Kopenhag Kriterleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kopenhag Kriterleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2018 Çarşamba

AB, BİTMEYEN YOL., BÖLÜM 15



AB, BİTMEYEN YOL., BÖLÜM 15


AB Bitmeyen Yol, SADİ SOMUNCUOĞLU, Kopenhag Kriterleri, İnsan Hakları, Sözleşmeleri ,

Kopenhag Kriterleri , 

Kopenhag Kriterlerine Göre Türk Ekonomisinin Görüntüsü Nasıldır? 
Kopenhag, siyasî kriterlerden ibaret değil. Bunun bir de ekonomik ve AB mevzuatının üstlenilmesi kriterleri bulunmaktadır. AB'ye tam üye olabilmek için sadece siyasî kriterlerin değil, ekonomi ve mevzuat ile ilgili bu kriterlerin de yerine getirilmesi gerekmektedir. 

Hatırlanacağı gibi AB, Türkiye'nin 1987 yılında yaptığı tam üyelik başvurusunu 1989 yılında reddederken önceliği ekonomik durumuna vermişti. 13 yıl sonra AB ülkemiz ekonomisini nasıl görmektedir? AB'nin 2001 İlerleme Raporu'nun hemen başlangıcında, 1989 yılında verilen görüş hatırlatılmaktadır: 
"Türkiye'nin ekonomik ve politik durumu... eğer, Topluluğa katılırsa Türkiye'nin karşılaşacağı intibak sorunlarının orta vadede aşılabileceğine Komisyon'u ikna etmemektedir." 

Böylece hemen incelemenin başında 1989 yılındaki "Görüş"ün değişmediğini ortaya konmaktadır. 2000 yılına ait düzenli rapordaki şu değerlendirmeye de atıfta bulunulmaktadır: 
"Türkiye, ekonomideki en âcil dengesizlikleri ele alma konusunda önemli ilerleme kaydetmiştir, fakat işleyen bir piyasa ekonomisi gerçekleştirme süreci tamamlanmış değildir. Türk ekonomisinin önemli kesimleri, daha şimdiden AT ile bir gümrük birliği içinde rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkma yeteneğindedir." 
AB'nin, Kopenhag kriterleri çerçevesinde, "İşleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı ile Birlik içinde rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkma kapasitesini" ölçü aldığı hatırlatılarak, ana başlıkları ile şu sonuçlara varılmıştır: 

- Makroekonomik istikrar, malî bunalımlar nedeniyle bozulmuş olup, durum son derece kararsız olmaya devam etmektedir. 
- Yabancı doğrudan yatırım çok düşük kalırken, sermaye çıkışları yüksek düzeyde oldu.
- 1995-2000 döneminde, AB ile aradaki farkın kapatılmasında ilerleme kaydedilmedi. Satın alma gücü pariteleri itibariyle kişi başına GSYH, AB ortalamasının yüzde 29'u dolayında kalmıştır. 
- Bölgesel ve toplumsal dengesizlikler büyüktür ve daha da büyümektedir.
- 2000 yılında bütün işsizlerin yaklaşık yüzde 24'ü uzun süreli işsizlerden oluşuyordu. Kentsel alanlarda eğitimli gençler arasındaki işsizlik oranı yüzde 25'e ulaştı. 
- Esas olarak kronik yüksek enflasyon yoluyla düşük gelirli grupların satın alma gücündeki aşınma nedeniyle, eşitsizlikler artmıştır.
- Yaşanan ekonomik gerileme toplumsal durumu daha da kötüleştirmiştir. 
- Bankacılık, tarım ve devlet işletmeleri gibi çeşitli sektörlerde önemli ölçüde yeniden yapılanmaya ihtiyaç vardır. 
- Türkiye'nin müktesebat ile uyumlulaşması en fazla Gümrük Birliği kapsamına giren alanlarda olmuştur. Sosyal politika ve istihdam sahasında adımlar atılmıştır ama bunların hepsi müktesebat ile uyumlu değildir. 
- Bütün yeni mevzuat tekliflerinin topluluk müktesebatına uygunluk yönünden kontrol edilmesini sağlamak için daha büyük gayretler sarf edilmelidir. Bazı hallerde müktesebat ile uyumlu olmayan ve hatta bu açıdan bir gerileme anlamına gelen yasalar kabul edilmiştir (örneğin sosyal politika, kozmetikler, alkol rejimi, radyo ve tv konularında). Türkiye, ilgili bütün mevzuat taslaklarını, yeterince erken bir zamanda Komisyon'a iletmeye teşvik edilir. Böylece AB uzmanları bu taslaklar hakkında tavsiye sunabilirler. 

