Gazetesi’nde geçen hafta; Ergenekon Davası’na yeni üç savcı atanacağı bu üç savcıdan birisinin Savcı Zekeriya Öz’den "daha kıdemli" olacağı böylece Zekeriya Öz’ün dolaylı yoldan pasifize edileceği en azından dengeleneceği haberleştirilmişti. Bu iddia da doğru çıktı. Çünkü atanan savcılardan Rasim Işıkaltın, Zekeriya Öz'den daha kıdemli. 

Sözkonusu haberin üzerinden hafta geçmeden beklenen gelişme yaşandı. Ancak bu gelişmenin Sabih Kanadoğlu’nun ilk olarak Star TV ekranlarından yaptığı “Ergenekon davasına 40 savcı atanmalı” görüşü çerçevesinde ilerlediği belirtiliyor. 

Kanadoğlu’nun tavsiyesi doğrultusunda gelişen bu durum, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) üzerindeki Yargıtay ve Danıştay etkisini de bir kez daha hatırlattı. 

Bugüne kadar “siyasilerin etkisinde olmakla” eleştirilen HSYK’nın aslında neredeyse tamamı Yargıtay ve Danıştay tarafından belirleniyor. Adalet Bakanı Başkanlık edip iki oy hakkı bulunsa da Yargıtay ve Danıştay’ın belirlediği üyelerin ağırlıklı eğilimi her şeyi belirliyor. 

Ergenekon Davası’nın yönetildiği Savcılığa, yeni savcıların atanmasını da Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in istemediği ancak Kanadoğlu ve YARSAV etkisinde olan üyelerin görüşlerinin bu yönde bir kararın çıkmasını sağladığı belirtiliyor. 

YARSAV ve Kanadoğlu etkisi, Ergenekon Davası’nın nihayetinde geleceği Yargıtay’da da oldukça belirgin. Özellikle 9. Daire Başkanı ve üyelerinin pek çoğu YARSAV üyesi, bunların önemli bir bölümü ise YARSAV’ın kurucu üyelerinden… 

PERİNÇEK DE AYNI ŞEYİ İSTEDİ 


Ergenekon davasına yeni savcı atanması konusu Doğu Perinçek'in sahibi olduğu Aydınlık Dergisi'nde de açık bir istek olarak dile getirilmişti. Aydınlık Dergisi'ndeki "HSYK'ya çağrı: Soruşturmaya gerçek savcıları atayın" başlıklı haberden hemen sonra sözkonusu atama gerçekleşti. 

Danıştay, Yargıtay ve YARSAV etkisindeki HSYK’nın, Ergenekon Savcıları’na yönelik ilk müdahalesi olan 3 savcı atamasından sonra akıllara Şemdinli Savcısı gelirken, gözler HSYK’nın Kanadoğlu’nun önerileri doğrultusunda ikinci müdahale adımı atıp atmayacağında. 

aktifhaber 



***

EMİNAĞAOĞLU SANDIĞI SİLDİ


EMİNAĞAOĞLU SANDIĞI SİLDİ 

18 Mart 2009 08:17 

' Sandık Ne Derse o olur '  Yok böyle bir şey! 

Eminağaoğlu: "Hukukun üstünlüğü, yasama ve yürütmenin üstündedir. Onlar da hukukun üstünlüğüne uymak zorundalar. Bir hukuk devletinde yasamanın fonksiyonu farklıdır. Yürütmenin farklıdır, yargının farklıdır. Ve hepsinin ortak paydası hukukun üstünlüğüdür. Ancak şu algı yanlış. Millet iradesi eşittir yasama, sandık ne derse o olur. Hayır. Hayır böyle bir şey yok." 

YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu'yla Zaman Gazetesi'nden Nuriye Akman'ın yaptığı çok ilginç röportaj: 

-Özel yaşamınızda mükemelliyetçi, hataları tolere edemeyen biri misiniz? 

-Özellikle Yarsav'dan sonra eşimin yükünü daha çok arttırdığıma inanıyorum. Çünkü Yarsav ve görevim bütün zamanımı kaplamış durumda. Her şeye koşturmak için çabalarım. 

Hataları tolere etmesini bilirim.ama doğruyu yakalamak anlamında ayrıntıları da elde etmek isterim. 

-Dışarıya çatık kaşlı, sert mizaçlı bir resim veriyorsunuz. Sizi böyle yapan şey nedir? 

-Şu an karşı karşıyayız. Şu anki mizacımı o resimlerle bağdaştırabiliyor musunuz? 

-Şu anda gayet sakin görünüyorsunuz. 

-Ben her zaman böyleyim. Ama haberlerde hep belirli resimlerim kullanılıyor. 

-Fotomontaj mı yapılıyor? 

-Hayır, o resimler de bana ait. Tabii açıklama yaptığınız konular her zaman gülümseyerek konuşulmayacak konular. Ama ben çatık kaşlı bir insan değilim. 

-Ama kabul edin, mesajlarınızı öfkeyle dile getiriyorsunuz. 

-Onu bir kararlılık ve inanç olarak söyleyebilirsiniz. Kesin doğrularla kamuoyunun önüne çıkarım. Hukuksal yönden hiçbir yanlışla kamuoyunun önüne çıkmam. O doğrulara olan inancımın bir ifadesidir. O fotoğrafların öncesinde ve sonrasında yine sakinlik vardır. Ama bir konuşmanın bütünlüğü içerisinde yansıtılmazsa, sadece bir kareyi alırsanız onu bulabilirsiniz. 

Gerek aile yapımda, gerek arkadaş çevremde, gerek çocuklarıma karşı son derece sinirleri alınmış bir insanım. Gerçi onlar beni sinirlendirmek içinde bir şey yapmazlar. 

-Yarsav sizin başkanı olduğunuz ilk dernek mi? 

-Hukuksal olarak kurucu üyesi ve başkanı olduğum ilk sivil örgüt. Öğrenci derneklerine hep sempati duymuşumdur. Ama bir öğrenci derneği üyesi olmadım. 

-Hiç tutuklandınız mı? 

-Hayır. 

-Soruşturma geçirdiniz mi? 

-Şu dönemde geçiriyorum. 

-Gerekçe? 

-Kendi hakkınızdaki soruşturmanın içeriğini bilme hakkınız var. Ama Bakanlık, her türlü başvuruma rağmen bildirmiyor. Ben bir tesadüf eseri hakkımdaki incelemeden haberdar oldum. Ki aradan sekiz ay geçmişti. Konuyu söylemiyorlar. Birleşmiş Milletler yargı bağımsızlığı temel şartında hakkında disiplin incelemesi ve soruşturması başlatılan kişi isterse, bunları bildirmek zorundadır diye hüküm vardır. Adalet Bakanlığı hakkımda tek yanlı bir şeyler üretiyor. Bu örgütlenme özgürlüğüne bir baskıdır. Benim üzerime Demokles'in kılıcı gibi tutulan bir incelemedir. Bir yanlışlığım varsa elbette ben dokunulmaz bir insan değilim. Ama bunlar nafile çabalardır. Türkiye'de gerçekten sivilleşmeye, örgütlenmeye, hukukun üstünlüğüne alışamamanın bir yansımasıdır. 

-İki şapkanız var. Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı ve Yarsav başkanlığı. Fakat şimdi dernek başkanlığınız savcılığınızın önüne geçti. 

-Doğal olarak. 

-İkincil işin, esas işin önüne geçmesinin neresi doğal? 

-Ben isim olarak öne geçmek istemem. Benim kamusal görevim itibariyle açıklama yapma konusu başsavcımıza aittir. O görevlerim orayla ilgilidir. Ama ilk kez Türkiye'de yargıç ve savcıların sivil meslek örgütünü kuruyorsunuz. Yargı sorunlara boğulmuş durumda. Ve bugün Türkiye'de yargının en rahat olduğu dönem 1961 anayasasının 71, 12 Mart'a kadar olan dönemi. 12 Mart'ta geri gitmişiz. 12 Eylül'de biraz daha geri gitmişiz. Bugün 12 Eylül'ün de gerisine düşmüş durumdayız. Bu sorunlar yumağında, tüm sorunlarla mücadele etmek anlamında ister istemez öne çıkıyorsunuz. Ama tüm bu mücadele Yarsav adı altında yapılan bir mücadeledir. Yoksa benim kişisel bir mücadelem değildir. Yarsav'ın öne çıkmasını isterim. 

-Ama bir yandan da savcılık yapıyorsunuz. Dernek başkanlığının asıl görevinizi zedeleyici bir yanı yok mu? 

-Hayır, asla. 

-Her konuda görüş bildiriyorsunuz. Sonuçta benzer konular sizin önünüze dava olarak gelecek. Dolayısıyla aldığınız kararlara gölge düşecek. Soru işaretleri olacak. Bundan çekinmiyor musunuz? 

