Batı Çalışma Grubu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Batı Çalışma Grubu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2019 Salı

UYUŞTURUCUDAN SUSURLUK'A BÖLÜM 57

UYUŞTURUCUDAN  SUSURLUK'A  BÖLÜM 57



Söyleşi,
10/1/2003 - 05:51 
Atin,


Bu Söyleşinin soru soranı bellidir de Cevaplayanı meçhul. 
Bu bakımdan bu söyleşiyi “hayali” bir Söyleşi olarak da kabul edebilirsiniz.

Soru – Son Siyasi gelişmeleri, yani AK Partinin seçimleri kazanmasını, Merkez sağda yeni bir yapılandırmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cevap – Önce AK Parti hakkındaki görüşlerimi sunayım. AK Parti’nin seçimleri kazanmasında iki önemli unsurun etkili olduğu kanaatindeyim. Birincisi halkın tepkisi, diğeri ise dış destek.
Soru – Halkın tepkisini ve nedenlerini hemen hemen herkes biliyor. Peki, dış destek derken neyi kastediyorsunuz?
Cevap – Süper gücün, yani Amerika’nın desteğini kastediyorum. Bu gizli saklı bir şekilde olmadı ki.
Soru – Radikal İslamcı çevrelerle başı dertte olan ABD, neden İslami kesime en yakın bir partiyi destekledi, neden böyle bir tercihte bulundu ki?
Cevap – Ülkelerin açık politikaları ile gizli politikaları arasında farklılıklar, tezatlar olabilir. Bu tercihin nedenlerini önümüzdeki günlerdeki gelişmelerle herhalde daha iyi görebileceğiz. Amerika bir tarihte İran’daki mollaları, Afganistan’daki Taliban’ı da desteklemişti. Sonra hem mollalar, hem de Taliban en büyük düşmanı haline geldi. O gün için amaçlarına en uygun seçimi bu desteklerde görmüşlerdi. Amerika bakımından önemli olan yaşanılan zaman dilimi içerisinde ABD’nin amaçlarına en iyi hizmet verebilecek seçimin yapılmasıdır. Hizmet verecek olanların düşünce ve yapısının bu amaçta tali bir değeri var. Özellikle Irak’a yönelik bir operasyonda, Müslüman bir ülkenin, halkının çoğunluğu tarafından desteklenen, dini inançları kuvvetli yöneticilerinle işbirliği halinde bulunması ABD için büyük bir avantaj. Amerika destek vermişse muhakkak ki bu desteğin karşılığını isteyecektir. 
Soru – Peki ABD’nin bu desteği ne kadar sürer sizce?
Cevap – Amaca ulaşana kadar. Ondan sonra ne olur bilmem, her şey tersine dönebilir.
Soru – Göründüğü kadarı ile bu günkü hükümetin ABD menfaatlerine doğrudan hizmet eder bir tavrı yok. Başbakan bu konuda hayli ihtiyatlı. Savaş istemediklerini ve bu konudaki kararı hükümetin değil meclisin vereceğini belirtiyorlar. 
Cevap – Bence hükümet tam manası ile sıkışmış ve bölünmüş durumda. Herhalde Başkan Bush, Tayyip Erdoğan’ı sadece hatırını sormak ve kutlamak için Amerika’ya davet etmedi. Bu olağanüstü davetin nedeni ve neticeleri olmalı. Konuyu biraz daha açıp inceleyelim. Ordu, bazı Amerikan yanlısı subaylar hariç genelde böyle bir maceraya karşı. Ancak ordumuz tamamen Amerikan standartlarındaki silah ve teçhizat ile donanmış vaziyette. Asker Amerika’ya karşı doğrudan bir tavra girmek istemiyor. Amerika ile ters düşmesi orduya zarar verir, orduyu güç duruma sokar. Onun için kenara çekilip kararı siyasi otoriteye bıraktılar, sessizce ve dikkatle gelişmeleri izliyorlar. Şimdi bütün mesuliyet siyasetçilerde. Çıkmaz bir noktaya gelmiş olan Irak ve de Kıbrıs konusunda hata yaparlarsa bedelini çok ağır öderler. Bu noktada hata yapmak da çok mümkün.
Soru – Önce Irak konusuna bakalım. Basına yansıdığı kadarı ile Amerika’nın bu dönemdeki talepleri Özal zamanındaki taleplerin bir hayli üstünde ve uzun süreli. Peki Türkiye Amerika’nın bu taleplerine sırtını çevirirse ne olur, belli oranda destek verirse ne olur, tam olarak destek verirse ne olur? 
Cevap – Her üç şıkta da olumsuzluklar var. Türkiye Amerika’ya sırtını çevirirse, bunun tatsız, şimdiden tam kestiremeyeceğimiz kadar çok olumsuz neticeleri olabilir. Siyasal, askeri ve ekonomik alanlarda çok sıkıntılı bir döneme girebiliriz. Avrupa Birliğine üye olsak belki böyle bir sıkıntıya girmez, bir nedenimiz ve arkamızda desteğimiz olurdu. Böyle bir desteğimiz de yok. Bu durumda Amerika’nın bizi dost ve müttefik ülke konumundan çıkarması dahi mümkün. 11 Eylül olayları Amerika’nın dünya liderliğini sarsan önemli bir gelişmedir. Amerika, aynen Pearl Harbour hezimeti sonrasında olduğu gibi bir süreci yaşamaktadır. Dünyaya gücünü göstermek , liderliğine boyun eğdirmek için her yolu deneyeceği bir zaman dilimi içindedir. Ya gücünü göstererek liderliğini devam ettirecek, ya da çöküş sürecine girecektir. Onun için bu dönemde Birleşmiş Milletler kararlarını, diğer ülkelerden gelen tepkileri pek dikkate almaması doğal bir davranıştır. Diğer şıkka gelince, belli oranda destek olmaz. Ya desteklersiniz, ya da desteklemezsiniz. Belli oranda destek ile ne Amerika’ya, ne de Irak ve diğer savaş karşıtı ülkelere şirin gözükebiliriz. Bu kaypak politika bize daha fazla zarar getirir. Amerika’ya tam destek vermenin de Türkiye’ye başta ekonomik olmak üzere ağır bedelleri olacaktır. Türkiye’nin kendisini savaşın içinde bulması, komşuları ve Arap ülkeleri ile siyasi ve ticari ilişkilerinin bozulması, terör olaylarının Türkiye’ye yönelmesi ve daha bir çok olumsuzluk mümkün. Türkiye’nin, başlangıcından bütün bu ihtimalleri alt alta koyup, hesap yapması, kısa ve uzun vadede en az zarar göreceği bir şekli seçmesi ve istikrarlı bir tavır izlemesi gerekirdi. Böyle olmadı. Şimdi çıkmaz bir noktada ve kararsız bir durumdayız.
Soru – O zaman Amerika’nın Irak’a karşı tutumu sadece petrol ve petrol yataklarının kontrolü ile ilgili bir durum değil?
Cevap – Tabii ki. Dünyanın kontrolünün yanında petrol yataklarının kontrolü hafif kalır. Dünyayı kontrol edebildiğini ispat eden bir güç için petrol yataklarının kontrolü bir sorun olmaz.
Soru – Kıbrıs konusunda ne diyorsunuz. Kıbrıs konusu ile Irak konusu arasında bir bağlantı olabilir mi?
Cevap – Kıbrıs bizim için güvenliğimiz açısından çok stratejik bir konuma sahip, hayati önemi olan bir adadır. Kıbrıs’taki varlığımızı kaybetmemiz güvenliğimizde büyük bir boşluk yaratır. Buna müsaade edemeyiz. Kıbrıs’ı oldu-bittiye getirirlerse orası karışır, 1963’deki gibi kan dökülür. Bugünkü hükümet Kıbrıs konusunda gereksiz tavizler verirse bu affedilmez. Düşmanla işbirliği, vatana ihanet olarak nitelendirilir. Kıbrıs konusundaki gelişmeler, Amerika ile ilişkilerimize paralel bir şekilde değişiklik gösterebilir. Kıbrıs ile ile Irak konusu arasında bu açıdan bir bağlantı var.
Soru – İlginç bir değerlendirme. Tekrardan ilk sorumuza dönelim. Merkez sağdaki gelişmelere ne diyorsunuz? Mehmet Ağar ezici bir şekilde DYP’nin başına geldi. Bu geliş, onun merkez sağı toparlayabilecek niteliklere sahip olduğunun ve halkın onu desteklediğinin bir göstergesi mi? 
Cevap – Tabii ki Ağar’ın DYP’nin başına gelmesi tesadüfi veya tamamen onun becerisine, halkın sempatisine bağlı bir durum değildir. Bu planlı bir gelişmedir. Planın ikinci safhasında, eğer plan dışı sürpriz gelişmeler olmazsa, DYP-ANAP birleşmesi olacaktır. Daha sonra MHP’den kopmalarla kuvvetli bir merkez sağ hareket haline gelecektir. Ağar bu işin taşeronudur.
Soru – Planlı bir hareket diyorsunuz. Bu planı yapan güç nedir, kimlerdir?
Cevap –Refahyol’u yıkan, Mesut Yılmaz’ı Başbakan yapan güç hangisi ise o güçtür. Adını artık siz koyun.
Soru – Anlıyorum. Burada sizin kimliğinizi gizli tutacağıma söz vermeme rağmen yine de ihtiyatlı davranıyorsunuz. Belki de bulunduğunuz önemli mevkii size böyle bir alışkanlık kazandırmış. Sizin bu tarifinizi ben adlandırırsam buna “Batı Çalışma Grubu” derim. Yani asker ağırlıklı bir yapı.
Cevap – Yorum yok, ister “Batı Çalışma Grubu” deyin, isterseniz de Ertuğrul Özkök’ün tabiri ile “Derin Devlet”.