AB, mevzuatımıza müdahale konusunu açıkça gündeme getirirken, TBMM'den çıkan yasaları beğenmediğini de ifade edebilmektedir. AB Komisyonu Türkiye Temsilciliği, İhale Yasası'nın kabulünden sonra 16 Ocak 2001 tarihinde yaptığı açıklamada şöyle demiştir: 

"Türkiye'nin AB'ye girmesi halinde AB eşiklerinin geçerli olmasını sağlamak üzere TBMM tarafından eklenen değişikliğin, devam eden uyumlulaşma süreci bağlamında yeniden değerlendirilmesi gerekecektir. Katılım Ortaklığı ve Ulusal Program'da belirtildiği gibi, mevzuatın, orta vadede AB müktesebatıyla tam uyumlu hale getirilmesi de gerekecektir. Avrupa Komisyonu, yeni bir KİY'nin kabul edilmesiyle ilerleme sağlanmış olduğunu kabul etmekte ve zaman içinde ikincil mevzuat ve müteakip yönetmeliklerin kabul edilmesiyle tam bir uyumlulaşma sağlanacağını ümit etmektedir."

AB'nin Olmazsa Olmaz Şartlarından

Ekonomik Kriterlerin Yerine Gelmesi İçin Neler İstenmektedir? 

Kopenhag Kriterleri içinde yer alan ekonomik ve Birlik mevzuatının üstlenilmesi şartlarının yerine gelmesi için de AB, Türkiye'den çok fazla şey istemektedir. AB, bunları diğer ülkelerden de istemektedir ama hem onlara yeterli miktarda malî yardımda bulunmaktadır, hem de "mazeret veya özel durumlarını" kabul edip, iyileşmenin zamana yayılmasını öngörmektedir. Türkiye gündeminde sadece siyasî kriterler tartışılırken, bu iki şartın da AB için olmazsa olmazlar arasında bulunduğunu vurgulamamız gerekiyor. Her ne kadar ANAP Lideri, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, Helsinki Zirvesi'nde siyasî kriterlerin ön şart olarak tesbit edilmesine dayanarak, diğer kriterlerin daha sonra da yerine gelebileceğini söylüyorsa da, AB'nin üyelik müracaatımızı ilk reddettiği 1989 yılında öne sürdüğü "ekonomik sorunlarımız ile nüfus ve coğrafik büyüklük" gerekçelerini aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. Türkiye, şimdilik sadece siyasî kriterler ile oyalanırken, AB, bir plan ve program dahilinde yürütüldüğü görülen Kıbrıs, Ege ve sanal azınlıklar konularında ciddi mesafeler almaktadır. Gerçekte Türkiye'nin temel meselesi olan ekonomik problemlerin, siyasi kriterlerden sonraya bırakılmasının sebebi de bu olsa gerek. AB'nin istediği ekonomik ölçütlere ulaşmanın çok uzun süreceği ortada iken, bu konuların öncelik haline getirilmemesi AB yolumuzun alabildiğine uzaması veya uzatılmasından başka bir şey değildir. 

