Çözüm Süreci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çözüm Süreci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2020 Cumartesi

Avrupa’nın İnsanlık İle Olan İmtihanı

Avrupa’nın İnsanlık İle Olan İmtihanı




Ahmet Suat ARI
(24.04.2016)
Hollanda Türk Evi Genel Sekreteri


      Avrupa Suriye iç savaşından kaçan mülteciler üzerinden büyük bir imtihan vermektedir. Bir Avrupa kurumu olan AB’yi içinde 28 öğrenci olan bir sınıf olarak tahayyül edersek, bu imtihanı alnının akıyla geçecek öğrenci hemen hemen yok gibidir. Her ne kadar bazı öğrenciler biraz ümitvar görünseler de; diğerlerinin durumu onların başarılı olmasına mani olmaktadır. Koskoca AB bu imtihanda siyasi, sosyal ve de ekonomik olarak büyük bir başarısızlığa imza atmıştır. Neyse ki bu sınıfa dahil olmak isteyen ama mevcut öğrenciler tarafından bin bir bahane bulunarak kabul edilmeyen öğrenci Türkiye, onlara şereflerini bir nebze olsun kurtarma şansı vermiştir.

Bu zorlu imtihanın soruları aslında biraz vicdanını dinlersen çözebileceğin türden sorulardır. Üstelik kopya çekmek de serbesttir! Birinin yaptığını bir diğerinin yapması da kopya değil; tam aksine iyi hal olarak bile görülebilmektedir. Hal böyleyken neden bocalamakta bu ülkeler diye sorduğumuz zaman, meselenin vicdanla cüzdan arasında bir çekişme olduğunu görürüz. Hem cüzdanın baskısı hem de vicdanın çifte standardı AB ülkelerinin yakın tarihin en ağır insanlık dramlarından birisine göz göre göre kayıtsız kalmasına sebep olmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan dram Bosna’da tekrar etmiş ve şimdi de dolaylı olarak Avrupa’nın birçok bölgesinde yeniden gündeme gelmiştir. Görünen o ki, Avrupa tarih önünde bir kez daha insanlığa karşı mahcup olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Avrupa, Suriye iç savaşının başından beri üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmekten kaçınmıştır. Suriye halkı demokratik reformlar için sokaklara dökülüp diktatör Esad’a karşı çıkarken uzaktan destek mesajları ifade edilmiş ama gerçek destek hiçbir zaman verilmemiştir. Avrupalı liderler Esad’ın gitmesi gerektiğini olur olmaz her yerde dillendirmişler ama gitmesi için gereken hiçbir adımı atmamışlar dır. Şayet ciddi bir baskıyla, gerekirse yaptırımların da hayata geçirilmesiyle Esad’ın gitmesi ya da gerekli reformları yapması pekala sağlanabilirdi. Ancak bu da yapılmamıştır. Sadece yapmamakla kalmamış; bunu yapan Türkiye’yi de kaderine terk etmiş, hatta sırtından bıçaklamış tır. Zira Türkiye çözüm süreciyle yüzyılın projesini gerçekleştirip müzmin bir sorunu çözme yolunda emin adımlarla ilerlerken; başı ABD ve AB’nin çektiği bir grup, DAİŞ’le mücadele kisvesi altında Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın uzantısı PYD’ye bir iktidar alanı sunmuştur. Hemen ardından, Suruç’ta DAİŞ’in patlattığı bomba Çözüm Süreci’nin sabote edilmesine yol açmıştır. Sonrası ise herkesin malumudur!
 
    Türkiye bir taraftan sayıları milyonlarla ifade edilen Suriyeli mülteciler için insanca yaşama şartları sağlamaya çalışırken, bir taraftan da yeniden hortlatılan terörle baş etmeye çalışmaktadır. An itibariyle Türkiye’ye sığınan mülteci sayısı 2,7 milyondur. Bunların bir kısmı kamplarda yaşarken büyük bir kısmı da kendi imkanlarıyla özellikle büyük şehirler olmak üzere ülkenin her tarafında ayakta kalma mücadelesi vermektedir. Bir kısmı da çeşitli yollardan Avrupa’ya gelme çabası içindedirler. Söz konusu insanlar, normal yollardan gelmeleri hemen hemen imkansız olduğu için genellikle tehlikeli, meşakkatli ve rizikolu yolları denemekte olup; bunun için de insan tacirlerine binlerce dolar ödemektedirler. Hemen hemen her gün lastik botlarla Yunanistan’a geçmek isteyen mültecilerin dramını medyada görmekteyiz. Hem de Avrupalıların kendilerini istememelerine rağmen! İnsan bu durumda, “Acaba bu kadar istenmediklerini bilseler gelmekten vaz geçerler mi?” demekten kendini alamıyor.

Avrupalılar her türlü engelleri aşarak gelmeye devam eden bu insanlara karşı tavır almaktadırlar. Öyle ki; sığınmacıların yerleştirileceği belediyelerde zaman zaman şiddet de içeren protestolar olmakta, bu belediyelerin meclislerinin demokratik karar alma süreci engellenmektedir. Kullanılması düşünülen binalar sabote edilirken, karar verici konumunda olanlar tehditlere maruz kalmaktadırlar. 
Bu anlamda tüm Avrupa ölçeğinde (siyasi) sorumlular her açıdan büyük bir baskı altındadır. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in sorumlu tavrı sorunun çözümü için bir nebze olsun olumlu yönde bir ivme sağlamışsa da bu uzun sürmemiştir. 
Birkaç bin sığınmacı için aylarca toplantılar yapıldığı halde hiç sonuç elde edilememektedir.

      AB ülkeleri kendi sorumluluklarını yerine getirmekten acizken parmaklarıyla Türkiye’ye işaret etmekte ve Türkiye’yi sığınmacıların Avrupa’ya geçmesine engel olmamakla suçlamaktadırlar. Hem de bunu 3 milyona yakın sığınmacıyı barındıran bir ülkeye yapıyorlar!

Türkiye’nin çözüm planına göre sığınmacıların maddi külfetine AB’nin de katkı sağlaması halinde Yunanistan’a kaçak yollardan geçmiş sığınmacılar geri alınacak, buna mukabil olarak da aynı miktarda sığınmacı AB’ye gönderilecektir. Bu anlamda Türkiye, doğrudan sığınmacılarla alakalı olmayan fakat kendisi için önemli olan vizesiz dolaşım ve AB’ye üyelik müzakerelerini de pazarlık konusu yapmış ve bu konuda söz almıştır. Kimilerine göre bu sığınmacılar üzerinden bir pazarlık olarak algılansa da,  mevcut durumda daha iyi bir çözüm mümkün görünmemektedir. Türkiye bu planla hem Avrupa’yı rahatlatmış hem de onların sorumluluk almasını sağlamıştır. Tabii ki Avrupa’ya başka yollardan gelmeler devam edecektir ama bu şimdikine nazaran daha düşük seviyelerde olacaktır.
     Hollanda’nın dönem başkanlığında gerçekleşen bu teklif Başbakan Rutte tarafından da gerçekçi kabul edilmiş olmalı ki, gelecek her türlü eleştiriye rağmen olumlu tavır almıştır. Kanaatimce bu doğru bir tavırdır. CDA lideri Buma’nın dediği gibi, Avrupa satışa getirilmemiş tam aksine Avrupa’ya sorumluluğunu yerine getirme şansı verilmiştir. Buma gitsin milyonlarca mağdurun içinde acaba Hristiyanlar da var mı diye arasın dursun, zira partisi adına konuşan bazı sözcüler sadece Hristiyan mağdurlar için üzülmektedirler. Görünen o ki, diğer milyonlarca mağdurun onların gözünde bir ehemmiyeti yoktur. 

Yazık ki hem de ne yazık!



***

3 Ocak 2019 Perşembe

PKK/KCK’nın Bağımsızlık Hedefi, Çözüm Süreci ve Kendi Kaderini Tayin Hakkı BÖLÜM 2

PKK/KCK’nın Bağımsızlık Hedefi, Çözüm Süreci ve Kendi Kaderini Tayin Hakkı  BÖLÜM 2


Kendi Kaderini Tayin Hakkı ve Ayrılık

İlk defa uluslararası hukukta BM Şartı’nın 2. madde 4. fıkrasıyla düzenlenen kendi kaderini tayin, 1966 yılında kabul edilen İkiz Sözleşmeler’in ortak ilk maddesinde yer almış ve uluslararası yasal standarda kavuşmuştur. Ancak, bu hakkı kimlerin ne şekilde kullanabileceği açık şekilde belirlenmediği için, BM Şartı’nda düzenlendiği dönemden bu yana hakkın içeriği ve kapsamı tartışılagelmiştir. BM uygulaması ve Genel Kurul’da kabul edilen kararlar hakkın kullanımına ilişkin pratik bazı sorunların çözümüne katkıda bulunmuştur.17

Zamanla BM Genel Kurul kararları ve Uluslararası Adalet Divanı kararları ve somut olaylardaki uygulamalar, uluslararası teamül hukukunda iç ve dış kendi kaderini tayin hakkı olmak üzere iki farklı kategoriyi doğurmuştur. Dış kendi kaderini tayin hakkı, bir sömürge halkının veya yabancı işgaline uğramış nüfusun özgürce seçimini yaparak bağımsız devlet kurmak da dâhil kendi geleceklerine yön vermek şeklinde anlaşılırken,18 iç kendi kaderini tayin hakkı halka özgürce 
kendi politik ve ekonomik rejimini ve yöneticilerini seçebilme hakkını tanımaktadır.19 BM uygulamasında, bağımsız bir devlet kurma imkânı, kendi kaderini tayin hakkı sınırları içerisinde ancak sömürge halkları ve yabancı işgaline uğrayan topraklara sağlanmıştır. İstisnai hallerde ise, renk, inanç veya ırkından dolayı dışlanan bir halk, parçası olduğu rejim içinde ağır insan hakkı ihlallerine uğruyorsa, dış kendi kaderini tayin hakkını gerçekleştirebilir. Bu anlamda dış kendi kaderini tayin hakkı günümüzde çok istisnai haller dışında, hüküm dışı kalmış kabul edilmektedir. 

Türkiye’de ise, PKK/KCK yöneticileri ve oluşumun siyasi kanadında yer alan HDP temsilcileri kendi kaderini tayin hakkını dillendirmekte, bu yolla hedeflerindeki bağımsız devletin uluslararası hukuka uygun şekilde kurulmasının hukuki zeminini oluşturmaya çalışmaktadırlar. Daha önce de vurgulandığı gibi, kendi kaderini tayin her halka bağımsız devlet kurma hakkını vermemektedir. Yine de yakın zamanda Kırım ve Katalonya’da olduğu gibi dünyada özerk bölgelerin 
tek taraflı aldıkları kararla bağımsızlık referandumu gerçekleştirme teşebbüsünde bulundukları görülmektedir. 

Türkiye’de de PKK/KCK’nın özerk bir yönetim kurma amacının arkasında böyle bir saik yatmaktadır. Bu nedenle, halkların kendi kaderini tayin hakkının özerk yönetime bu yetkiyi tanıyıp tanımadığını bir kez daha tartışmak gerekir. 
Quebec ve Kırım bu bağlamda konuya özgü iki özel örnek olaydır. 

Quebec Meselesi

Çoğunluğu Fransızca konuşan halktan oluşan Quebec, 1867 yılında Kanada Devletini kuran İngiliz Kuzey Amerika Sözleşmesi (The British North America Act) imzalandığı zaman, 

“ Türkiye’de ise, PKK/KCK yöneticileri ve oluşumun siyasi kanadında yer alan HDP temsilcileri kendi kaderini tayin hakkını dillendirmekte, bu yolla hedeflerindeki bağımsız devletin uluslararası hukuka uygun şekilde kurulmasının hukuki zeminini oluşturmaya çalışmaktadırlar. “

Federal Devletin bir parçası haline geldi. 1980 yılında, ayrılıkçı Quebec partisinin kampanyası neticesinde, Quebec’in Kanada’dan anayasal ayrılık konusunda referanduma gitmesine rağmen, sandıktan Kanada’yla devam kararı çıktı.20 
1995 yılında ise, bir kere daha Quebec bölgesi, federal hükümetten izin almadan, Kanada’dan ayrılıp yeni bir devlet kurmayı referandumla halka sundu, ancak yine sandıktan olumsuz sonuç çıktı.