Soru – İyi ama böyle bir planlamanın gerekçesi nedir?
Cevap – Bakın bu yeni bir planlama değil. Biliyorsunuz bir süredir Türkiye’de, cumhuriyeti yıkmak, laik rejimi değiştirmek, dini devlet kurmak için sinsice çalışmalar yapılıyor. Buna tabii ki izin verilmeyecektir. Her örgütlenme, karşı örgütlenmeyi de doğurur. Bu konuda da bir süreden beri aktif çalışmalar yapılıyor.
Soru – Bazı çalışmalar benim de kulağıma geldi. Türkiye’nin muhtelif şehirlerinde emekli subaylara bürolar kurdurulduğu, bu birimlerin istihbarat amaçlı örgütlendiği gibi. Sadece yurt içinde değil, yurt dışında da MİT dışında bu tip faaliyetler yürütüldüğüne şahit oluyoruz. Peki bu tip örgütlenmeler ileride Susurluk olayında olduğu gibi kontrol dışına çıkıp, ülkeyi sıkıntıya sokmaz mı? Bırakın kontrol dışına çıkmasını, istihbarat özel bir ihtisas isteyen bir iş. Önüne gelen istihbarat yapmaya çalışırsa, bu yanlışlıklara, bir istihbarat kaosuna neden olmaz mı? 
Cevap – Tabii ki bu dikkat edilmesi gereken bir husus. Ancak Türkiye olağanüstü bir dönem yaşıyor. Olağanüstü dönemlerde, olağanüstü faaliyetlerin de yürütülmesi doğaldır. Hatalar, aksaklıklar çıkabilir, bunlar da düzeltilir. Neticede PKK’nın kanuni boşluklardan faydalanıp örgütlenmesi, gelişmesi nasıl önlendiyse, cumhuriyet düşmanlarının örgütlenmesine de asla izin verilmeyecektir.
Soru – İyi ama bu yine yargısız infazların, siyasi cinayetlerin yaşandığı bir dönemi yaratmaz mı?
Cevap – Yorum yok. Bu konuda polemiğe girmek istemem.
Soru – Peki başka bir sual. Biliyoruz ki ülkemizdeki her türlü illegal faaliyete vasat yaratan temel bir unsur yolsuzluktur. Türkiye’nin en büyük sorununun yolsuzluk olduğunu eski Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu da kaç kez açıkça belirtmiştir. Yolsuzluğun olduğu yerde, kaçakçılık da vardır, her nevi organize suç da vardır, terör de vardır. Durum böyle iken Türkiye’nin güvenliğine hassas çevrelerin, Merkez Sağ’ın başına Mehmet Ağar gibi adı yolsuzluklara çok karışmış, bu güne kadar yargıya hesap vermekten kaçmış şaibeli bir kişiyi seçmelerinin, veya taşeronluğu bu zata vermelerinin ne gibi bir gerekçesi olabilir? Bu bir çelişki değil mi?
Cevap – Tabii ki kendimi bu sualin doğrudan muhatabı olarak görmüyorum. Kişisel görüşüme göre böyle bir tercihe, Mehmet Ağar’ın deneyim ve tecrübeleri ile becerileri neden olmuştur. Ketum bir kişi, ayrıca kendisinin böyle bir göreve talip olduğu da muhakkak.
Soru – Mehmet Ağar’ın illegal örgütlenmeler, yargısız infazlar konusunda engin deneyimleri olabilir. Bu güne kadar korunmasının ve yargılanmamasının arkasında da Türkiye’nin güvenliğine hassas çevrelerce görevlendirilmiş olması gibi bir neden bulunabilir. Ancak Ağar hakkındaki iddialar sadece bununla sınırlı değildir. Uyuşturucu konusunda, şahsi çıkar sağladığı konusunda, kaçakçılara silah dağıttığı, hüviyet verdiği konusunda hakkında çok sayıda iddia vardır. Bu konulardaki iddiaları şimdi tek tek saymak istemiyorum. Bir başka yazıda bu konuya değineceğiz. En önemli iddialardan birisi de yabancı istihbarat teşkilatları ve özellikle İsrail istihbarat servisi ile ilişkileri konusundadır. 
Cevap – İsrail İstihbarat Servisi ile ilişkisi Abdullah Öcalan’a yönelik faaliyetler ile ilgilidir. Abdullah Öcalan’ın yakalanması konusunda İsrail Servisi ile işbirliği olmuştur. Ayrıca İsrail’den silah alımında bulunulmuş, İsrail özel birimlerinin Özel Harekat Polislerine eğitim vermesini sağlamıştır. Bunlar devletin bilgisi dahilinde olan işlerdir. Bu ilişki zamanın Başbakanı Tansu Çiller’in, Kasım 1994’te Tel Aviv’e yaptığı resmi ziyareti sırasında başlamıştı. Bu ziyaret sırasında siz de oradaydınız.
Soru – Evet. Başbakan Çiller’in 1994’deki İsrail ziyareti sırasında ben de MİT Müsteşarı ile birlikte oradaydım. Ancak İsrail Gizli Servisi Mossad ile yapılan görüşmeler sırasında çok enteresan bir durum oldu. Görüşmelerin başlamasından bir müddet sonra Başabakan Çiller özel görüşme yapacağını söyleyerek görüşmenin yapıldığı odadaki Türk heyeti mensuplarını çıkarttı. Yani konunun esas sahibi olan MİT Müsteşarını, beni, Dışişleri mensuplarını dışarı çıkarttı. Yanında sadece Mehmet Ağar kaldı. İkisinin Mossad’la ne gibi özel bir görüşme yaptıklarını bilmiyorum. Bu eşi görülmemiş davranışı Mossad’ın iyi bir şekilde değerlendirmediğini düşünmek saflık olur. Ne ise bu kanuda detaya girmeyeyim. Mehmet Ağar’ın İsrail istihbaratı ile ilişkilerinin başlangıcı bu görüşme değildir. Bu irtibat İstanbul’da görev yaptığı tarihe kadar uzanır. Ayrıca Çiller’in İsrail’i ziyaretinden önce Mehmet Ağar 3-4 kez gizlice Tel-Aviv’e gitmiş ve üst düzey Mossad görevlileri ile ikili temaslarda bulunmuştur. Bu seyahatlerini İsrail’den silahları temin eden Haspro şirketinin sahibi Ertaç Tinar ile birlikte Zürih üzerinden yapmıştır. Bir seferinde de Ceylanlara ait özel uçağı kullanmıştır. Bu tip temaslar devlet işleyişine uygun değildir ve istihbari açıdan son derecede şüpheli temaslardır. Ağar ayrıca İsrail Servisinin Ankara’daki temsilcisi ile de periodik görüşmeler yapıyordu. Bu görüşmelere başlangıçta MİT’den Yavuz Ataç da MİT Müsteşarının bilgisi dahilinde katılıyordu. Bunlar normal ilişkiler değildir. Ben bu sebeple Mehmet Ağar’la ilgili gelişmelerde sadece iç güçlerin desteği değil, dış güçlerin desteğininde olabileceğini düşünüyorum. 
Cevap – Bu anlattıklarınızı bilmiyorum ve ilk kez duyuyorum. Ne kadar doğrudur onu da bilemiyorum. O bakımdan bir yorum yapamayacağım.
Soru – Anlattığım hususların hepsinin devlet arşivinde belgeleri var. Resmi bilgiler, ifade tutanakları. Araştırırsanız bulabilirsiniz. Mesela Haspro şirketinin sahibi Ertaç Tinar verdiği ifadede şöyle demiş: “İlk seyahatlerinde Mehmet Ağar, Korkut Eken, İbrahim Şahin ve Ertuğrul Ogan THY uçağı ile Zürih’e geldiler. Oradan İsviçre Hava Yolları ile Telaviv’e birlikte gittik. İlk seyahatin tarihi 1993’ün Eylül sonudur. Bundan sonraki dönemde bir defa daha gene Zürih yoluyla Telaviv’e bir defa da ‘Ceylan’ isimli 8 kişilik özel uçakla günü birlik Telaviv’e gidip döndük. Mehmet Ağar bu toplantılarda İsrail istihbarat Teşkilatı’nın en üst kademeleri ile görüştü. Ben ne görüşüldüğünü kesinlikle bilmiyorum. Toplantılarda bulunmadım. Bu seyahatler tam kesin tarih söyleyememekle birlikte dönemin Başbakanı’nın İsrail’e ziyaretinden öncedir”.
Cevap – Araştıracağım.
Soru – Galiba size soru soracağıma daha çok ben konuştum. Son bir soru daha sorup sizi daha fazla yormayayım. MİT Müsteşarı değişecek galiba?
Cevap – Öyle gözüküyor.
Soru – Adaylar arasında Emekli Orgeneral Edip Başer’in ismi geçiyordu. Son olarak da Korgeneral Kemal Yılmaz’ın adı geçiyor. Ne dersiniz?
Cevap – Edip Başer’i zannetmem. İstisnalar hariç MİT’in kadrosu Korgeneral seviyesindedir. Kemal olabilir.
Soru – Bir yanda Mehmet Ağar, bir yanda Kemal Yılmaz. Yandık demek.
Cevap – Neden?
Soru – Mehmet Ağar gibi Kemal Yılmaz’ın ismi de yargısız infazlar dolayısıyla çok yıpranmadı mı? Atin’de Uyuşturucudan Susurluk'a isimli dizi yazının “Örgütü Kimler Yönetiyor” bölümünde ondan bahsetmiştik. Eski Özel Harp Komutanı, Çevik Bir ekibinden.
Cevap - Bu tip kritik görev yapan herkesin adı yıpranabilir. Sizinki de yıpranmadı mı? Atin’de bahsettiğiniz yazıyı okumadım. Yeni bir yazı mı?
Soru – Hayır yeni değil. Yeşil’in anlatımı ile ilgili bilgilerdi. Değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Merkez sağdaki gelişmelerden bahsederken birçok başka konuya atladık. Bazı konularda fikir birliğinde olmasak da yorumlarınız çok faydalı oldu.
Cevap – Ben de teşekkür ederim.