Katılım Ortaklığı Belgesi ve 2001 Yılı İlerleme Raporu ile AB, Türkiye'ye ekonomi ve AB mevzuatının uyumlaştırılması konusunda oldukça geniş bir talep listesi vermiştir. Bu liste ülkenin ekonomik görünümünü tepeden tırnağa değiştirmeye yöneliktir, bu nedenle de tüm toplum kesimlerini derinden etkileyecek hususları içermektedir. Nitekim, AB'nin raporunda bunun külfetinin ağırlığından bahsedilmektedir. Ancak böylesine ağır bir külfetin ve yapılacak düzenlemelerin ne getirip, ne götürdüğünün tartışılması, bu maliyetlerin azaltılmasına yönelik tedbirlerin alınması yerine tüm eforun siyasi kriterlere harcanması ileride ülkemizi daha büyük boyutlu sıkıntılar ile karşı karşıya bırakacaktır. Türkiye bu konularda AB yardımı olmaksızın çaba göstermektedir. Ancak bu düzenlemelerin getireceği ağır faturanın tek başına üstlenilmesine imkân bulunmamaktadır. Gümrük Birliği örneğinde olduğu gibi Türkiye, tüm yükümlülükleri tek taraflı olarak yerine getirmiştir, bunun faturası da büyük olmuştur. AB ise, kendisine hiçbir maliyet çıkmadan Türkiye'nin Gümrük Birliğine uyum göstermesinden duyduğu memnuniyeti gizlememekte, ekonomi ile ilgili değerlendirmelerinde sadece Türkiye'nin bu alandaki "başarısından" söz etmektedir. Anlaşılan Gümrük Birliği'nin kârını hanesine yazan AB, hiçbir maliyete katlanmadan aynı başarıyı diğer alanlarda da beklemektedir. AB'nin ekonomide ve mevzuatta istediği düzenlemelerin ağır faturasının etkileri şimdiden hissedilmeye başlanmıştır. AB içinde en oturmuş sisteme sahip olan İngiltere'de bile ekonomideki bütünleşmenin getirdiği maliyetler tartışılmaya başlanmıştır. Euro'ya geçmeyi kabul etmeyen İngiltere'de, bizzat eski Başbakan Margaret Thatcher, ekonomik birliktelikten zarar gören sektörlerin AB kapsamı dışına çıkarılması gerektiğini söylemekte ve AB'nin "hata" olduğunu ifade etmektedir. Bu sebeplerle aşağıda ana başlıkları ile belirteceğimiz ekonomi ve mevzuatla ilgili düzenlemeler konusunda Türkiye'nin çok ciddi tedbirler alması ve AB desteğini mutlaka sağlaması gerekmektedir. 

AB, Türkiye'den kısa ve orta vadede; tarımsal alanda, fikrî ve sınaî haklarda, özelleştirmede, malların serbest dolaşımında, rekabet ve devlet yardımlarında, vergilendirmede, balıkçılıkta, taşımacılıkta, istatistikte, istihdam ve sosyal konularda tepeden tırnağa reform beklemektedir. Bu listeye, enerji, telekominikasyon sektörleri ile kültür ve görsel-işitsel sektör politikası, çevre, adalet ve içişleri, gümrükler, idarî ve adlî kapasitenin geliştirilmesi, ekonomik ve parasal birlik, yasa dışı göçün önlenmesi, yolsuzluk, uyuşturucuyla, organize suçlar, ve kara para aklanması ile mücadele, bölgesel reformlar gibi yine çok köklü ve maliyetli olan reformlar da dahildir. 

Aday Ülkelerce Onaylanan İnsan Hakları Sözleşmeleri Eylül 2000




Aday Ülkelerce Onaylanan İnsan Hakları Sözleşmeleri 30 Eylül 2001





AB Üyesi veya Adayı Ülkeler Bütün Kriterleri Yerine Getirmiş midir? 