Bağımsızlık kampanyasını başlatırken, ayrılıkçı Quebec partisinin bağımsızlığı Quebec ’in kaderi kabul eden liderleri ve bazı uluslararası hukukçular anayasal hukuku, uluslararası hukuku ve kendi kaderini tayin hakkını ileri sürdüler.21 
Ancak, bu iddiaların meşru olduğunu söylemek mümkün değildir. Quebec halkının uluslararası hukuka uygun şekilde, tek taraflı aldığı bir kararla referandum yaparak Kanada’dan ayrılmak için yasal bir hakkı bulunmamaktadır. Nüfusun geriye kalanından farklı etnik veya kültürel bir grubu temsil edip etmediğine bakmaksızın, uluslararası hukuk hiçbir özerk bölge veya federe devlete serbestçe uluslararası statüsüne karar verme hakkı tanımaz. Quebec sakinleri ayrı bir halk oluştursa da, sömürge halkı veya parlamentoda temsil edilemeyen baskı altında bir halk olmadıkları sürece dış kendi kaderini tayin yoluyla tek taraflı alınan kararla bağımsız devlet kuramayacaklardır.22 

1996 yılında, Kanada Yüksek Mahkemesi’ne Quebec’in Kanada’dan referandumla ayrılma teşebbüsüne ilişkin bazı sorularla ilgili başvuruda bulunulması üzerine, Mahkeme konuyla ilgili temel soruları cevaplamıştır. Bu sorulardan konuyla 
ilgili olan ikisi şunlardır: 

i) Kanada Anayasası’na göre, Millet Meclisi, Quebec yasama kuvveti veya hükümeti tek taraflı olarak Quebec’in ayrılmasını gerçekleştirebilir mi? 

ii) Bu bağlamda, uluslararası hukukta kendi kaderini tayin hakkı bu kurumlara Quebec’in Kanada’dan ayrılmasını tek taraflı gerçekleştirebilecekleri hakkı veriyor mu?23

Mahkeme ilk soruya verdiği cevapta, anayasal ilkeler çerçevesinde Quebec’in Kanada vatandaşlarının tamamını ilgilendiren ayrılık hususunda tek başına hareket etmesinin mümkün olmadığı hükmüne varmıştır. Toplumun her kesiminin hak ve menfaatlerini etkileyen bir konuda, tek taraflı ayrılık kararı almanın Anayasal olmadığını tespit etmiştir.
Şayet ilgili bölge ayrılacaksa, İskoçya’da olduğu gibi, ayrılık görüşmeleri toplumun tamamı ve ilgili devlet kurumları dâhil edilerek yürütülmeliydi. İkinci soruya cevap olarak da, uluslararası hukuk ışığında, söz konusu kurumların tek taraflı ayrılıkla kendi kaderini tayin hakkını kullanamayacakları ifade edilmiştir. Anlaşıldığı üzere, Quebec’in referandumla Kanada’dan ayrılık yöntemi uluslararası hukuka ve Quebec iç hukukuna aykırı olmasına rağmen, ayrılıkçılar yanlış veya kasıtlı şekilde kendi kaderini tayin hakkını ileri sürmek suretiyle bağımsız bir devlet kurmaya teşebbüs etmiştir.

Kırım Meselesi

2013 yılı sonlarında Ukrayna’da başlayan protestolar sırasında, herhangi bir devlet aidiyeti olmayan, bayrak taşımayan bir kısmı Rus olduğunu kabul eden,çoğu ise gizleyen güvenlik güçleri Kırım yarımadasında görünmeye başlamış, daha sonra ise civardaki havalimanları ve bölgesel yönetim binalarını işgal etmişlerdir. Bu sıralarda, Ukrayna’nın Kırım bölgesel meclisi, kendi geleceğine dair bir referandum yapılmasını oylamış ve kabul etmiştir. Nüfusun büyük kısmı Rus etnik kökenden oluşan ve Rusya’yla güçlü tarihi, kültürel bağları bulunan Kırım’da 16 Mart’ta referandum gerçekleştirilmiştir. 
Referandumda sorular sadece ayrılık için parlamento oylamasını onaylamak şeklinde düzenlenmiş ve vatandaşa iki seçenek sunmuştur: Rusya’ya katılmak veya Kırım’ın bağımsızlığını artırmak üzere 1992 Kırım Anayasası’nı gözden 
geçirmek. Sonuç olarak, halkın % 97’si Rusya’ya katılmayı kabul etmiştir.24

Referandumun ardından Putin yönetimi, yarımadadaki yerel hükümetle resmi bir anlaşma imzalayarak Kırım’ın Rusya’ya katılımını onaylamıştır. Başta Ukrayna olmak üzere, ABD ve Avrupa Birliği, referandumu ve Rusya’ya katılma kararını yasadışı ilan etmelerine rağmen, Kırım’ın fiili statüsünü engelleyememiştir. Rusya’nın bölge üzerinde hâkimiyeti sürmektedir. 

Kırım’ın referandumla tek taraflı olarak Ukrayna’dan ayrılması birkaç yönden uluslararası hukuku ihlal etmektedir. 

Kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde, yukarıda Quebec olayında değinildiği gibi, herhangi bir özerk bölge veya federe devletin tek taraflı referandum veya plebisitle parçası olduğu devletten ayrılık hakkı yoktur. Quebec referandumunda 
olduğu gibi, Kırımda ayrılık referandumunun kararlaştırılması ve uygulanması aşamalarında herhangi bir şekilde federal hükümetten izin almamıştır. 
Oysa referandum görüşmeleri sırasında tüm Ukrayna idari kurumları ve 
vatandaşlarının görüşleri alınmalı, çoğulcu bir karara varılmalıydı. 

Sonuçta alınan karar, sadece Kırım vatandaşlarını değil, Ukrayna’nın bütününü etkilemektedir. Kırım halkına sadece Rusya’ya katılma veya mevcut Anayasa’yı Kırım lehine revize etme gibi sınırlı iki seçenek sunulması da referandumun 
sıhhatini bozan bir başka faktördür. Referandum kararının aniden alınması ve Rus işgali altında iki hafta içinde uygulanması ise sonuçların güvenilirliğine şüphe düşüren bir başka husustur. 
Bu sebeplerden ötürü, Kırım referandumunun uluslararası hukuk kurallarını ihlal ettiği ve Kırım’ın merkezi hükümetten bağımsız aldığı bir referandum kararıyla 
başka bir devlete katılmasının mümkün olmadığı açıktır.

Sonuç olarak, henüz kendi kaderini tayin hakkına dayanarak, herhangi bir özerk veya federal yapı tek taraflı referandum veya plebisit gibi bir işlemle bir devletten ayrılık iddia edemese de, Quebec ve Kırım’da ayrılıkçı hareketler bu hakkı ayrılık kampanyalarında meşru bir argüman gibi kullanmıştır. Ayrılıkçı parti, Quebec referandumunda yeterli çoğunluğu elde edemediğinden bağımsız devlet kurma hedefine ulaşamasa da, Kırım’da yerel meclis uluslararası hukuka 
aykırı bir referandumla Rusya’ya katılma kararı almış, Batılı devletlerin itirazlarına ve Rusya’ya karşı başlattıkları yaptırımlara rağmen bölgede fiilen Rus hâkimiyeti oluşmuştur. 

Yakın zamanda benzer bir girişim de İspanya’nın Katalonya özerk bölgesinde yapılmıştır. Ancak merkezi hükümete danışmadan yerel meclis tarafından alınan bağımsızlık referandumu kararını İspanyol Anayasa Mahkemesi askıya almıştır. 
Merkezi hükümetin de argümanlarını dinlemek isteyen Mahkeme, tüm İspanya halkının kaderini etkileyen kararın küçük bir topluluğun iradesine bırakılamayacağını savunmuştur.25 Katalan lider Artur Mas ise bağımsızlık için referandumdan vazgeçtiklerini, başka yollar deneyeceklerini açıklamıştır. 

Sonuç ve Değerlendirme

KCK projesiyle devletleşme safhasına geçmeye çalışan terör örgütü, kuruluş bildirgesini yayımladığı 1978 yılından bu yana zaman zaman taktik ve söylem değişikliğine gitmişse de Orta Doğu’da bağımsız devlet idealinden vazgeçmemiştir. 
Yukarıda incelenen KCK Sözleşmesi ve sözleşme doğrultusunda bölgede süregiden faaliyetler, örgütün bu nihai hedefe doğru ilerlediğine işaret etmektedir. Çözüm sürecinde, özerklik taktik ara hedefine yoğunlaşmış görünen 
örgüt, bölge halkı üzerinde nüfuzunu artırmakta, bir sonraki safhada bağımsızlık ilanının hazırlıklarını tamamlamaktadır. 
Hem örgüt kanadından hem de siyasi kanattan sık sık Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını gerçekleştireceğinin zikredilmesi, muhtemel bir bağımsızlık ilanının uluslararası alanda meşruiyetini garantiye almaya yöneliktir. ABD’de ve 
Avrupa kamuoyunda, PKK’nın terör örgütleri listelerinden çıkarılması yönündeki görüşlerin artmaya başlaması bu açıdan endişe vericidir. Türkiye’nin bu gelişmelere sessiz kalmaması gerekmektedir. 

Örgütün Siyaset Akademilerinde verilen derslerde kendi ideolojisine bağlı yetiştirdiği şehir kadrolarıyla dağdaki silahlı güce dayalı “devrimci halk savaşı” başlatma hazırlıklarına, seyirci kalınmamalıdır.Başlatılacak büyük bir iç 
savaşın büyümesi; meselenin uluslararası boyutlara ulaşması, küresel aktörlerin BM üzerinden dolaylı bir müdahalesine neden olabilir. Böyle bir senaryoda, PKK/KCK sorununun Türkiye’nin toprak bütünlüğü muhafaza edilecek şekilde ve 
milli menfaatlere uygun çözülmesi zorlaşacaktır.Bu nedenle örgütün devletleşme faaliyetlerine göz yumulmamalı ve çözüm sürecinin selameti için KCK’ya yönelik operasyonlar yeniden başlatılmalıdır. Bölge halkının can ve mal güvenliğinin 
muhafaza edilmesi, korucuların baskı altına alınmasının engellenmesi, yakılan kamu binalarının onarılması ve bölgede asayişin güvenlik güçlerince temini elzemdir. 

Çözüm sürecinin devam edebilmesi için, örgüt vaat ettiği sınır dışına çekilmeyi gerçekleştirmeli ve devletleşme faaliyetlerine son vermelidir. 
Çözüm sürecinin yürütülebilmesi için güvenlik önlemleri ihmal edilmemeli, ancak demokratikleşme adımları da sürüncemede bırakılmadan kararlılıkla sürdürülmelidir.

Öcalan’ın Esed rejimiyle yaptığı anlaşma Suriye’nin kuzeyinde KCK yapılanmasının parçası olan PYD’nin özerklik ilanını mümkün kılmıştır. PYD eşbaşkanı Salih Müslim, dış temaslarını geliştirerek bölgede ilan ettiği özerk yönetime uluslararası meşruiyet sağlamaya çalışmaktadır. IŞİD’in Kobani’ye saldırısı sebebiyle ABD’nin PYD’ye silah yardımında bulunması ve PKK ile PYD’yi bir tutmadığını açıklaması, bu temasların başarılı olduğunu ve PYD ile 
ilgili uluslararası algıların örgüt lehine değiştiğini göstermektedir. 

İç savaş uzadıkça Suriye yönetiminden kopan ve ağır silah sistemleriyle desteklenen PYD, fiilenbağımsızlığa doğru ilerlemektedir. PKK/KCK’nın çözüm süreci sayesinde elde ettiği olağanüstü serbestlik, örgütün benzer aşamaları 
Türkiye’de de izleyemeye çalışabileceğine işaret etmektedir. 

“ Bölgesel özerklik, iç kendi kaderini tayin hakkının parçasıdır,dolayısıylamecliste yapılacak bir anayasa değişikliğiyle tesisi mümkün değildir. Türkiye’de konunun hassasiyeti sebebiyle devletin politik statüsündeki bu derece önemli bir değişiklikte yapılacak bir referandumla halkın tamamının doğrudan fikri alınmalıdır.“

Terör örgütü, kendi güdümünde kuracağı özerkliğin ardından şartlar olgunlaştığında Kırım ve Quebec olaylarına benzer şekilde, bölgesel mecliste aldığı ani bir referandum veya plebisit kararıyla nihai hedef olan bağımsız devletin kurulmasına kalkışabilir. Her ne kadar, özerk veya federe devletin dış kendi kaderini tayin hakkını kullanarak uluslararası hukuka uygun şekilde, parçası olduğu devletten ayrılması mümkün değilse de, Kırım olayında yaşandığı gibi, bağımsızlık bir oldu bittiye getirilerek bölgede fiilibir durum oluşturulabilir. 

Bölgesel özerklik, iç kendi kaderini tayin hakkının parçasıdır, dolayısıyla mecliste yapılacak bir anayasa değişikliğiyle tesisi mümkün değildir. Türkiye’de konunun hassasiyeti sebebiyle devletin politik statüsündeki bu derece önemli bir 
değişiklikte yapılacak bir referandumla halkın tamamının doğrudan fikri alınmalıdır. Ancak Türkiye’nin üniter yapısını bozmadan getirilecek asıl çözüm ise, mevcut idari yapıyı bozmadan Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na uygun şekilde yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir. Bu seçenek için ise Fransa’daki ayrılıkçı Breton ve Baskların taleplerinin üniter yapı korunarak karşılandığı örneğin incelenmesi önem arz etmektedir. 

BİLGESAM Hakkında

BİLGESAM, Türkiye’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından biri olarak 2008 yılında kurulmuştur. 

Kar amacı gütmeyen bağımsız bir sivil toplum kuruluşu olarak BİLGESAM; Türkiye’deki saygın akademisyenler, emekli generaller ve diplomatların 
katkıları ile çalışmalarını yürütmektedir. Ulusal ve uluslararası gündemi yakından takip eden BİLGESAM, araştırmalarını Türkiye’nin milli problemleri, 
dış politika ve güvenlik stratejileri, komşu ülkelerle ilişkiler ve gelişmeler üzerine yoğunlaştırmaktadır. 
BİLGESAM, Türkiye’de kamuoyuna ve karar alıcılara yerel, bölgesel ve küresel düzeydeki gelişmelere ilişkin siyasal seçenek ve tavsiyeler sunmaktadır.

Yazar Hakkında

Vakkas Bilsin 2013 yılında Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı üniversitede kamu hukuku alanında yüksek lisans eğitimine 
devam etmektedir. BİLGESAM’da araştırma asistanı olarak uluslararası hukuk, terörizm ve Orta Doğu üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.