http://www.atin.org/detail.asp?cmd=articledetail&articleid=445



***

31 Temmuz 2017 Pazartesi

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ BÖLÜM 26


28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM  SİSTEMİNE ETKİLERİ BÖLÜM 26

4.7. 28 Şubat Süreci İçerisinde ki Aktif Olan Çevreler ve Ortaya Çıkan Belgeler 

4.7.1. Batı Çalışma Grubu (BÇG) ve İllegal Yapılanma 

28 Şubat sürecinin en simge oluşumlarından biri de BÇG (Batı Çalışma Grubu) olmuştur (Arikan, 2010, s.111). 28 Şubat sürecinde bütün kişi ve kurumların üzerinde sistematik bir disiplin ve denetim sağlamak için Dz. K. K. Ora. Güven Erkaya tarafından ilk olarak Ocak 1997 ayında Deniz Kuvvetleri bünyesinde kurulan BÇG olarak bilinen yasadışı bir birim oluşturulmuş, bu grubun çalışma, bilgi toplama, işleme, karar alma süreçlerine yönelik bir program hazırlanmıştır (Komisyon, 2012, s.322). 

Refah-Yol Hükümeti’nin “irtica/laiklik” meselesini gündeme getirmemesi ve tartışmaya açmaması askerleri rahatsız etmekle beraber bu konu kamuoyunda da büyük bir gerilim yaratmıştır (Gürses, 2009, s.132). İrtica tehdidi büyük boyutlara ulaşmaya başlayınca, tehlikeyi gören TSK gerekli uyarıları yapmak ve önlemleri almak zorunda bırakılıyordu; çünkü şimdiden gerekli önlemler alınmazsa, irtica tehdidini önlemek, sonunda TSK’nın başına kalacaktır (Bölügiray, 1999, s.149). Tıpkı 12 Eylül öncesinde terör örgütü için alınan önlemler ve yapılan çalışmalar olduğu gibi, 28 Şubat sürecinde de TSK, irtica tehlikesi karşısında gerekli önlemleri alma yoluna gitmiştir. TSK, irtica 
tehlikesi karşısında, çok ciddi önlemler almak zorunda kalmakla beraber, hükümet yetkililerine, devlet ve toplum yönetiminde etkili olan kurumlar ve sivil toplum kuruluşlarına çeşitli brifingler veriliyordu. Bu dönem içerisinde, çeşitli çalışmaları hazırlamak ve irticanın tırmanışını takip etmek için, bu konuda gerekli önlemleri alabilmek ve hareket planlarını güncelleştirmek için sürekli bir “Çalışma Grubu” kuruluyordu. 

BÇG genel olarak, irtica ile savaşımında TSK’nın aldığı önlemler zincirinin en önemli bir halkasını oluşturuyordu. BÇG, 28 Şubat 1997 MGK toplantısından sonra ve alınan kararlara dayanak olarak kuruluyordu. Genelkurmay Başkanlığı BÇG’nin kurulmasının amaç ve gerekçesini şöyle açıklıyordu: “TSK, irticai faaliyetleri iç tehditle, bölücü terör ile aynı seviyeye, yani birinci önceliğine yükseltmiş ve bu duruma bağlı olarak yeni bir teşkilatlanma içerisinde BÇG oluşturulmuş ve faaliyete geçirilmiştir” (Bölügiray, 1999, s.149-150). BÇG’nin hedefi “Türkiye Cumhuriyet’i Devleti’nin temel nitelikleri olan ve Anayasa’da yerinin bulan Atatürk İlke ve 

İnkılapları ile sosyal hukuk devletine karşı her türlü faaliyeti takip ve kontrol etmektir. İrtica faaliyetlerin izlemekle yükümlü olan bu grup çeşitli brifingler ile kamuoyunu bilgilendirecektir” şeklinde ifade edilmiştir. Özellikle kurulan bu grubun amacı; irtica tehdidini ortadan kaldırmak değil, irtica tehdidini saptamak ve alınacak önlemleri yetkili makamlara bildirmektir. İrtica tehdidini önlemek ise siyasi iktidar ve güvenlik güçlerinin görevi idi (Bölügiray, 1999, s.150) . 