AB üyesi Yunanistan ve Fransa Avrupa Azınlık Dilleri Sözleşmesini imzalamamışlardır. Yine Yunanistan ile İrlanda Uluslararası Ceza Tüzüğü'ne imza koymamışlardır. Ancak AB, Türkiye'nin bu tüzüğü imzalamasını istemektedir. 
İngiltere, toplulukta sosyal şartların yakınlaştırılmasını öngören sosyal politikaya karşı çıkmıştır. Sırf bu yüzden oylama sisteminde değişikliğe gidilmiştir. Varılan mutabakata göre, konsey genelde "nitelikli çoğunlukla" karar alacak, bazı hususlarda "oy birliği" ile karara varacaktır. İngiltere para birliği ve sınır kontrollerini, yine İrlanda sınır kontrolünü kabul etmemiştir. İngiltere, Danimarka ve İsveç Euro'yu kullanmayı da kabul etmemiştir. 
Yeni alınan bir kararla, ülkelerin bundan sonra Euro'yu kullanacak duruma gelmeden AB'ye üye olamamaları benimsendi. Oysa Maastricht Kriterleri, bu uyumların üyelikten sonra yapılmasını öngörüyordu. Bu da AB kriterlerin değişmez değil, değişebilir nitelikte olduğunu göstermektedir. Oysa bu karardan kısa bir süre önce Avrupa Merkez Bankası Başkanı Wim Duisenberg, Avrupa Para Birliğine katılımın "üyelikten hemen kısa süre sonra olması gerekmiyor ve illa da iki yıl içinde gerçekleşme ile sınırlı olmayacaktır." demişti. Polonya Merkez Bankası Başkanı Balcerovicz, değişiklik kararı ile yeni üyelerin geciktirilmek istendiğini söylemiştir. 
Bu arada AB, tarım yardımlarını da azaltmayı ve üyelikten sonraki 10 yıla yaymayı tartışmaya başlamıştır. Bunun üzerine Polonya Tarım Bakanı, "tarım yardımlarında azalmayı kabul etmeyiz." demiştir. Diğer Merkezî ve Doğu Avrupa ülkeleri de, üyeler ile adaylar arasındaki bu çifte standarda karşı çıkarak "üyeliği kabul etmeyiz" şeklinde tepki göstermişlerdir. Oysa Türkiye, sözkonusu ülkelerin şimdiye kadar yararlandıkları yardımlardan bile yararlandırılmamıştır. 
Aday ülkelerin yerine getiremedikleri kriterleri, geride kalan bölümlerde AB Komisyonu'nun hazırladığı ilerleme raporlarında detaylı olarak ele almıştık. Aday ülkelerin 2000 ve 2001 Eylül'ü itibariyle imzaladıkları ve imzalamadıkları Avrupa Sözleşmeleri de tablolarda verilmiştir. İki tabloyu vermemizin sebebi, ülkelerin bir bölümünün bunları müzakereler sürerken imzalamalarını göstermek içindir. Türkiye'den ise daha müzakerelere başlanmadan imzalanması istenmektedir. 
Üyelik Yükümlülüklerini Yerine Getirmeyen veya Engelleyen Ülkeler İçin

 AB Mevzuatı Ne Demektedir? 