DİPNOTLAR;

1 Shlomo Avineri, “The Middle East Crack-Up,” Project Syndicate, 25 Ağustos 2014, Erişim tarihi 26 Ekim 2014, 
http://www.project-syndicate.org/commentary/shlomo-avineri-cautions-that-the-region-s-current-turmoil-may-not-give-rise-to-european-style-nation-states. 
2 “PYD özerklik ilan etti, PKK Türkiye’ye komşu oldu,” Cumhuriyet Gazetesi, 14 Kasım 2013, Erişim Tarihi 26 Ekim 2014, 
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/9101/PYD_ozerklik_ilan_etti__PKK_Turkiye_ye_komsu_oldu.html. 
3 “PKK Kuruluş Bildirisi”, s. 37, Erişim Tarihi 9 Eylül 2014, 
https://docs.google.com/file/d/0B4HO5r4WOpdzT25HUEZ4ODl1SW8/edit?pli=1. 
4 Graham E. Fuller &Henri J. Barkey, Türkiye’nin Kürt Meselesi, Çev. Hasan Kaya, 3. Baskı, İstanbul, Profil Yayıncılık, 2013, 46. 
5 Atilla Sandıklı & Erdem Kaya, “Çözüm Süreci: Umutlar, Gerçekler ve Çelişkiler,” BİLGESAM, Bilge Analiz, 16 Nisan 2013, Erişim Tarihi 9 Eylül 2014, 
http://www.bilgesam.org/incele/1203/-cozum-sureci--umutlar--gercekler-ve-celiskiler/#.VBADwcJ_uAw. 
6 “PKK Terör Örgütü’nün 7. Kongresi,” Erişim Tarihi 31 Ekim 2014, 
http://www.terororgutleri.com/pkk-teror-orgutunun-7-kongresi/. 
7 Sandıklı&Kaya, “Çözüm Süreci: Umutlar, Gerçekler ve Çelişkiler” 
8 Sedat Laçiner, Hangi PKK, Söy. Alper Özgen, 2. Baskı, İstanbul: Hayykitap, 2012, 12-13 
9 KCK sözleşmesi metni için bkz. Mehmet Özcan, Terörün Matruşkası KCK, 2. Baskı, İstanbul, Hayat Yayın Grubu, 2012, 272. 
10 Özcan, Terörün Matruşkası KCK, 72-73. 
11 Dr. Salih Akyürek, M. Ali Yılmaz, Esra Atalay & Fatma Serap Koydemir, Çözüm Sürecine Toplumsal Bakış, BİLGESAM, Rapor No: 57, 
Haziran 2013, 59, Erişim Tarihi 26 Ekim 2014, 
http://www.bilgesam.org/Images/Dokumanlar/9-2-2014012036cozumsureci.pdf 
12 Özcan, Terörün Matruşkası KCK, 140. 
13 A. g. e. 155- 156. 
14 Namık Durukan, İmralı Zabıtları, Radikal Gazetesi, 28 Şubat 2014, Erişim Tarihi 27 Ekim 2014, 
http://www.radikal.com.tr/turkiye/ocalan_bdp_gorusmesinin_zabitlari_ortaya_cikti-1123269 
15 “Dokuz Soruda: Türkiye Sokaklarında Kobani Gerilimi,” BBC Türkçe, 10 Ekim 2014, Erişim Tarihi 14 Ekim 2014, 
http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/10/141010_dokuzsoruda_kobani_eylemleri. 
16 Bkz. Murat Karayılan’ın kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesine dair isteği için bkz. “Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkı Hayata 
Geçirilmeli,” T24 Haber, 13 Mayıs 2013, Erişim Tarihi 15 Eylül 2014, 
http://t24.com.tr/haber/kendi-kaderini-tayin-etme-hakki-hayata-gecirilmeli,229820. 
Ayrıca PKK/KCK ve siyasi kanadın 2010 yılından bu yana bağımsızlığı dile getirmeden, bir ara formül olarak özerkliği 
inşa ettiğine dair bkz. Bülent Serim, “Selahattin Demirtaş Erdoğan’ı Bu Yüzden Alkışladı”, Oda TV, 5 Eylül 2014, Erişim Tarihi 15 Eylül 2014, 
http://www.odatv.com/n.php?n=selahattin-demirtas-erdogani-bu-yuzden-alkisladi-0509141200. 
17 Bkz. Meşhur 1514 ve 1541 sayılı kararlar sömürge devletlerin ayrılması prosedürünü belirliyordu. 1970 yılında kabul edilen Birleşmiş 
Milletler Sözleşmesi Doğrultusunda Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusundaki 
Bildirge ve Eki, kendi kaderini tayin hakkına ilişkin ayrıntılı bazı prensipleri belirlemiştir. 
18 Antonio Cassese, Self-Determination of peoples: a legal reappraisal, 2. Baskı, Cambridge, Cambridge UniversityPress, 1995, 71- 100. 
19 A. g. e. 101. 
20 A. g. e. 248. 
21 A. g. e. 251. 
22 Roya M. Hanna, “Right to Self-Determination In Re-Secession of Quebec,” 23 Maryland Journal of International Law 213, 1999, 241. 
23 Reference Re Secession of Quebec, Dosya no. 25506, 20 Ağustos 1998. 
24 Alan Yuhas, “Ukraine Crisis: an essential guideto everythingthat’ shappened so far,” TheGuardian, 13 Nisan 2014, Erişim Tarihi 15 Eylül 2014, 
http://www.theguardian.com/world/2014/apr/11/ukraine-russia-crimea-sanctions-us-eu-guide-explainer. 
25 Ashifa Kassam, “Catalonia independence referendum halted by Spain’s constitutional court,” The Guardian, 29 Eylül 2014, Erişim Tarihi 15 Ekim 2014, 
http://www.theguardian.com/world/2014/sep/29/catalonia-independence-referendum-spain-court-vote. 


Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) 
Mecidiyeköy Yolu Caddesi, No:10, 34387 Şişli -İSTANBUL 
www.bilgesam.org www.bilgestrateji.com 
bilgesam@bilgesam.org 
Tel: 0212 217 65 91 - Faks: 0 212 217 65 93


***

PKK/KCK’nın Bağımsızlık Hedefi, Çözüm Süreci ve Kendi Kaderini Tayin Hakkı BÖLÜM 1

PKK/KCK’nın Bağımsızlık Hedefi, Çözüm Süreci ve Kendi Kaderini Tayin Hakkı  BÖLÜM 1




PKK-KCK nın Bağımsızlık Hedefi, Çözüm Süreci ve Kendi Kaderini Tayin Hakkı
Vakkas Bilsin

Türkiye, 2012 yılı sonunda terör örgütü PKK/KCK’nın silah bırakması amacıyla başlatıldığı ilan edilen çözüm süreciyle yeni bir merhaleye girmiştir. Hükümet süreci kararlılıkla sürdüreceğini açıklamaya devam etse de; örgüt sınır dışına 
çekilme vaadini gerçekleştirmemiş, silah bırakma doğrultusunda irade göstermemiş, aksine ülke genelinde binlerce çocuk ve genci dağa çıkararak silahlı kadrosuna dâhil etmiş ve KCK projesi (Koma Ciwaken Kurdistan-Kurdistan Halklar Topluluğu) kapsamındaki devletleşme faaliyetlerini hızlandırmıştır. 

Terör örgütü, çözüm süreciyle elde ettiği serbestliği Suriye’nin kuzeyinde ve Türkiye’de KCK projesini tatbik etmek için kullanmış, ateşkes ortamını istismar ederek Kandil bölgesindeki silahlı militanlarının bir bölümünü Suriye’ye sevk etmiştir. Arap ayaklanmaları ve IŞİD tehdidi neticesinde, Orta Doğu’da Sykes-Picot anlaşmasıyla çizilen sınırların değişebileceği bir döneme girilirken1 PKK/KCK da bölgedeki bu anarşide güçlenmeyi ve meşruiyet kazanmayı hedeflemektedir. 

Çözüm süreci kapsamında terör örgütü, Esed rejimiyle işbirliğine girerek Suriye’nin kuzeyinde PYD (Demokratik Birlik Partisi) adı altında özerklik ilan etmiş2 ve IŞİD karşısındaki konumuyla dünya kamuoyunda destek kazanabileceği bir konjonktür yakalamıştır. 

Çözüm sürecinde Türkiye’de ise Öcalan siyasi bir aktöre dönüşürken, PKK/KCK ve HDP bölgesel özerkliği gündeme taşımış, özerkliğin müzakereler yoluyla gerçekleşmemesi halinde uygulamayı hedeflediği “devrimci halk savaşı” için hazırlıklara odaklanmıştır. 

Bölgesel özerkliği taktik ara hedef olarak elde etmeye çalışan terör örgütü, nihai aşamada Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarında kurmayı planladığı özerk yönetimleri KCK adı altında birleştirmeyi ve bağımsız bir devlet tesis etmeyi hedeflemektedir. Nitekim örgütün çözüm süreciyle birlikte halkların kendi kaderini tayin hakkına daha çok referans yapmaya başladığı gözlemlenmekte, böylece uzun vadede planladığı bağımsız devletin uluslararası meşruiyetini 
sağlamayı amaçladığı değerlendirilmektedir. 

Bu analizde, terör örgütünün bağımsız devlet kurma hedefi KCK projesi çerçevesinde ele alınmakta ve örgütün çözüm süreci kapsamında “devrimci halk savaşına” yönelik yaptığı hazırlıklar üzerinde durulmaktadır. Analizde uluslararası hukukta kendi kaderini tayin hakkı uygulaması Quebec ve Kırım meseleleri bağlamında incelenmekte, örgütün KCK projesinin ve çözüm sürecindeki faaliyetlerinin kendi kaderini tayin hakkına yaptığı atıflarla birlikte okunması gerektiği öne sürülmektedir. 

PKK/KCK’nın Bağımsız Devlet Hedefi

1960’lı ve 1970’li yıllarda sol görüşlü milliyetçi Kürt hareketlerinin filizlendiği şartlarda ortaya çıkan PKK terör örgütü, Marksist-Leninist bir ideoloji benimsemiştir. 1978 yılında yaptığı ilk kongre sonrası yayımladığı kuruluş bildirgesinde, çöken emperyalizm ve yükselen proletarya devrimleri çağında Kürdistan halkını emperyalist ve sömürgeci sistemden kurtarmak, bağımsız ve demokratik bir Kürdistan’da demokratik bir halk diktatörlüğü kurmak ve nihai aşamada sınıfsız bir toplum oluşturmak gibi söylemlere başvurmuştur.3 PKK, bu söylemlerle Kürt toplumunun feodal yapısını değiştirmeye yönelik siyasi ve sosyal bir devrim gerçekleştirmeyi hedeflediğini4 ilan etmiş ve etnik Kürt milliyetçiliği temelinde bir parti devletinin tesisini amaçlamıştır. Orta Doğu’da bağımsız bir devlet üzerinden bütün Kürtlere hâkim olmayı hedefleyen PKK, ilk etapta bölgedeki diğer Kürt siyasi oluşumları etkisiz hale getirmeye çalışmış ve bu doğrultuda (Kuzey Irak’taki KDP ve KYB dışında) büyük ölçüde başarılı olmuştur. 

PKK terör örgütü, kuruluşundan itibaren yerel, bölgesel ve küresel şartları değerlendirerek eylem yöntemlerini, yapılanmasını ve stratejisini revize etmiş, ancak Orta Doğu’da bağımsız bir devlet kurma hedefinden vazgeçmemiştir. Mesela, 1999 yılında Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi ve yargılanmaya başlaması üzerine, Öcalan örgüte geri çekilme çağrısında bulunmuş ve örgüt mensupları bu çağrıya uyarak büyük ölçüde (yaklaşık %70’i) sınır dışına çekilmiştir. 

Ancak süreç içinde Öcalan’ın geri çekilme talimatının arkasında ülke kamu oyunda kendisine duyulabilecek öfkenin yatışması ve olası bir idam kararının önlenmesi gibi saiklerin5 yattığı ve Öcalan’ın terör sorununun sona erdirilmesi 
gibi bir amaç taşımadığı anlaşılmıştır. Ocak 2000’de toplanan 7. Kongre’de örgütün yeni stratejisi demokratik siyasal mücadele olarak takdim edilerek “kapsamlı bir barış projesi” hazırlanması kararlaştırılırken,6 Öcalan’ın serbest bırakılması ve devletleşmeye yönelik çalışmalar başlatılmıştır. PKK bu dönemde Suriye’deki uzantısı PYD’yi, Irak’taki uzantısı PÇDK’yı ve İran’daki uzantısı PJAK’ı kurmuş, Avrupa’daki faaliyetlerini genişleterek sürdürmüştür. 

Öcalan’ın yakalanmasını takip eden süreçte tek taraflı ateşkes ilan eden PKK’nın bağımsız bir devlet kurmaktan vazgeçtiği ve terör eylemlerine son vererek siyasallaşma sürecine girdiği yönünde bir izlenim oluşmuştur. Ancak örgüt 
2002 yılından itibaren TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) adı altında şiddet eylemlerini devam ettirmiş, 2004’ten itibaren ise tek taraflı ateşkesi sona erdirdiğini açıklayarak terör eylemlerine başlamıştır.7 İmralı cezaevinde tutuklu bulunan Öcalan, bu dönemde (örgüte destek veren devletlerin yönlendirmesiyle) bağımsız bir devlet projesi olan KCK sistemini tasarlamış ve açtığı farklı davalar sayesinde görüştüğü avukatları aracılığıyla örgütün KCK yapılanmasına geçişini 
yönetmeye çalışmıştır. ABD’nin Irak işgalinin yol açtığı şartlarda Kandil’deki varlığını güçlendiren örgüt, Mayıs 2007’den itibaren KCK unvanını kullanmaya başlamış ve Orta Doğu’da bağımsız bir devlet kurma hedefine odaklanmıştır. 
Böylece Öcalan’ın yakalanması sonrasındaki süreç, terör örgütünün ateşkes ve eylemsizlik taahhüdüne güvenilemeyeceğini göstermiş 8 ve örgütün bağımsız devlet kurma idealinden vazgeçmediğini ortaya koymuştur.