BÇG’nin merkezi Genelkurmay Başkanlığı’nda bulunuyordu. BÇG dönemin Dz. Kuv. Kom. Ora. Güven Erkaya’nın inisiyatifinde başlatılmış ve Silahlı Kuvvet leri’n hemen tüm kademelerinde birer bürosu oluşturulmuştur. BÇG’nin bünyesinde inceleme, araştırma ve değerlendirme birimleri bulunmakta, bunların yanında hukuk, psikolojik harekât ve istihbarat gibi birimlerinde bulunduğu bilinmektedir. İstihbarat faaliyetleri çerçevesinde hazırlanan raporlar komutanların bilgisine sunulmakta ve komutanlar bu raporlarla MGK toplantı larına ve Genelkurmay’da verilen brifinglere katılmaktadırlar. Özellikle TSK’dan gelen bilgiler, MİT ve Emniyetten alınan bilgiler, medyanın irtica konusu ile olan yazıları ve kişilerden toplanan bilgiler BÇG’nda değerlendiriliyor ve komuta kademesine sunuluyordu. BÇG tarafından, aynı zamanda, irtica konusunda 
psikolojik harekât çalışmaları yürütülmüş, irtica yanlısı olduğu öne sürülen kişi ve kurumlar hakkında istihbarat toplanmış; medya organları ve haberleri manipüle edilmiştir (Tuna, 2009, s.20). Burada değerlendirilen bilgiler gerek ve önem derecesine göre MGK’ya, Başbakan’a, Cumhurbaşkanlığı’na ve ilgili devlet makamlarına gönderiliyordu. Bu bilgiler üzerinden gerekli inceleme ve çalışmalar sonucunda irticayakarşı alınacak yeni önlemler görüşülüyor ve çeşitli plan faaliyetleri üzerinde duruluyordu. 

BÇG’nin başında, Genelkurmay Hareket Daire Başkanlığı’na bağlı İç Güvenlik Daire Başkanı bulunuyordu. Bu kişi aynı zamanda Genelkurmay’ın Başbakan yanındaki temsilcisi oluyordu. BÇG, taşrada da faaliyet gösteriyordu. Özellikle taşrada ki birliklerde bulunan tüm subay ve astsubaylar irtica ile ilgili bilgi toplamayla görevlendirilmiş ve topladıkları bilgileri kendi birliklerinin BÇG ünitesine gönderiyorlardı ( Bölügiray,1999, s.151). 

Komutanların irtica ve şeriat tehlikesine karşı “Batı Çalışma Gurubu’nu” kurduğu da kamuoyuna resmen yansıdı ve bu isim BÇG şeklinde kısaltılarak irtica 
kelimesinin geçtiği her cümlenin içine girdi. Buna DYP Bursa milletvekili Ali Osman Sönmez’in DYP kapalı Gurubunda yorumu şu oldu: “Askerler, bakanlar kurulunu bile oluşturmuşlar” Brifingde darbelere zemin teşkil eden İç hizmet Kanunu’nun 35. Maddesine de atıfta bulunuldu: “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır. TSK için durumdan vazife çıkarmak bir görevdir.” (Karalı, 2005, s.227-228). 

MGK’nın 28 Şubat 1997 Kararlarından sonra irticayla ilgili olarak BÇG adı altında özel bir çalışma grubu oluşturulmuş ve faaliyete geçirilmiştir. Bu grubun görevi: 
irticai tehdidin Türkiye genelinde resmini ortaya çıkarmak, bu çerçevede 5442 sayılı il idaresi kanunun uygulamasına ilişkin hazırlanan emniyet, asayiş ve yardımlaşma planlarını güncel hale getirmektir. Bu amaçla gerekli bilgilerin elde edilmesine yönelik olarak TSK rapor sistemi önergesi içerisinde ihtiyaç duyulan bilgiler sıralanmak suretiyle genel kriterler ortaya konmuş ve rapor sistemi geliştirilmiştir (Özgan, 2008, s.87). 

BÇG, Post-modern darbe olarak bilinen 28 Şubat 1997 tarihli MGK kararlarının uygulanıp uygulanmadığının denetimi amacıyla kurulan bir yapıdır. Kurulan bu teşkilat aynı zamanda 28 Şubat’ta yaşanan Post-modern darbenin hazırlayıcı larındandır. Bu teşkilat birçok kişiyi fişlemiş ve gözetim altında tutmuştur. Post-modern darbeyi getiren birçok olayında arkasında BÇG’nin olduğu iddia edilmektedir. BÇG, Ora. Güven Erkaya'nın komutanı olduğu Deniz Kuvvetleri bünyesinde faaliyet göstermiştir. Fikir babası ise Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir'dir. İrticai faaliyet içerisinde olduğunu iddia ettiği kişilere karşı tedbir almak amacıyla kurulan BÇG'nin 28 Şubat sürecinde 6 milyona yakın insanı fişlediği iddia edilmektedir. Silahlı Kuvvetlerin birçok biriminde teşkilatlanan BÇG faaliyetleri vasıtasıyla, sadece askeri personelin değil, ülke genelinde, tüm kamu kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin ve çevresinde tanınan önemli işadamı ve vatandaşların siyasi görüşlerinin tespit edilmesi istenmiştir (Komisyon, 2012, s.322). Belgelere göre “Org. Çevik Bir'in emriyle, BÇG adında bir birim oluşturulmuştur.” 16 Nisan 1997 tarihli olan ve bütün askerî birimlere gönderilen ilk belgede, laiklik aleyhtarı faaliyetlerin arttığı vurgulanarak camilerin gözetim altına alınması emrediliyordu. Plana göre görevli askerî personel camilere gidecek ve laiklik karşıtı fiil ve sözleri ivedilikle garnizon komutanlıklarına bildirecekti. Çevik Bir imzasını taşıyan ve bütün askeri birimlere gönderilen 29 Nisan 1997 tarihli ikinci belgede ise her ildeki öğrenci yurtları, özel okullar, dernekler, vakıflar, Kur'an kursları, imam hatip okulları ve bu kurumlara giden gelenlerin sayısının ve kimliklerinin tespit edilmesi isteniyordu. 3. belge ise birimin bilgi ihtiyaçlarının karşılanması hakkında idi bu belgeler o dönem gizli bir şekilde oluşturulmuştur (Özer, 2011, s.72-73). BÇG, gerek sivil ve gerek kamu personelinin dini, siyasi, ailevi yapısı ve dünya görüşü bakımından kategorilere ayrılarak fişlenmiş, bu fişleme sonucu gerek TSK bünyesinde ve gerekse de 
diğer kamu kuruluşlarında binlerce kişinin görevine son verilip işten çıkarılmış, aileleri ile birlikte on binleri bulan mağdur kitle BÇG’nin faaliyetleri ile zulme uğratılmıştır (Komisyon, 2012, s.323). 

BÇG, genel olarak irticai faaliyetlere karşı kurulmuş olmakla beraber aynı zamanda dönemin iktidarı olan Refah-Yol Hükümeti’ni de yakın takibe almıştı özellikle Başbakan Necmettin Erbakan sıkı bir şekilde takip edilmekle beraber konu ilgili RP Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül şunları söylemektedir; 

“BÇG adı altında faaliyet gösteren bir yapılanmanın valiliklerin, kaymakam lıkların, büyükşehir belediye başkanlarının takip edilmesi, fişlenmesi ve hakkında rapor hazırlandığı ortaya çıkmıştı. Bu sefer, seçilmiş bir Başbakanın resmi toplantıları bile takip ediliyor, rapor tutuluyor ve bunların bir takım yerlerde değerlendirildiğini görüyoruz” (Aksoy, 2000, s.179). 