Aday ülkeler, ağırlıklı olarak da Türkiye için şart üstüne şart icat eden AB'nin kendi yükümlülüklerini ise yerine getirmediğini belirtmiştik. Özellikle malî yardımlar konusunda Yunanistan vetosuna sığınması en başta temel anlaşmalara aykırıdır. Türkiye GB ortaklığını 15 AB üyesi veya onlar adına AB organları ile yapmıştır. Dolayısıyla bu Antlaşma 15 AB üyesi ülkeyi de bağlamaktadır. Anlaşmalar ortadayken ve Türkiye'ye yapılacak yardımlar yazılı taahhüde bağlanmışken, hakkımız olan yardımları Yunanistan'ın veto etme hakkı ve yetkisi yoktur. Anlaşma yapılırken "veto"yu kullanmayanların onaylanan bir anlaşmanın her aşamasında veto gerekçesine sığınmaları mümkün olmadığı gibi, iyi niyetle de bağdaşmamaktadır. Malî İşbirliği, AB'nin ülkemize karşı uluslararası anlaşmalardan doğan, uluslararası hukukun vecibesidir. Bunun yerine getirilmesini engelleyen üye devletlerin durumunun, Avrupa Topluluğu'nu kuran Roma Antlaşması'nın 5. ve 6. Maddeleri ile AT-Türkiye arasında imzalanan Ankara Antlaşması'nın 7. Maddesi'ne göre ele alınması gerekmektedir. Sözkonusu maddelerde, "Üye devletler, bu antlaşmadan kaynaklanan veya Topluluk kurumlarının kararlarından doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlamak üzere gerekli bütün genel veya özel tedbirleri alırlar ve topluluğun görevini yerine getirmesini kolaylaştırırlar. Üye devletler, işbu antlaşmanın hedeflerinin gerçekleştirilmesini tehlikeye sokabilecek her türlü tedbirden sakınırlar." denilmektedir. 
AB'nin kurucu antlaşması Roma Antlaşması'nın 169, 170, 171, 172 ve 173'üncü maddeleri de, üye devletlerin üzerine düşen yükümlülüklerinden birini yerine getirmemesi halinde Adalet Divanı'na başvurulmasını öngörmektedir. 
Yine Roma ve Maastricht Antlaşmaları'nda değişiklikler yapan Amsterdam Antlaşması'nda, AB'nin özgürlük, demokrasi, insan hakları ve temel özgürlüklere saygı ile hukuk devleti ilkeleri üzerine kurulu olduğu vurgulanarak, bunu ihlal eden üyeler için 7. madde ile, "oy hakları dahil üyelik haklarının askıya alınması" kabul edilmiştir. Sözkonusu antlaşmada, "Ayrımcılık yapmama (ırk, din, etnik, inanç, özürlülük, yaş, seks) konusunda kuvvetli taahhütler" verilmiştir. 
Ancak örneğin Yunanistan, Avrupa Konseyi üyesi ülkeler içinde din özgürlüğünü çiğnediği için aleyhine en fazla dava açılan ve mahkum edilen ülkedir. Yunanistan'daki Türk, Makedon ve Arnavut azınlıkları yönelik baskılar ortadadır. Yine AB üyesi İtalya, insan hakları ihlallerinde AİHM tarafından en çok cezaya çarptırılan ülkedir. İtalya, AGİT kararlarını çiğneyerek, binlerce insanın ölümünden sorumlu teröristbaşını da alenen villalarda ağırlamıştır. Bu ülkelere bugüne kadar herhangi bir müeyyide uygulanmaması, AB'nin kendi kurallarını çiğnediğine ve ilkelerin maalesef kâğıt üzerinde kaldığına bir başka örnek olmaktan öteye gidememektedir. 


AB Ülkeleri, Temel Hak ve Özgürlükler, Azınlıklar ile Teröre Nasıl Bakmaktadır?