-Türkiye yargıda sivilleşmenin ne olduğunu kavrayabilmiş değil. Bunu kavradığında bu eleştiriler ortadan kalkacaktır. Bakınız en yakın örnekler, İtalya, Fransa, Almanya daha birçok örnek verebilirim. O ülkelerdeki yargı örgütlerinin açıklamalarına bakın, dersiniz ki Yarsav niye bunlar kadar sert değil. 

-Artık bundan da daha sert nasıl olunursa! 

-Ben en son size Fransa'daki yargı örgütünün açıklamasını vereyim. Dersiniz ki Yarsav'ın açıklamaları niye böyle vurucu değil. Bizim Yarsav olarak amaçlarımız, hukukun üstünlüğü, etkinliği, egemenliği, insan hakları, yargının bağımsızlığı, yargıç ve savcıların sorunları. Buna yönelik her konuda açıklama yaparız. 

-Yarsav 501 üye ile kuruldu. Bugün 1250 üyesi var. Toplam 11 bin hakim ve savcı olduğuna göre camiada kimse sizi fazla takmıyor mı? 

-Bu Türkiye'nin sivilleşmeden ne kadar uzak olduğunu, AB söylemleriyle getirilen düzenlemelerin içselleştirilemediğini, gerçekten etkin kullanılamadığı bir ortamın yaratılmadığını, takiyye yapıldığını, gösteren bir tablodur. 

-Herkes size üye değil diye neden AB söylemi takiyye olsun? 

-Biz kurulduğumuz zaman yaklaşık 7 binin üzerinde yargıç, savcı vardı. 501 kurucu üye ile kurulduk ki bu kadar bir sayı ile kurulan bir dernek göremezsiniz. Ve kuruluş sürecinde Adalet Bakanlığı müsteşarı dahil olmak üzere herkese gittik. Kim kurucu üye olmak istiyorsa herkesin imzasını aldık. Hiç ayrım yapmadık. Ve 501'e geldiğinde de gidip Ankara valiliğine verdik. Bugün yargıç, savcı sayısı 11 bine yaklaşmış durumda. Biz neden 1250 üyede kaldık. Yarsav'ın yargıç adayından yüksek mahkeme başkanına kadar her görevden üyesi var. Ama şimdi Avrupa'daki yargı örgütü başkanları ile konuşuyoruz. Adalet bakanlıkları orada yargının meslek örgütleriyle düzenli toplantılar yapıyor, onlardan düzenli raporlar alıyor. Ve o raporlarla yargının sorunları çözülmeye çalışılıyor. Türkiye'de adalet bakanlığı bizi muhatap almamak adına her şeyi yapıyor. Ve çok uzunca bir süre bizim Yarsav olarak yazdığımız yazılar, Adalet Bakanlığı'ndan Ömer Faruk Eminağaoğlu diye yanıtlanmıştır. 

-Yarsav adını kullanmak istemediler yani. 

-Daha ilgincini söyleyeyim, Adalet Bakanlığı resmi çeviri yaparken, 2006 AB ilerleme raporuna Yarsav girmiştir. Yarsav ibaresi çeviriden çıkartılmıştır. Dışişleri'nin sayfasında vardır. Adalet Bakanlığı'nda dört yüze yakın yargıç çalışır. Bir tane üye yoktur. Neden? Adalet Bakanlığı'nda çalışan yargıçlar güvenceli değildir. Yine hiçbir askeri yargıç Yarsav'a üye değildir. Adalet Bakanlığı ve bakanlığın bağlı olduğu hükümet, Yarsav'a bir darbe anlayışı ile yaklaşmıştır. Bu anlayış yargıç ve savcılarda bir tedirginlik yaratmıştır. 

-Suçu Adalet Bakanlığı'na atacağınıza neden kendinizde aramıyorsunuz? Sizin derneğiniz ya da şahsınız güven vermemiş olamaz mı yani? 

-Bunu kabul etmiyorum. AB'ne yargıda örgütlenme serbest diye yazı yazan şu anki siyasi irade, bu yazıların tam aksini yapmıştır. 

-Meslektaşlarınızdan 1250 kişiyi ikna ettiniz. Ama diğerleri ikna olmadılar. Bu kadar basit! 

-Hiç kimseyi ikna etmedik. O katılım herkesin kendi iradesiyledir. Mesleğin her yerinden üye varken, Adalet Bakanlığı'ndan dört yüz yargıç ve savcının dört yüzü de mi Yarsav'a karşı? 

Tamam, Adalet Bakanlığı'nda tam bir homojen yapı yok. Ancak şu anki siyasi iradenin Yarsav'a yaklaşımı, onların üye olmasını engelliyor. Türkiye'de en güvencesiz bürokratlar Adalet Bakanlığı'nda çalışan bürokratlaştırılan yargıç ve savcılardır. Üçlü kararname ile gelirler, bakan git derse giderler. 

-Bu durumda size üye olan 1250 kişi cesur, diğerleri korkak mı oluyor? 

-Söylediğim gibi bu bir serbest ve sivil irade. Yarsav'a üye olan herkes belli bir siyasi düşüncede olan insanlar değil. Her düşünceden Yarsav üyesi vardır. Ama yargıç ve savcılar siyasi düşünceleri ile öne çıkan insanlar değildir. Kuruluş aşamasında Adalet Bakanlığı müsteşarına imza için gittiğimizde, cesaret isteyen bir adım ama tarih sizi yargılayacaktır demişti. Bu bir cesaret değil, hak kullanımıdır. Hakların kullanımı cesaret durumuna gelmişse, vay hukuk devletinin haline. 

-Yargıçlar ve savcılar siyasi düşünceleri ile öne çıkmaz diyorsunuz ama biz sizin siyasi görüşünüzü biliyoruz. 

-Hayır, bilmiyorsunuz. Fakat siyasi iradenin Yarsav'a olan tutumu nedeniyle siyasi iradeye yönelik yapmak zorunda olduğunuz çalışma ve açıklamalar, Türkiye'deki algı sorunu nedeniyle Yarsav bir hükümet karşıtı konuma oturtulmuş durumda. 

-Bu çatışmada, bu algıda sizin hiç mi payınız yok? 

-Hayır efendim. Bunu kesinlikle kabul etmiyorum. Çatışmayı çıkaran, siz kurulduğunuzda hemen karşınıza bir kapatma yasası çıkaran bir siyasi irade olursa bu çatışmayı kim çıkarır? 

-Rica ederim, sizin üslubunuz da kuşatıcı, birleştirici değil ki. Aksine ayrımcı ve bölücü bir resim veriyorsunuz. 

-Tam aksine bakın biz Adalet Bakanlığında çalışan yargıç ve savcılar güvenceli olsun, gerekçesiz bir şekilde görevden alınmasınlar, şu şu konularda ilke kararı alın diye HSYK'ya başvuru yaptık. Adalet Bakanlığı olumlu olarak bir şey ortaya koysun biz sonuna kadar destek olmaya hazırız. Fakat tüm başvurularımız sonuçsuz kalıyor. 

-Ama siz meslektaşlarınızın yaşam koşullarının daha iyi olması için çalışan bir örgüt resmi vermiyorsunuz ki. Politize olmaktan çekinmeyi bırakalım, özellikle bu konuda çaba sarf ediyormuş gibi bir görüntü var. Cumhurbaşkanından Diyanet İşleri Başkanına, TBMM üyelerinden kendi meslektaşlarınıza kadar kavga etmediğiniz kimse kalmadı. 

-Hukukun üstünlüğünü hazmedemeyen, karşı olan herkese karşı söyleyecek sözümüz vardır. Bu kişilerin kim olduğu, ne olduğu bizim için hiç önemli değildir. Biz cumhurbaşkanı ile, başbakanla, Diyanet İşleri başkanıyla, Adalet Bakanıyla kavga etmiyoruz. Biz ya o kurumların bazı açıklamaları, eylemleri vardır ya da bizim hukuk adına yaptığımız açıklama ve eylemler o kurumların yaptığı iş ve işlemlerin hukuksallık boyutunun fotoğraflarını çekmiş ve hoşlarına gitmemiş olabilir. Türkiye'de herkes Yarsav'ı olumlu karşılamak zorunda değil. Yarsav her türlü eleştiriye açıktır. Yarsav'ın söylemleri bir takım kurumlarla kavga etmek için değil, topluma hukuksal fotoğrafı göstermek içindir. Bu o kurumların beklentileri ile örtüşmeyebilir. 

-Başkalarının algısını önemsemeyen bu tutumunuz kendi üyelerinize de zarar vermiyor mu? Mesela Danıştay'daki birçok üyenizin yürütmenin işlemleri ile ilgili davalar önlerine geldiğinde verdikleri kararları şüpheli hale getirmiş olmuyor musunuz? 

-Ne ilgisi var? Bakın Yarsav'ı kurduğumuz zaman 501 kurucu üye ile Ankara Valiliği'nden bir yazı aldık. Şöyle diyor, 493 kurucu üyenizi değiştirin. Kimleri değiştirmeyin? Sekiz tane emekli kurucu üyeniz kalsın. Diyor ki Ankara Valiliği, yargı bağımsızlığını savunamazsınız. 

