Cahit Armağan DİLEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cahit Armağan DİLEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2017 Cumartesi

Çözüm Süreci Sorunu Neden Çözemez?

  Çözüm Süreci Sorunu Neden Çözemez? 


Cahit Armağan DİLEK 
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü                        
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi
24 Mart 2015 Salı

Çözüm Süreci Sorunu Neden Çözemez?

    Türkiye'de son yıllardaki açılım politikalar çerçevesinde en çok kullanılan kelimeler herhalde "barış" ve "demokrasi" kelimeleriyle birlikte "çözüm" ve 
"süreç" olmuştur. 2013 yılının ilk günlerinde AKP'nin İmralı'daki hükümlü teröristbaşıyla görüştüğü resmen açıklanarak müzakerelere başlanacağını işaret 
eden süreç önce "İmralı", bilahare "barış" ve sonrasında "çözüm" süreci olarak anılmaya başlanmıştır. İçeriğinin ne olduğu kamuoyu tarafından henüz bilinmeyen çözüm sürecinde ikinci yıl tamamlanmışken geçen iki yılda yaşananlar sürecin başarılı olmadığını ve de olamayacağını göstermektedir. Bu çalışmada çözüm sürecinin neden başarılı olamayacağı ve sorunları çözemeyeceği incelenmiştir. İşte bu incelemenin sonuçları:

- Süreçte çözülecek sorunun ortak tanımı yapılamadı, adı konamadı.

Türkiye'yi çözüm sürecine getiren sorun konuşulurken en tepedeki Cumhurbaşkanından sokaktaki vatandaşına, akademisyenden gazetecisine kadar herkes tarafından en sık kullanılan ifade şu olmuştur: Adına ne derseniz deyin ister Kürt sorunu, ister terör sorunu ister güneydoğu sorunu ister kimlik 
sorunu, ister demokrasi sorunu... Birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Erdoğan "Kürt sorunu falan yok" dedi hemen "öyleyse çözüm süreci niye var" eleştirileri geldi. 
Böylece hem Cumhurbaşkanı ve AKP'nin kafasındaki sorun tanımı ile masada karşılarında oturanların kafasındaki sorun tanımı hem de diğer muhalefet 
partilerinin ve sokaktaki vatandaşın kafasındaki tanımların birbirinden çok farklı olduğu bir kez daha teyit edilmiş oldu.

Türkiye yaşadığı bu sorunun adında mutabık kalıp sorunu tam olarak 
tanımlayamadığı için çözüm de üretememektedir. Aslında bugün yaşanan kargaşa ve bölünmenin altında da sorunu çözme iddiasında olanların farklı tanımlamaları ve algılamaları yatmaktadır. Örneğin,içeriği bilinmemesine rağmen popülist bir söylemle Kürt sorunu olarak adlandırılan sorunu çözmek için başlatılan çözüm sürecine yasal dayanak oluşturmak için Haziran 2014'te çıkarılan kanunun adı “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” olarak belirlenmiş. Bu adı duyduğunuzda aklınıza çözüm süreci veya Kürt sorunu veya demokrasi sorunu veya güneydoğu sorunu geliyor mu? Tabi ki gelmiyor.

Aslında soruna ad koyabilmek demek aynı zamanda sorunu tanımlamak da demektir. 
Sorunu tanımladığınızda sorunu oluşturan eksiklikler ve yanlışlıklar için çözüm 
önerilerini, hareket tarzlarınızı belirlersiniz, ona göre stratejinizi hazırlar 
ve uygularsınız. Çünkü herhangi bir ad vermek başka bir sorun veya yanlış bir 
sorun tanımlamak, dolayısıyla yanlış hareket tarzları belirlemek demektir. 
Birbirine yakın ilişkili sorunlarda tabii ki birbiriyle örtüşen eksiklikler, 
yanlışlıklar, çözüm önerileri olacaktır ama bu "soruna ne ad koyarsanız koyun 
yapılacaklar aynıdır" savını doğru yapmaz. Çünkü sorunun adını tam koyamaz ve örneğin Kürt sorunu diyerek yola çıkarsanız uygulayacağınız reçete gerçek sorunu çözmeyeceği gibi yeni sorunlar (örneğin Türk sorunu gibi) da yaratacaktır.

İşte konumuz olan çözüm sürecinde masaya oturan PKK sorunu 
"özgürlük/özerklik/bağımsızlık" temelinde ortaya koyarken hükümet terörün sona erdirilmesi veya milli birlik-beraberliğin sağlanması veya barışın sağlanması gibi isimlendirmeler temelinde konuyu ele almayı tercih etmektedir. Hal böyle olunca da ne olduğu konusunda üzerinde anlaşılamayan bir sorunu çözeceğinizi iddia ederek ortaya koyacağınız çözüm önerisi çözüm getirmemektedir. Aynen şuanda olduğu gibi.

- Sürecin ortak nihai hedefi belirlenemedi, ortak bir gelecek tasvirinde 
mutabakata varılamadı.

Sorunların, çatışmaların çözümünde ya da bir projenin hayata geçirilmesinde ya 
da bir operasyonun planlanmasında tanımlamadan sonra yapılacak ilk iş nihai 
hedefi belirlemek ve bu hedef üzerinde tam bir mutabakata varmaktır. Yani "biz 
projeyi, operasyonu, süreci tamamladığımızda şöyle bir sonuca ulaşacağız, şöyle bir ortam oluşacak, şunları şunları başarmış, şunları şunları uygulamaya 
geçirmiş olacağız vs" şeklinde bir ortak resim veya reçete üzerinde anlaşılmış 
olmalıdır. Bu bugün gelişmiş ülkelerin, küresel örgütlerin kullandığı analitik 
bir çözüm metodu budur. Unutmayın ki gideceği limanı bilmeyen yelkenliye hiçbir rüzgar yardımcı olamaz. Ama görüyoruz ki AKP ile PKK arasında kurulan çözüm sürecinde sorunun ne olduğunun tanımlanmasından sonraki en önemli basamağı olan ortak "nihai hedef" belirlenmesi basmağı atlanmıştır. Örneğin, PKK terör örgütü cephesi nihai hedefler kapsamında demokratik özerklikten bahsetmekte ama bunun detayını, içeriğini de açıklamaktadır, hatta AKP bunun topluma açıklanmasını istememekte, bunun karşılığında AKP yerel yönetimlerin güçlendirileceğinden bahsetmekte ama o da detayını açıklamamaktadır. İşin ilginci bu kavramlar üzerinden PKK ve AKP birbirlerini yalanlamakta ve suçlamaktadır.

Dolayısıyla masanın iki ucundakiler resmen ve açıkça nihai hedefimiz şudur 
diyerek kamuoyunun önüne çıkmamıştır, çıkamamıştır. Durum böyle olunca nihai hedefe gidecek ortak "yol haritası" oluşturulamamıştır. Öyle olunca da 
gündemdeki çözüm süreci kurgusunun sahibi ve yöneticisi İmralı'daki hükümlü 
teröristbaşının "kafasındaki" nihai hedefe giden bir süreç yaşanmaktadır. 
Teröristbaşının muhatabı olan AKP'li yöneticiler kendilerine sorulan "nedir bu 
süreç?" sorusuna hiçbir açıklama getirememektedir. Dolayısıyla sözde sürecin bir tarafı olanların bile nihai hedefini bilmediği bir sürecin veya projenin 
herkesin kabul edeceği bir hedefe ulaşması ve başarılı olması mümkün değildir. 

- Çözüm süreci müzakere şartları oluşmadan yanlış denklem üzerine kuruldu, 
yanlış düzlemde yürütülmeye çalışılıyor.

Çözüm süreci denen AKP-PKK müzakere süreci müzakere şartları oluşmadan defacto ve yukarıdan inmeyle başlamıştır. İmralı'da görüşmelerin olduğu/olabileceği şeklinde haberlerin basına yansıdığı 2012 yılı sonlarına baktığımızda PKK askeri operasyonlar karşısında aslında çok zor durumdadır. İmralı' daki terörist başı bu zor durumda da her zaman kullandığı bir yöntemle (o dönemde gündemde olan ve MİT Müsteşarı üzerinden hükümete darbe yapılacağı korkusunu kullanarak) AKP liderliğine ulaşmış, sözde darbeden AKP'yi kurtarmak için işbirliği yapmayı önermiştir. Sahadaki fiili gerçekleri göremeyen ya da iç politika kaygılarıyla görmezden gelen AKP yönetimi İmralı'yla görüşmeyi seçmiştir. Ama bu görüşmeler başladığında PKK'nın elinde halen silah vardır ve bununla masaya oturmuştur. 
Müzakereye başlanmasına yol açacak hiçbir gelişme olmamış olmasına rağmen o güne kadar şehirde/kırsalda devlete/millete kurşun sıkanlar aniden elinde silahla masaya oturma ve muhatap olma pozisyona yükselmiştir. Böylece elinde silah olan terör örgütü hem masada sözde müzakere yaparken dayatmalarda bulunabilmek için sahada silah kullanmaya devam edebilmektedir. Bu çözüm süreci kurgusunun yanlış denkleminin en büyük kanıtıdır.

Yanlış denklemden doğru sonuç çıkması mümkün değildir, nitekim çözüm sürecinde de öyle oldu. Yanlış denklem süreci yanlış düzleme sürükledi. Buna göre gerçekte sorunu yaratan terör örgütünün hükümlü lideri sorunu çözecek ve süreci yönetecek baş aktör olarak ortaya çıktı. Çözüm süreci, görüşme yapılan ve müzakere edilen bir süreçten çok İmralı'da terörist başının ağzından çıkacak kelimelerin, mesajların ne olacağının beklendiği ya da İmralı'da terörist başının konuşup dikteler de bulunduğu hem PKK'nın siyasi uzantısı siyasi partinin temsilcilerinin hem devletin temsilcilerinin sadece dinlemede kaldığı bir platforma/düzleme dönüştüğü bir süreç haline büründü.

Bu yanlış denklem-yanlış düzlemin en acı sonucu ise PKK'nın Türkiye'de Kürtlerin temsilci olduğu algısının oluşturulmuş olmasıdır.Halbuki 30 yıllık PKK ile mücadele sürecinde PKK hiçbir zaman böyle bir konuma gelememişti. PKK'nın Kürtlerin temsilcisi gibi bir sıfatı adeta gasp etmesinin yanında müzakerenin bir tarafı da olmuş, PKK'nın karşısında da diğer tarafın (yani Türkleri) temsilcisi olarak devlet masada yer aldı. Böylece kardeşlik, birlik, beraberlik sağlayacak diye topluma sunulan süreç yanlış denklem-düzlem nedeniyle daha başlangıcında toplumu bölen/ayıran/kutuplaştıran ve taraflara ayıran bir şekil almıştır. Böyle bir süreçten çözüm beklenebilir mi? 

- Çözüm sürecinin ve taraflarının anayasal, hukuksal, toplumsal dayanağı yoktur, meşru değildir.

PKK terör örgütü hiç bir zaman olamadığı gibi aslında şimdi de Kürtlerin 
temsilcisi değildir.Çünkü PKK'yı siyasette temsil eden siyasi parti bile artık 
herkesin bildiği/kabul ettiği gibi seçimlerde yarısından fazlası tehdit / silah 
baskısıyla olmak üzere ancak yüzde 6-7 oy alabilmektedir. Diğer taraftan süreçte PKK'nın muhatabı AKP'nin seçimlerde gerçekte aldığı oy yani seçime katılan değil de toplam seçmen sayısına göre bakıldığında yüzde 30-35'tir. Dolayısıyla şuanda sürecin ortaklarının gerçek temsil oranı en fazla yüzde 35-40'tır.

28 Şubat 2015'teki ortak açıklama ve içerdiği 10 maddeye de bakacak olursak, 
Türkiye'nin yüzde 60-65'ni temsil etmeyen ve anayasadan yetki almayanlar, 
anayasa ve hukuka aykırı olarak bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin sahip olduğu 
topraklar üzerinde yeni bir devletin-toplumun kurulmasını müzakere etmeye 
hazırlanıyor.  Bilinen her türlü hukuksal, siyasal, toplumsal dinamiklere ve 
gerçeklere aykırı bu müzakere süreci bu haliyle meşru da değildir. Çünkü ne 
hukuktan, anayasadan ne de toplumdan onay almamıştır, bu şartlarda çözüm süreci yapılsın mı diye referanduma götürülse onay alamayacağı aşikardır.