Dz. Kuv. Kom. Ora. Güven Erkaya BÇG ile ilgili olarak şu açıklamalarda bulunmuştur: 

“İrtica gücünü daima sokaktan alır. İrtica İran’a seçimle mi geldi? İşte bunun içindir ki önlem gerekir. Önlemi kim alacak? Emniyet alacak… Yetmezse, silahlı 
kuvvetler alacak. Yani silahlı kuvvetler irtica tehlikesine karşı hazır olmalıdır. Asker önlemini aldı… Bu, BÇG’dir. Yerinde bir önlemdir ve devam ediyor.”, “Bir tehdit varsa asker önlemini alır. Türkiye için alır. Yunan tehdidi varsa, Yunanistan’a karşı alır. 
O zaman kimse yasal dayanak diyor mu? Silahlı Kuvvetler,  Türkiye Cumhuriyeti ’nin rejimini değiştirmeye yönelik bir irtica tehdidi gördü ki, BÇG’yi kurdu” (Arcayürek, 1999, s.612-613). 

Gazeteci-yazar Ali Bayramoğlu’na göre, “BÇG aslında Türkiye’de sadece kamusal alanda görev alan değil, kamusal alan ile teması olan sektörlerdeki insanların da tek tek kimliklerine, eğilimlerine, özel hayatlarına kadar fişlenmesi mekanizma sıdır. Açık bir şekilde BÇG’nin örgütlenme biçimi budur.” 

Gazeteci Hasan Celal Güzel ise, BÇG’yi şöyle anlatmaktadır; “Ordu içinde BÇG diye bir cunta teşkilatı vardı, bu illegaldi. (…) Evvela Deniz Kuvvetleri’nde 
başladı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın özellikle himayesiyle gelişti, daha sonra da diğer kuvvetlere ve Genelkurmay’a yayıldı.” (Gürses, 2009, s.134). 

Genel olarak TSK, BÇG kurmuş ve faaliyetleri kapsamında iki önemli tehdide yönelik hareket etmiştir. Bölücülük ve irtica konuları hakkında çalışmalar yapılmıştır. 
Tüm sivil ve siyasi kişiler ve kurumlar hakkında istihbarat bilgileri toplanmış ve derlenmiştir. BÇG’nin çalışmalarının ve planlarının darbe ile herhangi bir ilgisi 
bulunmamakla beraber, bu çalışmaların ve planların amacı laik, demokratik Cumhuriyet’in tehlikeye girmesi durumunda buna engel olmak için kurulmuş ve bu amaçla hareket etmiştir. 

Refah-Yol Hükümeti döneminde yaşanan tüm bu gelişmelerden sonra Atatürk’ün kurduğu laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin hiçbir döneminde 
görülmeyen irticai ve şeriat tehlikesi ile karşı karşıya kalmamıştır. Ülkenin içinde bulunduğu durum tehlikeli bir gidişin sinyallerini vermekle beraber, ülke sonu belli olmayan bir karanlığa doğru hızla yol almaktadır (Gürses, 2009, s.136). 


KAYNAK
BİLĞİSAYARINIZA PDF İNDİRİNİZ;

http://earsiv.atauni.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/123456789/1219/%C4%B0smail_G%C3%9CLMEZ_tez.pdf?sequence=1


27 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,


***

25 Temmuz 2017 Salı

DEMOKRASİ, DARBELER ve TÜRK MODERNLEŞMESİ BÖLÜM 14




DEMOKRASİ, DARBELER ve TÜRK MODERNLEŞMESİ  BÖLÜM 14


7. Yargı Birliği ve Askeri Yargı 

Demokratik bir sistemde askeri güç sivil otoriteye bağlı olup onun emrindedir. Türkiye’de anayasal süreç içerisinde askeri güç ilk olarak 1961 müdahalesinden sonra yapılan anayasa ile sisteme ağırlığını koymaya başlamıştır. 1971 ve 1980 askeri müdahalelerinden sonra da anayasal planda etkinliğini giderek arttırarak kendisine ait yargı alanını gerek ceza hukuku gerekse idare hukuku alanında genişletmiş, yürütme erkini Bakanlar Kurulu’ndan daha etkin bir şekilde kullanarak siyasi temsilcileri etkisiz bırakmış, dolayısıyla siyaset alanını da 
alabildiğine daraltmıştır.188 

Çift Başlı Yargı 

1961 Anayasası’nın 141. maddesi ile Askeri Yargıtay, askeri mahkemelerde verilen kararların temyiz incelemesini yapan bir yüksek mahkeme olarak düzenlenmiştir. Böylece ceza yargılaması alanında Yargıtay’ın yanına bir Askeri Yargıtay konularak yargılama birliği ilkesine aykırı, çift başlı bir ceza yargılaması yaratılmıştır. 20.9.1971 tarihli ve 1488 sayılı yasa ile yapılan değişiklikle, sivillerin askeri mahkemelerde yargılanacakları alan daha da genişletilmiştir. Bu değişiklikle askeri mahkemeler artık sivil kişileri sadece özel kanunda belirtilen askeri suçlardan dolayı değil, ayrıca kanunda gösterilen askeri mahallerde askerlere karşı işledikleri suçları nedeniyle de yargılar hale gelmişlerdir. 

Yine 353 sayılı yasanın 12. maddesine göre asker ve sivil kişiler müştereken bir suç işlerlerse bu işlenen suç askeri bir suç ise her iki sanık da askeri mahkemede yargılanacaktır. Bunun en somut örneği Sarmusak – Orakoğlu davası olmuştur.189 
Asker kişi olan Sarmusak’a yüklenen suç Türk Ceza Yasası’nın 54. maddesiyle askeri suç ile hiç ilgisi olmadığı halde askeri suç haline getirtildiğinden 
Sarmusak askeri mahkemede yargılanmıştır. Oysa Sarmusak’ın da asker kişi olmasına rağmen işlediği savlanan suç askeri bir suç olmadığından doğal yargıcı 
önünde yargılanması gerektirdi. Orakoğlu ise sivil bir kişi olmasına rağmen asker kişi olan Sarmusak ile müştereken bir suç işlediği savlandığından ve yüklenen 
suç yapay bir şekilde askeri suç kapsamı içine sokulmuş bulunduğundan askeri mahkemede yargılanmıştır. Bu durum doğal yargıç ilkesine tamamen aykırıdır. 

Yine 1971 değişikliğiyle ilk kez idari yargı alanında önemli bir düzenleme yapılmıştır. Bu düzenlemeyle artık askeri güç kendisine idare hukuku alanında yeni bir yargı yeri yaratmaktadır. 1961 Anayasası’nın Danıştay’ı düzenleyen 140. maddesine 20.9.1971 tarih ve 1488 sayılı yasa ile bir fıkra eklenmiş ve asker kişilerle ilgili idari eylem ve işlemlerin yargı denetimi Danıştay’dan alınarak yeni oluşturulan Askeri Yüksek İdari Mahkemesine verilmiştir. Askeri güç kendisine ceza yargılamasının yanında örneği bulunmayan bir Askeri Danıştay da yaratmıştır. Böylece idari yargıda gevşemeyle birlikte çift başlılık yaratılmıştır. Bu yüksek mahkeme hukuki bir mantığa ve ilkeye dayanmamaktadır. Her bakanlık kendi personeli için, kendi gölgesi altında yüksek mahkeme isteyebilir. Bu mantıktan hareket edilirse 800 bin personeli olan Millî Eğitim Bakanlığı’nın idari işlem ve eylemlerine ilişkin davaların Eğitim Yüksek İdare Mahkemesi’nde İçişleri Bakanlığı’nın idari işlem ve eylemlerine ilişkin davaların da İç Güvenlik Yüksek İdare Mahkemesinde görülmesi gerekir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, görev alanı daha da genişletilmiş haliyle 1982 Anayasasının 157. maddesinde yerini almıştır. Bu düzenleme ile artık AYİM askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile asker kişileri ilgilendiren idari işlem ve eylemlerden doğan 
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece bir yüksek mahkeme durumuna getirilmiştir. Hatta askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olma şartı aranmayacaktır. Böylece sivil kişiler de askerlik yükümlülükleri ile ilgili davalarını AYİM’de açacaklardır. Bu mahkemenin askeri yargıç üyeleri dışındaki subay üyeleri Genelkurmay Başkanlığınca her boş yer için gösterilecek üç aday içinden Cumhurbaşkanınca seçilmektedir. 1961 Anayasası ile başlayan süreç 1982 Anayasasında askeri gücün ceza ve 
idari yargısı ile (bir kısım suçları ve uyuşmazlıkları nedeniyle sivilleri de kapsayacak şekilde) kendisine ait, geniş ve etkili olduğu bir yargı alanı yaratması sonucuna ulaşmıştır.190 