-Aynen böyle bir ifade mi var? Yargı bağımsızlığını savunamazsınız diye. 

-Tabii ki. Bu, devletin egemenlik hakkı ile ilgili bir konudur. Egemenlik hakkına tecavüz ediyorsunuz diyor. Biz resmi bir kurum değiliz. Yargı bağımsızlığını gerçekleştirecek kurum değiliz. Çaba gösterecek bir örgütüz. Yapamazsınız diyor. Sekiz tane emekliye bırakın, onlar da yargı bağımsızlığını savunmasın diyor. Yarsav ne yapacak bu siyasi anlayışa göre. Araba kampanyası mı? Yargıda sivil örgüt kuruyorsanız elbette bu örgütün üyeleri yargıçlar ve savcılar olacak. Görevdekiler de olacak, emekliler de olacak. Ama bakın Yarsav yönetim kurulu on üç kişidir. Ve o on üç kişi hiçbir Yarsav davasına katılamaz. 

-Yönetim kurulunun Yarsav davalarına bakamaması tamam. Ama eleştirdiğiniz idarenin eylemleri ile ilgili önüne karar geldiğinde bakabilmek, hoş bir manzara mı? 

-Yarsav'ın açtığı bir davaya, Yarsav'ın yaptığı bir suç duyurusuna bakan, yönetim kurulunda olmayan yani davaya bakabilen yargıç ve savcı arkadaşlarımız, hayır sizin bu davanızı reddediyoruz. Sizin bu suç duyurunuza takipsizlik veriyoruz demişlerdir. Hukuksal doğru neyse odur. Yargıçlar hukukun üstünlüğünü içselleştirmiş insanlardır. Yasalar ne diyorsa bu böyle yapılır. Diğer ülkelerdeki yapılar nedir diye hiç incelemeye girmeden ezberden eleştiriliyor Yarsav. Kanada'ya bakın. Kanada'da yargı örgütü dava açıyor, aynı şeyler devam ediyor. Türkiye de buna alışacak. 

-Sizce bu ülkeyi hakimler ve savcılar yönetse daha mutlu bir ülkede mi yaşardık? 

-Ülkede mutlu bir ortam olması, olmaması olayın siyasi boyutu. Ama biz Yarsav olarak hukukun üstünlüğü geliştirilsin, yeterlidir diyoruz. 

-Hukukun üstünlüğü derken yargının, yasama ve yürütmeye karşı üstünlüğünü savunuyor gibisiniz. 

-Hukukun üstünlüğü, yasama ve yürütmenin üstündedir. Onlar da hukukun üstünlüğüne uymak zorundalar. Bir hukuk devletinde yasamanın fonksiyonu farklıdır. Yürütmenin farklıdır, yargının farklıdır. Ve hepsinin ortak paydası hukukun üstünlüğüdür. Ancak şu algı yanlış. Millet iradesi eşittir yasama, sandık ne derse o olur. Hayır. Hayır böyle bir şey yok. 

-Sandık eşittir millet iradesi, o da eşittir yasama tabii. Neresi yanlış bunun? 

-Egemenlik anlamında söylüyorum. 

-Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Size göre değil midir? 

-Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, doğru. Bu da eşittir yasama, yanlış. Bu eşittir yasama, yürütme, yargı, anayasadaki yetkili diğer organlardır. Türkiye'nin sorunu bu. Yasama ben her şeyim derse sorun olur. Çünkü anayasa ne diyor, egemenlik milletindir. Millet egemenliğini anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanır. Yasama bunu sandıkta milletten alır. Yargı da yine milletten alır. Yargı da millet adına karar veriyor. Yargı da egemenlik yetkisi kullanıyor. Yargı yasamaya tabii değil. Ama sonuçta yargı çoğulcu demokraside ve hukuk devletinde öne çıkar. Nerede öne çıkar? Yargı bir vesayet makamı olarak öne çıkmaz. Hukukun üstünlüğü için denetim yapar, yasamayı da denetler Anayasa mahkemesi. Yürütmeyi de denetler, idari yargı. Halkın bu organları seçimlerle denetimi ayrı bir şey. 

-Peki Anayasa Mahkemesi, kendini yasamanın yerine koyarak, yeni kanun koyuculuk yaparsa ne olacak? Türkiye'de asıl sorun bu değil mi? 

-Anayasa Mahkemesi, bir yasayı iptal ederken ya da iptal başvurusunu reddederken, neden o sonuca vardığının gerekçesini göstermek durumundadır. Bu gerekçede, aynen mahkeme kararının sonucu gibi herkesi bağlar. Bu durum, yasa koyucunun yerine geçerek yeni bir yasa yapma anlamını taşımaz. Yasama organı yeni yasa yaparken o gerekçeleri gözetmek zorundadır. Gözetmezse konu tekrar Anayasa Mahkemesi'ne gider. Bir hukuk devletinde Anayasa Mahkemesi, kararını verirken "olmazları" gerekçeleriyle ortaya koyar. Yoksa bu olmamış şöyle yasa çıkar demez, diyemez. Derse yasa koyucunun yerine geçmiş olur. 

Sayın Başbakan peki anayasa mahkemesini kim denetleyecek dedi. Hiç kimse denetlemeyecek. Anayasa mahkemesini kim denetleyecek derseniz, hukuk devletine nokta koyarsınız. Anayasa mahkemesi hukuksal denetim yapar, anayasal denetim yapar. Onu kim denetleyebilir. Uluslararası başvuru yollarınız vardır. Gidersiniz insan hakları mahkemesine. 

-Ama Anayasa Mahkemesi'nin iç hukukta denetlenememesi, onu pervasızlığa itmiyor mu? 

-Hayır efendim Hukuk devletinde yargıyı yine yargı denetler. Mahkeme karar verir, yargısal denetimini yine yüksek mahkeme yapar. Anayasa Mahkemesi tek dereceli organ. Yani karar veriyor ve kesin. Anayasa mahkemesi veya diğer mahkemeler iki dereceli çalışsa, yani bir dairesi karar verse, genel kurulunda itiraz edilse, öyle bir ortam olsa yargıyı yasama, yürütme denetleyemez. Böyle bir şey olmaz. Bunu tartışırsak o zaman biz birkaç yüzyıl geriye gideriz. 

-Yargı darbeleri de ülkemizi geri bırakıyor. Madem bu kadar hassassınız neden Sabih Kanadoğlu şapkasından 367 numarasını çıkardığında itiraz etmediniz? 

-İşte bu tartışmalar anayasa kararlarındaki hukuksal boyut okunmadığı, gözetilmediği için çıkıyor. 

Bugün 367'yi eleştirenler acaba kaç tanesi, o kararı okumuştur? Yargı kararlarına siyasi irade yön veremez. Yargı yargıya bırakılmalıdır. 

Türkiye'deki sorun yargının yargıya bırakılmaması sorunudur.


***

YARSAV


YARSAV

Eminağaoğlu Savunmaya Geçti 

19 Mart 2009 08:49 

YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, askerliğini neden yapmadığından, Ergenekon'a verdiği desteğe kadar sert sorulara cevap verdi. 

YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, askere gitmemek için sahte çürük raporu aldığı iddialarını Zaman'dan Nuriye Akman'a değerlendirdi. 

"Anayasa askerlik demiyor, vatan hizmeti diyor. Vatan hizmeti kamu kurumlarında da yerine getirilebilir." ifadesini kullanan Eminağaoğlu, bu konunun dünyada da çok 
tartışıldığına dikkat çekiyor. Ergenekon soruşturması sırasında polisin aradan çekilmesini isteyen Eminağaoğlu, AK Parti kapatma davasıyla ilgili iddianamenin, 
İşçi Partisi'nde çıktığının hatırlatılması üzerine de, "Onu ben bilemem. Ben o konuyu devam eden dava nedeniyle yanıtlamam." diyor. 

-Yargıtay Başsavcısı'nın açtığı AKP kapatma davasında iddianamenin Abdullah Gül ile ilgili kısmı İşçi Partisinde çıktı. Siz de bu iddianameyi önceden almışsınız. 
İddianameyi sizi çok sevdikleri için mi verdiler? 

-Son derece bilgi kirliliği. Bir taş bir yere atılıyor ve ondan sonra uğraşıyorsunuz çıkaramıyorsunuz. Bu budur. Tamamı yanlış bu dediğinizin. 

-İşçi Partisi'nde çıkmadı mı bu iddianame? 

-Ben o tarafını bilemem. Tamamı yanlış. 

-Bilemiyorsunuz nasıl dersiniz ki yanlış. 

-Bakın şu belgeye. İstanbul'da açılan bir davanın 291. klasöründeki 78. sayfa. 

-Hangi dava efendim? 

-Kamuoyunda bilinen bir dava. 