Diğer taraftan mevcut müzakere sürecinin gelip dayandığı yani PKK'nın dayattığı taleplerin hayata geçirilmesinin yolu yeni yapılacak bir anayasaya bağlıdır. Ama yukarıda söylediğimiz gibi anayasal, hukuksal ve toplumsal dayanağı olmayan bu sürecin tarafları yeni bir anayasa yapmaya yetkili değildir, onlar yazıp TBMM'ye getirse bile bu haliyle meclis'in yeni bir anayasa yapma yetkisi yoktur. Bunu da bize en iyi olarak Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu açıklamaktadır. Buna göre genel seçimler sonucunda oluşan meclis dört yıl için yasama yetkisi almıştır. Meclis üyeleri mevcut anayasaya sadakat yemini etmiştir. Bu nedenlerle bu meclisin bir yeni anayasa yapma yetkisi yoktur. Yeni bir anayasa yapma şartları oluşturmak için, önce halkın yeni bir anayasa isteyip istemediği referanduma sunulmalı, referandumda bu görüş nitelikli çoğunlukla kabul edildiği takdirde barajsız bir seçimle bir kurucu meclis oluşturulmalı ve bu kurucu meclisin hazırlayacağı yeni anayasa taslağı yeniden referanduma 
sunulmalıdır.

Görüldüğü üzere mevcut Meclis'in bile yeni bir anayasa yapma yetkisi yokken 
haksız, hukuksuz olarak anayasaya aykırı şekilde müzakere edip sonunda da bir 
anayasa yapmaya yeltenenlerin yaptıkları ve yapacakları anayasal da değildir 
meşru da değildir. Anayasa o ülkede yaşayan tüm vatandaşları ilgilendiren bir 
konudur. Tüm toplumun dahil edilmediği bir anayasa yapım süreci ve sözde çözüm sürecinin sonuçlarının kabul edilmesi mümkün değildir. Anayasadan, halktan yetki almayan az sayıda kişinin kapalı kapılar arkasında yürüttüğü bu sürecin herhangi bir sorunu toplumun kabul edeceği şekilde çözmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu süreç artık daha fazla sürdürülmemeli ve devletin bekası tehlikeye atılmamalı, insanlar olmayacak hayallerle umutlandırılıp büyük hayal 
kırıklıklarına ve sonrasında telafisi mümkün olmayacak şekilde iç barışı bozacak 
gelişmelere yol açmasına ortam yaratılmamalıdır.

- Süreç şeffaf değildir, sürecin tarafları gerçek niyetlerini saklamakta, süreci 
kendi gizli hedeflerine ulaşmak için bir araç olarak kullanmaktadır.

Şeffalık ve hesap verilebilirlik günümüz modern demokrasilerinin ve devlet 
yönetimlerinin vazgeçilmez şartlarındandır.Ama tüm toplumu ilgilendiren sorunlar ve onların çözümüne ilişkin sürecin herkesin gözü önünde yapılması, toplumun ne olup bittiğini bilmesi birinci şarttır. Ancak gelin görün ki çözüm süreci denen kurgulama bir elin parmağı kadar bile olmayan kişilerin işin içinde olduğu bir süreçtir. Şeffaflıktan ve hesap vermekten kaçınan kişilerin yürüttüğü bu süreçten bir sonuç çıkması mümkün olmadığı gibi çıkacağı iddia edilen sonuçların da hiçbir geçerliliği olmayacaktır.

Perde arkasında yürütülen müzakerelerde neler konuşulduğu ve hangi sözler, 
tavizler verildiği toplumdan saklanırken, terör örgütü yandaşlarının her türlü 
detaydan haberdar olması ayrı bir trajedidir.Çünkü İmralı'daki görüşmelere de 
katılan HDP'li bir milletvekili İmralı'da görüşülen konuşulan her şeyin anında 
terör örgütü ve ilintili örgütlerin her kademesine anında dağıtıldığını açıklamıştı. Anlaşılan o ki bu bilgi dağıtımı esnasında terörist başının İmralı'daki konuşmalarındaki şifreli talimatları da örgüte ulaştırılmaktadır. 
Bu nedenledir ki terör örgütü Türkiye'nin doğu ve güneydoğusunda devlet 
uygulamaları yaparak her alanda kontrolü ele geçirmiş, büyük bir ayaklamaya 
yönelik pozisyonlarını almış, Kandil'den sürekli olarak gelen hükümete ve 
devlete yönelik hakaret, tehdit, şantaj içeren açıklamalarla psikolojik 
üstünlüğünü de kurmuştur.

AKP yönetimi İmralı'daki teröristbaşının barış sözü verdiğini söylese de aynı 
teröristbaşının bölgede ve sahada olanlara ve Kandilden gelen tehdit/şantaj 
açıklamalarına tek bir kelime etmemesini ise açıklayamamaktadır. Çünkü AKP 
hükümeti de terör örgütünün sözde eylemsizliğiyle oluşan göreceli barış ortamını "analar ağlamıyor, şehitler gelmiyor" sloganlarıyla iç politika aracı olarak kullanmaktadır.  Diğer taraftan İmralı'dan gelen son mesajlar ve sızan bilgiler göstermektedir ki teröristbaşı çözüm süreciyle AKP hükümetini istediği şekilde yönlendirebilmekte dolayısıyla PKK'nın Türkiye'deki hedeflerine ulaşılmasını çantada keklik görmektedir. Bu nedenle çözüm sürecini aslında daha büyük gizli bir hedefini gizlemek için kullanmaktadır o da Büyük Kürdistan'ın kurulmasıdır. 
Dolayısıyla sürecin şeffaflıktan uzak olması sürecin taraflarının işine 
gelmektedir. Toplum ise algı yönetimine maruz bırakılarak içi/altı boş 
sloganlarla ve mitlerle yönlendirilmekte ve idare edilmektedir.

- Süreç mitler ve altı/içi boş sloganlarla yürütülmekte, sorun çözümü değil algı 
yönetimi yapılmaktadır.

AKP iktidarda bulunduğu dönemde önce sözde terörle mücadeleyi sonra açılım 
politikalarını ve son yıllarda PKK açılımını yani çözüm sürecini mitlerle ve 
sloganlarla yürütmüştür.Şimdi son 10 yıla bakalım ve AKP iktidarı döneminde hem hükümet hem de PKK yandaşları tarafından kullanılan mitleri ve sloganları 
hatırlayalım:

  Adına ister Kürt sorunu, ister Güney Doğu, ister terör sorunu, ister 
  bağımsızlık/özerklik sorunu deyin yapılacaklar aynı.
  Terörle bir yere varılamaz.
  PKK terör örgütüdür ve Kürtlerin temsilcisi değildir.
  Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti, Türk bayrağıyla sorunu yok, ayrı bir devlet 
  istemiyoruz.
  Askeri tedbirlerle, şiddetle bu sorun çözülmez. Yıllardır süren askeri 
  operasyonların sorunu çözemediği ortadadır.
  Terörle Mücadelede "yeni konsept, yeni doktrin, yeni strateji hayata" 
  geçirildi.
  Bölgeye artık terörle mücadelede tecrübeli komutanlar, özel eğitimli birlikler 
  gönderiliyor. Sonuçlarını yakında alacağız.
  
  Terör örgütüyle müzakere / pazarlık yapılmaz.
  Siyasetle müzakere, terörle mücadele ederiz.
  Bütün dünyada olduğu gibi bizim gizli servisin (MİT) de terör örgütüyle 
  görüşmesi/müzakeresi doğrudur. Bu gizli servislerin görevidir.
  Analar ağlamasın, şehitler gelmesin.

Zaman gösterdi ki 2003'ten sonra terörle mücadele ve açılım politikaları 
yukarıda özetlenen altı/ içi boş mitlerle ve sloganlarla idare edildi. Sorunun 
ne olduğunu anlamaya ve gerçekçi uygulanabilir tedbirlerin neler olabileceğine 
kafa yorulmadı. Aynı yaklaşımın şimdi çözüm süreciyle devam ettiği, sorunun 
çözümünün değil toplumun algısının değiştirilmesinin hedeflendiği görülmektedir.

Sonuç olarak;PKK terör örgütünden kaynaklanan 30 yıllık sorun sloganlarla ve 
mitlerle idare edilemeyecek kadar ciddi bir konudur, çünkü Türkiye'de 40.000 
insanın hayatına mal olmuştur. AKP iktidarının zaafları nedeniyle terör örgütü 
maalesef terörle nelere ulaşabileceğini hem gördü hem de gösterdi. Bugün ise 
terör yaparak sorun yaratanlar ellerinde silahla tehdit ve şantaj yaparak sorunu 
çözeceklerini, kendilerine güvenilmesini, onlar ne isterse yerine getirilmesini 
istiyorlar. Mazisi yalan, vahşet, tehdit, şantajlarla dolu teröristlerin gizli 
niyetlerini sakladıkları beyanlarına dayanarak sorunun çözümü mümkün olmadığı gibi akla, mantığa, vicdana ve tabi ki hukuka ve anayasaya da aykırıdır, dolayısıyla meşru değildir. Yanlış denklemle kurulmuş ve yanlış düzlemde yürütülen ama sorunu yaratan terör örgütünün İmralı' daki hükümlü lideri terörist başının kontrolünde olan ve Nevruz mesajları gibi terörist başının 
megaloman kişilik ve düşünce yapısının dışa vurumundan başka bir şey olmayan algı operasyonlarına dönmüş çözüm sürecinin bu haliyle çözüm getirmesi, sorun çözmesi mümkün değildir.

Tüm Türkiye'yi ilgilendiren bu sorun ancak tüm toplumun tüm kesimlerinin 
katılımıyla doğru olarak tanımlandıktan, ortak nihai hedef ve bu hedefe 
ulaştıracak yol haritası belirlendikten sonra tüm toplum kesimlerinin temsil 
edildiği, gücünü ve yetkisini anayasadan alan TBMM kontrolünde ancak çözüme 
kavuşturulabilecektir. Bu nedenle şu aşamada yapılması gereken sorunun doğru 
tanımlanması, sorunun her veçhesine çözüm getiren ayağı yere basan gerçekçi 
politika ve stratejilerin belirlenmesi ve bunların toplumu taraflara ayırmadan 
toplumsal mutabakatla hayata geçirilmesi olmalıdır.

Uzman Hakkında
Cahit Armağan DİLEK
Politik-Sosyal-Kültürel Araştırmalar Merkezi

Uzmanın Diğer Yazıları

  Çözüm Süreci Sorunu Neden Çözemez? 
  İmralı'da Büyük Kürdistan Kuruluyor 
  Şah Fırat Operasyonunun Türkiye Açısından Stratejik Sonuçları ve Etkileri 
  ABD'nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisinin Şifreleri ve Stratejide Türkiye'nin  Yeri 
  Çözüm Sürecinde Kelime Oyunları Ve Türkiye Cumhuriyeti'ne Kurulan Tuzak! 
  2015'de Türkiye ve Dünyada Beklenen Kriz ve Çatışmaların Olasılıkları,  Etkileri ve Öncelikleri  
  Hükümetin Kamu Düzeni Sağlansından Kastı  
  ABD'nin IŞİD konulu "Harp Oyunu"; IŞİD'le mücadelede neler olacak?  
  ABD Düğmeye Bastı: Batı Kürdistan Kuruluyor, Öcalan Özgür Kalıyor 
  IŞİD tehdidinin "Kazananları" ve "Kaybedenleri" 
  IŞİD Eliyle Irak'ın Yeniden Dizaynı: Kerkük'ten Sonra Musul Barzani'ye Peşkeş  Mi Çekiliyor? 
  Türkiye'nin Cumhurbaşkanını Seçmek; Kim Seçilirse Ne Yapar, Hangi Kararları  Alır? 
  Başbakan'ın "Terörün Nedeni" Tanımlaması ve Türkiye'yi Bekleyen Tehlikeler 
  PKK'nın zaferini, Öcalan'ın Özgürlüğünü, Kürdistan'ın kuruluşunu, Türkiye'nin  bölünüşünü ilan eden kanun 
  TSK Neden Hedef Alındı ve Nasıl Bertaraf Edildi? 
  Üç Kollu Gemi Halatı ve Yeni MİT Yasası 
  AKP (Erdoğan) - PKK (Öcalan) Barış Anlaşması Son Virajda 
  Türk-Amerikan ilişkilerinde ABD'nin manivelaları; NATO, İncirlik, PKK ve  Cemaat 
  İki Buçuk Savaş Tehdidinden "İki Buçuk Devlet & İki Buçuk Hükümet    Tehdidi"ne 
  Dönüşen Türkiye'nin Beka Sorunu 
  Amerikan İstihbaratının 2014 Yılı Küresel Tehdit Değerlendirmesi ve     Türkiye'nin Durumu 
  ABD-Romanya Stratejik Ortaklığı; ABD Artık Sürekli Karadeniz'de  
  ABD Enerji Alanında da Süper Güç Oluyor 
  Tokyo 2020; Küresel Güç Dengeleri ve Asya-Pasifik'in Yükselişi 
  Esad'ı Cezalandırmak ve Askeri Operasyonun Sürpriz Etkisi 
  Amerikan Ordusu Suriye’de Askeri Harekâta Hazır mı ve Sürdürebilir mi? 
  ABD Suriye'yi Neden Vurmalı, Neden Vurmamalı?  
  PKK Terör Örgütüyle Mücadelenin Mitleri 
  Çapulcudan Özgürlük Savaşçısına, Terörden Direnişe, Direnişten Bağımsızlığa: 
  PKK Terör Örgütünün Dönüştürülmesi 