Yargının Tarafsızlığı, Bağımsızlığı ve Ordu 

Anayasa yargısında asker etkisini inceleyen Hikmet Özdemir, 1962-1986 arasında Anayasa Mahkemesinin silahlı kuvvetler, askeri kurum ve kişiler ile savunma ve askeri yargı konularında 47 karar verdiğini tespit etmiştir. Varlık sebebi anayasada yazılı temel hak ve özgürlükleri korumak ve TBMM tarafından çıkarılan yasaların, başvuru üzerine anayasaya uygun olup olmadığını denetlemek olan Anayasa Mahkemesinin, dört kararını ele alan Özdemir; Türkiye’nin en yüksek mahkemesinin, verdiği kararlarıyla kendisine hayat veren 
orduya duyduğu şükran ve gönül borcunu ödediği ve verdiği kararlarda “askeri etkinin” ölçüsünün fazla kaçırıldığı sonucuna varmaktadır. 

Cumhuriyet Halk Partisi’nin açtığı davada, 1930 tarih ve 1632 sayılı Askeri Ceza Yasasındaki bazı maddelerin kimi hükümlerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 7, 14, 30, 138. maddelerine ve ‘hukuk devleti’ ilkelerine aykırı olduğu ileri sürülerek iptalleri istenilmiştir. 1930’ların suç ve ceza sistemi ile 1961 Anayasasında kişinin temel hak ve hürriyetlerini ‘ileri’ bir şekilde düzenleyen anlayışın bağdaştırılması herhalde mümkün değildir. Bu durumun farkında olan Cumhuriyet Halk Partisi TBMM Grubunu, 14 Şubat 1963 günlü birleşiminde oybirliği ile Anayasaya aykırı yasalar için iptal davası açma kararı almaya zorlayan gelişme anlamlıdır. Ülkenin en büyük partisinin parlamento grupları toplanarak, Askeri Ceza Yasasında anayasa açısından ‘geri’ buldukları hükümlerin ayıklanması için girişimde bulunma kararı alma gereğini duyuyorlarsa, Anayasa Mahkemesinin de en azından böyle bir eğilim 
başladı diye sevinmesi beklenebilir. Beklenenin aksine yüksek mahkeme, ötekilere göre çok uzun (40 sayfa) kararında askeri disiplin ile ilgili 1930’lardaki düzenlemenin, 1961 Anayasasında temel hakların korunmasına yönelik hükümlere nasıl uygun düştüğünü kanıtlama çabasına girecektir: “Askerlik hizmetinde disiplinin ölüm-kalım derecesindeki önemine ve disiplini koruyabilmek için askerliğe özgü cezaların ve cezalandırma yollarının gerektiğine” inanan Anayasa Mahkemesi, Türk hukukunda askeri yönetim dönemlerinde başvurulan ‘çifte standart’ uygulamalarında öncülük yapar duruma düşmüştür. Daha kötüsü, yüksek mahkemenin askerlik görevinin önemini vurgulamak isterken kullandığı cümlelerdedir. On beş seçkin hukuk adamı şunları söylemektedir: 

Askerlik, şerefli bir görevdir. Bu şerefin korunması kaygısı en ağır müeyyideleri (cezaları) dâhil haklı kılar. Askerlik şerefine leke sürenlerin, yerine göre hapis, ağır hapis, hatta idam cezasıyla cezalandırılmaları yeterli değildir. Böylelerinin bir daha geri alınmaksızın asker topluluğunun dışına atılmaları, askerlikle olan ve askerlik hizmetinden doğan bütün ilişkilerinin kesilmesi ve bu ilişkileri hatırlatacak bütün izlerin silinmesi; kısacası, hiç askerlik hizmetine girmemişler gibi bir duruma getirilmeleri gerekir. 

Bir ülkenin Anayasa Mahkemesi, insanların: “Yerine göre hapis, ağır hapis, hatta idam cezasıyla cezalandırılmaları yeterli değildir” diye gerekçeli kararlar yazabiliyorsa, o ülkede hukuk diye başka bir şey yaşanıyor demektir.191 

Anayasada gösterilmediği halde Anayasa Mahkemesi tarafından uygunluk denetimi sırasında yapılan: “Türk Silahlı Kuvvetleri Türk Yurdunu, bağımsızlığını ve Cumhuriyeti korumakla yükümlü silahlı Devlet kuvvetidir.” veya “yurdumuzu, bağımsızlığımızı ve Cumhuriyeti dış ve iç düşmanlara karşı korumak ve kollamak görev ve sorumluluğunu yüklenmiş olan Türk Silahlı Kuvvetleri (…)” türünden tanımların anlamı ne olabilir? Yüksek mahkeme üyeleri de bilmektedirler ki, TC Anayasası millî güvenliğin sağlanmasından ve silahlı kuvvetlerin yurt savunması na hazırlanmasından (1961’de ‘savaşa hazırlanmasından’ denilmekte idi) Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı Bakanlar Kurulunu sorumlu tutmuştur. Anayasa koyucu isteseydi söz konusu tanımlarda geçen silahlı kuvvetlerin ‘koruma ve kollama’ görevini belirtebilirdi. Özellikle böyle bir yola gidilmediği gibi 1961 ve 1982 Anayasalarında Bakanlar Kurulunun sorumluluğu hiçbir tereddüde yer bırakmayacak biçimde düzenlenmiştir. Yüksek Mahkemenin bu tutumunu açıklamak için iki yol vardır: Ya gerçekten silahlı kuvvetleri tanımlamak gerekmekte veya silahlı kuvvetler deyince cumhuriyetin (rejimin) gözetimi akla geldiğinden böyle bir tanıma ihtiyaç duyulmaktadır. Ne yazık ki her iki halde de Yüksek Mahkemenin tuttuğu yol yanlış ve demokratik rejim açısından sakıncalıdır. Silahlı Kuvvetleri tanımlayacak öğe yalnızca ‘koruma ve kollama’ mıdır? İkincisi, Anayasada yasama ve yürütme ile yargı güçleri açıkça düzenlenmesine rağmen neden başka kurumlar değil de Silahlı Kuvvetler öne çıkarılmaktadır. 