-Ergenekon davası desenize şuna. 

-Bakınız Türkiye'de gerçeklerin nasıl çarpıtıldığına. Şurayı okuyun: 

-"AKP dosyasını Eminağaoğlu'na iletelim. Görüşünü alalım, limandaki yemeğe yetiştirelim. Yemeğe Eminaağaoğlu dışında Ergun Poyraz ve Levent Ersöz Paşa da gelecek" 
notunun alındığı... Tamam, buradan çıkıyor bu soru zaten. 

-Buradan çıkıyor. Bu, polisin değerlendirme belgesi. Onu da savcı iddianameye koyuyor. Olduğu gibi. Söz konusu belgenin oluşturulma tarihine bakıldığında 2 Ocak 2008. 
Yani yemek o gün olmuş oluyor. Dolayısıyla burada bir maddi hata olmadığını şu tarihte, şuradan anlıyorsunuz, nereden? Dolayısıyla diyor, 
Ak Parti'nin kapatılma iddianamesi açılmadan yaklaşık üç ay öncesinde diyor bu yemek için. Dava ne zaman açıldı? 14 Mart 2008. Adı geçen şahısların bir araya gelerek 
Ak Parti'nin kapatılması ile ilgili hazırlık yaptıkları... Tamam, kimlerle bu işler olmuş? 

Belgeler İşçi Partisi'nde ne geziyor ben bilemem... 

-Ergun Poyraz, siz ve Levent Ersöz. 

-Ergun Poyraz ne zaman tutuklandı? 27 Temmuz 2007. Bu yemek ne zaman yenmiş? 2 Ocak 2008.Siz böyle bir yemeği yiyebiliyorsanız gelin ben bu sorunuzu yanıtlayayım. 

Bakın bunun altında kaç tane polisin imzası var. Yedi aylık tutuklu bir adamla, Ankara'da olmayan bir kişiyle bana Ankara'da yemek yedirerek böyle bir şey yapılıyorsa ben bu soruyu nasıl yanıtlayabilirim. Bu İşçi Partisi'nden çıkan belge deniliyor. 

-Peki İşçi Partisi'nde ne geziyor? 

-Ben bilemem. Ben o konuyu devam eden dava nedeniyle yanıtlamam. 

-Peki onlar sizin arkadaşınız mıdır? 

-Benim görüşmüşlüğüm yoktur. Ben bu kişileri ismen bilirim, tanırım. 

-İddianamede isminiz 16 yerde geçiyor. 

-Bu konu beş yerde geçiyor. Ve beş yerde de birebir tekrar olarak geçiyor. O zaman bu iddianame beş kişi hazırladı da, beş tane metin mi birleşti tartışmaları oluyor. Bunlara girmeyelim. Ama iki konu hep tekrar. 

-O tarihlerde olmayabilir, siz ömrünüzde hiç bu kişilerle bir araya geldiniz mi? 

-Bakınız, ben böyle bir yemek yemedim. Ve şunu ifade edeyim, şimdi devam eden davada bu olayın diğer taraflarının bir takım savunmaları var. Sanki o savunmalara destek gibi bir algı asla yaratılmasın. Ama bu gibi şeyler soruşturmanın neden polis tarafından yürütülmesin dememizin sadece bir örneğidir. 

-Ama soruşturma polis tarafından yürütülmüyor ki. Hakim ve savcılar tarafından yürütülüyor. Ve bütün tutuklanma, gözaltına alınma kararlarını da hakimler veriyor. 

-O zaman Emniyet Genel Müdürlüğü bana şu yazıyı nasıl yazabiliyor. Bakın kim yazıyor? 

Emniyet Genel Müdürlüğü. İbrahim Kulular, basın halkla ilişkiler müdürü. 

Ben diyorum ki benim hakkımda bir istihbari bilgi topluyor musunuz? Adı geçen şahsın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmekte olan, kamuoyunda Ergenekon olarak bilinen kovuşturma çerçevesinde şüpheli ve tanık olarak yer almadığı anlaşıldı diye cevap veriyor Ben Emniyet'e bunu sormuyorum ki, niye Emniyet yanıtlıyor? 

-Kime sordunuz bunu? 

-Ben Emniyet'te benim hakkımda istihbari bilgi topluyor musunuz diye soruyorum. Bu ne demek? Soruşturmayı savcılar yürütüyor ama işin mutfağını siz Emniyet'te kurarsanız ne olur? Mutfakta pişen yemeği yeni baştan pişirmiyorsunuz. Mutfakta pişen yemeğin malzemesi ile ancak tuz eklersiniz, tatlısına şeker eklersiniz bilmem ne yaparsınız. Hükümete karşı bir darbe soruşturmasını hükümete karşı güvencesiz polislerle yapan dünyada bir tane ülke gösterin ben bu iddiamdan vazgeçeyim. Türkiye'de 70 milyonun izlenmesine yönelik kararın altında kimin imzası var? Yargıç imzası var. 70 milyonu izleyebilir misiniz? Türkiye'de Emniyet'in istihbari dinlemeleri delil olsun diyen kararın altında yargıç imzası var. İstihbari dinlemeleri delil yapabilir misiniz? Durum şu Nuriye Hanım. Yargı sistem olarak öyle bir konumda ki istihbari birimler ve yürütme birimleri karşısında rahat bir ortamda çalışamıyor. Belge, doküman bombardımanı altında tutuluyor. Yargı serbest ve bağımsız ortamı bulduğu anda hukuk pusulası şaşmaz. 

-Siz bu davayı yürüten savcı meslektaşlarınıza güvenmiyor musunuz? 

-O savcılar Emniyet'e mecbur bırakılmamalıdır. O savcılar, hangi savcı olursa olsun bir hukuk devletinde soruşturmanın gerektirdiği çalışma koşullarına sahip edilmeyen savcılardır. Biz diyoruz ki, soruşturmanın sahibi savcıdır. O savcı, o soruşturmayı da yürütmelidir. 

-Ama şimdi siz onların adına bir yargıda bulunmuş olmuyor musunuz? 

-Yargıda bulunmuyorum hayır. O savcılar yürütmelidir. Ancak o savcılara o ortam sağlanmalıdır. Şu an itibariyle sürecin yürütmenin etkisi dışında yürütüldüğü tartışmalarını ortadan kaldıramazsınız. Adli polisi kurmaya Türkiye'nin zamanı yok deniyor. Adli polisi kurmaya zamanı yoksa olabildiğince savcı sayısını arttırırsınız. 

-Ama biraz önce şey demiştiniz, iddianameyi beş kişi hazırladı da, metinler mi birleştirildi? Daha fazla savcı olunca iyice sulanmayacak mı iş? İyice yokuşa sürmek mi istiyorsunuz meseleyi? 

-Biz hiçbir şey yokuşa sürülsün istemiyoruz. Hukuk neyi gerektiriyorsa öyle olsun. Bir örnek vereyim. Örneğin bir a örgüt davası. Ve bunu Emniyet'le beraber yürütmemeniz gerekiyor diyelim. Ne yaparsınız? Örgüt davasına bir savcı bakar. Diyelim ki yüz tane eylemi var, elli tane eylemi var, yirmi tane eylemi var. Her eyleme de bir savcı bakar. Ve bu bir noktada da birleşir tüm bilgiler. Yani bir olayı on kişiye vermiyorsunuz. X eylemine bir savcı bakar. Y eylemine bir savcı bakar, z eylemine bir savcı bakar. Ana örgüt yapısına bir savcı bakar. Ve tüm bu bilgiler bir noktada toplandığında sağlıklı bir şey bulur. 

-Ama zaten çok savcı var bu davada. 

-Kamuoyu görüyor nasıl yürüdüğünü. Savcının yürüttüğü bir soruşturmanın talepleri savcıdan gelir. Polis savcıdan talepte bulunuyorsa, o zaman bizzat savcı yürütmüyordur. 

-İşin polisiye yönü de var ama. Polisi nasıl dışlayacaksınız? 

-Vardır. Efendim bakınız yasa der ki, savcı polise der ki, şunu getir, şunu hazırla, şunu yap. Polis sadece savcının dediklerini yapar. Ama artık bugün Türkiye'de polis diyor ki savcılar şunu yapsın. Polis diyor, şunu yap, şu olsun, bu olsun. 

Türkiye'de her soruşturma yapılmalıdır. Etkin soruşturmalar yürütülmelidir. Ama kurallarıyla yürütülmelidir. Bu demek değildir ki polis soruşturma sürecinde asla görev alamaz. Elbette görev alır. Yasada kurallar var. Belli soruşturmaları sadece polisle yaparsınız. Ve siz ona göre bir işlem yaparsınız. Ama neden yasa terör suçlarında bizzat savcı diyor. 

-Benim anlamadığım şu, şimdi o savcılar mesleklerini iyi yapmıyorlar mı? Onların bir şikayetini duymadık. Siz onların adına polis seni yönlendiriyor, sen polisin emrinde çalışıyorsun nasıl diyebiliyorsunuz. Savcı meslektaşlarınıza niye güvenmiyorsunuz? 