İlk defa Mart 2005’te hazırlanan KCK Sözleşmesi, Avrupa’dan gelen 213 örgüt üyesinin katılımıyla sözde yasama organı KONGRA-GEL (Kürdistan Halk Meclisi) Genel Kurulu’nun 25 Mayıs 2007 tarihli oturumunda yaptığı oylamayla değiştirilerek kabul edilmiştir. Ek Madde 1’e göre KONGRA-GEL kendini kurucu meclis yerine koymuş, bir anayasanın şekli şartı olan kurucu bir meclis tarafından yapılmayı yerine getirmiştir. İsmi “sözleşme” olsa da, metin 
KCK devletinin ilkel bir anayasası hüviyetindedir. Radikal demokrasi, cinsiyet özgürlüğü, ekolojik yaşam ve sınırları kaldıran konfederal düzen gibi post-modern kavramlarla zenginleştirilen sözleşme, üsluptaki özgürlük ağırlıklı tonun 
aksine Kürtlerin hayatını bütünüyle tahakküm altına almaya yönelik totaliter bir yönetim modeli öngörmektedir. 

''  Bölgesel özerkliği taktik ara hedef olarak elde etmeye çalışan terör örgütü, nihai aşamada Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarında kurmayı planladığı özerk yönetimleri KCK adı altında birleştirmeyi ve bağımsız bir devlet tesis etmeyi hedeflemektedir. ''

Mesela sözleşme köy ve sokak komünlerine kadar tabanın temsilinden ve radikal demokrasinden bahsederken önderlik makamı adı altında Öcalan’a sorgulanamaz ve eleştirilemez bir konum atfetmektedir. Sözleşme PKK’nın Önderlik (Öcalan’ın) felsefe ve ideolojisinin hayata geçirilmesinden sorumlu olduğunu ifade etmekte, KCK sistemi içindeki bütün unsurların ise PKK’nın ideolojik ve ahlaki ölçülerini esas almakla yükümlü olduğunu vurgulamaktadır. (Madde 36) 

Öcalan’ın 2005 Nevruz kutlamalarına gönderdiği sözleşmenin önsözüne yerleştirilen mektup, Orta Doğu’da yaşayan Kürtlerin bağımsızlığını ilan eden bir manifesto gibi kaleme alınmıştır. Manifesto metninde kurulan yeni rejimin bazı 
temel ilkelerini sıralayan Öcalan açıklamasını şöyle bitirmektedir:

“Bu ilkeler temelinde ve 2005 yılı Newroz’un da Kürt halkının Demokratik Konfederal örgütlüğünün ve birliğinin ifadesi olan KOMA KOMALÊN KURDÎSTAN’ın kuruluşunu ilan ederek, halkımıza yeni bir yaşam felsefesi ve 
sistemi daha kazandırdığımıza inanıyorum. Bunun kurucusu olmakla şeref duyuyorum. Tüm halkımızı yeşil zemin üzerindeki sarı güneş içinde kırmızı yıldızlı bayrak altında kendi demokrasisini örgütlemeye, birleşmeye ve kendi kendini yönetmeye çağırırken, bu bayrağı şerefle taşıyacağımı ve Önderlik görevlerimi şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da başarı ile yapmaya devam edeceğimi ifade ediyor, her bahardan özgürlüğe daha yakın olan bu baharda tüm halkımızın, bölge halklarının ve dostlarımızın Newroz’unu kutluyor, selam ve saygılarımı sunuyorum.” 9

Görüldüğü gibi aslında Öcalan, artık devletleşme safhasını başlatan PKK/KCK’nın faaliyetlerinin yeni bir örgütlenme çerçevesinde yürütüleceğini ve kendisinin de buna önderlik edeceğini ilan etmektedir. 

Sözleşmenin içeriği, başlangıç, genel esaslar, temel haklar, özgürlükler ve görevler, genel organlar, parça örgütlenmesi, eyalet-bölge örgütlenmesi, şehir, kasaba ve mahalle örgütlenmesi, köy ve sokak örgütlenmesi, yargı, meşru savunma yükümlülüğü, demokratik eylemler, ekonomik-mali sistem, demokratik örgütlenme sistemi, ortak hükümler ve ek maddelerden müteşekkildir. 

KCK, her ne kadar kendisinin bir devlet örgütlenmesi olmadığını iddia etse de; modern bir devlette bulunması gereken başkanlık makamı ile yasama (Madde 12), yürütme (Madde 13) ve yargı (Madde 27-30) gibi temel organları tek tek düzenlemekte, kuvvetler ayrılığı prensibini tesis etmekte ve müstakil bir silahlı kuvvetler yapılanması (Madde 43) öngörmektedir. Sözleşmede başkanlık 
makamı olarak Öcalan’la özdeşleştirilen KCK Önderliği, yasama organı olarak KONGRA-GEL, yürütme organı olarak KCK Yürütme Konseyi ve yargı organı olarak Yüksek Adalet Divanı, İdari Mahkemeler ve Halk Mahkemeleri olmak 
üzere üç çeşit mahkemeden bahsedilmektedir. 

KCK Sözleşmesi, vatandaşlık bağını ve bu bağın ne şekilde kurulacağını tanımlamakta, vatandaşların temel hak, özgürlük ve görevlerinin neler olduğu hususunda ayrıntılı şekilde hükümler ihdas etmektedir (Madde 5-10). Sözleşme tıpkı bir devlet mali yapısı gibi, mali ve ekonomik düzeni sağlayacak ilkeler tayin etmekte, bu çerçevede sözde vatandaşlara vergi ödevi yüklenmektedir (Madde 10).Sözleşme’de KCK’nın askeri kanadı olarak “Halk Savunma Güçleri”(HPG) adı verilen birliklerden bahsedilmektedir. Terör örgütü, silahlı kanadın isminde savunma terimini tercih ederek uzun zamandır kullandığı savunma söylemine dayanak oluşturmayı amaçlamaktadır.10 
Sözleşme ayrıca meşru savunma yükümlülüğü ve meşru savunma savaşı gibi kavramlar ihtiva etmekte (Madde 31-32), KONGRA-GEL’in savaş ve barış kararı alabileceğini ifade etmektedir (Madde 33). Modern ulus-devlet kavramlarıyla 
vasıflandırılan, üyeleri arasında vatandaşlık bağı kuran, sözde vatandaşlarını yargılama yetkisini elinde tutan, özerk bir mali yapısı olan ve meşru savunmadan bahseden bir yönetim modelinin devlet olmadığını öne sürmek temelsiz bir iddiadır.

Sözleşmede “konfederal demokratik sistem” şeklinde tanımlanan rejim, milliyetçi temeli olmayan, sınırları belirsiz, halkların eşitliği ve özgürlüğüne dayanan sosyalist ve modernite ötesi bir model adı altında, modern ulus-devlet kavramıyla tanımlanmamak istenmiş olabilir. Ancak kurulması vaat edilen bu yeni örgütlenme biçimi hâlâ ulus-devletlerin egemen olduğu mevcut küresel siyasi düzlemde sadece bir ütopyadan ibarettir. Bir halkın tek başına meydana çıkıp, mevcut küresel düzenin aksine post-modern bir “neo-enternasyonalizmi” tesisi mümkün değildir. 

“  Modern ulus-devlet kavramlarıyla vasıflandırılan, üyeleri arasında vatandaşlık bağı kuran, sözde vatandaşlarını yargılama yetkisini elinde tutan, özerk bir mali yapısı olan ve meşru savunmadan bahseden bir yönetim modelinin devlet olmadığını öne sürmek temelsiz bir iddiadır. “


Dolayısıyla KCK sisteminin vaatleri, sözleşmedeki kavramların gerçek anlamları esas alındığında, bir illüzyondan ibarettir. Nitekim KCK, sözleşmede bir taraftan ulus-devletin ötesine geçmekten bahsederken, diğer taraftan dünyadaki bütün Kürtleri “KCK yurttaşı” sıfatıyla Orta Doğu’da kurmayı planladığı devletin yer alacağı coğrafyaya davet etmekte, böylece aslında etnik Kürt kimliğine dayalı modern bir ulus-devletin inşasını hedeflemektedir. Sözleşmenin bu çelişkili içeriği örgütün devletleşme aşamasına geçişi post-modern demokratik değerlerle perdeleme stratejisine işaret etmekte, böylece geçiş sürecinde Türkiye ve dünyada gerekli kamuoyu desteğini kazanmayı hedeflediğini göstermektedir. 


Örgüt, KCK’nın PKK ile irtibatlı terörist bir yapılanma olduğunun ortaya çıkmasıyla ve KCK mensupları 2011’den itibaren yargılanmaya başlayınca özerkliğin tesisine yönelik çalışmaları yürütmek üzere Demokratik Toplum Kongresi’ni (DTK) öne çıkarmıştır. Öcalan’ın talimatıyla kurulan DTK, Temmuz 2011’de Kürtler adına tek taraflı ve yasa dışı şekilde “demokratik özerklik” ilan etmiş, KCK’nın özerklik taktik ara hedefine yönelik yol haritasını uygulamaya yönelik faaliyet göstermeye başlamıştır. Terör örgütü, DTK vasıtasıyla ayrıca demokratik açılımın başlatıldığı dönemde Kürtler arasında gelişen çok sesliliği sivil görünümlü bir çatı altında kontrol etmeyi ve bölge halkının KCK şemsiyesi dışındaki sivil girişimlerini engellemeyi planlamıştır. KCK’nın aksine yasal zeminde hareket edecek şekilde tasarlanan DTK, bölgesel özerkliğin sosyal, ekonomik, siyasal boyutlarının tartışıldığı ve dünyadaki özerk yönetim modellerinin incelendiği çalıştaylar düzenleyerek Türkiye kamuoyunu özerklik düşüncesine hazırlamaya çalışmıştır. Öcalan çözüm sürecindeki İmralı görüşmelerinde DTK’nın bir proto-meclis olduğunu ve (PKK/KCK güdümünde kurulacak özerk bölgede) yerel parlamentoya dönüşeceğini öne sürmüştür. 

KCK sistemi kapsamındaki devletleşme faaliyetlerinin ağırlık merkezi Türkiye (KCK/TM) olsa da proje, başta Suriye (PYD) olmak üzere İran (PJAK) ve Irak’ta (PÇDK) Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde kurulacak özerk oluşumları 
birleştirecek konfederal bir devleti öngörmektedir. Bu konfederal devlet ise sözleşmedeki çerçevenin işaret ettiği üzere Orta Doğu’da Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarının bölünmesiyle gerçekleştirilebilecek bir projedir. KCK 
hâlihazırda Suriye’nin kuzeyinde PYD adı altında fiili bir yönetime geçiş aşamasındadır. ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin desteği, bölgede ise İran, Esed rejimi ve İsrail’in müzahir tutumu sayesinde PYD’nin ülkenin kuzeyindeki 
varlığının süreklilik kazanması ihtimal dâhilindedir. Kuzey Irak’ta ise KDP’nin yaklaşımı olumsuz olmakla birlikte, bölgedeki en etkili diğer iki siyasi parti olan KYB ve Goran Hareketi’nin PKK/KCK terör örgütüne sıcak baktığı göz ardı 
edilmemelidir. KCK’nın İran’da PJAK adı altındaki varlığı ise taraflar arasında 2011’de yapılan anlaşmadan dolayı şimdilik öncelikler arasında değildir. Ancak gelecekte İran’ın istikrarsızlaşabileceği bir konjonktürde örgütün bu ülkedeki 
bölücü faaliyetlerini de artırabileceği tahmin edilmektedir. 

KCK, Kürtlerin iradesine rağmen örgütün kendi varoluşunun uzantısı olarak geliştirdiği bir projedir. Örgüt bu projeyi Kürtleri temsil iddiasıyla hayata geçirmeyi planlamaktadır. Ancak gerek Türkiye’de gerekse Suriye ve Irak’ta KCK’nın Kürtlerin çoğunluğunu temsil niteliği bulunmamaktadır. Türkiye’de Kürt nüfusun büyük çoğunluğu KCK’nın hedeflediği özerklik ve bağımsızlık fikirlerine soğuk bakmaktadır. BİLGESAM’ın çözüm sürecine dönük toplumsal algıları 
ölçmek amacıyla 2570 kişilik bir örneklemle Mayıs 2013’te gerçekleştirdiği ankette, Kürt kökenli katılımcılar “Türklerle Kürtlerin Türkiye Toprakları Üzerinde Ortak Bir Geleceği Olduğuna İnanıyorum” görüşüne %97,3 oranında destek 
vermiştir. BİLGESAM’ın 2008-2009 ve 2012 yıllarında gerçekleştirdiği benzer anketlerde de Türkiyeli Kürtlerin büyük çoğunluğunun özerklik ve bağımsızlık gibi bir talebi olmadığı ortaya çıkmıştır.11 Suriyeli Kürtlerin de çoğunluğu, 
Türkiye’de örgütün ve örgüte müzahir çevrelerin oluşturduğu kamuoyunun aksine, PYD’yi desteklememektedir. Suriyeli Kürtlerin büyük bölümü özerkliğe sıcak bakmakla birlikte bu özerkliğin PYD’nin tekelinde olmasından rahatsızlık 
duymaktadır. Örgütün Kuzey Irak’taki uzantısı PÇDK ise bölgede oldukça marjinal bir parti konumundadır. PÇDK’nın bölgedeki KDP ve KYB’ye rağmen güçlenmesi beklenmemektedir. 