Ahlatlıbel Mah. 1825 Sokak No: 60 İncek/Çankaya/Ankara 
 Tel: +90 312 489 18 01 
Belgegeçer: +90 312 489 18 02  
Elektronik Posta: 
bilgi@21yyte.org 
Yazılım & Tasarım: Mahmut ÖZDEMİR

http://www.21yyte.org/tr/arastirma/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/2015/03/24/8153/cozum-sureci-sorunu-neden-cozemez

***

20 Ocak 2017 Cuma

ABD Türkiye'de Neyin Peşinde? G-20'de Obama-Erdoğan Görüşmesi ve Açıklamaların Şifreleri!



ABD Türkiye'de Neyin Peşinde? G-20'de Obama-Erdoğan Görüşmesi ve Açıklamaların Şifreleri!



Yazar: Cahit Armağan DİLEK
17 KASIM 2015 SALI

Erdoğan yönetiminin çok önem verdiği G-20 zirvesi sona erdi. Evet, zirve Türkiye'nin ev sahipliğinde yapıldı; ama Türkiye Cumhuriyeti hükümetini zirvede göremedik ve Türkiye'de sanki iki başlı bir yönetim varmış görüntüsü veren şekilde tamamen CB Erdoğan'ı merkeze alan bir organizasyon şeklinde gerçekleşti.  Buradan iç politikaya mesaj verilmesinin de hesaplandığını söylemek hiç de abartı olmayacaktır. CB Erdoğan için en önemli anlar, kuşkusuz ABD Başkanı Obama ile yaptığı görüşmeydi. Öncelikle şunu söylemeliyiz ki, CB Erdoğan'ın heyete MİT Müsteşarını dahil etmesi demokratik batılı ülkelerde hiç de gördüğümüz bir durum değildi. Aksine istihbarat şeflerinin ülkenin diplomatik ve siyasi ilişkilerde ön planda tutulması, heyetlere dahil edilmesi Ortadoğu Arap ülkelerine mahsus bir şeydi. Bu haliyle verilen mesaj Türkiye açısından hiç de olumlu olmadı.
Obama-Erdoğan ortak basın toplantısına gelince; CB Erdoğan açıklamalarında Obama ile şahsi dostlukları olduğu algısını yaratacak şekilde "dostum Barack Obama" ya da "sevgili Barack" gibi ifadeler kullanmasına karşın Obama, "CB Erdoğan" ifadesini kullandı. CB Erdoğan, ABD ile Türkiye'nin model ortak ve stratejik ortak olduğunu ifade etmesine rağmen Obama bunları duymazdan gelip Türkiye'nin IŞİD karşıtı koalisyonun önemli bir ortağı olduğunu belirtmekle yetindi ve NATO müttefikliğine dikkat çekti. Bu ifadeler, ABD'nin Türkiye ile ilişkileri hangi çerçeveye oturttuğunu göstermesi açısından dikkat çekiciydi ve CB Erdoğan'ın beklentisini boşa çıkarmış oldu. 

Obama: Türkiye-Suriye Sınırının Güçlendirilmesini Konuşuyoruz

Basın toplantısında Obama'nın söylediği bir ifade Türk medyasında yeterince dikkat çekmedi. Obama, IŞİD'in halen kullanma imkanı bulduğu Türkiye-Suriye sınırını güçlendirmek için neler yapılması gerektiğini görüştüklerini söylemişti. Aynı gün öğleden sonra Obama'nın ulusal güvenlik danışmanı yardımcısı da açıklamalarında hemen hemen aynı ifadeleri kullandı. G-20 zirvesinden birkaç gün önce aynı ifadeleri Pentagon sözcüsü de kullanmıştı.  Peki, bu açıklamalar ne anlama geliyor? Amerikan F-15C uçaklarının Türkiye'nin talebi üzerine Türk hava sahasını korumak üzere İncirlik'e gönderilmesinin açıklanmasından sonra yapılan bu açıklamalar aslında durumu çok daha kritik bir hale getiriyordu. Obama'nın G-20 zirvesinin son günü yaptığı basın toplantısında IŞİD'e karşı yapılacaklardan bahsederken uçuşa yasak saha, güvenli bölge ve kara harekatını dışlayan ancak yine sınır güvenliğine vurgu yapan açıklaması kuşkusuz Türkiye-Suriye sınırına işaret ediyordu.

G-20 Zirvesi Sürecindeki Diğer Gelişmeler

G-20 zirvesi devam ederken ilginç gelişmeler de basına yansıdı. Pentagon sözcüsü, uçuşa yasak saha-güvenli bölge oluşturulmasının gündemlerinde olmadığını açıkladı. Obama da son basın toplantısında uçuşa yasak sahanın neden oluşturulamayacağını net olarak açıkladı. Böylece Erdoğan yönetiminin çok önem verdiği bu konu bir kez daha ABD tarafından yok sayıldı. ABD, Suriye Demokratik Güçlerine ikinci kez silah ve patlayıcı yardımı gönderdiğini açıkladı. Yardımın hedeflendiği gibi Suriye Arap Koalisyonuna ulaştığını iddia etti, tabi halen inanan varsa. Ama bu kez ilkinden farklı olarak havadan değil kara yoluyla ulaştırılmış. Peki bu yardım nereden geçmiş olabilir? Ya Türkiye üzerinden ya da Peşmerge üzerinden. Her iki seçenekte de Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD kontrolündeki bölgeden geçmiş olacaktır. Bu durumda PKK/PYD'nin bu kargodan paylarını almadıklarını söylemek hayatın normal akışına hiç de uygun değildir.
Diğer taraftan Obama'nın ulusal güvenlik danışman yardımcısı: “ABD'nin PYD/YPG'ye yönelik tavrında değişiklik olmadığını belirterek Türkiye'nin terör örgütü dediği bir örgütle işbirliğine devam edeceklerini bir kez daha açıkça beyan etti.” Buna karşılık hiçbir Türk yetkiliden karşı bir cevap gelmemesi de dikkat çekicidir.

Bunların dışında Türkiye uzun menzilli hava savunması kapsamında Çin'den almayı öngördüğü ihaleyi iptal ettiğini duyurdu. Böylece Türkiye'nin hava savunması ABD'nin Avrupa'ya kurmakta olduğu (her ne kadar Türkiye kapsama alanı içinde olmasa da kağıt üzerinde ve siyasi söylemlerde kalmak üzere) Füze Kalkanı Projesine emanet edilmiş oldu. Bir diğer gelişme de Dışişleri Bakanı’nın kara harekatıyla ilgili açıklaması oldu. Bakan Türkiye'nin tek başına kara harekatı yapmayacağını söyledi. Halbuki aynı Bakan daha birkaç gün önce IŞİD'e karşı kapsamlı askeri harekatlardan bahsediyordu.

ABD Neyin Peşinde?

G-20 zirvesinin hemen öncesinde ve sürecinde meydana gelen gelişmeler ve yapılan açıklamalar ile IŞİD'le mücadele kapsamında bugüne kadar yaşananlar hep birlikte değerlendirildiğinde şu sonuçlara ulaşabiliriz: Suriye'deki kriz ve iç savaş kapsamında AKP iktidarının öngörülerinin ve taleplerinin hiçbiri gerçekleşmedi.  Son olarak uçuşa yasak saha ve güvenli bölge taleplerinin Obama tarafından bir kez daha masa dışında bırakılması bunun son somut örneği oldu. ABD önce IŞİD, sonra Suriye'deki Rus askeri varlığı ile münferit hava sahası ihlallerini bahane göstererek "hatırı sayılır" bir Amerikan askeri varlığını Türkiye'ye konuşlandırmaya devam ediyor. Son olarak Türkiye'nin hava sahasının korunmasının Amerikan savaş uçaklarına emanet edilmesi ABD'nin ele geçirdiği inisiyatifin Türkiye açısından kötü bir tezahürüdür. Çünkü bu bir anlamda egemenliğin devri ya da en azından paylaşılmasıdır.

Bir ilginç gelişme de Çin'den alınacak uzun menzilli füze ihalesinin NATO sistemlerine entegre edilemeyecek olması ve teknoloji transferi yapılamayacak olması nedeniyle iptal edilmesidir. Aslında Çin füzesinin alınmasının gerçekleşmeyeceğini bu işin içinde olan herkes herhalde biliyordu. Çin füzelerinin NATO sistemlerine entegre edilemeyeceğini, bu durumda da kullanımının anlamsız olacağını söylemek için uzman olmaya bile gerek yoktu. Halbuki bu yılın başlarında yapılan açıklamalarda Çin'in teknoloji transferi yapacağı ve füzelerin NATO sistemlerine entegre edilmeden kullanılacağı ifade edilmişti. Anlaşılan o ki, AKP iktidarı Çin füzesi alımını Batı, özellikle ABD'ye karşı kamuoyunun bilmediği hususlarda bir pazarlık unsuru olarak kullanmaya çalıştı. Bu pazarlıkta ne oldu da Çin füzesi ihalesi iptal edildi anlaşılır değildir. Belli ki Türkiye bu pazarlıktan bir şey kazanamadı. Çünkü Suriye krizinin başlangıcında Türkiye'ye yerleştirilen 3 ayrı noktadaki Patriot sistemlerinden ikisi alelacele çekildi, İncirlik bölgesini koruyan halen duruyor. Acaba bu yolla Türkiye'ye füze savunmasında yalnız bırakılacağı mesajı mı verildi de Türkiye Çin füzesinden vazgeçmek zorunda kaldı? Çünkü uzun menzilli hava savunma ihalesinin iptal edilmesi de Türkiye'nin hava savunmasını görünürde NATO ama aslında ABD'ye emanet etmesi anlamına gelmektedir.

Bunların yanında perde arkasında yürüyen, belki Türk karar vericilerin de farkına varamadığı bir gelişme, Türkiye-Suriye sınır güvenliği konusunda yaşanıyor. Uçuşa yasak saha ve güvenli bölge seçeneğini gündeme almayan ABD daha IŞİD krizinin ilk günlerinden bu yana dile getirdiği sınır güvenliği konusunu yeniden en üst perdeden yoğun bir şekilde gündeme getirmiş durumdadır. Daha önceleri Türkiye'den IŞİD'in geçişlerini önlemek üzere sınır güvenliği için gerekli tedbirlerin almasını isteyen ABD şimdilerde bu konularda müşterek bir işbirliğinden, Türkiye'ye nasıl destek sağlayacağından bahsetmektedir. Kaygım hava sahasının korunmasında olduğu gibi Amerikan askeri kuvvetlerinin bu sefer karada sınır güvenliği gerekçesiyle Türkiye'de konuşlanmasıdır. Çünkü İncirlik Mutabakatıyla oluşturulan algı buna ortam hazırlamaktadır. Amerikalı yetkililerin açıklamasında açıkça ifade ettikleri gibi IŞİD'le mücadelenin gerektirdiği kadar askeri kuvvet (hatırı sayılır sayıda) Türkiye'ye getirilecek ve IŞİD'le mücadele sona erinceye kadar Türkiye'de kalacaktır. Adı İncirlik olmasına rağmen Amerikaların anladığı sadece hava kuvvetlerinin Türkiye'de konuşlanması değildir, muhtemelen IŞİD'le mücadele için gerekirse kara kuvvetleri, özel kuvvet birlikleri de Türkiye'de konuşlanabilecektir. Böyle bir askeri yığınaklanmayı sadece IŞİD'le mücadele kapsamında görmek saflık olacaktır.