-Bakınız Nuriye Hanım, bu dönemde belli soruşturmalar içeriği itibariyle çok fazla öne çıkıyor. 12 Mart dönemi bugün hafızalarda neyle yer alıyor? 

-İşkencelerle. 

-Nerede yapılır bu? 

-Asker eliyle. Ziverbey köşkünde. 

-12 Mart dönemi kısıtlanan özgürlükler nedeniyle hafızalarda. Bu özgürlüklerin kısıtlanmaları ve bir takım kötü muameleler soruşturmalara konu olmuş. 12 eylül'ün hafızalarda yer alması kısıtlanan özgürlükler ve dönemin soruşturmaları nedeniyledir. Ve o süreçte yine savcılar vardır. O savcılar yine görevleri için çalışmaktadırlar. Ama o soruşturmalar o yönetimlere bağlı kolluklardaki soruşturmalardır. 

-Ama askeri darbe dönemleri onlar. Şimdi öyle bir dönem yok ki. 

-Bakın Türkiye ilk kez bir şeye soyunmuş. Hükümete karşı bir darbe soruşturması yapıyor. Şimdi hükümete karşı darbe soruşturmasını hükümete güvencesiz olan polislerle yürütürseniz benzer tartışmaları yok edemezsniz. Biz diyoruz ki ne yapılıyorsa, nasıl yapılıyorsa bu tartışmaların yaşanmadığı, yok edildiği, sonuçta hukukun kazançlı çıkacağı bir çalışma ortamı ile yapılsın. Bu tartışmaları gidermenin yolu, 

-Polisi aradan çekmek! 

-Hükümete karşı bir eylemse o zaman ya polisi bütünüyle güvenceli kılarsınız, Türkiye'de böyle bir şey yok. Güvenceli kılamıyorsanız polisle bu iş yürütülemez. 

Mahkeme karar verene kadar Ergenekon bir iddiadır 

-Gelelim sadede. Sizce Ergenekon diye bir örgüt sizce var mı, yok mu? 

-Var mı yok muyu mahkeme karar verir. Mahkeme karar verene kadar bu bir iddiadır. Mahkeme karar verene kadar hiç kimse suçlu değildir. Eğer ilk kez bir örgütün terör örgütü olup olmadığı konusu varsa, ilk kez yargı önüne gelmişse terörle mücadele yasasının birinci maddesi terör örgütlerini tanımlar. Onun terör örgütü olup olmadığına karar verecek, o maddeyi yorumlayacak olan yargı organıdır. Ve ona bakacak olan Yargıtay'dır. Buna Emniyet terör örgütü dese, Jandarma dese, MİT dese, Genelkurmay dese hiçbir anlamı yoktur yargı için. Buna ilk karar verecek olan yargıdır. 

-Savcının hazırladığı iddianamede bu bir terör örgütü deniyor. 

-O bir iddiadır. Eğer biz şu şudur dersek davayı bitirmiş oluruz. 

-Ortada darbe planları var, cephanelikler var, kuyulardan çıkan kemikler var, cesetler var. Bunlar çeteleşmeye dair kuvvetli bir ihtimal olarak görünmüyor mu size? 

-Buna yargı karar verecek. Biz hukukun üstünlüğünü savunuyorsak, her türlü darbeye her boyutuyla karşıyız. Çünkü her darbe hukukun üstünlüğünü ortadan kaldırır. 

-Ama sesinizin darbe girişimlerinin aydınlatılması yönünde yükselmeyip de, sadece bunları aydınlatmaya çalışan meslektaşlarınıza karşı yükselmesi sizin Ergenekon'un savunucusu gibi resmediyor. 

-O resmi ortaya koyan biz değiliz. O resmi yaratan objektif değerlendirme yapmayanlardır. Biz soruşturma ve kovuşturmaların tarafsızlıkla, hukuk içinde, insan haklarına saygı çerçevesinde yürütülmesini istiyoruz. 

-Şu ana kadarki gelişmelere bakıp, memleket amma da çetelerin elinde kalmış mı diyorsunuz, yoksa bunlar fasa fiso mu diyorsunuz? 

-Biz kontrgerilla, gladyo, susurluk tipi devlet içinde konuşlanmış örgütlenmeleri her zaman ulusun gerçek iradesini yansıtan demokratik toplum düzeni için bir tehlike olarak görüyoruz. Bakınız, her şey soruşturulacak. Herkes soruşturulacak. Ama yargı süreci kesinleşene kadar siz bu budur diyemezsiniz. Buna yargı karar verecek. Biz her türlü darbeye karşıyız. Sonuna kadarda hukukun üstünlüğü mücadelesini yapacağız. Ama yargı sürecine saygı gösteriyoruz diyen kişiler şu an bir önyargıya kapılmasın. Yargıç ve savcılar da insan. Yargı bağımsızlığının beş tane unsurundan bir tanesi kamuoyuna karşı bağımsızlık. Bütün dünyada bu böyle. Yargıç da o kamuoyunun içindeki bir insan. Siz onun tüm çevresinde basınıyla, her şeyiyle bir önyargı yaratırsanız, yargıç oradan sıyrılıp tarafsızlıkla nasıl karar verecek. Yargıç hukuk ne gerektiriyorsa o kararı vermelidir. Kamuyoundaki herkes gibi ben de birey olarak, Yarsav başkanı olarak bir yerlerde bir takım cephaneler, silahlar bulunmuşsa nedir bunun amacı, bu araştırılsın diyorum. Yargı ve hukukun üstünlüğü niçin vardır? Hiç kimsenin etkisinde kalmadan o kuralları ihlal edenlerin üzerine gitmek için. Kim olursa. 

-Peki o zaman Sabih Kanadoğlu aranmaya gelindiğinde niye gidip orada duruyorsunuz? Niye sakin sakin beklemiyorsunuz sonucunu? 

-Ben Yarsav başkanıyım. Sabih Kanadoğlu Yarsav kurucu üyesi. Onursal Yargıtay başsavcısı. Ben oraya giderek o aramanın yapılış tarzını engelleyen, müdahale eden bir davranış içerisine girmiyorum. Ben oraya giderek hem kurucu üyemize, hem de hukuk adına ne olması gerekiyorsa onu yapmak için gidiyorum. 

-Ama sonuçta taraf oluyorsunuz. 

-Siz nasıl görmek istiyorsanız öyle görürsünüz. Ben hukuk adına gidiyorum ve orada hiçbir şekilde de hukuk dışı veya yasaya aykırı bir şeyde bulunmuyorum. Ben oraya gittiğimde hukukun üstünlüğüne olan saldırıyı yine hukuk önleyecektir diyorum. 

-Siz kendinizi ulusalcı diye tanımlar mısınız? 

- Eğer siz buna siyasi bir anlam yüklüyorsanız ben konumum itibariyle o siyasi anlamı yanıtlayamam. Ben, anayasa ne diyorsa Türkiye laik devlet diyorsa, ulus devlet diyorsa, hukuk devleti diyorsa, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti diyorsa cumhuriyet ben buyum. Yarsav siyaset dışıdır ve siyaset üstüdür. Biz siyaset dışı ve siyaset üstü olduğumuz için hiçbir siyasi düşüncenin ne yanındayız, ne karşısındayız. Yarsav'ın tek bir siyaseti vardır, yargı bağımsızlığıdır, hukukun üstünlüğüdür. 

-İlker Başbuğ ile özel bir görüşmeniz oldu mu? 

-Benim eşim daha evlenmeden önce Genelkurmay Başkanlığı'na hukuk müşaviri olarak girip çalışan bir kişi. Öyle yorumlar, öyle haberler üretildi ki, konu taa İlker Başbuğ ile gizli görüşme yaptı gibi bir boyuta geldi. Ben gizli bir insan değilim. Herkesin ulaştığı bir insanım. Bu haberi üreten kişi bana sormadan nasıl yazar böyle bir şeyi? 

-Görüşmedim deyin bitsin gitsin. 

-Bakınız, görevim gerektirse görüşürüm. Ama bugüne kadar hiçbir şekilde görevim, Sayın İlker Başbuğ ile bizzat görüşme durumunu ortaya çıkarmamıştır, böyle bir şey olmamıştır. 

-Özden Örnek'in darbe günlüklerini hangi duygularla okudunuz? 

-Ben Nokta dergisinin o sayısını aldım. O dergiyi de muhafaza ediyorum, okudum. 

-İkinci iddianameye de girdi. 

-Girdiği için bu budur, şu şudur diyemem. Hiçbir zaman darbe gibi bir söylem, çözüm olmamalıdır. 

-Onu okuduğunuzda hala bu çağda görüyor musun bak darbe hazırlıkları yapılmış, ne ayıp dediniz mi? 