Çözüm Süreci ve Örgütün “Devrimci Halk Savaşı” Stratejisi PKK/KCK, çözüm süreci kapsamında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kendi güdümünde özerk bir yönetimi pazarlıklar yoluyla elde edemezse, Türkiye’ye karşı “devrimci halk savaşı” olarak tanımladığı bir iç savaş çıkarmayı planlamaktadır. Terör örgütü, dağdaki silahlı güce dayalı olarak yürütmeyi planladığı bu iç savaşa aynı zamanda bağımsızlığa giden nihai aşamayı başlatmak maksadıyla hazırlanmaktadır. PKK/KCK böylece 2012 yılı sonlarında başlatılan çözüm sürecini bağımsızlık hedefine doğru ilerlediği bir sürece dönüştürmüş, 
Türkiye’deki devletleşme faaliyetlerini hızlandırırken Suriye’nin kuzeyinde PYD adı altında özerk bir yönetim kurmaya teşebbüs etmiştir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kendi otoritesini devletin rağmına kurmaya çabalayan örgüt; 
şehirlerarası ana yolları keserek kimlik kontrolü yapabilmekte, devlete bağlı okulları boykot çağrısında bulunmakta, “serhildan” ilan ederek halkı sivil itaatsizliğe teşvik etmekte, kamu ve eğitim binalarını kundaklamakta, halktan vergi adı altında haraç toplamakta, inşaatı devam eden kalekol inşaatlarını engellemekte, korucuları ve sivil giyimli güvenlik güçlerini katletmekte ve güvenlik güçlerine sokağa çıkma yasağı ilan edebilmektedir. Gelinen aşamada terör örgütü, çözüm sürecinde elde ettiği serbestlik sayesinde bölgenin fiili hâkimi gibi hareket etmeye başlamıştır. 

Bu gelişmeler, örgütün silahsızlandırılması amacıyla başlatıldığı ilan edilen çözüm süresi sayesinde KCK projesinin adım adım izlendiğine, bölgede PKK/KCK hâkimiyetinde özerk bir yapıya doğru gidildiğine işaret etmektedir. Geniş 
katılımlı silahlı eylemler dışında bölgedeki tüm faaliyetlerini bilfiil devam ettiren örgüt, demokratik özerkliğin tesisiyle bölgede tek güç olmayı amaçlarken, bağımsızlık nihai hedefini gerçekleştirmeye bir adım daha yaklaşmış olacaktır. Bu hedef doğrultusunda ise “devrimci halk savaşının” en kritik aşamayı oluşturacağı değerlendirilmektedir. Klasik gerilla taktiğiyle sonuç alamayacağı ve her defasında Türk ordusu karşısında mağlubiyete uğradığı sonucuna varan örgüt KCK projesiyle savaşı daha geniş alanlara yaymayı hedeflemektedir. 

KCK operasyonlarında Siyaset Akademileriyle ilgili ele geçirilen belgeler, terör örgütünün dağda silahlı militan yetiştirmek için verdiği gerilla eğitimlerinin kentlerde DTP/BDP’nin teşkilat binalarında verildiğini ortaya çıkarmıştır. 
Dolayısıyla örgütün Siyaset Akademisi adı altında açtığı okullarda verdiği derslerin aslında şehirlerde yeni silahlı kadrolar oluşturma hedefine yönelik olduğu anlaşılmıştır. Fırat Haber Ajansı’nın 25 Ekim 2009 tarihli haberinde, bizzat Öcalan siyaset akademilerinin görevini açıklamaktadır:

“Kürtler için yıllardır akademilerin açılması gerektiğini söylüyorum, onu bile yapmıyorlar doğru dürüst. DTP’nin binlerce, on binlerce kadro yetiştirmesi lazım. Neden yapmıyorlar? Çünkü teorik kavrama düzeyleri buna elvermiyor. 
Başarılı olmak istiyorlarsa, on binlerce insan, kadro yetiştirilmelidir”12

PKK/KCK’nın şehirlerde kadro yetiştirme gayretinin “devrimci halk savaşı” başlatma tehditleriyle birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Gerek Murat Karayılan’ın Kandil’den basına yaptığı açıklamalar gerekse KCK Önderlik Komitesi operasyonunda bulunan, Öcalan’ın avukatları aracılığıyla gönderdiği notlar örgütün halkı ayaklandırarak savaşı şehre indirmeyi ve geniş çaplı bir iç savaş çıkarmayı planladığını göstermektedir. Öcalan’ın bizzat kendi beyanları tehlikenin vahametini göstermektedir:

“Savaş başlarsa önceki savaşlardan çok daha farklı olur. Büyük bir iç savaş olabilir. Mesela Batman’da bir günde on bin insan ölebilir. Herkes bunun içinde olabilir, bundan zarar görebilir. 1791 Fransa’daki büyük terör dönemi, 1918 Sovyetlerin kuruluşundan sonraki iç çatışma gibi bir çatışma çıkabilir….Kandil yapabiliyorsa büyük devrimci halk savaşını yürütür. Diyarbakır, Batman’da halkın yüzde sekseni ayağa kalkar, halk savaşı olur.” 13

Çözüm sürecinin başlarında İmralı’daki görüşmelerden sızdırılan tutanaklarda da Öcalan aynı hedeften bahsetmektedir:

“Ne ev hapsi, ne de af bunlara gerek kalmayacak. Herkes, hepimiz özgür olacağız. Şunu bilin ki bu hamlem komployu boşa çıkaracaktır. Ben komployu aşıyorum. Başarılı olursam, Ne KCK tutuklusu kalır ne başkası. Bu olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak. Ölen ölecek, ben karışmıyorum. Yalnız, herkes bilmeli ki, ‘Ne eskisi gibi yaşayacağız, ne de eskisi gibi savaşacağız’.” 14

Örgüt çözüm sürecinin tıkanması, özerklik hedefinin başarılamaması halinde “devrimci halk savaşı” stratejisini devreye sokabilir. Örgütün bu çapta bir halk isyanını başlatması konunun BM ve uluslararası toplumun gündemine girmesine, uluslararası uyuşmazlık çözüm mekanizmalarına müracaat edilmesine yol açabilir. Bu durumda, sorun Türkiye’nin iç meselesiyken, örgütün hedefleri doğrultusunda uluslararası bir meseleye dönüşecektir. Kosova örneğinde olduğu gibi, örgüt Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkından başka bir yolun kalmadığı, ancak bağımsız bir devlet çatısı altında varlıklarını sürdürebileceklerini savunarak ayrı bir devlet kurma hedeflerini gerçekleştirmeyi planlamaktadır. Kobani’ye IŞİD saldırısını bahane ederek, HDP’nin çağrısıyla sokağa inen örgüt taraftarlarının birçok şehirde günlerce ortalığı savaş alanına çevirdiği, onlarca insanın ölümüne, yaralanmalara ve binden fazla kamu binasının yakılmasına neden olduğu olayların15 bu açıdan bir nevi prova olduğu gözlemlenmektedir. 

Çözüm sürecinde KCK tutuklularının serbest bırakılmasıyla şehirdeki örgütlü yapısını güçlendiren örgüt, Kobani eylemleriyle halkı sokağa dökerek büyük eylemler yapabilecek güçte olduğunu göstermek istemiştir. Bu eylemleri terör 
örgütünün hükümete karşı verdiği bir gözdağı olarak yorumlamak mümkündür. Bundan sonraki süreçte de örgütün, sıraladığı taleplerin gerçekleştirilmesi ve hükümetten yeni tavizler koparmak için benzer girişimlerde bulunabileceği 
beklenmektedir. 

Hem demokratik özerkliğe hem de kurmayı planladığı bağımsız devlete uluslararası camiada destek bulmak ve meşruiyet sağlamak üzere örgüt ve siyasi uzantısı halkların kendi kaderini tayin hakkını ileri sürmektedir.16 Murat Karayılan Kandil’den yaptığı açıklamalarda, Selahattin Demirtaş ise bazı konuşmalarında Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkının varlığını zikretmiştir. Nitekim Öcalan da KCK Sözleşmesi’ nin ön sözünde, ulusların kendi kaderini tayin hakkını, “siyasi sınırları esas almadan ve sorun yapmadan her halkın kendi demokrasisini kurma hakkı” olarak anladığını ifade etmiştir. Terör örgütünün siyasi uzantılarıyla eşgüdüm halinde Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkına yaptığı bu referanslar rastgele değildir.

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,

***

23 Aralık 2017 Cumartesi

Çözüm Süreci Sorunu Neden Çözemez?

  Çözüm Süreci Sorunu Neden Çözemez? 


Cahit Armağan DİLEK 
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü                        
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi
24 Mart 2015 Salı

Çözüm Süreci Sorunu Neden Çözemez?

    Türkiye'de son yıllardaki açılım politikalar çerçevesinde en çok kullanılan kelimeler herhalde "barış" ve "demokrasi" kelimeleriyle birlikte "çözüm" ve 
"süreç" olmuştur. 2013 yılının ilk günlerinde AKP'nin İmralı'daki hükümlü teröristbaşıyla görüştüğü resmen açıklanarak müzakerelere başlanacağını işaret 
eden süreç önce "İmralı", bilahare "barış" ve sonrasında "çözüm" süreci olarak anılmaya başlanmıştır. İçeriğinin ne olduğu kamuoyu tarafından henüz bilinmeyen çözüm sürecinde ikinci yıl tamamlanmışken geçen iki yılda yaşananlar sürecin başarılı olmadığını ve de olamayacağını göstermektedir. Bu çalışmada çözüm sürecinin neden başarılı olamayacağı ve sorunları çözemeyeceği incelenmiştir. İşte bu incelemenin sonuçları:

- Süreçte çözülecek sorunun ortak tanımı yapılamadı, adı konamadı.

Türkiye'yi çözüm sürecine getiren sorun konuşulurken en tepedeki Cumhurbaşkanından sokaktaki vatandaşına, akademisyenden gazetecisine kadar herkes tarafından en sık kullanılan ifade şu olmuştur: Adına ne derseniz deyin ister Kürt sorunu, ister terör sorunu ister güneydoğu sorunu ister kimlik 
sorunu, ister demokrasi sorunu... Birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Erdoğan "Kürt sorunu falan yok" dedi hemen "öyleyse çözüm süreci niye var" eleştirileri geldi. 
Böylece hem Cumhurbaşkanı ve AKP'nin kafasındaki sorun tanımı ile masada karşılarında oturanların kafasındaki sorun tanımı hem de diğer muhalefet 
partilerinin ve sokaktaki vatandaşın kafasındaki tanımların birbirinden çok farklı olduğu bir kez daha teyit edilmiş oldu.

Türkiye yaşadığı bu sorunun adında mutabık kalıp sorunu tam olarak 
tanımlayamadığı için çözüm de üretememektedir. Aslında bugün yaşanan kargaşa ve bölünmenin altında da sorunu çözme iddiasında olanların farklı tanımlamaları ve algılamaları yatmaktadır. Örneğin,içeriği bilinmemesine rağmen popülist bir söylemle Kürt sorunu olarak adlandırılan sorunu çözmek için başlatılan çözüm sürecine yasal dayanak oluşturmak için Haziran 2014'te çıkarılan kanunun adı “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” olarak belirlenmiş. Bu adı duyduğunuzda aklınıza çözüm süreci veya Kürt sorunu veya demokrasi sorunu veya güneydoğu sorunu geliyor mu? Tabi ki gelmiyor.

Aslında soruna ad koyabilmek demek aynı zamanda sorunu tanımlamak da demektir. 
Sorunu tanımladığınızda sorunu oluşturan eksiklikler ve yanlışlıklar için çözüm 
önerilerini, hareket tarzlarınızı belirlersiniz, ona göre stratejinizi hazırlar 
ve uygularsınız. Çünkü herhangi bir ad vermek başka bir sorun veya yanlış bir 
sorun tanımlamak, dolayısıyla yanlış hareket tarzları belirlemek demektir. 
Birbirine yakın ilişkili sorunlarda tabii ki birbiriyle örtüşen eksiklikler, 
yanlışlıklar, çözüm önerileri olacaktır ama bu "soruna ne ad koyarsanız koyun 
yapılacaklar aynıdır" savını doğru yapmaz. Çünkü sorunun adını tam koyamaz ve örneğin Kürt sorunu diyerek yola çıkarsanız uygulayacağınız reçete gerçek sorunu çözmeyeceği gibi yeni sorunlar (örneğin Türk sorunu gibi) da yaratacaktır.

İşte konumuz olan çözüm sürecinde masaya oturan PKK sorunu 
"özgürlük/özerklik/bağımsızlık" temelinde ortaya koyarken hükümet terörün sona erdirilmesi veya milli birlik-beraberliğin sağlanması veya barışın sağlanması gibi isimlendirmeler temelinde konuyu ele almayı tercih etmektedir. Hal böyle olunca da ne olduğu konusunda üzerinde anlaşılamayan bir sorunu çözeceğinizi iddia ederek ortaya koyacağınız çözüm önerisi çözüm getirmemektedir. Aynen şuanda olduğu gibi.