Haziran ayında Tel Abyad'ın düşmesi üzerine Türkiye'nin Suriye’nin kuzeyine müdahalesinin konuşulduğu bir dönemle hızlı bir adımla İncirlik Mutabakatını uygulamaya koyduran ABD, Türkiye'nin müdahale ateşini söndürmüştü. Yine 1 Kasım seçimleri sonrasında Türkiye'nin bu sefer yoğun bir şekilde kara harekatını konuştuğu bir dönemde ABD'nin Türkiye-Suriye sınırını güçlendirmek için destekten bahsetmesi dikkat çekicidir. (Sonrasında AKP iktidarının yavaş yavaş kara harekatının olamayacağına yönelik açıklamaları ise daha da dikkat çekicidir.) 

Yine kaygım o dur ki, AKP iktidarının gel-gitler gösteren açıklamaları ABD'yi kuşkulandırmakta ya da ABD'ye fırsatlar yaratmaktadır. ABD de Suriye’nin kuzeyindeki projesini gerçekleştirmek üzere Türkiye'nin güneye doğru sınırı geçmesini kontrol etmek (ve gerektiğinde önlemek) üzere savaş uçaklarından sonra kara kuvvetlerini de Türkiye'de konuşlandırmanın hesabını yapmaktadır. Aynı kaygımın devamı odur ki bu destek Türkiye-Suriye sınırının güçlendirilmesiyle kalmayacak, sınırın Türkiye tarafında hem havadan hem de karadan ABD askerinin kontrol ettiği Türkiye'ye karşı; fakat Suriye’nin kuzeyindeki PKK/PYD varlığını korumaya yönelik bir uçuşa yasak saha-tampon bölgeye dönüşmesidir. Bunun bir adım ilerisi de bu bölgenin Türkiye içinde güneydoğuyu kapsayacak şekilde genişlemesidir.

Evet, oyun büyük ve oyun içinde oyun oynanıyor. Bu oyunları çözebilmek ve bozabilmek için acilen Türkiye'nin milli çıkarlarını merkeze alan bir yaklaşımın izlenmesi hayatidir. 



***

20 Ekim 2016 Perşembe

Musul Operasyonuna Katılma Pazarlığının Arkasında Ne Var?



Musul Operasyonuna Katılma Pazarlığının Arkasında Ne Var?



Yazar: Cahit Armağan DİLEK
20 Ekim 2016 Perşembe



Türkiye ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyonun 63 üyesinden biri. Türkiye bu kapsamda Türk topraklarını ve üslerini Temmuz 2015’ten bu koalisyona açtı. Türkiye Suriye bölümünde IŞİD’e karşı aktif olarak askeri operasyonlara katılıyor. 24 Ağustos’tan bu yana da Fırat Kalkanı Harekatı ile IŞİD’in Türkiye olan sınır irtibatı da ortadan kaldırıldı ve 18 Ekim 2016 itibariyle 12-24 km. derinliğinde değişen bir tampon bölge 98 km uzunluğundaki Cearblus-Azez hattında oluşturuldu.

Ama aynı koalisyonun Musul’un IŞİD’ten kurtarılması operasyonuna katılmasına izin çıkmadı. Bu ortak düşman IŞİD’e karşı işbirliği ruhuna uygun olmadığı gibi özellikle koalisyonun lideri ABD ile Türkiye arasındaki bizimkilere göre Stratejik onlara göre operasyonel işbirliği standartlarına da uygun değil. Hal böyle olunca da normal şartlarda gündem konusu bile olmayacak olan Türkiye’nin Musul operasyonuna katılması pazarlık konusu haline geldi.

Peki neden böyle oldu? Bunu açıklamak için iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırmamız gerekiyor. İlk kez Kasım 2015’te Başika’da TSK’nın askeri eğitim üssü kurduğu ve yeni takviyeler yaptığı kamuoyuna yansıdığında Bağdat yönetimi tepki göstermiş ve Bağdat’ın onayı olmadan o üste bulunan Türk askerinin çekilmesini istemişti. O tarihlerde ABD ve IŞİD karşıtı koalisyonun rapor ve açıklamalarında da Başika üssünün bir koalisyon faaliyeti olmadığı net bir şekilde açıklanmıştı. Türkiye bir süre sonra gündemden düşen konuyu çözüme kavuşturmak yani bir koalisyon faaliyeti olarak kabul edilmesini sağlamak yerine sorunu geçiştirmeyi tercih etti. Ancak gelinen tarih itibariyle anlaşılmaktadır ki koalisyon içindeki sözde müttefiklerimiz istismar edebilecekleri ya da Türkiye’ye karşı pazarlıkta kullanabilecekleri bir konuyu da görmüş oluyorlardı.
15 Ekim 2016 tarihinde başlayan Musul operasyonunun başlamasından günler öncesinde Türkiye’nin Musul operasyonuna katılıp katılmayacağı ve Başika’da Türk askerinin durumu en çok konuşulan konu oldu ve Ankara ile Bağdat arasında en üst seviyedeki liderler tarafından karşılıklı sert açıklamalarla krize dönüştü. Bağdat, Türk askerilerinin çıkmasını ve Musul operasyonuna katılmasına izin verilmeyeceğini söylerken Türk hükümeti hem operasyonda hem de masada olacağız söylemini ısrarla sürdürdü. Nihayetinde operasyon başladığında Türkiye’nin ne karadan ne de havadan operasyona dahil olmadığı görüldü.
Bağdat yönetimini (ki söylemlerinin arkasında ABD’nin olması büyük ihtimaldir) ikna edemeyeceğini gören Ankara’nın rotayı IŞİD karşıtı koalisyona yani ABD’ye çevirdiğini gördük. Nitekim konunun ABD’de bulunan Genelkurmay Başkanı aracılığıyla ABD’ye iletildiği bildirildi. Ve Başbakan 18 Ekim 2016 tarihindeki grup toplantısında “Musul’a yönelik hava operasyonlarında Türk savaş uçaklarının da yer aldığını” söyledi. Ancak toplantı çıkışında “detayı bilmiyorum ama koalisyonun içindeyiz” diyerek bir anlamda fiilen henüz operasyonlarda yer almadığımızı belirtti. Aynı gün akşam saatlerinde Milli Savunma Bakanı “koalisyonla Türkiye’nin de hava operasyonlarında yer alması konusunda prensipte mutabık kaldık” açıklamasıyla Türkiye’nin de hava operasyonlarında yer alacağını söylüyordu. Bu açıklamalar Türkiye’nin Musul operasyonlarına katılabilmek için bir pazarlık masasına oturduğunun da işaretleriydi.
Nitekim bu pazarlığın yapılmakta olduğunun aynı gün gecenin ilerleyen saatlerinde yayımlanan Hürriyet gazetesinden Deniz Zeyrek imzalı bir haberde görüyoruz. Buna göre, gazeteci Zeyrek BB Yıldırım ile yaptığı telefon görüşmesinde Türkiye ile ABD Genelkurmay Başkanları’nın Vaşington’da yaptığı görüşmelerde, Türkiye’nin Musul operasyonuna hava unsurlarıyla katılması konusunda anlaşma sağlanmış. Bu kapsamda Türkiye, Musul operasyonundaki koalisyon görevlerine savaş uçakları tahsis edecek. Kuveyt’teki harekât komutanlığı operasyon emirlerine Türk jetlerini de dahil edecek. Türk jetleri, sivil zayiat riski olan operasyonlarda ise yer almayacak ve günde en az 2, en çok 10 uçuş yapacak. Taslak anlaşmaya göre Musul operasyonu için İncirlik’teki koalisyon uçakları da kullanılacak. Diyarbakır’daki hava üssü ise Musul’a yönelik hava operasyonunun muhabere, arama ve kurtarma merkezi olacak.
Bu pazarlıklarda diğer bir konu da Başika üssünün koalisyon faaliyetleri kapsamına alınması. Bu hususun Bağdat yönetimiyle de görüşüldüğü anlaşılıyor. Cumhuriyet gazetesinde Duygu Güvenç imzalı haberde Bağdat ile Ankara arasındaki görüşmelerde Ankara’nın önerdiği bir sayfalık bir metin anlatılıyor. Habere göre metinde Başika’nın koalisyona devredilmesi önerilirken Sincar bölgesindeki PKK’ya karşı ortak operasyon yapılması da yer alıyor.
Fakat haberde söz konusu metin haricinde çok dikkat çekici ve can alıcı bir bölüm var. Bu da yukarıda belirttiğimiz ABD ile Türkiye arasındaki pazarlıkla ilgili. Havada Kandil çıkmazı alt başlığıyla verilen paragrafta verilen bilgilerden ABD’nin Türkiye’nin Musul’da hava operasyonuna katılması karşılığında Türkiye’nin Irak kuzeyinde PKK’ya yönelik yürüttüğü hava operasyonlarını sınırlama ve kontrol altına almak istediği görülmektedir. Bunun yanında ayrıca özellikle Musul kuzey batısındaki Sincar bölgesini kontrol eden PKK’ya karşı Türkiye’nin muhtemel bir operasyonunu da önlemek hedeflenmektedir.
Türkiye’nin Musul operasyonlarına katılmak için arayışlar ve pazarlıklar içine girdiğinin ortaya çıkması üzerine sosyal medyada şunu paylaşmıştım: Koalisyon tabi ki prensipte mutabıkız diyecektir ancak bunu bir de Bağdat yönetimine soralım diyecek ve perde arkasında bazı şartlar ortaya koyacaktır. 
Nitekim ABD Savunma Bakanı da Cuma (21 Ekim) günü Türkiye’ye geliyor.

Yukarıda ana hatlarıyla bahsettiğim haberler söz konusu paylaşımımı teyit eder niteliktedir. Türkiye’nin konuyu en başından yanlış şekilde ele alması, hem Suriye hem de Irak’ta merkezi yönetimleri yok sayması ve nihai hedefleri Türkiye’ninkinden farklı bazı yerel unsurları ortak olarak seçmesi Türkiye’yi pazarlıklara açık konuma getirmiştir. Bağdat yönetimi kullanılıp kriz yapay olarak tırmandırılarak Türkiye’nin Musul operasyonlara katılması karşılığında vermesi istenen taviz de büyütülmektedir. Nitekim Bağdat yönetiminin Türkiye’nin hava operasyonlarına da katılmasına karşı olduğu açıklaması yaptığı bildiriliyor. Bunun en can alıcısı ise Türkiye’deki PKK terörünün merkezi konumundaki Irak kuzeyine terörle mücadele kapsamında uluslararası hukuktan doğan haklarını kullanmasının sınırlanması, kontrol altına alınmasının istenmesidir. Başika üssünün koalisyona devredilmesinin yanında neredeyse temsili derecede hava operasyonlarında yer almanın karşılığında böyle bir talebi kabul etmek ağır bir maliyettir.