1963 yılında Adalet Partisi TBMM Grubu tarafından 1949 tarih ve 5398 sayılı, Millî Savunma Bakanlığının Kuruluş ve Görevlerine Dair Yasanın Anayasadaki hükümlere aykırı olduğu iddiasıyla açılan davada: Millî Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında değil bağlılık ilişkisini, “idari bir bağlantı kurulmasını” bile Anayasaya uygun bulmayan Anayasa Mahkemesinin: 
<Anayasanın 110’uncu maddesinin Genelkurmay Başkanlığının Millî Savunma Bakanlığına bağlanması hususunu kesin olarak önlemiş olduğunu kabul etmekte zorunluluk bulunmaktadır. Esasen bu dava dolayısıyla mahkememizce halli lazım gelen mesele de Genelkurmay Başkanlığının hangi Bakanlığa bağlanabileceğinin tayini olmayıp onu, Millî Savunma Bakanlığına bağlayan söz konusu kanun hükmünün Anayasaya uygun olup olmadığının tayininden ibaret bulunmaktadır. >
görüşünden hareket ile 1949’daki düzenlemede Millî Savunma Bakanlığına verilen görev ve yetkilerin iptali talebini yerinde bulması şaşırtıcı olmamıştır. Anayasa Mahkemesi, sivil otoritenin üstünlüğü ilkesini savunmak bir yana, Millî Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığının 1970 tarihli ve 1325 sayılı Yasanın 6. maddesi ile düzenlenen ‘işbirliği’ çerçevesinde, her iki makamın görev ve yetkileri icabı, öteki makamlar ve kurumlar ile kuvvet komutanlıklarıyla yaptıkları yazışmalardan karşılıklı olarak birbirlerine bilgi vermeleri hükmünü bile Anayasaya aykırı bulmuştur. Anayasa Mahkemesi, Türk hukuk sistemindeki yerleşmiş hükümlerin açıkça ihlal edildiği bir olayda, askeri kaygıları hukukun önüne alma ve silahlı kuvvetleri korumacı çizgisini sürdürmeyi tercih etmiştir. 

1982 Anayasanın 119 ve 120. maddelerinde, doğal afet ve ağır ekonomik bunalım veya şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması sebepleriyle ilan olunacağı hükme bağlanan olağanüstü hal, toplumun günlük yaşamında esaslı değişiklikler getirmektedir. Bunlardan biri, 1985 tarih ve 3175 sayılı Köy Kanununun 74. maddesine İki Fıkra Eklenmesine Dair Yasanın 1. maddesidir.192 

< Yasa koyucu, köyde veya çevrede meydana gelecek olağanüstü hal ilanını gerektiren sebeplere ve şiddet hareketlerine ait ciddi belirtiler karşısında ‘Geçici Köy Korucusu’ adı altında yeni ve özel bir kolluk kuvveti oluşturmuştur. Bu durum 1985 yılında Halkçı Parti tarafından Anayasaya aykırı bulunarak iptal davasına konul edildiğinde Yüksek Mahkemenin, Mahalli idarelerin en küçük birimini oluşturan köylerde asayiş ve düzeni korumak Devlete olduğu kadar köy tüzel kişiliğini temsil eden muhtara ve onun emrindeki köy korucularına ait bir görevdir. > şeklinde bir yorum yapması, köy korucuları sisteminin uygulandığı Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki “köy korucuları ile 442 sayılı Köy Yasasında sözü edilen köylerde asayiş ve düzeni sağlamakla görevli muhtar ve bekçi” arasındaki farkı anlamadığının göstergesidir. 

Belki sadece bu nedenle Anayasa Mahkemesi, Olağanüstü Hal ilan edilen illerde hükümetin, eline silah verdiği eğitimsiz köy erkeklerini eş ve çocukları ile birlikte ölüme gönderişine ortaktır. Bu insanlar köy korucusu olduklarında ayrılma yanlısı silahlı grupların; bu işi kabul etmeyince de güvenlik kuvvetlerinin karşısında hesap vermek durumunda kalmaktadırlar. 

Anayasa Mahkemesinin önüne gelen davalara birey veya topluluklar açısından değil, devlet ve özellikle ne olduğu ve ne yana çekileceği belli olmayan “kamu yararı” gibi soyut kavramlarla bakması, kimi zaman yurttaşların canı pahasına uygulanan yasaları devlet ve toplum yaşamında tutabilmektedir. 

Belirtilmesi gereken diğer önemli bir husus; Türkiye’de askeri darbelerin geleneksel ürünü olarak ortaya çıkan 1961 ve 1982 Anayasalarından askeri yönetim uygulamaları ile ilgili olarak karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında cezai, mali ve hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemeyeceği ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamayacağı hükme bağlandığı için Anayasa Mahkemesine bir iş düşmemektedir.193 

Askerlerin 27 Mayıs 1960 müdahalesini eleştirmeyi Millî Güvenlik açısından sakıncalı bularak yasaklayan 38 sayılı Yasaya aykırı davrananların bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis ile cezalandırılmalarını hükme bağlayan yasa koyucunun (parlamento çoğunluğu), bu şekilde bir uygulama ile darbe sonuçlarının tartışılmasını önlemek istediği açıktır. 

Anayasa Mahkemesinin de böyle bir yasağı yerinde bulması, darbe sonuçlarını koruma isteği dışında bir anlam taşımamaktadır. Anayasa Mahkemesine kendisine hayat veren 27 Mayısçı subaylara duyduğu şükranı ve gönül borcunu ödeme fırsatı yaratan bu kapsamdaki üç davada da ret kararı verilmiştir. İlginç bir nokta ise, her üç dosyanın da 20/21 Mayıs 1963’teki askeri ayaklanmadan kısa bir süre önce ve aynı gün (8 Nisan 1963) karara bağlanmasıdır. Anayasa Mahkemesinin tutum ve davranışları üzerinde öteki ülkelerde de tartışma 
yapılmaktadır. Siyasi sistem içindeki yeri yasama ve yürütme ile ilişkilerinin sistemin işleyişi açısından rolü hakkında birbirleri ile çelişkili görüşler öne sürülmektedir. 

Prof. Mümtaz Soysal’ın anlatımıyla: 

< Anayasa Mahkemesinin tutumu toplumdaki sosyal güçler dengesi üzerinde etki gösterir ama mahkemenin içtihatları da aynı sosyal güçlerin gelişmesinden kopuk olarak meydana çıkmaz mutlaka onların etkisi altında kalır. Anayasa Mahkemesi kararlarında çeşitli güçlerin etkisi bu anlamda kaçınılmaz olmaktadır. Bununla birlikte askeri etkide ölçünün biraz fazla kaçırıldığı da kabul edilmelidir. Bu durumda hemen bir soru akla gelebilir: Anayasa Mahkemesi kararlarında görülen askeri etkide askerlerin payı nedir? Herhalde bu pay, askerlerin rejim üzerindeki etkilerinden daha az değildir.194 >