- Sürecin ortak nihai hedefi belirlenemedi, ortak bir gelecek tasvirinde 
mutabakata varılamadı.

Sorunların, çatışmaların çözümünde ya da bir projenin hayata geçirilmesinde ya 
da bir operasyonun planlanmasında tanımlamadan sonra yapılacak ilk iş nihai 
hedefi belirlemek ve bu hedef üzerinde tam bir mutabakata varmaktır. Yani "biz 
projeyi, operasyonu, süreci tamamladığımızda şöyle bir sonuca ulaşacağız, şöyle bir ortam oluşacak, şunları şunları başarmış, şunları şunları uygulamaya 
geçirmiş olacağız vs" şeklinde bir ortak resim veya reçete üzerinde anlaşılmış 
olmalıdır. Bu bugün gelişmiş ülkelerin, küresel örgütlerin kullandığı analitik 
bir çözüm metodu budur. Unutmayın ki gideceği limanı bilmeyen yelkenliye hiçbir rüzgar yardımcı olamaz. Ama görüyoruz ki AKP ile PKK arasında kurulan çözüm sürecinde sorunun ne olduğunun tanımlanmasından sonraki en önemli basamağı olan ortak "nihai hedef" belirlenmesi basmağı atlanmıştır. Örneğin, PKK terör örgütü cephesi nihai hedefler kapsamında demokratik özerklikten bahsetmekte ama bunun detayını, içeriğini de açıklamaktadır, hatta AKP bunun topluma açıklanmasını istememekte, bunun karşılığında AKP yerel yönetimlerin güçlendirileceğinden bahsetmekte ama o da detayını açıklamamaktadır. İşin ilginci bu kavramlar üzerinden PKK ve AKP birbirlerini yalanlamakta ve suçlamaktadır.

Dolayısıyla masanın iki ucundakiler resmen ve açıkça nihai hedefimiz şudur 
diyerek kamuoyunun önüne çıkmamıştır, çıkamamıştır. Durum böyle olunca nihai hedefe gidecek ortak "yol haritası" oluşturulamamıştır. Öyle olunca da 
gündemdeki çözüm süreci kurgusunun sahibi ve yöneticisi İmralı'daki hükümlü 
teröristbaşının "kafasındaki" nihai hedefe giden bir süreç yaşanmaktadır. 
Teröristbaşının muhatabı olan AKP'li yöneticiler kendilerine sorulan "nedir bu 
süreç?" sorusuna hiçbir açıklama getirememektedir. Dolayısıyla sözde sürecin bir tarafı olanların bile nihai hedefini bilmediği bir sürecin veya projenin 
herkesin kabul edeceği bir hedefe ulaşması ve başarılı olması mümkün değildir. 

- Çözüm süreci müzakere şartları oluşmadan yanlış denklem üzerine kuruldu, 
yanlış düzlemde yürütülmeye çalışılıyor.

Çözüm süreci denen AKP-PKK müzakere süreci müzakere şartları oluşmadan defacto ve yukarıdan inmeyle başlamıştır. İmralı'da görüşmelerin olduğu/olabileceği şeklinde haberlerin basına yansıdığı 2012 yılı sonlarına baktığımızda PKK askeri operasyonlar karşısında aslında çok zor durumdadır. İmralı' daki terörist başı bu zor durumda da her zaman kullandığı bir yöntemle (o dönemde gündemde olan ve MİT Müsteşarı üzerinden hükümete darbe yapılacağı korkusunu kullanarak) AKP liderliğine ulaşmış, sözde darbeden AKP'yi kurtarmak için işbirliği yapmayı önermiştir. Sahadaki fiili gerçekleri göremeyen ya da iç politika kaygılarıyla görmezden gelen AKP yönetimi İmralı'yla görüşmeyi seçmiştir. Ama bu görüşmeler başladığında PKK'nın elinde halen silah vardır ve bununla masaya oturmuştur. 
Müzakereye başlanmasına yol açacak hiçbir gelişme olmamış olmasına rağmen o güne kadar şehirde/kırsalda devlete/millete kurşun sıkanlar aniden elinde silahla masaya oturma ve muhatap olma pozisyona yükselmiştir. Böylece elinde silah olan terör örgütü hem masada sözde müzakere yaparken dayatmalarda bulunabilmek için sahada silah kullanmaya devam edebilmektedir. Bu çözüm süreci kurgusunun yanlış denkleminin en büyük kanıtıdır.

Yanlış denklemden doğru sonuç çıkması mümkün değildir, nitekim çözüm sürecinde de öyle oldu. Yanlış denklem süreci yanlış düzleme sürükledi. Buna göre gerçekte sorunu yaratan terör örgütünün hükümlü lideri sorunu çözecek ve süreci yönetecek baş aktör olarak ortaya çıktı. Çözüm süreci, görüşme yapılan ve müzakere edilen bir süreçten çok İmralı'da terörist başının ağzından çıkacak kelimelerin, mesajların ne olacağının beklendiği ya da İmralı'da terörist başının konuşup dikteler de bulunduğu hem PKK'nın siyasi uzantısı siyasi partinin temsilcilerinin hem devletin temsilcilerinin sadece dinlemede kaldığı bir platforma/düzleme dönüştüğü bir süreç haline büründü.

Bu yanlış denklem-yanlış düzlemin en acı sonucu ise PKK'nın Türkiye'de Kürtlerin temsilci olduğu algısının oluşturulmuş olmasıdır.Halbuki 30 yıllık PKK ile mücadele sürecinde PKK hiçbir zaman böyle bir konuma gelememişti. PKK'nın Kürtlerin temsilcisi gibi bir sıfatı adeta gasp etmesinin yanında müzakerenin bir tarafı da olmuş, PKK'nın karşısında da diğer tarafın (yani Türkleri) temsilcisi olarak devlet masada yer aldı. Böylece kardeşlik, birlik, beraberlik sağlayacak diye topluma sunulan süreç yanlış denklem-düzlem nedeniyle daha başlangıcında toplumu bölen/ayıran/kutuplaştıran ve taraflara ayıran bir şekil almıştır. Böyle bir süreçten çözüm beklenebilir mi? 

- Çözüm sürecinin ve taraflarının anayasal, hukuksal, toplumsal dayanağı yoktur, meşru değildir.

PKK terör örgütü hiç bir zaman olamadığı gibi aslında şimdi de Kürtlerin 
temsilcisi değildir.Çünkü PKK'yı siyasette temsil eden siyasi parti bile artık 
herkesin bildiği/kabul ettiği gibi seçimlerde yarısından fazlası tehdit / silah 
baskısıyla olmak üzere ancak yüzde 6-7 oy alabilmektedir. Diğer taraftan süreçte PKK'nın muhatabı AKP'nin seçimlerde gerçekte aldığı oy yani seçime katılan değil de toplam seçmen sayısına göre bakıldığında yüzde 30-35'tir. Dolayısıyla şuanda sürecin ortaklarının gerçek temsil oranı en fazla yüzde 35-40'tır.

28 Şubat 2015'teki ortak açıklama ve içerdiği 10 maddeye de bakacak olursak, 
Türkiye'nin yüzde 60-65'ni temsil etmeyen ve anayasadan yetki almayanlar, 
anayasa ve hukuka aykırı olarak bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin sahip olduğu 
topraklar üzerinde yeni bir devletin-toplumun kurulmasını müzakere etmeye 
hazırlanıyor.  Bilinen her türlü hukuksal, siyasal, toplumsal dinamiklere ve 
gerçeklere aykırı bu müzakere süreci bu haliyle meşru da değildir. Çünkü ne 
hukuktan, anayasadan ne de toplumdan onay almamıştır, bu şartlarda çözüm süreci yapılsın mı diye referanduma götürülse onay alamayacağı aşikardır.

Diğer taraftan mevcut müzakere sürecinin gelip dayandığı yani PKK'nın dayattığı taleplerin hayata geçirilmesinin yolu yeni yapılacak bir anayasaya bağlıdır. Ama yukarıda söylediğimiz gibi anayasal, hukuksal ve toplumsal dayanağı olmayan bu sürecin tarafları yeni bir anayasa yapmaya yetkili değildir, onlar yazıp TBMM'ye getirse bile bu haliyle meclis'in yeni bir anayasa yapma yetkisi yoktur. Bunu da bize en iyi olarak Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu açıklamaktadır. Buna göre genel seçimler sonucunda oluşan meclis dört yıl için yasama yetkisi almıştır. Meclis üyeleri mevcut anayasaya sadakat yemini etmiştir. Bu nedenlerle bu meclisin bir yeni anayasa yapma yetkisi yoktur. Yeni bir anayasa yapma şartları oluşturmak için, önce halkın yeni bir anayasa isteyip istemediği referanduma sunulmalı, referandumda bu görüş nitelikli çoğunlukla kabul edildiği takdirde barajsız bir seçimle bir kurucu meclis oluşturulmalı ve bu kurucu meclisin hazırlayacağı yeni anayasa taslağı yeniden referanduma 
sunulmalıdır.

Görüldüğü üzere mevcut Meclis'in bile yeni bir anayasa yapma yetkisi yokken 
haksız, hukuksuz olarak anayasaya aykırı şekilde müzakere edip sonunda da bir 
anayasa yapmaya yeltenenlerin yaptıkları ve yapacakları anayasal da değildir 
meşru da değildir. Anayasa o ülkede yaşayan tüm vatandaşları ilgilendiren bir 
konudur. Tüm toplumun dahil edilmediği bir anayasa yapım süreci ve sözde çözüm sürecinin sonuçlarının kabul edilmesi mümkün değildir. Anayasadan, halktan yetki almayan az sayıda kişinin kapalı kapılar arkasında yürüttüğü bu sürecin herhangi bir sorunu toplumun kabul edeceği şekilde çözmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu süreç artık daha fazla sürdürülmemeli ve devletin bekası tehlikeye atılmamalı, insanlar olmayacak hayallerle umutlandırılıp büyük hayal 
kırıklıklarına ve sonrasında telafisi mümkün olmayacak şekilde iç barışı bozacak 
gelişmelere yol açmasına ortam yaratılmamalıdır.

- Süreç şeffaf değildir, sürecin tarafları gerçek niyetlerini saklamakta, süreci 
kendi gizli hedeflerine ulaşmak için bir araç olarak kullanmaktadır.

Şeffalık ve hesap verilebilirlik günümüz modern demokrasilerinin ve devlet 
yönetimlerinin vazgeçilmez şartlarındandır.Ama tüm toplumu ilgilendiren sorunlar ve onların çözümüne ilişkin sürecin herkesin gözü önünde yapılması, toplumun ne olup bittiğini bilmesi birinci şarttır. Ancak gelin görün ki çözüm süreci denen kurgulama bir elin parmağı kadar bile olmayan kişilerin işin içinde olduğu bir süreçtir. Şeffaflıktan ve hesap vermekten kaçınan kişilerin yürüttüğü bu süreçten bir sonuç çıkması mümkün olmadığı gibi çıkacağı iddia edilen sonuçların da hiçbir geçerliliği olmayacaktır.

Perde arkasında yürütülen müzakerelerde neler konuşulduğu ve hangi sözler, 
tavizler verildiği toplumdan saklanırken, terör örgütü yandaşlarının her türlü 
detaydan haberdar olması ayrı bir trajedidir.Çünkü İmralı'daki görüşmelere de 
katılan HDP'li bir milletvekili İmralı'da görüşülen konuşulan her şeyin anında 
terör örgütü ve ilintili örgütlerin her kademesine anında dağıtıldığını açıklamıştı. Anlaşılan o ki bu bilgi dağıtımı esnasında terörist başının İmralı'daki konuşmalarındaki şifreli talimatları da örgüte ulaştırılmaktadır. 
Bu nedenledir ki terör örgütü Türkiye'nin doğu ve güneydoğusunda devlet 
uygulamaları yaparak her alanda kontrolü ele geçirmiş, büyük bir ayaklamaya 
yönelik pozisyonlarını almış, Kandil'den sürekli olarak gelen hükümete ve 
devlete yönelik hakaret, tehdit, şantaj içeren açıklamalarla psikolojik 
üstünlüğünü de kurmuştur.

AKP yönetimi İmralı'daki teröristbaşının barış sözü verdiğini söylese de aynı 
teröristbaşının bölgede ve sahada olanlara ve Kandilden gelen tehdit/şantaj 
açıklamalarına tek bir kelime etmemesini ise açıklayamamaktadır. Çünkü AKP 
hükümeti de terör örgütünün sözde eylemsizliğiyle oluşan göreceli barış ortamını "analar ağlamıyor, şehitler gelmiyor" sloganlarıyla iç politika aracı olarak kullanmaktadır.  Diğer taraftan İmralı'dan gelen son mesajlar ve sızan bilgiler göstermektedir ki teröristbaşı çözüm süreciyle AKP hükümetini istediği şekilde yönlendirebilmekte dolayısıyla PKK'nın Türkiye'deki hedeflerine ulaşılmasını çantada keklik görmektedir. Bu nedenle çözüm sürecini aslında daha büyük gizli bir hedefini gizlemek için kullanmaktadır o da Büyük Kürdistan'ın kurulmasıdır. 
Dolayısıyla sürecin şeffaflıktan uzak olması sürecin taraflarının işine 
gelmektedir. Toplum ise algı yönetimine maruz bırakılarak içi/altı boş 
sloganlarla ve mitlerle yönlendirilmekte ve idare edilmektedir.