PKK terör örgütünün özellikle 7 Haziran süreci sonrasındaki terör saldırılarında Suriye kuzeyinde Fırat’ın doğusunda yeni ana güvenli sığınak haline getirdiği bölgeyi kullandığı biliniyor. Aynı dönemde Irak kuzeyine yapılan TSK operasyonları nedeniyle ağır zayiat alan PKK’nın önemli bir varlığını Suriye kuzeyine geçirdiği de bilinmektedir. Ancak Türkiye nedeni bilinmeyen bir şekilde Suriye kuzeyinde Fırat’ın doğusunda artık PYD bölgesi olarak bilinen alandaki PKK/YPG hedeflerine yönelik operasyon yapmamakta, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanmamakta, burasının de facto olarak PKK’nın güvenli bölgesi olarak kalmasına adeta göz yummaktadır. İşte Musul operasyonlarına katılımla ilgili ortaya çıkan pazarlıklar şunu göstermektedir ki PKK’nın arkasındaki malum güçler Irak’ın kuzeyini de yeniden PKK için güvenli hale getirmek istiyorlar. Bunu yaparken de Ankara ile Bağdat arasındaki Başika üssü konusunu istismar ediyorlar. Yaşanan süreç gösteriyor ki Türk hükümeti de bu tuzağa düştü ve içinde bulunduğu koalisyonun üyesi olarak katılması normal olacak Musul operasyonuna katılması konusunu kamuoyu önünde Bağdat ile ama aslında perde arkasında ABD ve diğer Batılı güçlerle pazarlık etmeye ve bazı tavizler vermeye zorlanıyor.
Yukarıdaki değerlendirmeler gazetelere yansıyan sınırlı haberlere dayanılarak yapılmıştır. Ancak konunun geçmişini ve sahadaki yansımalarını takip eden birisi olarak şunu söylemek mümkündür. ABD’nin dayattığı bu pazarlık Musul operasyonu ve Irak kuzeyi ile sınırlı değildir. ABD’nin bu pazarlığının Surye’deki mücadeleyi de kapsadığını, Rakka operasyonu havucu kullanılarak Fırat’ın batısındaki durumun PKK/PYD lehinde oluşmasını sağlamayı da hedefleyeceğini söyleyebiliriz. Hatta hem Irak hem de Suriye’de dayatma içeren pazarlığın Türkiye’de yeni bir çözüm sürecini de kapsayacak kadar geniş olduğunu söylemek hiç de abartı olmayacaktır.
Eğer ABD’nin dayattığı hususlar çerçevesinde bir mutabakata varılırsa bu durum Türkiye’nin bekasına ve güvenliğine aykırı sonuçlar doğuracaktır. Uluslararası hukuk, Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki tarihsel, kültürel bağları Türkiye’nin terörle mücadelesini Irak ve Suriye kuzeyinde yürütmesine zaten meşruiyet ve haklılık vermektedir. Dolayısıyla Türkiye bölge dışı aktörlerle angajman ya da pazarlıklara girmeden bölge ülkelerinin merkezi yönetimlerini ana muhatap almalı ve milli güç unsurlarına dayanan kurumsal politikalar ve stratejilerle terörle mücadelesini, bölge ülkeleriyle ilişkilerini sürdürmelidir.



..

18 Ekim 2016 Salı

PKK Terör Örgütüyle Mücadelenin Mitleri




PKK Terör Örgütüyle Mücadelenin Mitleri



Yazar: Cahit Armağan DİLEK
04 ağustos 2013 pazar

Mit'in sözlüksel anlamı din ile ya da kahramanlıklarla ilgili olan, toplumun gelenek ve göreneklerine göre ağızdan ağıza ulaştırılan ve zaman içinde değişiklik gösteren söylenceler anlamındadır. Mit kelimesi Yunanca "mythos" kelimesinden gelmektedir. Mitler genel olarak çok tanrılı dönemleri, olağan üstü kahramanlıkları ve olayları konu alır.[i]
Günlük hayatımızda ise mit kavramı "yanlış, doğru olmayan hikâye yada metafor anlamında" da kullanılmaktadır. Ve bu kullanımda anlatıcının asıl vurgulamak istediği nokta doğru olmayan bir olgunun ya da kısmın hikaye içerisinde barındığıdır. 
İşte bu yazı mitin günlük hayattaki anlamı esas alarak hazırlanmıştır. Bütün Türkiye'nin yaklaşık 30 yıldır maruz kaldığı terör saldırıları herkesin gözü önünde, açık açık gerçekleşirken maalesef PKK terör örgütüyle mücadele ise bir o kadar dar kapsamlı katılımlarla alınan kararlarla ve nedense hep bir gizlilik içinde yürütüldü ve yürütülüyor. 2009'da başlayan Kürt açılımı ve 2013 yılı başında kamuoyuna yansıyan hükümetin PKK terör örgütüyle müzakereleri de sanki kamuoyuyla paylaşılıyormuş gibi yapılmasına rağmen aynı gizlilik içinde yürütülüyor. Fakat bu sefer daha vahim olanı, PKK terör örgütü ve yandaşları hükümetin ne yapacağı, hükümetle ne anlaştıkları konusunda her şeyi biliyorken TBMM ve Türk milleti süreç hakkında halen hiçbir şey bilmemektedir. İşte terörle mücadelede yeterli şeffaflığın olmaması, mit kavramının günümüzdeki anlamıyla uygun olarak, PKK terörüyle mücadelenin mitler üzerinden yapılmasına yol açtı. Böyle olunca da herkes farklı bir düzlemde konuştu, birbiriyle anlaşamadı, sonuçta da bir türlü sorunu çözemedik. Ancak burada dikkat çekici olan bu mitlerin çoğunluğunun 2003'den sonra oluşmuş yada söylemlerin mite dönüşmüş olması, açılım ve müzakere süreçleriyle birlikte ise bunların daha da artmış olmasıdır.
İşte Türkiye'yi terörle mücadeleden müzakereye ve PKK terör örgütüyle pazarlık konumuna  getiren ve hükümetlerin bir yönetim mekanizması haline getirip kullandıkları, kamuoyunu yönlendiren mitler:



Mit 1.       Adına ister Kürt sorunu, ister Güney Doğu, ister terör sorunu, ister bağımsızlık/özerklik sorunu deyin yapılacaklar aynı.

Yanlış. Türkiye yaşadığı bu sorunun adında mutabık kalıp sorunu tam olarak tanımlayamadığı için çözüm üretememektedir. Aslında bugün yaşanan kargaşa ve bölünmenin altında da sorunun farklı tanımlanması ve algılanması yatmaktadır.[ii]
Soruna ad koyabilmek demek sorunu tanımlamak demektir. Sorunu tanımladığınızda ise ortaya çıkan eksiklikler ve yanlışlıklar için çözüm önerilerini, hareket tarzlarınızı belirlersiniz, ona göre stratejinizi hazırlar ve uygularsınız. Yani başka ad vermek başka bir sorun veya yanlış bir sorun tanımlamak demektir. Birbirine yakın ilişkili sorunlarda, ayrı adlandırma ve tanımlamalarda tabii ki birbiriyle örtüşen eksiklikler, yanlışlıklar, çözüm önerileri olacaktır ama bu "soruna ne ad koyarsanız koyun yapılacaklar aynıdır" savını doğru yapmaz. Çünkü sorunun adını tam koyamaz ve örneğin Kürt sorunu diyerek yola çıkarsanız uygulayacağınız reçete gerçek sorunu çözmeyeceği gibi yeni sorunlar (Türk sorunu gibi) da yaratacaktır. Türkiye'yi yönetenler 1999 öncesinde sorunu çok büyük bir oranda terör sorunu olarak algılamış, halk da bu şekilde görmüş, bu tespite göre yöntemler uygulanmış, 15 sene gibi uzun bir zaman geçse de 1999 yılında terörü sıfır noktasına getirebilmiştir. Ancak sonrasında terör örgütünün istismar ettiği konulara ilişkin gerekli siyasi, ekonomik, sosyal tedbirler hayata geçirilmediği için silahlı olarak Irak'ın kuzeyinde bekleyen PKK terör örgütü 2003 sonrasında oluşan yurtiçi ve bölgesel konjonktürden de istifadeyle yeniden terör saldırılarını artırmıştır. Ancak PKK terör örgütü bu kez terör saldırılarıyla birlikte sorunun başka türlü algılanmasını sağlayacak etkenleri de kullanmış, bugünkü avantajlı pozisyona gelmeyi başarmış ve sorunun terör sorunu değil de başka sorunlar olarak algılanmasında hedeflediği  noktaya ulaşmıştır.

Mit 2.       Terörle bir yere varılamaz.

Yanlış. Çünkü terörle bir yere varıldığının hem de terör örgütünün tam da istediği noktaya gelindiğinin en büyük ispatı bugün PKK terör örgütüyle yapılan müzakere/pazarlıklar ve bunun yarattığı ortamdır.
PKK'nın 1984'deki ilk saldırısından pazarlıkların başladığının aleni olduğu 2012 yılı sonuna kadar her terör saldırısından sonra on binlerce kez duyduğumuz "terörle bir yere varılmaz" söylemi aslında devletimizle terör örgütü arasındaki bir psikolojik savaş alanıydı. Ancak maalesef bu mücadelede kazanan taraf terör örgütü olmuştur.  Türkiye'de gelinmiş olan noktaya rağmen halen terörle bir yere varılamayacağını savunanlar ya PKK terör örgütünün safında olanlardır ya kavramsal kargaşa yaşayanlardır  ya da strateji, ulusal güvenlik gibi kavramları bilmeyenlerdir.  Konuyu basitçe şöyle açıklayabiliriz. Örneğin bir ülke bir askeri harekat yapıyorsa (örneğin Kıbrıs Barış Harekatında safha safha yeşil hatta kadar olan bölgenin ele geçirilmesi) bunu bir politikasını gerçekleştirmek için yapıyordur yani devletin bir politikasına hizmet ediyordur. Askeri harekatla ele geçirilecek askeri hedef o ülkenin siyasi hedefinin gerçekleştirilmesi için gerekli olan bir unsurdur. İşte aynı şekilde terör örgütünün de terör eylemleri yaparak karşısındaki devleti isteklerini yerine getirmeye veya kabul etmeye zorlayacak bir pozisyon kazanmaya yönelik siyasi bir hedefi vardır. Terör saldırıları terör örgütünün bu siyasi hedefine ulaşması için yapılmaktadır. Çünkü o istekleri hayata geçirilebilecek güç o coğrafyadaki yani ülkenin siyasi sınırları içindeki hakim unsur olan "devlet"tir ve terör örgütü ona karşı mücadele etmektedir.  Bugün Türkiye'de olan da budur. Hükümet hangi gerekçeyle hareket etmiş olursa olsun terör örgütü açısından somut sonuç terörle istediği noktaya (hükümetle müzakere/pazarlık edebilme)gelmiş olduğu gerçeğidir. Bugün müzakere/pazarlık masasında terör örgütünün eli halen çok güçlüdür, çünkü hem masadadır hem de halen elinde silah vardır ve şantaj/tehdit yaparak devleti bir şeyler yapmaya zorlamaktadır. Çünkü bilmektedir ki ulaşılmış bu seviyeden daha alt bir seviyeye dönmesi mümkün değildir, bundan sonra süreç işlese de işlemese de terör örgütü tek kazanandır.

Mit 3.  PKK terör örgütüdür ve Kürtlerin temsilcisi değildir.