Öncelikle Birleşmiş Milletler'in 17 Nisan 1998 tarihinde terörizme karşı aldığı bir kararın oylama sonucuna işaret etmek gerekiyor. 115 lehte oya karşılık 57 çekimser oy kullanılmıştır. Çekimser oy kullananlar arasında gerçekten dikkat çekici ülkeler bulunmaktadır: Kıbrıs Rum Kesimi, Ermenistan, Suriye, Yunanistan, İngiltere, Almanya, Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, Finlandiya, İrlanda, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, İspanya, İsveç ve Ukrayna gibi...(İrtica ve Bölücülüğe Karşı Militan Demokrasi-Vural Savaş)
Görüldüğü gibi, BM'nin terörizmle ilgili kararına çekimser kalan ülkeler arasında AB'nin 15 üyesinden 13'ü ile, aday ülkesi Kıbrıs Rum kesimi bulunmaktadır. Bu sebeple Avrupa ülkelerinin PKK ve DHKP/C'yi terör listesine almamasına gerçekten şaşırmamak gerekiyor. Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in, terör örgütlerinin Avrupa'da üstlenmesi konusunda bu ülkeler nezdinde yaptığımız çalışmalara ilişkin olarak yönelttiğimiz soru önergesine verdiği cevap, "medenî ülkelerin", "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" iki yüzlülüğünü tüm çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. Cem, Belçika başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin büyük bölümünün, "kendi kamu düzenine tehdit oluşturmayan etkinlikleri ifade ve toplanma özgürlüğü kapsamında değerlendirdiğini ve sözkonusu örgütleri yasaklamanın mevzuatlarına göre mümkün olmadığını kaydettiklerini" bildirmiştir. Cem, Avrupa ülkelerinin," Faaliyetlerinin engellenmesinin örgütleri yer altına iterek, denetimini zorlaştıracağı ve bu şekilde kamu düzenine tehdit oluşturmasından endişe ettikleri" gerekçesine sığındıklarını da söylemiştir. Görüldüğü gibi AB ülkeleri için aslolan, terörizmle mücadele değil, kendi varlıkları ve vatandaşlarıdır. Oysa bu ülkelerin tamamının uluslararası sözleşme ve antlaşmalarda imzaları bulunmaktadır. 
Bu arada Türkiye'nin AB'nin çifte standartlarını, sadece terör listesine indirgemesinin yanlışlığına da dikkat çekmek istiyoruz. Bugüne kadar herşey yolundaymış da sadece liste hatası yapılmış gibi bir görüntü vermek problemleri dar bir çerçeveye sığdırmamıza yol açmaktadır. Bilindiği gibi bölücü terör örgütü Avrupa ülkelerinin talimatı üzerine siyasallaşma kararı almış, adını ve görüntüsünü değiştirme çalışmalarına başlamıştır.                
Terörle ilgili uluslararası düzenlemeleri yeniden hatırlarsak; Dünya İnsan Hakları Konferansı'nın 1993 yılında yayınladığı Viyana Bildirgesi'nde, hak ve özgürlüklerin "eşit haklar ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetilmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükümete sahip egemen ve bağımsız bir devletin ülke bütünlüğünü ve siyasi birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı" belirtilmiştir. 
Bildirgenin 2. maddesinde, "Sömürge ve diğer yabancı hakimiyeti  veya işgali altında bulunan halkların self determination hakkını gerçekleştirmek amacıyla  meşru eylem yapabileceğini" kabul etmiştir. Oysa bugüne kadar BM kararlarında, bu haktan yararlanmak isteyen halkların meşru mücadele yapması yeterliydi. Mücadele kelimesinin terörizmi de içerdiği gerekçesiyle bu kavram değiştirilmiş ve "terörizmin çok ciddi bir insan hakları ihlali olduğu" BM tarafından da kabul edilmiştir.