-Mutlaka okuduğumda kişisel düşüncem olmuştur. Şimdi o günlüklerin neresi doğrudur, neresi eğridir. O günlükler hukuksal yollarla mı elde edilmiştir? Belki hukuksal yollarla elde edilmemişse mahkeme hiç kanıt saymayacaktır, onu bilemeyiz. Kanıt saymayınca belki başka bir karar ortaya çıkacaktır. Ama tekrar ediyorum herkesin çözümü hukukta görmesi gerekiyor. 

-Yani hala darbeden medet uman askerler var mı yok mu? 

-Herkesin her türlü düşüncesi olabilir. Bir kahveye gidersiniz insanlar ne olacak bu memleketin hali der. Türkiye'de her dönemde bugün bu siyasi düşünceyi benimsemeyenler, dünkünü benimsemeyenler, ondan önceki ondan öncekini benimsemeyen vardır. Ama her dönemde herkes ne olacak bu memleketin hali der. Herkes bir çözüm üretir. Hukuktan umudunu kesen başka şeyler söyler. İşte ordu gelsin der, darbe olsun der. Herkes bir şey söyler. Her dönemde çözümü hukukta görmek lazım. 

-Kahveden bahsetmiyoruz, ordudan bahsediyoruz. 

-Buna kamu görevlileri dahildir. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yıpratılmasından rahatsızlık duyarım. Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye Cumhuriyeti'nin koruyucusu, kollayıcısı, olmazsa olmaz bir ordusudur. 

-Türkiye'nin koruyucusu hukuk değil midir? 

-Elbette hukuktur. Ama TSK, yasasına göre Türkiye'nin koruyucusu ve kollayıcısıdır, iç ve dış saldırılara karşı. TSK içinde yanlışlar varsa, bu her kurumda olabilir. Bunu herkes hukuk neyse bunun yanıtını o sürecin sonunda, o süreçte yapar bulur eder. 

-Geçenlerde Tolon Paşa'nın bir ses kaydı çıktı. Orada savcılara küfrediyor. Ulan sen kimsin diyor. 

-Kamuoyuna yansıyan bilgiler itibariyle hukuksal olmayan yöntemlerle elde edilmeyen bir konuda konuşamazsınız. Eğer o hukuksal bir biçimde elde edilmişse, yargı onun gereğini yapar. Ama eğer hukuksal bir biçimde elde edilmemişse siz onu hiçbir biçimde kullanamazsınız. Ondan hareketle hukuksal bir sonuç yaratamazsınız. Ondan hareketle o kişi aleyhine hiçbir şey yapamazsınız. Kimsenin özel yaşamındaki konuşmasını onu kamuoyu önünde küçük düşürmek için kullanamazsınız. 

80'lerde bir hastalık nedeni ile askerliğe elverişsiz iken bugün iki hastalık nedeni ile askerliğe elverişsizim 

-Askerlik yapmanıza engel olan sağlık sorununuz, karın zarı ameliyatı geçirmeniz mi, yoksa karaciğerinizdeki bozukluk mu? 

-Ağustos ayında beni Star Gazetesi'nden bir muhabir aradı. Böyle bir iddia var, ne diyorsunuz dedi. Düşünün yirmi sene önceki bir olaydan dolayı bir anda bir gazeteci arıyor, böyle bir şey soruyor. Ne diyebilirim dedim. Yasaya, hukuka, mevzuata, sağlık yönetmeliğine aykırı olmayan bir şey. Bunu böyle bir özel amaçla yayın yaparsanız ben elbette hukuksal yollara başvururum dedim. Birkaç gün sonra bir başka gazetede yayınlandı. Türkiye o kadar hukuksuz günler yaşıyor ki benim askerlik raporlarım bugün internet sitelerine girin, tamamı internet sitelerinde yayınlanıyor. Bu haberleri yapan hiç kimse Sayın Eminağaoğlu sizin elinizdeki belgeler nedir? Bir bunların aslını görelim demek gereğini bile duymamışlardır. 

-İmkan varsa görelim. 

-Tabii getirtirim. Ben 1980 öncesi Şavşat'ta ortaokul öğrencisiyken rahatsızlandım. ilçede benzin kıtlığı var. Mazot bulunamıyor. Doktor acil ameliyat demiş, apandisim patladı patlayacak. Babam dolaşıyor bir bidon mazot bulabilmek için. O koşullarda dört saat yolculukla Artvin devlet hastanesine gidiyorum. Ameliyat oluyorum. Ameliyat raporları var. yıl 1984. Fakülte birinci sınıfa kaydolmuşum, okulda rahatsızlanıyorum. Apar topar beni Cebeci Tıp Fakültesi'ne kaldırıyorlar. Orada da karın zarı iltihabı ameliyatı oluyorum. Ve hayati tehlikesi olan bir ameliyat. O ameliyatta ilk ameliyata bağlı yapışıklıklar tespit ediliyor. 

Fakülte bittikten sonra askerliğe karar aldırmak için beni Etimesgut Hava Hastanesi'ne sevk ettiklerinde, tabii ben askerliğe alınacağımı düşünüyorum. Bilmiyorum yani elimdeki şeyleri. Hastaneye gidiyorum. Muayene fişi, hep sağlık raporu diye basılmıştır gazetelerde. Muayene fişinin kenarında der ki iki hekim imzalayacak. Fakat iki hekim de sağlam, sağlam diye basacak. Biri iç hastalıkları uzmanı, biri hariciye uzmanı. İç hastalıkları uzmanının sağlam raporunu görürsünüz. Hariciye uzmanının orada sağlam kaşesi yoktur. Onu kimse okumaz, kimse görmez. Karbon kağıtlar kullanıldığı için her nüshaya başka şey yazılmıştır. Ama rapor istemiştir, ameliyat raporlarını getir anlamında. Ama o her nüshaya ne yazarsa yazsın bir kere şu çok net görünüyor. İki tane sağlam kaşesi basılması gerekirken, iç hastalıkları sağlam kaşesi basmış, hariciye sağlam kaşesi basmamış. Çünkü başka işlemler istemiş. O işlemler yapılmış, o işlemlerin sonucunda da askerliğe elverişli olmadığım şeklinde rapor düzenlenmiş. 

-Neden karaciğer diye çıktı haberler? 

-O günkü yönetmelikte benim askerliğe elverişsiz olduğum o madde ve fıkra bugün karaciğer ile ilgili. Yani o fıkra değişmiş. Herkes bugünkü yönetmeliğe bakıyor, karaciğer yazıyor. O günkü yönetmeliğe baksalar gerçeği görecekler. Ancak o günkü askerliğe elverişsizlik bugün yine yönetmelikte var. Başka bir madde olarak var. Yani bu kadar amaçlı ve gerçeği araştırmadan yapılan bir haberdir o. 

-O haberlere göre, size önce sağlam raporu veriyorlar, sonra tahrifat yapılıyor. Tahrifatı da size sağlam raporu veren iki doktor söylüyor. İmza bizim ama üzerindeki yazılar bize ait değil diyorlar. 

-Keşke o iki doktorun önüne o belgeleri önlerine koysanız, keşke öyle konuşsanız. Diyorum ya bakın muayene fişi üzerinde rapor diye basılıyor. Önce sağlam raporu değil, doktorun birisi sağlam basmış, diğeri basmamış. Bir tane raporunuz olur sizin iki tane raporunuz olmaz. 

Ben o doktorların ifadelerinin farklı yorumlandığını görüyorum. Eğer ikinci doktor da sağlam olduğu düşüncesinde olsa sağlam kaşesini basar. Ve buna sağlam kaşesi basılmamış. 

Diyorum ya karbonla yazıldığı için hepsi farklı yazılmış. Karbon çıkmış, çıkmamış. Ama bakınız ben neleri istedim. Ben Genelkurmay'a, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne her yere başvurdum. Bu raporlar, yapılan her işlem defterlere de kaydediliyor. Bunlar arasında bir çelişki yok. 

-Bir de şöyle bir mevzu vardı. Birinde 1984, birinde 1988 yazılmış. Daktilo yanlış basmış demiştiniz. 

-Askerlik şubesi sizi sevk ediyor. Evrakın birisine doğum tarihimi yanlış yazmışlar, birisinde düzeltmişler. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi ameliyathane defterinin fotokopisini aldım. Orada hiç böyle bir sorun yok. Ameliyathane defteri olduğu gibi askeri rapora geçmiş. Ama hiç kimse bana gelip de sormuyor. Her şey yıpratmak anlamında. 

-Nitekim Milli Savunma Bakanı bir usulsüzlük yok dedi. 

-Tabii. Milli Savunma Bakanlığı beni niye korusun. Bu hükümetin bakanı açıklama yapıyor hiçbir sorun yoktur diye. Bakın, 80'lerde bir hastalık nedeni ile askerliğe elverişsiz iken bugün iki hastalık nedeni ile askerliğe elverişsizim. 

-İkincisi ne? 