Doğruydu ama açılım politikalarıyla birlikte önce mitleştirildiğini, son dönemde ise toplum mühendisliği uygulamalarıyla tersinin (PKK terör örgütü değildir ve Kürtlerin temsilcisidir) kabul ettirildiğini görmekteyiz.
PKK terör örgütü özellikle ilk saldırılarını ve sonrasındaki saldırılarının önemli bir bölümünü Kürt asıllı vatandaşlarımıza yönelik gerçekleştirmiş ve zorla da olsa onların desteğini (daha doğrusu yardım ve yataklık yapmalarını) alarak Türk kamuoyuna ve uluslar arası ortama arkasında halk desteği olduğunu göstermeye çalışmış ancak vatandaşlarımıza yönelik vahşi terör saldırılarına rağmen bunu başaramamıştı. 90'lı yıllarla birlikte PKK güdümünde kurulan ve TBMM'ye de giren siyasi partiler olmasına rağmen bu partiler en azından alenen (bugün devamı olan partilerin ve temsilcilerinin yaptıklarıyla mukayese edersek) terör örgütünü ve terörü destekleyen, hoş gören, haklı gösteren söylemlerde ve eylemlerde bulunamamıştır. Bu durum 1999 yılına kadar böyle devam etmiş ve terörün siyasallaşması engellenmiştir. Ancak Türkiye'nin terörle mücadelesinin ikinci safhasında (2003 sonrası)[iii] özellikle 2005'den sonraki dönem içerisinde başlayan açılım politikaları terör örgütünü öven ve destekleyen söylem ve eylemler demokratik  toplumların vazgeçilmez unsurları olan ifade ve düşünce özgürlüğünün kötüye kullanımıyla topluma kanıksatılır hale getirilmiştir. 2009'daki ilk açılım sürecinde artış gösteren bu durum Habur faciasıyla bir duraksama yaşamış ancak bu alanda terör örgütü açısından altın vuruş ise 2012 yılı sonlarında aslında terör örgütünün operasyonel anlamda çok zor durumda olduğu, darbeler aldığı bir dönemdeki açlık grevlerinin bitirilmesi sürecinde teröristbaşının tek yetkili ve terör örgütüne söz geçirebilecek yegane şahıs olarak hükümetin tek muhatabı olarak ortaya çıkarıldığı bir psikolojik operasyonla hükümetin teröristbaşıyla müzakere ve pazarlık masasına oturması olmuştur. Bu süreçte PKK'nın TBMM'deki uzantısı olan partinin teröristbaşıyla aracı rolüyle PKK'nın bir parçası olduğu topluma gösterilmiş ve anılan partiye oy vermiş seçmenler PKK'nın hayal bile edemeyeceği bir şekilde otomatikman PKK'nın arkasına koyulmuş, teröristbaşı sanki bütün Kürtleri temsil ediyormuş algısı oluşturulmuş, PKK'ya yönelik halk desteği neredeyse devletin göz yummasıyla hem remileştirilmiş hem de gerçekte yansıtıldığı gibi büyük olmayan bir desteğin olduğu algısı kuvvetlendirilmiştir. Aynı dönemde Paris'te öldürülen üç PKK'lı kadın teröristin Türkiye'deki cenaze töreninde meydanlardan yansıyan görüntüler bu resmileşmeyi daha da kemikleştirmiş, PKK, uzantısı parti ve destekçilerine inanılmaz bir psikolojik üstünlük kazandırmıştır.
Geçen otuz sene boyunca teröristle halkın/vatandaşın ayrılması ve ona göre muamele ve mücadele edilmesi devletimizin en çok çaba sarf ettiği konu olmuş ve 2012 yılı sonlarına kadar da bu ayrımın korunmasında önemli ölçüde de başarılı olunmuştu. Ancak terör örgütüyle yaratılan pazarlık/müzakere ortamı teröristle Kürt asıllı Türk vatandaşlarımız arasındaki ayrımı PKK lehinde olacak şekilde ve maalesef devletin kendi elleriyle ortadan kaldırmış, artık teröristle normal vatandaş ayırımı yapılamaz duruma, TBMM'deki bir partiye oy veren seçmenler PKK terör örgütünün seçmenleri/destekleyenleri haline getirilmiştir. Bu nedenledir ki PKK'nın uzantısı olan partinin temsilcileri devletin teröristbaşıyla aynı masaya oturduğunu, normalde teröristle aynı masaya oturulamayacağına göre PKK'lılara terörist denilmemesi gerektiğini, çünkü onların terörist olmadığını, haklı bir özgürlük mücadelesi yaptıklarını, PKK'nın terör örgütü listesinden çıkarılması gerektiğini de söyler, talep eder konuma gelmişlerdir.  

Mit 4.Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti, Türk bayrağıyla sorunu yok, ayrı bir devlet istemiyoruz.

Bu mit PKK terör örgütü ve yandaşlarınca Türkiye'ye pazarlanmaya çalışılan en büyük yalanlardan biridir.
PKK terör örgütünün kuruluş amacı bağımsız bir Kürt devletine ulaşmaktır. Her ne kadar teröristbaşının bundan vazgeçtiği iddia edilse de kullanılan ifadeler (demokratik cumhuriyet, federalizm, bölge yönetimi vs) pratikteki eylem ve söylemlerle mukayese edildiğinde bu amacın gizlenmeye çalışıldığını göstermektedir.
Açılım politikalarıyla başlayan süreçte ve son olarak yapılan müzakere/pazarlıklarda teröristbaşının devletten bu konuda hiçbir talepte bulunmadığı ifade edilse de gerek sızan görüşme zabıtlarından gerekse teröristbaşıyla görüşenlerin ve mektupla haberleşenlerin açıklamaları (ki bunların teröristbaşına rağmen yapılmış olması mümkün değil)bağımsızlıktan, özerklikten, özel statüden, dört ayrı bölgedeki Kürtlerin birleşmesinden, Kürtlerin kendini yönetmesinden, kendi polis ve savunma gücünün bulunmasından vs. bahseden taleplerle doludur. Diğer taraftan teröristbaşının isteğiyle yapılan konferanslar ve bu yıl sonlarına doğru yapılması planlanan Ulusal Kürt Kongresinin hedefi Kürtlerin birlikte hareket etmesi yani birleşmesidir. Kürtlerin birleşmesi demek Türkiye, Suriye, Irak ve İran'dan toprak parçalarının koparılması demektir. Bu girişim bile başlı başına yukarıdaki söylemi bir mit hatta tamamen yalan haline getirmektedir.  Barzani'nin Kürt ulusal kongresi toplanmasına yönelik girişimleri 2008 yılında başlamıştır ancak o zamanlar Türkiye'nin karşı çıkmasıyla bunu gerçekleştirememiştir. Fakat 2009'da başlayan açılım politikaları ve son müzakere/pazarlık süreci Barzani'nin önündeki bütün engelleri ortadan kaldırmıştır. Barzani'nin kontrolünde yapılacak bu kongre Barzani'nin tüm Kürtlerin lideri olma (Büyük Kürdistan) arzusunun gerçekleşmesinde önemli bir kilometre taşı olacaktır. Böyle bir kongrede alınacak kararlar (hemen bir birleşme ya da bağımsızlık olmasa da) Türkiye'nin içişleriyle ilgili olacaktır ki bunu normal şartlarda kabullenmek de mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiye bu kongrenin yapılmaması için her türlü girişimde bulunmalı ve elindeki yaptırım imkanlarını özellikle Barzani'ye karşı kullanmalıdır. Aksi durumda Türkiye'nin bütünlüğü ve güvenliği açısından ortaya çıkabilecek emrivaki gelişmelerden mevcut hükümet sorumlu olacaktır.  
Yukarıdaki söylemle ilgili diğer bir husus da Türk bayrağıdır. Yaptıkları toplantılarda, mitinglerde Türk bayrağını kullanmayan, Türk bayrağı asılmasını ve gösterilmesini bir tahrik unsuru gören zihniyetteki insanların kullandığı bu söylemin gerçek olmadığı aşikardır. Türk kelimesini kullanım dışı bırakmayı hedefleyen söylem ve eylemler göstermektedir ki Türk bayrağının adı Türkiye bayrağı olarak değiştirilse de kabul görmesi mümkün değildir, çünkü bu sefer de "Türklerin yaşadığı yer" anlamındaki Türkiye adı karşılarına çıkacaktır ve bunu benimsemeye de yakın gözükmemektedirler.   
       
Mit 5.       Askeri tedbirlerle, şiddetle bu sorun çözülmez. Yıllardır süren askeri operasyonların sorunu çözemediği ortadadır.

Yanlış. Çünkü 1999 yılına gelindiğinde askerin icra ettiği operasyonlar neticesinde defalarca terör örgütünü dağılma  noktasına getirildiğini, ancak siyasi, ekonomik, sosyal alanlarda teröre bahane olarak kullanılan noktaların çözümüne yönelik olarak adım atılmaması nedeniyle askeri tedbirlerle sağlanan uygun ortamların sürekliliğinin sağlanmadığını ve tekrar tekrar istismar edildiğini görmekteyiz.
Bu söylemi kullananlar teröristin elindeki silahı, terör örgütünün vahşetini, katliamını görmezden gelmekteler ve elinde silah olanlara karşı askeri tedbirler alınmadan yapılan dünyanın herhangi bir bölgesinden tek bir mücadelenin bile örneğini verememektedirler. Bu söylemin 2005 ve ağırlıkla 2009 sonrası dönemde hem PKK hem de Irak'ın kuzeyindeki yerel yönetim, Avrupa ülkeleri ve ABD tarafından sıklıkla kullanıldığını görmekteyiz. Buradaki doğru söylem "terörle mücadelede sadece askeri tedbirle sonuca ulaşılamaz" şeklinde olmalıdır ki zaten bizzat Türkiye 1999 öncesinde alınan dersler kapsamında bu sonuca ulaşmış, birçok askeri yetkili bile askeri alan dışındaki tedbirlerin de hayata geçirilmesi gerektiğini söylemiştir.
Burada dikkat çekilmesi gereken önemli konu "eğer askeri tedbirler alınmasa ve operasyonlar yapılmasaydı ne olurdu" sorusudur. Onun cevabını da 2012 yılı sonundan itibaren terör örgütünün sözde eylemsizlik uygulamasına cevaben devletin tüm güvenlik güçlerinin de hareketsiz konuma getirilmesinin (asker ve polisin kışla ve karargahların dışına çıkarılmaması) yarattığı ve bölgede yaşanan bugünkü durumdur.
Bugünkü durumu şöyle özetleyebiliriz. Askerin polisin dışarıda devriye dolaşması, varlık göstermesi devletin buraya ben egemenim algısını yaratmak içindir. Bu yapılmazsa, ki bölgeden gelen haberler bu yöndedir, boşluk PKK'lı teröristlerce doldurulmuştur. Terörstbaşının sızan görüşme zabıtlarında çekilecek teröristlerin yerini başka güçlerin (koruyucular, Hizbullah vs) doldurmasının önlenmesini istediği bilinmektedir. Şimdi ortaya çıkan durum ise PKK'nın çekilmediği aksine kışla ve karargahtan çıkması engellenen asker ve polisin yerlerini teröristler doldurduğudur. Hatta bu işi o kadar ileri götürmüşlerdir ki TSK'nın her yıl kış başında boşalttığı bahar-yaz aylarında tekrar kullandığı geçici üslere bile PKK'lı teröristlerin yerleştiği haberleri basına yansımıştır. Bugünkü ortamda PKK'nın adeta paralel bir devlet yapılanmasını hayata geçirdiği, teröristlerin hiç bir kaygı duymadan özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde rahatça gece ve gündüz hareket edebildiği, taciz ateşi/adam kaçırma/iş makinelerini yakma/asayiş güçleri oluşturma ve egemen güç olduğunu gösteren yasadışı faaliyetleri gibi terör eylemleri yapmasına rağmen hiçbir karşı operasyona maruz kalmadığı gibi gelişmeler ortaya çıkmış, PKK buralarda devlet benim algısını yaratmış ve bunu beyinlere kazımıştır. Askere ve polis silah kullanmasın, askeri tedbirler uygulanmasın, operasyon yapılmasın denilerek yukarıda belirtilen terör örgütü lehindeki ortamın yaratılmış olmasına rağmen, PKK silah bırakmayı en son yapılacak faaliyet olarak görmekte (gerçekte ise silah bırakmadan silahlı unsurlarını asayiş yada özsavunma gücüne dönüştürmeyi hedeflemektedir) ve elinde tuttuğu silahla devlete şantaj yaparak demokratik bir anayasaya ve yönetim kurulacağını iddia etmekte ve bu iddiası taraftar bulabildiği gibi bunu makul karşılayarak aynı masaya oturan muhatap da bulabilmektedir.
Gelişmeler PKK'nın kendinde bu kadar güç ve hareket serbestisi bulabilmesinin ana sebebinin ise kendisine karşı askeri tedbirlerin alınmayacağı, herhangi bir askeri operasyonun yapılmayacağı güvencesini almış olmasından kaynaklandığını göstermektedir. Basına yansıyan haberler göstermektedir ki askerin operasyon istekleri bu dönemde operasyon olmaz sürece zarar verir denilerek Valiler tarafından geri çevrilmektedir. Bunun son örneği Lice'de PKK'nın anıtmezar girişimlerinin önlenmesi talebidir ki TSK'nın bu talebine Diyarbakır Valiliğinin izin vermediği ortaya çıkmıştır.[iv] Böylece asker operasyon yapmadığı için herhangi zayiat yaşamamakta, hükümet bu durumu şehit haberleri gelmiyor diyerek gerçek, süreklilik kazanmış olumlu bir gelişmeymiş gibi topluma sunmakta, PKK da askerle karşılaşmayacağı güvencesiyle hükümeti adım atmaya zorlayacak terör eylemlerini ve baskılarını rahatça ve açıkça sürdürebilmektedir.      

Mit 6.       Terörle Mücadelede "yeni konsept, yeni doktrin, yeni strateji hayata" geçirildi.