- Süreç mitler ve altı/içi boş sloganlarla yürütülmekte, sorun çözümü değil algı 
yönetimi yapılmaktadır.

AKP iktidarda bulunduğu dönemde önce sözde terörle mücadeleyi sonra açılım 
politikalarını ve son yıllarda PKK açılımını yani çözüm sürecini mitlerle ve 
sloganlarla yürütmüştür.Şimdi son 10 yıla bakalım ve AKP iktidarı döneminde hem hükümet hem de PKK yandaşları tarafından kullanılan mitleri ve sloganları 
hatırlayalım:

  Adına ister Kürt sorunu, ister Güney Doğu, ister terör sorunu, ister 
  bağımsızlık/özerklik sorunu deyin yapılacaklar aynı.
  Terörle bir yere varılamaz.
  PKK terör örgütüdür ve Kürtlerin temsilcisi değildir.
  Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti, Türk bayrağıyla sorunu yok, ayrı bir devlet 
  istemiyoruz.
  Askeri tedbirlerle, şiddetle bu sorun çözülmez. Yıllardır süren askeri 
  operasyonların sorunu çözemediği ortadadır.
  Terörle Mücadelede "yeni konsept, yeni doktrin, yeni strateji hayata" 
  geçirildi.
  Bölgeye artık terörle mücadelede tecrübeli komutanlar, özel eğitimli birlikler 
  gönderiliyor. Sonuçlarını yakında alacağız.
  
  Terör örgütüyle müzakere / pazarlık yapılmaz.
  Siyasetle müzakere, terörle mücadele ederiz.
  Bütün dünyada olduğu gibi bizim gizli servisin (MİT) de terör örgütüyle 
  görüşmesi/müzakeresi doğrudur. Bu gizli servislerin görevidir.
  Analar ağlamasın, şehitler gelmesin.

Zaman gösterdi ki 2003'ten sonra terörle mücadele ve açılım politikaları 
yukarıda özetlenen altı/ içi boş mitlerle ve sloganlarla idare edildi. Sorunun 
ne olduğunu anlamaya ve gerçekçi uygulanabilir tedbirlerin neler olabileceğine 
kafa yorulmadı. Aynı yaklaşımın şimdi çözüm süreciyle devam ettiği, sorunun 
çözümünün değil toplumun algısının değiştirilmesinin hedeflendiği görülmektedir.

Sonuç olarak;PKK terör örgütünden kaynaklanan 30 yıllık sorun sloganlarla ve 
mitlerle idare edilemeyecek kadar ciddi bir konudur, çünkü Türkiye'de 40.000 
insanın hayatına mal olmuştur. AKP iktidarının zaafları nedeniyle terör örgütü 
maalesef terörle nelere ulaşabileceğini hem gördü hem de gösterdi. Bugün ise 
terör yaparak sorun yaratanlar ellerinde silahla tehdit ve şantaj yaparak sorunu 
çözeceklerini, kendilerine güvenilmesini, onlar ne isterse yerine getirilmesini 
istiyorlar. Mazisi yalan, vahşet, tehdit, şantajlarla dolu teröristlerin gizli 
niyetlerini sakladıkları beyanlarına dayanarak sorunun çözümü mümkün olmadığı gibi akla, mantığa, vicdana ve tabi ki hukuka ve anayasaya da aykırıdır, dolayısıyla meşru değildir. Yanlış denklemle kurulmuş ve yanlış düzlemde yürütülen ama sorunu yaratan terör örgütünün İmralı' daki hükümlü lideri terörist başının kontrolünde olan ve Nevruz mesajları gibi terörist başının 
megaloman kişilik ve düşünce yapısının dışa vurumundan başka bir şey olmayan algı operasyonlarına dönmüş çözüm sürecinin bu haliyle çözüm getirmesi, sorun çözmesi mümkün değildir.

Tüm Türkiye'yi ilgilendiren bu sorun ancak tüm toplumun tüm kesimlerinin 
katılımıyla doğru olarak tanımlandıktan, ortak nihai hedef ve bu hedefe 
ulaştıracak yol haritası belirlendikten sonra tüm toplum kesimlerinin temsil 
edildiği, gücünü ve yetkisini anayasadan alan TBMM kontrolünde ancak çözüme 
kavuşturulabilecektir. Bu nedenle şu aşamada yapılması gereken sorunun doğru 
tanımlanması, sorunun her veçhesine çözüm getiren ayağı yere basan gerçekçi 
politika ve stratejilerin belirlenmesi ve bunların toplumu taraflara ayırmadan 
toplumsal mutabakatla hayata geçirilmesi olmalıdır.

Uzman Hakkında
Cahit Armağan DİLEK
Politik-Sosyal-Kültürel Araştırmalar Merkezi

Uzmanın Diğer Yazıları

  Çözüm Süreci Sorunu Neden Çözemez? 
  İmralı'da Büyük Kürdistan Kuruluyor 
  Şah Fırat Operasyonunun Türkiye Açısından Stratejik Sonuçları ve Etkileri 
  ABD'nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisinin Şifreleri ve Stratejide Türkiye'nin  Yeri 
  Çözüm Sürecinde Kelime Oyunları Ve Türkiye Cumhuriyeti'ne Kurulan Tuzak! 
  2015'de Türkiye ve Dünyada Beklenen Kriz ve Çatışmaların Olasılıkları,  Etkileri ve Öncelikleri  
  Hükümetin Kamu Düzeni Sağlansından Kastı  
  ABD'nin IŞİD konulu "Harp Oyunu"; IŞİD'le mücadelede neler olacak?  
  ABD Düğmeye Bastı: Batı Kürdistan Kuruluyor, Öcalan Özgür Kalıyor 
  IŞİD tehdidinin "Kazananları" ve "Kaybedenleri" 
  IŞİD Eliyle Irak'ın Yeniden Dizaynı: Kerkük'ten Sonra Musul Barzani'ye Peşkeş  Mi Çekiliyor? 
  Türkiye'nin Cumhurbaşkanını Seçmek; Kim Seçilirse Ne Yapar, Hangi Kararları  Alır? 
  Başbakan'ın "Terörün Nedeni" Tanımlaması ve Türkiye'yi Bekleyen Tehlikeler 
  PKK'nın zaferini, Öcalan'ın Özgürlüğünü, Kürdistan'ın kuruluşunu, Türkiye'nin  bölünüşünü ilan eden kanun 
  TSK Neden Hedef Alındı ve Nasıl Bertaraf Edildi? 
  Üç Kollu Gemi Halatı ve Yeni MİT Yasası 
  AKP (Erdoğan) - PKK (Öcalan) Barış Anlaşması Son Virajda 
  Türk-Amerikan ilişkilerinde ABD'nin manivelaları; NATO, İncirlik, PKK ve  Cemaat 
  İki Buçuk Savaş Tehdidinden "İki Buçuk Devlet & İki Buçuk Hükümet    Tehdidi"ne 
  Dönüşen Türkiye'nin Beka Sorunu 
  Amerikan İstihbaratının 2014 Yılı Küresel Tehdit Değerlendirmesi ve     Türkiye'nin Durumu 
  ABD-Romanya Stratejik Ortaklığı; ABD Artık Sürekli Karadeniz'de  
  ABD Enerji Alanında da Süper Güç Oluyor 
  Tokyo 2020; Küresel Güç Dengeleri ve Asya-Pasifik'in Yükselişi 
  Esad'ı Cezalandırmak ve Askeri Operasyonun Sürpriz Etkisi 
  Amerikan Ordusu Suriye’de Askeri Harekâta Hazır mı ve Sürdürebilir mi? 
  ABD Suriye'yi Neden Vurmalı, Neden Vurmamalı?  
  PKK Terör Örgütüyle Mücadelenin Mitleri 
  Çapulcudan Özgürlük Savaşçısına, Terörden Direnişe, Direnişten Bağımsızlığa: 
  PKK Terör Örgütünün Dönüştürülmesi 

Ahlatlıbel Mah. 1825 Sokak No: 60 İncek/Çankaya/Ankara 
 Tel: +90 312 489 18 01 
Belgegeçer: +90 312 489 18 02  
Elektronik Posta: 
bilgi@21yyte.org 
Yazılım & Tasarım: Mahmut ÖZDEMİR

http://www.21yyte.org/tr/arastirma/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/2015/03/24/8153/cozum-sureci-sorunu-neden-cozemez

***

11 Kasım 2017 Cumartesi

“ Çözüm Süreci ”nin Tılsımı

 “ Çözüm Süreci ”nin Tılsımı 
   




“Çözüm Süreci”nin Tılsımı
Sadi Somuncuoğlu 
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü 
14 Haziran 2014 Cumartesi
Terörizm ve Terörizmle Mücadele

Lice’de bölücülerin askeri garnizondaki Türk Bayrağını indirmesi, yurtta büyük bir infiale yol açmış, bütün illerde yürüyüşlerle tel’in edilmiş ve edilmekte dir. İktidar partisinde ise tam bir panik ve suçüstü hali yaşanmıştır. 

Bilhassa Başbakan’ın, bu menfur saldırı ile ilgili olarak salı günü grup toplantısında;  “Neymiş? Çözüm sürecini sekteye uğratmayalım. Ne demek ya? O bayrağı indireni, neyse alacaksın indireceksin gereğini de yapacaksın”  diyor ve şöyle devam ediyor: “Biz büyük devlet refleksiyle hareket edeceğiz. Üç beş 
piyonun, korkakların tahrikiyle yolumuzdan sapmayacağız. Hem o provokatörlere haddini bildirecek, hem de çözüm sürecini ilerleteceğiz”  Beşir Atalay ise; 
“Güvenlik birimlerimiz çözüm sürecinin hassasiyeti nedeniyle çok temkinli dikkatli, çünkü bizim talimatımızdır, o bölgede de bu hassasiyetin çok fazla 
dikkate alınması gerekiyor”  Şeklindeki ifadesiyle, “çözüm süreci”nin tılsımına vurgu yapıyor.

Gerçekten de bu  “çözüm süreci”  çok tılsımlı olmalı ki; (!) Türk Devletinin egemenliği, kamu düzeni, kanun hakimiyeti alabora edilip, bayrağı indirilerek 
 bölgede paralel bir devlet (!) oluşumuna çalışıldığı görülmektedir. Göz göre göre yapılanları hatırlayalım: bölücü terör örgütü yol kontrolleri yapmakta, ana 
yollara hendekler açarak ulaşımı engellemekte,vatandaşlarımızı, kamu görevlilerini ve güvenlik güçleri mensuplarını kaçırmakta, Köy Korucularını 
şehit etmekte, şantiyeleri basıp yakmakta, kalekol ve karakol inşaatlarını engellemekte, diğer yandan  “yargılama”, “vergi toplama”, “asayişi sağlama”, “öz savunma gücü”  adı altında silahlı kuvvetler teşkili ve  “özerklik-özyönetim”  aldatmacasıyla bağımsız bir devlet için alenen çalışmaktadır. 

Bu durumda yine soralım: İktidar yetkilileri gibi bölücü terör örgütü elebaşlarının da dilinden düşürmediği sihirli  “çözüm süreci”  nereden çıktı? 

Zihnini kiraya vermeyenler için bu soru garip karşılanabilir, ama biz yine de izaha çalışalım. Bunun için, 1999 başından 2004’e kadarki döneme, yani terörist 
başının mahkum edildiği, örgütün dağıtılıp eylem yapamaz hale getirildiği, hayatın normale döndüğü 6 yıllık döneme gitmeden, Ocak 2013 İmralı Mutabakatı’nı hatırlayalım. Geçen yazımızda daha geniş şekilde yazmıştık. Orada ilk madde  “çatışmasızlık”, ikinci madde silahlı teröristlerin  “sınır dışına çıkma”sı, üçüncü madde “özerklik-özyönetim” değil miydi?

 “Çatışmasızlık”  ise; ben terör eylemi yapmayacağım, sen de bana operasyon yapma demektir. Siz buna  “devletin teslim edilmesi”  de diyebilirsiniz. Zira, 
insanlığa karşı suç işleyen terör örgütü ile meşru devlet aynı, eşit konuma getirilmektedir. “Çatışmasızlık!”  sağlanınca da örgüt, “Mutabakatın”  üçüncü 
maddesi gereğince  “özerklik/devletleşme (!)”  hakkını elde edeceğinden, serbestçe çalışma imkânına kavuşuyor. Burada akla  “özerklik/özyönetim”  
devletleşme mi, diye bir soru gelmemeli. Çünkü bu kavramlar gerçeği gizlemek, Milletimizi aldatmak için kullanılmaktadır. Zira  “özerklik”  veya  “özyönetim”in, iç asayişi (trafik düzeni gibi) sağlamak üzere polisi olabilir, ama  “öz savunma gücü” , yani ordusu olamaz. Eğer ordusu olursa (ordu bağımsız devletin kurumudur), buna bağımsızlığı ilan edilmemiş  “devlet”  denir. 

Aynen Kuzey Irak’ta Barzani yönetiminin  “Peşmerge”  ordusuna sahip olması gibi. 