-Akdeniz ateşi. Kalıtsal bir hastalık. Küçük oğlumda da var. Bağışıklık sistemi ile ilgili. 

Ben Akdeniz ateşi için Hacattepe'de tedavi görüyorum. Kromozom testleri, DNA testleri hepsi var. Benim ilk elverişsizlik raporum karın zarı ameliyatı ile ilgili. Akdeniz ateşi teşhisi, o tarihte konulamamış. Sonradan ortaya çıkan bir hastalık değil, doğuştan gelen, ama teşhisi ancak o DNA testleriyle sonradan konuldu. Ben her gün ilaç kullanıyorum. 

-Genelkurmay'da eşinizle birlikte gizli toplantılara girdiğiniz yolundaki haberlere ne diyorsunuz? 

-Benim eşim o tarihte Antalya'da yıllık iznini kullanıyor, yazlıkta kalıyor. Söylenilen tarihte Ankara'da değil. Az önce konuştuğumuz, limanda tutuklu ile bana yemek yedirme olayı gibi. Eşimin uçak geliş gidiş biletleri de var Ankarada olmadığına ilişkin. Bilgi edinme kanununa göre dilekçe verdim. Dedim ki, şu tarihler arasında benim eşim göreve gelmiş midir, izinli olmasına rağmen. Genelkurmay'ın her türlü elektronik turnike giriş çıkışı var. 

Verilen yanıt, eşinizin yıllık izinde olduğu dönem içerisinde karargahın içerisine hiçbir girişinin olmadığı şeklinde. Buna rağmen eşimin karargahta benim de katıldığım, generallerle gizli toplantılarla sağlık raporumuzun konuşulduğu haberi çıktı. Bu nedir, ne değildir olayını kimse araştırmadan böyle çalakalem yazılar yazılıyor. 

Kapıda beni hiçbir general karşılamadı, çekilen resim tesadüfî bir karşılaşmadır 

-Muayene için gittiğinizde kapıda bir tuğgeneral tarafından karşılanmanız da tuhaf bulundu. Genarel size yapılan haksızlığa isyanını mı ifade etmek istedi? 

-Ben o süreçte birkaç kez Milli Savunma Bakanlığı'na gittim. Her gittiğimde de dilekçe verdim. Bir gittiğimde bana Etimesgut'taki o gerekçeli rapor verilmemişti. Bana kısa rapor verilmişti. İş başvurularımda kullanabileceğim ölçüde. Oysa onun da verilmesi gerekiyormuş. Bu olaylar çıkınca beni tekrar muayene edin diye birkaç kere dilekçe verdim. Yani basın böyle bir şeyi ortaya atıyor, ben bunu hak etmiş bir insan değilim. Benim dosyamı askeri hastaneye gönderin. Ben aynı raporumu yeniden alacağıma eminim. Bu hastalıkları yaşayan benim, bir başkası değil. Keşke sağlıklı olsaydım, keşke o sağlık sorunlarını yaşamasaydım da askere gitseydim. Her seferinde verilen yanıtlar tartışma olmadığı, askeri mevzuat yönünden sorun olmadığı şeklinde oldu. Hatta Gülhane'ye başvurdum. Dedim ki ben muayene olmaya geldim, beni muayene edin. Bana yanıt verildi, hayır bu şekilde başvuru ile muayene etmeyiz. Dediğiniz resim o resimdir ve beni hiçbir general kapıda karşılamamıştır. 

-Peki o çekilen fotoğraf nedir? 

-Bu infaz medyasıdır. Dediğiniz resim Genelkurmayın kapısı değildir, Gülhane'nin kapısı değildir. Gülhane'nin dış kapısı hiç değildir. Dediğiniz resim Gülhane'nin dekanlıkla poliklinik arasındaki içerdeki bölümdür. Ve o kare de tesadüfü bir karedir. Neden tesadüfü bir karedir? Ve bu ne kadar takipte olduğumu gösteren bir olaydır. O resim Gülhane kampusunun göbeğidir, ortasıdır. Ve ben orada Gülhane'ye beni muayene edin diye dilekçe vermişim. Benim sağlık durumumu inceleyin. Doğru mudur, değil midir, bu alınan raporlarla bu hastalık örtüşür mü, örtüşmez mi? Ve bana bu şekilde kişisel başvuru ile rapor verilemez diye o resim karesindeki kişinin yazısıyla yanıt verilmiştir. 

-O kişi yanınızda ne arıyor? 

-Ama ben verdiğim dilekçeler ve yanıtlarını almak için oraya gitmişim. Oradan çıkarken tesadüfi olarak aynı karede çekilen ve gerçek dışı basılan bir resimdir. Beni kapıda bir general niye karşılasın? Böyle bir şey yok. Ben bu tartışmaların bitmeyeceğini bildiğim için ısrarla dilekçe vermeye devam ettim. Ben hak etmiyorum bu haberleri. Benim gerçek bir durumu, tartışmalı bir durum olmadığını belgelemem gerekiyor. Bunun yolu yöntemi neyse bu benim hakkım. Ben bu hakkı kullanmak istiyorum, diye başvuru yaptım. Ve bu başvurum üzerine beni hangi bir yere sevk edebilirler. Ben o raporlar o zaman Yenimahalle'de oturuyordum. Öğrenciyken Etimesgut'a sevk edilmiştim. Rapor da oradan alındığı için bana bir tebligat geldi. Ben Şavşat askerlik şubesine de başvurdum. Ve bakın Şavşat askerlik şubesinden dahi çıkmamış bu raporlar. Yani onlar tarafından verilmemiş basına. 

-Nereden çıkmış? 

-Bu konu Genelkurmay askeri savcılığı tarafından ciddi bir şekilde soruşturuluyor. Ben o kapsamda ifade de verdim. Benim gördüğüm bu art niyetli yıpratma kampanyası. Soruşturma devam ediyor. Soruşturma sonunda ne olduğu ortaya çıkacak. 

-Peki bu hastalık nasıl etkiliyor günlük yaşamınızı? 

-Her gün üç-dört ilaç kullanıyorum. Sağlığıma dikkat etmem gerekiyor. Beslenmeme dikkat etmem gerekiyor. Düzenli muayene ve kontrollerimi yaptırmam gerekiyor. Hatta Bandırma'dan Kırıkkale'ye atanmam sağlık ve eş durumu nedeniyledir. 

Vicdani redde kimse hukuk gözlüğü dışında bakamaz 

-Radikal'de, vicdani retçiliği destekleyen bir yazı yazdınız. Bu, askerden bir tepki görmedi. Ama Perihan Mağden aynı tür yazıları için mahkeme mahkeme süründürüldü? Neden? 

-Vicdani ret, Türkiye'de tartışılmayan ve asker kaçağı ile eşit görülen, yerli yerine oturtulmayan bir konu. Askerlik yapmak istemeyen kişi de ben vicdani retçiyim gibi bir şeye sığınıyor. Vicdani reddin hukuksal boyutu nedir? Ben orada onu yazıyorum. 

-Yani savunuyor musunuz bu hakkı? İnsan savaşmayı istemiyorsa, askerliğe karşıysa bunu dile getirebilir mi? Ben askerlik yapmak istemiyorum diye bir hak olabilir mi? 

-Bakınız anayasa askerlik demiyor, vatan hizmeti diyor. Vatan hizmeti, askerlik olarak yerine getirilir veya kamu kurumlarında da yerine getirilebilir diyor. Bu dünyada da çok tartışmalı bir konu. Aslında BM kişisel ve siyasal haklar sözleşmesine bakın, açıkça vicdani reddi koruyan bir hüküm yok. Ama BM'in İnsan Hakları Komitesi'nin vicdani reddin o sözleşme kapsamında kaldığı yolunda bir kararı var. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'ne bakın, açıkça vicdani reddi koruyan bir hüküm yok. Tam aksine bunun kendi ülkelerine bırakıldığına yönelik hüküm var. Ama İnsan Hakları Mahkemesi, içtihatlarıyla vicdani ret ile ilgili konuları sürekli ceza tehdidi altında bulunmayı bir kötü muamele gibi sayıyor. AB temel haklar şartında buna yönelik hüküm var. Türkiye'de vicdani ret ile ilgili bir hükmü anayasada göremiyorsunuz. Askeri ceza yasasına bakıyorsunuz. Bu gibi nedenlerle askerlikten çekilemeyeceğini düzenleyen bir hüküm ve buna yönelik bir ceza maddesi var. Ben olayın hukuksal boyutunu ortaya koyuyorum. 

-Peki şahsi görüşünüz nedir? 

-Türkiye'de vicdani ret ile ilgili bir şey söylediğiniz zaman hemen bir yere oturtuluyorsunuz. 

-Siz bunu hak olarak kabul ediyor musunuz, etmiyor musunuz? 

-Benim kabul edip etmememin bir anlamı yok. Ben bu olaya hukuksal boyut ile yaklaşılmalıdır diyorum. 