Yanlış. Çünkü olmayan bir şeyin yenisinin üretilmesi mümkün değildir.  Böyle bir söylemi kullananların uzun süreli araştırma, inceleme, değerlendirmeler gerektiren konsept, doktrin veya stratejinin anlamını, kapsamını bu kavramlar arasındaki farkı ve ilişkiyi, nasıl hazırlanacağını bilmediklerinden olacaktır ki gerçek olması mümkün olamayacak şekilde Türkiye'nin terörle mücadelesinde anlık konsept ve strateji değiştirdiği söylemlerini kamuoyuna sunmaktadırlar.
2005 ve özellikle 2009'da başlayan açılım politikaları paralelinde basına yansıyan ve manşet olan münferit bir faaliyetin olumlu tepki alması üzerine hükümete yakın kaynaklar ve yorumcular hemen terörle mücadelede yeni konsept, doktrin veya stratejinin uygulamaya geçirildiğinden bahseder oldu. Fakat bu durum o kadar sık tekrar edilir oldu ki, söz konusu kavramların felsefesine ve içeriğine ters biçimde, Türkiye'de neredeyse akşamdan sabaha konseptler, stratejiler değiştiği söylemleri sıklıkla kullanıldı.

Aslında böyle değişikliklerin olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü hiçbir zaman  değişen konsept veya stratejiye ilişkin somut bir doküman veya belge hükümet tarafından kamuoyuna gösterilip açıklanmamıştır.[v] Bu tür söylemler hükümete yakın gazetecilerin de aralarında olduğu üçüncü şahıslarca kamuoyunda işlenmiştir. Ayrıca zaman zaman meydana gelen olaylara yönelik devletin değişik makamlarından gelen farklı tepkiler de ortada bir konsept ve strateji dokümanın olmadığını desteklemektedir. Fakat bahsedilen şekilde bir doküman ya da belge olmamasına rağmen konsept veya strateji kavramlarıyla yakından uzaktan ilgisi olmayan içi doldurulmamış, altı boş açılım söylemi, birlik beraberlik projeleri ve sloganlar (öldürerek değil yaşatarak mücadele edeceğiz, siyasetle müzakere terörle mücadele gibi) ise yeni konsept ve stratejilermiş gibi kamuoyuna yansıtıldı. Ancak söz konusu "mış gibi"yaklaşımlardan sonuç alınamamış olması da bunların konsept veya strateji değil birer popüler ve konjonktürel  söylemler/sloganlar olduğunu göstermektedir.

Mit 7.        Bölgeye artık terörle mücadelede tecrübeli komutanlar, özel eğitimli birlikler gönderiliyor. Sonuçlarını yakında alacağız.

Özellikle 2011 seçimleri sonrasında yeniden tırmanan terör saldırıları karşısında  Ağustos 2011 Yüksek Askeri Şüra kararları sonrasında TSK komuta kademesinde meydana gelen değişiklikler ve general/subay atamaları "terörle mücadelede yeni bir dönem, artık bölgeye tecrübeli, bölgeyi tanıyan komutanlar atandı, özel eğitimli birlikler bölgede görevlendirildi, sonuçlarını yakında alacağız" şeklinde kamuoyuna sunuldu.
En başta şunu söylemek gerekir ki böyle bir söylem hem önceki TSK komuta kademeleri hem de aslında bizzat hükümeti suçlamaktır. Çünkü madem elinizde terörle mücadele daha iyi komutanlar/subaylar/özel eğitimli birlikler vardı daha önceleri bu kararları niye vermediniz sorularının cevaplanması gerekecektir. Bu söylemin hedefinin özellikle eski komuta kademelerini kötüleyerek yeni oluşan komuta kademesine bir destek oluşturmayı hedeflediğini söylemek yanlış olmayacaktır. İşte bu tür haberlerin yapıldığı, söylemlerin kullanıldığı ortamda TSK'dan bu yaklaşımın doğru en azından şık olmadığını açığa kavuşturması beklenirdi. Çünkü gerçek şudur ki TSK'nın bir kariyer planlaması, rotasyon, atama prensipleri vardır ve personel bu çerçevede görevlendirilir, nitekim Ağustos 2011 sonrası atamalar/görevlendirmeler de bu çerçevede yapılmıştır. Özel eğitimli birlikler de benzer şekilde bölgede görevlendirilmektedir. Dolayısıyla tecrübeli komutanlar ve özel eğitimli birlikler varmış da kasten bölgeye gönderilmemişler, ama yeni komuta kademesi bunu düzeltti gibi bir algı oluşturulması, sorumlu makamdaki askerlerin de buna sessiz kalması en azından daha önce bölgede görev yapmış olanların hizmetleri adına doğru ve şık olmamıştır.  

Mit 8.       Terör örgütüyle müzakere / pazarlık yapılmaz.

Yanlış. Bugün aleni olarak gerçekleşen faaliyetler bu söylemin artık mitlikten de çıktığını göstermektedir. Yapılan pazarlık/müzakere o kadar aleni olmasına rağmen bu söylem bir mit olarak kullanılmakta, gerçekmiş gibi sunulmaya devam edilmekte (çünkü doğru olan teröristle pazarlık/müzakere yapmamaktadır, hükümet bunu yapmadığını söyleyerek oy almıştır, yandaşlarından destek bulabilmiştir) ve bütün açığa çıkanlara rağmen halen pazarlık/müzakere yapılmadığı söylenmektedir.
Bunun bir müzakere ya da pazarlık olmadığını söyleyenler  teröristbaşı yakalanmadan önce de, sonra da dönemin hükümetlerinin teröristbaşıyla görüştüğünü belirtmektedir. Açığa çıkan bazı belge ve yayınlanan anılar o dönemlerde teröristbaşıyla irtibat kurulduğu veya cezaevinde teröristbaşından bilgi alınmaya çalışıldığı veya terör örgütüne  mesajlar vermeye zorlandığı, ancak bu süreçlerde inisiyatifin devlette olduğu anlaşılmaktadır. Fakat mevcut T.C. hükümetinin artık kamuoyuna da yansıdığı şekilde 2006'dan buyana başlattığı gizili görüşmeler 2013 yılı başı itibariyle müzakere / pazarlık şekline dönüşmüş ve inisiyatif (hem de 2012 sonunda terör örgütünün en zor anlarını yaşadığı bir ortamda ) teröristbaşına  geçmiştir. Ayrıca nasıl olduğu belli olmayan şekilde sızan gizli/özel görüşme zabıtlarıyla hem terör örgütü ve yandaşlarına hem de görüşmelerde doğrudan devlete söylemediği konularda devlete mesaj vermektedir. Çünkü devam eden süreçte zamanlamayı, yapılacakları, aşamaları belirleyen terör örgütüdür ve teröristbaşı açıklamaları, mektupları, aracıları vasıtasıyla verdiği mesajlar ile süreci tek adam olarak yönetmektedir.
Bu söylemi bir mit olmaktan kurtarmaya çalışanlar terör örgütüyle devletin istihbarat kurumunun en doğal görevi olarak yaptığı söylemini pazarlamaya çalışmaktadır ki bu da  başka bir mit olarak aşağıda ele alınacaktır.

Mit 9.Siyasetle müzakere, terörle mücadele ederiz.

Eylül 2011'de Başbakan tarafından ifade edilen "terörle mücadele ederiz, siyasetle müzakere"[vi] cümlesi o dönemde hemen yeni strateji (bakınız 6 nolu mit) olarak yorumlandı. Tek cümleydi, doğru bir cümleydi ama bir strateji değildi altı ve içi boştu, neyi, kiminle, ne zaman, nasıl yapacağını açıklayan bir belge veya doküman haline gelmemişti.
Aslında siyasetle müzakere kapsamında yapılması gereken TBMM'deki bütün partilerin bu işe dahil edilmesiydi. Ancak bu cümlenin otoriteler(!) tarafından yorumlanmasında "siyasetle müzakere ederiz"den kasıtın PKK'nın Meclis'teki uzantısı olan parti olduğu vurgulandı ama o partinin böyle bir iradesi, yeteneği ve gücü yoktu, çünkü teröristbaşına bağlı olduklarını, onun emrinde olduklarını söyleyerek esas olanın onun söyledikleri olur diyerek bu durumu tescil ediyorlardı. Malum "kucaklaşmalar" bütün bu yorumlar ve beklentileri boşa çıkardı.  2012'nin sonunda İmralı'da teröristbaşıyla  MİT'in başlattığı müzakereler ortaya çıkınca siyasetle müzakerenin PKK'nın uzantısı olan parti üzerinden siyasetle müzakere ediliyormuş gibi yapılarak teröristbaşıyla görüşülmesi bu söylemin bir mit, gerçeğin ise "teröristle müzakere" olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Bu mitle ilgili diğer tehlikeli durumda siyasetle müzakere ederiz ifadesinde muhatabın kim olduğunun tartışılmasıdır ki müzakere edilecek ister PKK'nın uzantısı parti olsun ister teröristbaşı olsun müzakere edilen terör değil, Kürt sorunu değil teröristbaşının hapisten çıkmasını sağlayacak PKK'nın talepleri oldu. Bu gelişmeyle birlikte Türkiye iki taraf olarak resmen ayrılmış oldu, birlik ve kardeşlik yaratalım derken toplum taraflara bölündü, devletin müzakere ettiği parti veya kişi de otomatikman tüm Kürtleri temsil eden taraf oldu, TBMM'deki diğer partilere oy veren Kürt kökenli vatandaşlarımızı düşündüğümüzde toplumun gerçekte böyle bir bölünme yaşamadığını ama sorunun kendisi gibi bölünmenin de yapay olduğunu ve gerçekleri yansıtmadığını göstermektedir.

Mit 10.  Bütün dünyada olduğu gibi bizim gizli servisin (MİT) de terör örgütüyle görüşmesi/müzakeresi doğrudur. Bu gizli servislerin görevidir.

Yanlış. İstihbarat teşkilatının tek ve ana görevi devletin kurumlarının ihtiyacı olan istihbarat isteklerini karşılamaktır. MİT kanunu olarak da bilinen Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nda bunun haricinde MİT'e verilmiş bir görev yoktur.  Çünkü söz konusu kanun  "bu teşkilat Devletin güvenliği ile ilgili istihbarat hizmetlerinden başka hizmet istikametlerine yöneltilemez" hükmünü içermektedir.
Bu mit oluşturulurken kullanılan destekleyici argüman ise terör örgütleriyle mücadele eden diğer ülkelerin gizli servislerinin de görüşme/müzakere yaptıkları yönündeki hiçbir gerçek belge ve bilgiye dayanmayan ifadelerdir ki kamuoyumuzda en çok bilinen ETA ve İRA örneklerinde bunu gösteren bilgi ve belgeler mevcut olmadığı gibi tersine esas olarak terör örgütlerinin yapacağı faaliyetleri / saldırıları önceden haber almaya (ki gizli servisin esas görev de budur, istihbarat toplamak) yönelik  olarak gizli servisin polis ve askeri istihbaratın önüne geçmesi söz konusudur. Bugün yine ABD terörle mücadelede tek gerçek terör tehdidi gördüğü El Kaide örgütüyle bir görüşme ve pazarlık içinde olduğunu gösteren hiçbir bilgi belge, haber yoktur. Aksine terörle mücadele stratejilerinde bunu kesinlikle ret etmektedir. Nitekim El Kaide lideri Ladin'in sağ olarak yakalanma fırsatı varken öldürülmesi ve halen El Kaide'nin lider kadrosuna yönelik özellikle insansız uçaklarla yaptığı operasyonlar ABD'nin bu terör örgütüyle  müzakereyi aklından bile geçirmediğini ve keskin hiyerarşik yapıda olan terör örgütlerinin lider kadrosunun imha edilmesi o terör örgütünün dağılmasını sağlayacak en önemli etken olarak gördüğünü göstermektedir.
2012 yılı sonlarında ABD Büyükelçisinin kendilerinin El Kaide lider kadrosuna yönelik kullandıkları teknik, taktik ve prosedürleri Türk hükümetiyle paylaşabileceklerini açıklamış ancak Türk yetkililer konuyu bile incelemeden Kandil'in özel şartları olduğu gerekçesiyle lider kadroya yönelik bir stratejilerinin olmadığını ortaya koymuşlardır. Tabii bunun arkasında o dönemlerde MİT müsteşarıyla teröristbaşı arasında başlamış olan müzakerelerin de rolü olmuş olabilir.  Bununla birlikte 30 yıldır terör yaparak yaşayan, demagoji ve pazarlık/müzakere konusunda çok tecrübe kazanmış teröristbaşının karşısına müzakere eğitimi / tecrübesi olmayan kişiler oturtulmuş ve yapılan müzakerelerden doğal olarak teröristbaşı galip çıkmış, müzakere edilerek bir sonuca ulaşılmasından ziyade teröristbaşının kuralları, zamanlamayı, uygulamanın nasıl olacağını dikte ettiği bir sürece dönüşmüştür.
Bu bağlamda şunu söylemek mümkündür. Türkiye'nin PKK terör örgütüyle mücadelesi özellikle 2005'den sonra mitlerle yürütülmüştür ve terör örgütüyle yapılan müzakere/pazarlıklar ise bu konudaki son mitin bizim MİT olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak;

Terörle mücadele mitlerle idare edilemeyecek kadar ciddi bir konudur, çünkü Türkiye'de 40.000 insanın hayatına mal olmuştur. Terör yaparak sorun yaratanlar ellerinde silahla tehdit ve şantajla sorunu çözeceklerini, kendilerine güvenilmesini, onlar ne isterse yerine getirilmesini istiyorlar. Mazisi yalan, vahşet, tehdit, şantajlarla dolu teröristlerin beyanlarına dayanarak sorunun çözümü mümkün olmadığı gibi akla, mantığa, vicdana da uygun değildir ama şu anda Türkiye'de yapılmak istenen budur. Bu aşamada yapılması gereken sorunun doğru tanımlanması, sorunun her veçhesine çözüm getiren ayağı yere basan gerçekçi politika ve stratejilerin belirlenmesi ve bunların toplumu taraflara ayırmadan toplumsal mutabakatla hayata geçirilmesidir.