IŞİD  Irak’ı karıştırınca, mümkündür ki, beklemekte olan Barzani bağımsızlığını ilân edecektir. Irak’ı 2003’te işgal eden ABD-İngiliz Koalisyonu, Irak Federal 
Cumhuriyeti Anayasası’nı, ülkeyi üçe bölecek şekilde böyle düzenlemişti.   Acaba iktidar sahiplerinin her vesileyle tekrarladıkları,  “aman süreç bozulmasın”  
demelerinin sebebini anlatabildik mi?  Burada akla şöyle bir soru daha gelebilir; “Türk Milletinin ülkesi ve devletiyle bölünmez bir bütün olduğunu 
düşünenler, neden böyle bir süreci benimsesin?”  Bu sorunun cevabı şöyle veriliyor; özetleyelim:  “Milli (bir millete ait) ve üniter devlet yapısı, artık 
dar geliyor, büyümemizi önlüyor. Dünyada federasyonlar devri başlamıştır. Büyümek için çağa ayak uydurmalıyız. “Yeni Osmanlıcılık” “Anadolu Federasyonu” gibi. Büyümenin de sınırı yoktur. Mesela; terör örgütü ile Türkiye sınırları içinde, Barzani ve Suriye’den birer parçanın katılması ile dışarıdan hatta diğer ülkelerden İHVAN hizip grupları ile birleşebilir, ” federasyon “olur büyürüz.”  Bir yanlışı hemen düzeltelim, federasyonlarda, federe devletler de aynı millete mensup olduğundan, milli devlet yapısı devam ediyor. Ama ayrı milletler veya etnisitelerin devletine, “çok milletli veya çok ortaklı devlet” denir ki, egemenlik paylaşıldığında, tarihte ve zamanımızda yaşananlar göstermektedir ki, iç savaş kaçınılmaz hale gelir. Günümüzde, bunun küçük bir örneği Irak’ta yaşanmaktadır.  

Büyüme işine gelince; Türkiye Cumhuriyeti’ne PKK, Barzani ve diğerleri ortak olursa nasıl büyümüş olacağız? Biz onlara değil, onlar bizim devletimize ortak 
olmaktadır. Yani sizin evinize komşularınız ortak olursa, siz büyümüş olur musunuz? Konuyu daha fazla gülünç hale getirmeden soralım; acaba  “çözüm süreci” nin tılsımını anlatabildik mi?


Uzman Hakkında
Sadi Somuncuoğlu
sadisomuncuoglu@yahoo.com

Uzmanın Diğer Yazıları

  Yasa İle Ülkemiz Bölünemez! 
  Haçlı Projesinde Türkmenler 
  “Çözüm Süreci”nin Tılsımı 
  Hak-Hukuk Tanımayan Batı Siyaseti! 
  Suriye Türkleri Ateşe Atılmamalı 
  PKK’dan sonra AB “ev ödevleri” 
  Elimizle Gelen Çifte Bela 
  Teröristbaşı’yla “mutabakat” meselesi 
  2023 ve 2071 Vizyonu Ne Demek? 
  Bir olan millet nasıl bölünür? 
  Oslo’da “Doğrudan müzakere”nin 5’incisi öyle mi? 
  AB’nin Güneydoğu Projesi 1 : Önce azınlık, sonra ayrı bir ulus... 
  AB’nin Güneydoğu Projesi 3 : Ayrı bir halkın hukuki altyapısı 
  AB’nin Güneydoğu Projesi 1 : Önce azınlık, sonra ayrı bir ulus... 
  Ölümsüzleşen dava adamı Elçibey 
  “Demokratikleşme”nin bedeli ve ürkek MGK 
  Erdoğan’ın Kıbrıs atağının arkası 
  Silivri başka, PKK-KCK-BDP-DTK bambaşka 
  Bir Eski MİT Müsteşar Yardımcısının Güneydoğu İçin Bir Yol Haritası 


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/cozum-surecinin-tilsimi-31100yy.htm

***

10 Haziran 2016 Cuma

ÖZAL da "Çözüm Süreci" Dedi Ama Bakınız Ne Oldu ?




ÖZAL da "Çözüm Süreci" Dedi Ama Bakınız Ne Oldu ?



Dün ile bugün arasındaki bağlar...




Erdoğan, Bundan Tam 23 Yıl Önce Özal’ın Ne Yaptığını Biliyor mu?

Tarih: 20 Mart 1993…

20 Mart 1993 ateşkesiyle ile ilgili ilk sunacağımız belge, Ankara DGM’de görülen Öcalan davası tutanaklarıdır.

İşte iddianame tutanağında 93 Mart:

“ PKK lideri Abdullah Öcalan, Celal Talabani’nin önerdiği tek taraflı ateşkesi kabul ederek 20.03.1993 tarihinde tek taraflı sözde ateşkes ilan ettiğini açıklamıştır. Bunu yaparken terörist faaliyetlerle ulaşamadığı hedeflerine legal yollardan ulaşmayı, terörist imajı konusunda kamuoyunu yanıltmayı. dağılan elemanlarını yeniden toparlamayı amaçlamıştır. Ancak, sözde ateşkesi sadece taktik olarak benimsemiştir. Hiçbir şart altında silahlı faaliyetten vazgeçmek istememiştir.”
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın görüşü açık ve nettir. Dosya kapsamında bulunan belgelere dayanılarak bu tespitler yapılmıştır. Savcılık bu süreci bir aldatmaca olarak nitelendirmekte ve örgütün zaman kazanmak için bu planı yürürlüğe koyduğunu açıklamaktadır.  
Bu süreçle ilgili ikinci belge ise Öcalan davasında yer alan Öcalan’ın ifadeleridir;
1992 yılı sonunda Talabani ile görüştüğümüzde Türkiye'ye ateşkes istemimizi götürmesini istedim. Özal hükümeti ile Talabani'nin görüşmeleri vardı. Bitlis Paşa Kürt politikasına yaklaşımları iyiydi. Celal Talabani aramızda arabuluculuk çalışmalarına başladı. Sanıyorum onlar yaşasaydı bu gün bu sorun çözülmüş olacaktı. Bunların önerileri ile bizim önerilerimiz birbirine çok yakındı.
Öneriler genel kapsamlı bir af ve bizlerin (PKK) siyasi platform içerisinde faaliyetleri sürdürmemiz öngörülüyordu. Bekaa'da gazetecilerin gelmesi ile bir basın toplantısı yapıldı. 1993 yılı Mart ayında basın toplantısı yaptım.”
Bu ifadede ne gariptir ki İmralı, Ekim 92 harekatı ile kendini yok etmeye çalışan Bitlis Paşayı övmektedir. Bu doğru değil, bir İmralı taktiğidir, kuşkulu bir kaza sonrası aramaızdan ayrılan Bitlis Paşa’yı da kendi kirli emellerine alet etmek istemektedir. Çünkü Bitlis Paşa’nın PKK’ya hiç affı olmadı!
Binbaşı Ersever’in bu ateşkese ilişkin görüşleri ise daha o yıllarda açık ve nettir;
Ateşkes-mateşkes ağza alınacak kelimler değildir…
Ateş kes dönemin bir taktiği olarak Öcalan tarafından uygulanmıştır. Apo fırsattan istifade bir takım görüşmeler yaptı. Üç ay boyunca toparlandı. Türkiye Cumhuriyeti üç ay boyunca operasyonlarını  yapmadı.  Bahar operasyonları yapılmadı. Şubat 93 itibariyle bu operasyonların başlaması gerekirdi.
Bölgeleri belli. Her eyalette iki tane kampı var. Kamptan çok, üs bölgesi demek daha doğru. Bu adamların kalıcı üs bölgesi var. Burada üs bölgelerinde yeşerdi, filizlendi. Zaten bunu istiyordu. Bahar operasyonları yapılmadı…
Binbaşı Ersever’in “bahar operasyonları yapılmadı” sözünden anlaşılması gereken, Eşref Bitlis Paşa tarafından 92 Ekim’de başlatılan harekattır. PKK2yı yok etme noktasına getiren bu harekat, Bitlis Paşa’nın aramızdan ayrılması sonrasında devam ettirilmemiştir.
Örgütün önemli canilerinden Şemdin Sakık ise 93 Mart ateşkesi için şunları söylemektedir;
“1993 yılındaki ateşkes tamamen örgütün ve bizim dışımızda haberimiz olmadan Apo (Abdullah Öcalan ) tarafından telsizle yapılmıştır... Bu ateşkesin amacı neydi? Apo’nun kafasından mı çıktı? Şam’ın veya daha üst kişilerin talimatıyla mı, bilemiyorum...” 
20 Mart 93’de Lübnan Bekaa’da ateşkes ilan edildi.
Mayıs 93’te yani Özal’ın ölümünden hemen sonra Ahmet Türk ile Leyla Zan Amerika’ya gitti ve Özal sonrası PKK’nın uygulanacak strateji konusunda ABD’li yetkililerle görüştü;
“Abdullah ÖCALAN’ın talimatları üzerine 1993 Mayıs ayında Leyla ZANA ve Ahmet TÜRK’ten oluşan bir HEP heyeti sözde Kürt sorununun çözümü için ABD yetkilileriyle görüşmelerde bulunmuşlardır.[1]
Bilindiği gibi, Mayıs 93’te aynı zamanda Bingöl’de 33 silahsız askerimiz PKK tarafından pusuya öldürülerek şehit edildi ve çatışmalar yeniden başladı…
Ateşkes ilanı yapıldığında, Öcalan’ın yanında Ahmet Türk ile Celal Talabani de vardır. Biz ise o tarihte Şemdinli’de teröristleri kovalıyorduk.
Çok haykırdık çok, bunlar yalan, örgüt toparlanacak, dedik ama sesimiz duyulmadı, tıpkı Binbaşı Ersever gibi.
Bu ateşkes olayı medyanın gündemine Cengiz Çandar tarafından taşındı, ateşkesten tam bir hafta önce. Yaptığı açıklama sanki bir kehanet gibiydi, olacakları görür gibiydi.
Aynı Çandar 2001’de Ecevit için de, yaşanılanın aylar öncesinde bir kehanette bulunacak ve bu kehaneti yine doğru çıkacaktı…
Çandar’ın “Apo’dan Özal ve Demirel’e mesaj” başlığı altında çıkan haberi büyük yankı uyandırdı.
Çandar 13 Mart 1993 tarihli Sabah gazetesinin manşetinde “Apo silah bırakıyor” haberiyle gündemi belirliyordu.
Çandar, haberinde ”PKK artık silahlı mücadeleden vazgeçiyor, Apo Kürtleri siyasi mücadeleye çağırıyor, Bağımsız Kürt devleti isteği terk ediliyor, diyordu.
Manşeti görüyor musunuz, nasıl tuzağa ve kimler tarafından tuzağa çekildiğimizi görüyor musunuz!
Çandar’ın haberinde, Öcalan’ın bu kararının Talabani tarafından Cumhurbaşkanı Özal, Başbakan Demirel ve Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’e iletildiğini de belirtiyordu.
Çandar ayrıca, Öcalan’ın Nevruz öncesinde bir basın toplantısı düzenleyerek bu kararlarını açıklayacağını, basın toplantısına katılmak üzere Türkiye’den bazı gazetecileri davet edeceğini de duyuyordu.
Haberin özeti şöyleydi;
“PKK lideri Abdullah Öcalan, Türkiye’deki başta Kürt sorunu ve terör olmak üzere önümüzdeki dönemde gelişmeleri etkileyecek bomba açıklamalara hazırlanıyor. Öğrenildiğine göre Abdullah Öcalan, Nevruz öncesinde yapmayı tasarladığı açıklamada “terörü kınayacak” tafralarına “silahlı mücadelenin terk edilmesi…çağrısında bulunacak….[2]
Her şey Çandar’ın yazdığı gibi oldu.
Nevruz öncesi 20 Mart’ta, İmralı haini Bekaa’da bir basın toplantısı düzenledi.
Bazı gazeteciler de katıldı.
 İmralı şöyle konuştu;
“20 Mart’tan 15 Nisan’a kadar ateş etmeyeceğiz. Ancak meşru müdafaa durumunda karşılık vereceğiz. Böylelikle uluslar arası, Türkiye ve Kürdistan kamuoyunun bir barışa imkân bulunması dileğine de karşılık vermeye çalışıyoruz…””

Neden 20 Mart?

PKK’ya göre, mitolojide zalimliğe karşı çıkıldığı ve son verildiği gündür, bu nedenle bir bayramdır. Yani PKK kendi bayramı münasebetiyle ateşkes armağan etmiş oluyordu bize. 
Neden 15 Nisan’da ateşkes bitiyor, diyecek olursanız, o da; Şeyh Sait’in 1925’te yakalandığı günün yıldönümüdür, yani Şeyh Sait’i yakaladığımız için PKK bize ceza veriyor ve ateşi yeniden başlatıyordu.
Deli saçması diyeceğiz tüm bunlara ama yıllardır bu saçmalıklarla yaşamıyor muyuz biz…
PKK istediğini elde etti, ateşkes gayri resmi olarak uygulandı.
PKK terör örgütü yeniden toparlandı ve gelip bizi Bingöl’de vurdu.
Özal’ın yaptığı 93 Mart ateşkesi yerine Btlis Paşa’nın harekatı devam ettirilmiş olsaydı, şimdi PKK olmayacaktı!
Ateşkes yapıldı da ne oldu?  
O gündür bugündür 9.671 şehit verdik!
Ve hala veriyoruz…
Dolayısıyla Erdoğan siyaseti ülkeyi huzura kavuşturmak istiyorsa, önce kendinden evvel ne gidi yanlışlıklar sonucu ülke ateşe atışmış, ona bir bakmalıdır ve tarihten ders çıkartmasını bilmelidir!

[1] Öcalan Davası İddianamesi, konu; Ateş Kes görüşmeleri..
[2] Hangi PKK, araştırma, s.53, Fikret Bila, 2004, Ümit Yayıncılık.

BİLGETÜRK