-Yani, kardeşim bizim yasalarımız cevaz vermeyebilir. Ama insani ret hukuka uygun bir şeydir. İnsanların böyle bir hakkı olmalıdır. Bunu mu diyorsunuz? 

-Bakın ben şundan ısrarla kaçıyorum. Çünkü bu konuda söyleyeceğiniz şeyler basındaki ve kamuoyundaki vicdani ret ile ilgili yeterli bilgi sahibi olunamama nedeniyle farklı taraflara çekiliyor. Hukuk vicdani ret için ne diyorsa, o yapılmalıdır. 

-Ne diyor kardeşim, bunu soruyorum. 

-Alternatif hizmetlerden bahsediliyor. AB ilerleme raporlarında bu konuda irdelemeler var. Eksik tarafı var, doğru tarafı var, eğri tarafı olabilir kendi bakışınıza göre. Ama ben diyorum ki, vicdani redde kimse hukuk gözlüğü dışında bakamaz. Bizim anayasamız askerlik hizmeti demiyor, vatan hizmeti diyor. Vatan hizmeti kavramı doğru bir kavramdır. 

-Bir Erkeğin vicdani ret hakkı vardır yani? 

-Askeri Ceza yasasına göre yoktur. 

-Ama Hukukun temel ilkelerine göre vardır. 

-Bakın, bu bile insan hakları sözleşmesinde yok. Bunu sürekli ceza tehdidi yani her celp dönemlerinde gitmemeyi bir ceza olarak öngörürseniz bu kötü muameledir. İnsan hakları mahkemesi de sürekli ceza tehdidi altında kalmasın, bunu değiştirin diyor Türkiye'ye. 

Türkiye bu ceza tehdidi olayını değiştirecek zaten. Genelkurmay'ın da, Milli Savunma Bakanlığı'nın da bilebildiğim kadarıyla bu yolda çalışmaları var. Herkes hukuksal yaklaşacak Kimse vicdani redde bir misyon biçmesin. Vicdani ret şudur diye kimse kimseyi karşıtı veya taraftarı gibi bir yere oturtmasın. 

-Diyelim asker sizi çağırdı. Yarsav olarak görüşünüz nedir? Siz ona şunu diyecek misiniz net olarak, efendim evet, askerliğin kamu hizmeti olarak da yapılmasına taraftarız. 

-Böyle bir şey Yarsav'dan sorulursa biz orada hukukun üstünlüğü veya insan hakları boyutuyla görüş iletmek durumunda olursak görüşümüzü iletiriz. Benim görüşüm hukukun görüşü olmalıdır, başka bir şey olmaz zaten. Kamuoyunda bu konu hukuksal platformun içerisinde tartışılmıyor. Bu yüzden de bize farklı etiketler yükleniyor. Bize böyle bir etiket yüklenmesini asla istemeyiz. 

Bu konular içimde kaldı 

-Adalet Bakanlığı'nın açtığı tüm hakim ve savcı sınavlarını bloke ettirdiniz. Bir iktidarın yeni atama yapma hakkını böylece elinden aldınız. Bu tavrınız yüzünden işsiz kalan yüzlerce meslektaşınız var. Bizim yüzümüzden aç kaldılar diye vicdan azabı çekiyor musunuz? Yarsav olarak onlara yardım etmeyi düşünür müsünüz? 

-Bizim açtığımız davalar o söylediğiniz kişilere yardım amacıyla açılmıştır. 

Yargıç ve savcı adaylarını Adalet Bakanlığı alıyorsa nasıl bir hukuk devletidir? Yargı bağımsızlığı diyorsunuz. Kuvvetler ayrılığı diyorsunuz. Yargıç ve savcıları mesleğe kabul eden Hakimler ve Savcılar Yüksek kurulu. Ama adayları alan yürütme organı. Dünyanın bir yerinde bana böyle bir örnek gösterin 

-Kim atayacak? 

-Bu süreçte yürütme yetkili olamaz. Bunu AB de söylüyor, bunu değiştirin diyor. Biz de ısrarla bunlar olabildiğince objektif olsun diye davalar açıyoruz. Hangi siyasi iktidar olursa olsun bu böyle olmaz. Yargıcı, savcıyı bu şekilde mesleğe başlatamazsınız. Ve çok acıdır ki Adalet Bakanlığı reform yapıyorum diye mülakat kurulunu tamamen bakanlık ağırlıklı olarak yasaya koydu. Türkiye'de mülakat 12 Mart'ta geldi. 12 Mart uygulamasını eğer siyasi iktidar reform olarak yasaya koyuyorsa Yarsav olarak biz bunun karşısındayız. 

-Kimin yapması lazım bu sınavı? 

-Bakınız, bizim açtığımız davalardan sonra ÖSYM boyutu belli bir şekle girdi, ama tatmin edici değil. Ama bu bizim açtığımız davalarla kazandı. Mülakat boyutu yine objektiflikten uzak. Çünkü beş kişiden yedi kişiye çıktı. Yedi kişinin beşi yine eski beş kişi. Ne fark eder? Eski beşi muhafaza edip yediye çıkardın. Bakın biz en son başvuru yaptık. Danıştay kaymakam adaylarına ilişkin bir karar verdi. Dedi ki mülakatlarda kamera olacak, mülakatlarda kime hangi sorunun sorulacağını ve yanıtlarını önceden hazırlayacaksınız. Ve kişiye göre soru sorma uygulaması olmayacak. Herkes kura ile sorusunu belirleyecek. Cevabını da tutanağa geçirip notunu da yazacaksınız. Bu kaymakam adayları için. 

-Siz bunun için mi Adalet Bakanlığı'na başvurdunuz? 

-Evet. Bakın, Yarsav sadece Adalet Bakanlığı'na dava açmıyor. Bir Yargıtay'a karşı da dava açtık. Danıştay'a karşı da dava açtık. Yargıtay Başsavcılığına da açtık. Çünkü hepsinden belli taleplerimiz vardı. Yargıtay'a dedik ki bütün kararlarınızı aynen Anayasa Mahkemesi gibi açın. Avrupa'da kararları açık olmayan bir yüksek mahkeme yok. İdari yargıda dava açtık ve kazandık. Yargıtay bunu temyiz etti. Danıştay'ı bekleyeceğiz. Bakın, insan hakları insan hakları diyoruz. Bugün Türkiye'de insan hakları mahkemesi kararları Türkçeye çevrilmeden yargıç ve savcılardan insan hakları mahkemesi kararlarına uyması isteniyor. 46 tane ülke insan hakları sözleşmesine taraf mı, taraf. Adalet bakanlığı Türkiye hakkındaki kararları çevirip yayınlıyor, o da hepsi değil. Diğer ülke kararları var. Bakınız bilmem ne ülkesi kararları diyor. Bunlar Türkçeye çevrilmiyor. Yargıç ve savcıların yabancı dil bilme zorunluluğu yok. Yargıç ve savcı insan haklarını, hukuk devletini geliştirmek için bu gelişmeleride bilmek zorunda. Siz hem sözleşmeye taraf oluyorsunuz, insan hakları sözleşmesi bir içtihat hukuku. Hem de ben o içtihatları Türkçeye çevirmiyorsunuz. Böyle bir şey yok. 

Biz bunun için dava açtık Adalet Akademisi'ne karşı. Bu görev senindir, tüm ülke kararlarını Türkçeye çevireceksiniz dedik. Ve bu davayı kazandık. Yarsav bunun mücadelesini veriyor. 

Ama Yarsav birçok gazetede Ergenekon uzantısı olarak yer alıyor. Bakınız ben Abdullah Öcalan'a ilişkin yazı yazınca PKK'lı mı oldum? Hrant Dink'in beraat etmesi konusunda yazı yazınca Ermeni mi oldum? 

-Ergenekon'u savunduğunuz şeklinde bir algı varsa, bunda sizin hiç mi payınız yok? 

-Adına Ergenekon denilen olayda, ki soruşturmalara isim verilemez, biz herkesin insan hakları var, diyoruz. Ama şu anda basın, kamuoyu infazı yapmış durumda. Biz hak ve hukuk dediğimizde herkes bize bir etiket biçiyor. Bu Türkiye'de sağlıklı bir hukuksal tablonun düşünce üretiminin olmadığını gösteriyor. Basın yargının yerine kendisini koymaktadır. Türkiye'de basın karar vermekte, basın mahkemeleri kurulmaktadır. Bunu eleştirmek bizim hakkımız. Hukuk herkes içindir. Bu nedenle herkes için hukuk istediğinizde, etiketlenmemeniz gerekmektedir. Çünkü hukuk herkese lazımdır, herkes için savunulmalıdır. Sizinle daha çok Yarsav ve faaliyetlerini, yargıyı, yargı bağımsızlığını, diğer ülkeleri ve bu konuda Türkiye'yi konuşmak isterdim. Buna zaman yetmedi sanırım ama her zaman hazır olduğumu belirtmek isterim. Bu konular içimde kaldı. 

http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=213299