KAYNAKÇA;


[i]Mitoloji, Vikipedi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Mitoloji, Erişim tarihi 28 Nisan 2013.
[ii]Yazarın notu: Konuyu güncel bir gündem maddesiyle de şöyle açıklayabiliriz: TBMM'de bir anayasa değişikliği çalışması var, önemli başlıklardan birisi de yönetim şekli yani mevcut parlamenter yapı ve değişik şekillerdeki başkanlık sistemleri tartışılıyor. Bu tartışmaya nasıl gelindi? En başta nasıl bir detaylı çalışma yapıldı da mevcut sistemin Türkiye'yi taşımadığına karar verildi? Mevcut sistemin tıkandığı noktalar neler, bu tıkanıklık nereden kaynaklanıyor? Çözüm seçenekleri nelerdir? Bu ve benzeri sorulara objektif cevapları ortaya koyamadan şimdi burada adı ne olursa olsun ama biz şunu istiyoruz yani adına siz kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sistem deyin ama biz başkanlık sistemine benzer kanunların, yetkilerin uygulanmasını istiyoruz diyebilir misiniz? Derseniz bu sorunu çözer mi? Tabii ki hayır, çünkü daha üzerinde mutabık kalınacak şekilde sorun tanımlanamamıştır.
[iii]"Çapulcudan Özgürlük Savaşçısına, Terörden Direnişe, Direnişten Bağımsızlığa: PKK Terör Örgütünün Dönüştürülmesi", http://www.21yyte.org/arastirma/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/2013/05/27/7012/ capulcudan-ozgurluk-savascisina-terorden-direnise-direnisten-bagimsizliga-pkk-teror-orgutunun-donusturulmesi, 27 Mayıs 2013.
[iv]  "TSK'nın Mezarlık Taleplerine Ret", Milliyet, 23 Temmuz 2013.
[v]Bu konuda örnek olarak ABD'ye bakarsak bu tür önemli strateji dokümanları bizzat ABD Başkanı ve ilgili bakanların konuşmalarıyla kamuoyuyla paylaşılmakta, içeriği açıklanmaktadır. Türkiye'de bunun örneğini görmek mümkün değildir.
[vi]"Terörle mücadele ederiz siyasetle müzakere", http://www.haberturk.com/gundem/haber/672922-terorle-mucadele-ederiz-siyasetle-muzakere, Erişim Tarihi 19 Temmuz 2013.

http://www.21yyte.org/arastirma/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/2013/08/04/7142/sadadasd

..


13 Ekim 2016 Perşembe

Şemdinli’deki PKK Terör Saldırısı ve PKK’nın Aklanması




Şemdinli’deki PKK Terör Saldırısı ve PKK’nın Aklanması



Yazar: Cahit Armağan DİLEK
10 Ekim 2016

Şemdinli’de PKK saldırısı: 10’u asker 18 şehit, 27 yaralı. Son olmayacağı anlaşılan bu terör saldırısında şehit edilenlere Allah’tan rahmet diliyorum. Bir süredir bu tür saldırılardan sonra verilen haberlerde ve değişik ortamlarda konuşan uzmanlar, her saldırıdan sonra terör örgütünün yeni bir stratejisinden bahsedip iyi haber verdiklerini ve uzman olduklarını öne çıkaran haberler ve açıklamalar yapıyorlar. Haberlerde ve açıklamalarda en çok kullanılan ifadelerden biri de sıkışan, çökmek üzere olan terör örgütünün son çırpınışları, teröristlere moral vermek için bu tür saldırıların yapıldığı.

Halbuki PKK yıllardır ve özellikle 7 Haziran sürecinden sonra da benzer saldırıları defalarca yaptı. Daha önce yapmamış veya çok nadir yapmış olsa bile terörün tanımı ve hedefini düşündüğümüzde terör örgütleri zaten sürpriz ve baskın tesiri yapmak isteyeceğinden hep aynı metotları, silahları kullanmaz; istediği etkiyi yaratabilmek ve güvenlik güçlerini aldatarak saldırısını başarıya ulaştırabilmek için değişik metotlar, silahlar kullanacaktır, öyle de oluyor. Bu temel hususu unutup terör örgütü strateji değiştirdi, çırpınıyor, intihar ediyor diyerek sözde uzmanca haber ve yorumlar yapmak işi çözmediği gibi kafaları da karıştırıyor. Ayrıca bütün bu önceki olayları, tecrübeleri dışlayıp anlık yapılan haberler, yorumlar terörle mücadeleyi de maalesef olumsuz etkiliyor, çünkü bir nevi medyatik haber ve açıklamalarla sorunun ve çözümün gerçek yönleriyle ele alınması zorlaşıyor.

Burada yapılması gereken belki de istihbarat ve güvenlik kurumlarının adeta bir empati yaparak sürpriz ve baskın etkisi yaratacak yeni bir terör saldırısı nerede, ne zaman, nasıl, ne ile yapılır diye düşünüp olasılığı çok düşük de olsa her türlü alternatife yönelik istihbari çalışma yapması ve güvenlik tedbiri almasıdır.
Patlamanın yarattığı hasar ile şehit/yaralı sayısı terör örgütünün çok büyük bir miktarda patlayıcıyı kullandığını gösteriyor. Ayrıca saldırının iyi planlandığı anlaşılıyor. Peki bunu nerede yapıyor? Son 2 ayda 400’e yakın teröristin öldürüldüğü bir bölgede. PKK 4-5 ton büyüklüğündeki patlayıcıyı son 2 aydır yoğun operasyonların yapıldığı bir ortamda o ilçelerin sınırlarından Irak’tan getirmiş olabilir mi? Bu biraz düşük ihtimal gibi. Yoksa Oslo görüşmelerinde de sızdığı gibi yıllardır depolanmış patlayıcılar mı kullanılıyor ya da daha büyük ihtimalle çözüm süreci döneminde yolların altına döşenenlerin yanında henüz tespit edilemeyen depolardaki, mağaralardaki patlayıcıları mı kullanıyor? Ve çözüm sürecinde depolanan silah ve patlayıcılar Suriye’nin kuzeyinden gelmiş ve halen de geliyor olamaz mı? Büyük ihtimal. Yani bir bakıma çözüm süreci hatasının bedelini ödemeye devam ediyoruz.

OHAL’in yaşandığı, yoğun arama tarama operasyonlarının yürütüldüğü bir bölgede tonlarca patlayıcının araçlara yerleştirilmesi, saldırı noktasına taşınması neden tespit edilemez? PKK’nın o noktada öncesinde iyi hazırlanmış bu saldırıyı yapabilmesi zayıfladığını mı gösteriyor, yoksa rahatça büyük bir terör saldırısı yapabilecek ortamın halen var olduğunu mu?

Temmuz 2015’ten bu yana öldürülen PKK’lı terörist sayısı 9.000 civarında. Bu sayı terör örgütünü etkilemez mi? Tabi ki çok etkiler. Etkiliyor da. Ama PKK terör örgütünün zorla, şantajla, tehditle de olsa eleman toplayabildiğini görüyoruz. PKK’nın Suriye kolunun Suriye’nin kuzeyinde süper güç ABD ile müttefiklik ilişkisine girdiğini, 50.000 civarında elemanının eğitimli, donanımlı olduğunu ve PYD/YPG’ye yabancı askeri yardımların devam ettiğini, gerektiğinde buradaki patlayıcı ve teröristlerin Türkiye’ye aktarıldığını unutmayalım. Yani Türkiye’deki PKK terörüyle Suriye ve Irak’taki gelişmeler özellikle çözüm sürecinin başlamasıyla birlikte iç içe girmiştir, doğrudan bağlantılı hale gelmiştir.

Evet PKK yurt içinde darbeler almaktadır, teröristler büyük kayıp vermektedir; ama şu aşamada öncelik verdiği Suriye’nin kuzeyi ve Irak’ta Musul’un kuzey batısında (Sincar, Telafer) hedeflerine ulaştığında Türkiye içine ağırlık vereceği de aşikardır. Bu kapsamda Türkiye içinde her yerde küçük ya da büyük çapta terör saldırısı yapabileceğini zaman zaman da bir dalga şeklinde peş peşe saldırılar yapabileceğini göstermeye, Türkiye’nin enerjisini Suriye ve Irak kuzeyinden ziyade içeriye harcamasını sağlamaya çalışmaktadır.

Bu durum bize şunu gösteriyor: Türkiye’nin savunması ve güvenliği sınırlarının çok ötesinden başladığı gibi terörle mücadelesinin de sınırlarının güneyinde ayırım yapmaksızın Irak ve artık en önemlisi Suriye’nin kuzeyindeki PKK’nın terör üslerinin bulunduğu yerlerden başlamaktadır. Bu ifade, yurt içindeki operasyonların veya tedbirlerin öncelikli olmadığı anlamına gelmez. Bilakis yukarıda bahsettiğimiz gibi çözüm sürecinde yapılan patlayıcı depolamalarının, tuzaklamalarının tespit edilmesine yönelik istihbarat operasyonlarına ve sonrasında tespit edilenlerin imhasını sağlayacak operasyonlara, ayrıca bunlarla eş zamanlı ve koordineli olarak PYD kontrolündeki Suriye sınırının tam olarak terör yapılanmasından kurtarılmasının sağlanmasına ağırlık verilmesini gerektirmektedir. Bu da devletin bütün istihbarat ve güvenlik kurumlarının tek vücut halinde hareket etmesini gerektirir. Ayrıca terör örgütünün en üst kademesindeki lider kadrosunun öldürülmesine yönelik operasyonlar bu terörle mücadele gayretlerinin odak noktası olmalıdır.

Diğer taraftan IŞİD terör örgütünün bölgede yarattığı politik-askeri ortam PKK terör örgütünün arkasındaki dış desteğin PKK’nın Suriye kolu üzerinden açıktan ve doğrudan yapılmasına yol açmıştır. Bu durum PKK’nın 1984’ten bu yana elde ettiği en önemli avantajdır. Rakka ve Musul operasyonları bağlamında Irak ve özellikle Suriye’de PKK’nın hedeflediği özerk yapılanmalar pazarlık daha doğrusu PYD’ye bir ödüllendirme konusu olarak ortadadır. PKK’nın bu ülkelerdeki uzantıları bağlamında uluslararası arenada oluşacak mutabakat içerisinde özerk yapıların kabul görmesi / onaylanması halinde PKK bu sefer uluslararası güçlerin dikkatini Türkiye üzerine çekecektir. Siyaseten kabul görmüş Irak ve Suriye’deki uzantıları (PYD) üzerinden PKK’nın aklanması ve taleplerinin kabul edilmesi süreci Türkiye’ye dayatılacaktır, ki zaten dayatmalar başlamıştır.



..