Özdemir’in bulgularını, bir dönem Anayasa Mahkemesinde raportörlük de yapan Osman Can teyit etmektedir: “Bugün cari olan siyasal, sosyal ve yargısal hayatımıza ilişkin temel doğruların yüzde 80’den fazlası darbe zihniyetinin ürünüdür: Anayasa Mahkemesi bu güne kadar demokrasiyi güçlendirecek hiçbir şey yapmamıştır, temel hak ve özgürlükleri değer olarak görerek koruyucu hiçbir şeye imza atmamıştır.195 Askeri yargılama hukuk devletinin gerçekleşmesine engel oluşturmaktadır. Çünkü askeri yargıçlar bağımsız ve güvenceli değil. Çünkü askeri yargıçlar subay üniforması ve dolayısı ile hiyerarşik bir yapılanma içinde görev yapıyorlar. Askeri hâkimler biri mesleki, diğeri kıta amirlerinden aldıkları subay sicili olmak üzere iki tür sicil almaktadırlar. Bu sicillerin ortalamasına göre askeri hâkimler terfi etmektedirler. Bu, askeri hâkimlerin idarenin bir noktada emrinde olduğunun da göstergesidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin benimsediği objektif ölçüte göre, Türkiye’de askeri yargı komutan etkisine maruz olduğundan, bağımsız ve yansız değildir. Türkiye bu ve benzeri kararlardan dolayı 1999’da Devlet Güvenlik Mahkemelerinden askeri üyelerin çıkarılmasını kabul etmiştir.196 Askeri hâkimlerin atanmalarında bağlı bulundukları kuvvet komutanları yetkilidir. Denetlemelerini Millî Savunma Bakanlığı’na bağlı teftiş kurulu yapmakta, Millî Savunma Bakanı kendilerine 
disiplin cezası verebilmektedir. Üstelik askeri mahkemelerde komutan tarafından görevlendirilen bir muharip sınıf subayı yargıçlık yetkisi kullanmaktadır. Hiçbir demokratik ve hukuki çerçeveye sığmayan bu mahkemelerin olağan dönemlerde dahi bazı suçları nedeniyle sivilleri yargıladığını düşünün. Türkiye’de televizyon programcısı iki sivil, halkı askerlikten soğutmak suçundan askeri mahkemede yargılandı. Anglosakson hukuk sistemine bağlı ülkelerde (İngiltere, Amerika, Kanada) askeri yargılamanın siviller üzerinde hiçbir yetkisi yoktur. Kaldı ki, salt sivillerin mi bağımsız ve güvenceli yargıçlar önünde yargılanma hakkı vardır? Subay, astsubay gibi doğal yargıçlarından bir süre için ayrılmış bulunan 
askerlerin de bu hakları anayasal planda yurttaş olmaları sıfatıyla vardır. İşte demokratikleşmenin ve hukuk devleti olmanın ipuçları burada yatmaktadır. Çoğulcu demokratik sistemle yönetilen ülkelerden Almanya, İsveç, Danimarka ve Norveç’te barışta; Avusturya’da ise savaşta dahi askeri mahkemeler bulunmamaktadır. Fransa, Belçika, Hollanda, İsviçre ve İspanya’da askeri mahkemelerin kuruluşuna sivil yargıçlar katılarak sivilleştirme yolu açılmıştır. Hatta Cezayir, Fas, Tunus gibi Afrika ülkelerinde dahi askeri mahkemelerin kuruluşunda sivil yargıçlar görev almaktadır. Ayrıca Belçika, Fransa, Hollanda, İngiltere, Kanada, Rusya, Cezayir ve Tunus’ta Askeri Yargıtay yoktur. 
O halde Silahlı Kuvvetlerin, iç disiplin açısından Almanya’da olduğu gibi disiplin yargılamasına sahip kılınması yeterli olup, askeri mahkemelerin kaldırılarak gerekiyor ise adliye içerisinde uzmanlık mahkemesi olarak; “Askeri” değil “asker” mahkemesi olarak düzenlenmesi (iş mahkemesi, basın mahkemesi, çocuk mahkemesi gibi) ve bu mahkemede görülecek davaların temyiz incelemesi görevinin de Yargıtay’ın ceza dairelerinden birine verilmesi, yargılanacak sivil ve asker kişiler bakımından güvence sağlayacaktır. 

Tarihsel süreç içinde asker-sivil ilişkileri bir dansa dönüşmüştür. Bugün her konuda yaşanılan ve demokratik sistemin önünü tıkayan ilişkiler zincirinin Osmanlı İmparatorluğundan miras alındığı bir gerçektir. Sorunları çözemeyen yöneticilerin asker üzerinden siyaset yapma çabaları, askeri siyasetin içine çekme ve hatta iktidarı askerle paylaşarak sorumluluktan kaçma gayretleri sivil kadroların ve dolayısıyla gerçek bir demokrasiye ulaşmanın çıkmazı durumuna gelmiştir. Öte yandan askerin, sivil kadroların yetersizliğini ve başarısızlığını kullanarak ve bazen de başarılı olmalarının önünü tıkayarak ya da demokratik süreç içinde bunalımların aşılabileceği noktalarda yapılan müdahalelerle bu süreci geciktirerek siyaset yapmak ve ülke yönetme hevesi de bu çıkmazı derinleştiren diğer bir boyut olmuştur. Orduların görevi yurt savunması ve buna bağlı olarak askeri hizmetleri, aksamadan ve düzenli yürütmeleridir. Bunu 
sağlayacak ise hazır olma ve itaat ilkeleri, yani sonuç olarak askeri disiplindir. İşte askeri ceza hukuku ve onu uygulayan askeri yargının varlık nedeni de ordu disiplinidir. Bu ölçüt çerçevesinde asker kişilerin söz konusu ilkelere aykırı eylemlerinin askeri mahkemelerde veya disiplin mahkemelerinde görülmesini anlamak olanaklıdır. Ancak asker kişileri bu suçların dışındaki suçlar bakımından askeri yargılamaya bağlı kılmak doğru değildir. Hele sivil kişilerin askeri yargılanmaya bağlı kılınmaları askeri yargılamanın varoluş nedeniyle açıklanmayacağı gibi doğal yargıç ilkesiyle de bağdaşmamaktadır. Askeri suçlar sırf askeri suçlara indirgenerek tanımlanmalıdır. Diğer bir deyişle askeri suçlar salt askerler tarafından işlenebilen ve doğrudan doğruya askeri disiplini bozan askeri yarar ve gerekleri ihlal eden eylemleri düzenlemelidir. Bu suçlar askeri mahkemelerin görev alanlarının belirlenmesinde ana ölçüt olmalıdır. Yine Anayasanın 37. maddesindeki “kanunen tabi olduğu mahkemeden başka” ibaresi “doğal yargıcından başka” olarak değiştirilerek doğal yargıç ilkesi anayasada ve net bir şekilde yer almalıdır.197 

BÖLÜM DİPNOTLARI;

188 Ümit Kardaş; Askeri Gücün Anayasal Bir Yargı Alanı Yaratması ve Yürütme Erkini Etkin Bir Şekilde Kullanması, Bir Zümre, Bir Parti Türkiye’de Ordu, Birikim Yayınları, İstanbul, 2009, s. 295-298. 
189 Köstebek Davası: 1997 yılında Emniyet İstihbarat Dairesi bazı önemli belgelere ulaştı. Belgelere göre Orgeneral Çevik Bir'in emriyle, Batı Çalışma Grubu (BÇG) adında bir birim oluşturulmuştu. 16 Nisan 1997 tarihli olan ve bütün askerî birimlere gönderilen ilk belgede, laiklik aleyhtarı faaliyetlerin arttığı 
vurgulanarak camilerin gözetim altına alınması emrediliyordu. Plana göre görevli askerî personel camilere gidecek ve laiklik karşıtı fiil ve sözleri ivedilikle 
garnizon komutanlıklarına bildirecekti. Çevik Bir imzasını taşıyan ve bütün askeri birimlere gönderilen 29 Nisan 1997 tarihli ikinci belgede her ildeki öğrenci 
yurtları, özel okullar, dernekler, vakıflar, Kur'an kursları, imam hatip okulları ve bu kurumlara giden gelenlerin sayısının ve kimliklerinin tespit edilmesi 
isteniyordu. Üçüncü belge ise birimin bilgi ihtiyaçlarının karşılanması hakkında idi. Emniyet İstihbarat Dairesi, askeri darbe hazırlığı olarak algıladığı belgelerle 
ilgili bir rapor hazırlayıp dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener, Başbakan Necmettin Erbakan ile Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller'e iletti. 
Erbakan, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i BÇG belgelerinden haberdar etti. 
190 Ümit Kardaş (2009); s. 298-300 
191 Hikmet Özdemir (1993); s. 304, 314, 315.
192 Hikmet Özdemir (1993); s. 316, 317, 318, 322, 323, 328. 
193 Askeri yönetim dönemindeki uygulamalardan dolayı cezai, mali ve hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemeyeceği ve bu 
maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamayacağı hakkında: 1961 Anayasası, geçici 4.md. ve 1982 Anayasası, Geçici 15. Md. 
194 Hikmet Özdemir (1993); s. 329, 330, 334, 340. 
195 Muhsin Öztürk (2012); s. 55. 
196 Gültekin Avcı (2008); s. 100. 
197 Ümit Kardaş (2009); s. 303, 306, 308-310. 


KAYNAK PDF FORMATLI
https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem24/yil01/ss376_Cilt1.pdf
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ  DARBELERİ ARAŞTIRTIRMA KOMİSYONU  RAPORU 
Dönem: 24 
Türkiye Büyük Millet Meclisi  Demokrasiye Girişi 
Kasım 2012   S. Sayısı: 37  
Türkiye Büyük Millet Meclisi (S. Sayısı: 376) 

15 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR


***