Daha önce temas edilen uluslararası anlaşma ve sözleşmeler ile yukarıdaki bu kararlara karşı AB Komisyonu'nu, Türkiye ile ilgili 1999 İlerleme Raporu'nda, "AB-Türkiye ilişkileri PKK lideri Abdullah Öcalan'ın tutuklanması ve yargılanmasından ve 29 Haziran 1999'da Ankara DGM'ce ölüm cezasına mahkûm edilmesinden de etkilenmiştir. Öcalan operasyonu kısa bir süreyle de olsa bazı AB ülkelerinde şiddetli PKK gösterilerine ve Türkiye'de terörist eylemlere yol açtı. Bu bağlamda AB, 22 Şubat 1999 tarihli Genel İşler Konseyi toplantısında, `AB terörizmin tüm biçimlerini kınadığını tekrar eder. Terörizme karşı meşru mücadele insan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve demokratik kurallara tam saygı içinde yürütülmelidir. Meşru çıkarlar, şiddet yoluyla değil, politik bir süreç yoluyla ifade edilmelidir', açıklamasını yapmıştır" denilmiştir. 
Burada dikkati çeken, "meşru çıkarlar" ifadesidir. AB, PKK'nın taleplerini "meşru çıkarlar" olarak kabul ve ilan etmiştir. Güneydoğu'da terörizm olduğunu belirten ancak adeta "PKK ile masaya oturup, bu meşru çıkarlara politik bir çözüm bulun" diyen AB, bunu da AGİT'e dayandırmıştır. Oysa AGİT'in kararlarına göre, bu mümkün değildir. Bu gerçeğe rağmen maalesef bugün yaşanan gelişmeler AB'nin isteği doğrultusunda seyretmektedir. 
AB kurum veya kişilerinin bu tutumu tesadüfî değil, sistematiktir. Raporlardaki yaklaşımı gerek AB ülkelerinin yöneticileri, gerekse de medyası ağırlıklı olarak benimsemektedir. Şöyle ki;
-Alman Süddeutsche Zeitung'un 13 Ocak 1998 tarihli Wolfgang Koydl imzalı yazısı: 
"Tecrübeler gösterdi ki, dıştan baskı sonuç vermiyor. Silah ambargoları, ihtarlar, Hannover çağrısı türünden barış treni fantazileri de öyle. Baskı içerden gelmeli, Kürt yarası içerde İstanbul'da, Ankara'da sancılanmalı. Yoksa Kürdistan'ın Almanya'da bulunması hali devam eder."
-Alman eski Dışişleri Bakanı Kinkel:
 "Öcalan terörden vazgeçerse onu muhatap olarak kabul eder ve görüşürüz."
- ABD Dışişleri Bakanlığının insan hakları raporunu değerlendiren bir ABD'li yetkili,
"Geçmişte insan hakları kampanyaları ile destek verdiğimiz Mandela bugün Güney Afrika'nın, Leh Walesa Polonya'nın devlet başkanıdır. Demek ki insan hakları kampanyaları netice vermektedir" demiştir.
-400 bin tirajlı Alman Stuttgarter Zeitung'un yazarı Adrian Zielcke, 9 Ocak 1998 tarihli yazısında,
"Türkiye Kürtlerin azınlık haklarını kabul etmeli ve sorunu politik olarak çözmelidir. Ankara bunu kendisi yapmazsa birinci dünya savaşı sonunda Türkiye, Irak ve Suriye arasında paylaştırılan Kürt sorununa çözüm bulmak için uluslararası baskı artacaktır." 
iddiasında bulunmuştur.
-Almanya Dışişleri eski Bakanı Hans Dietrich Genscher'in 1992'de verdiği bir demeç:
 "Biz Yugoslavya'da yeni bir model oluşturduk. Türkler de Kürtlerle buna benzer bir model üzerinde anlaşmalıdır."
-ABD'nin Californiya Milletvekili Brad Sherman Şubat 1999'da ABD Temsilciler Meclisinde yaptığı konuşmada, 
"Türk devletinin Kürdistana gönderdiği askerî güç, Miloseviç'in Kosova'ya gönderdiği güçten daha fazladır. Kürdistan'da Kosova'dan daha çok insan öldürülüyor. Umuyorum ki ABD Kürtlerin korunması için daha açık ve daha katı bir tutum izler. Baskıcı rejimlere karşı olan tutumumuz, bu ülkelerin NATO müttefiki olması ya da olmaması ile değiştirilmemelidir. Türkiye'deki Kürtlerin korunması için ABD askerî güç kullanarak devreye girmelidir." demiştir. 
-Almanya'nın Türkiye'de 5 yıl görev yapan Büyükelçisi Hans Joachim Vergou: 
"Apo'yu idam ederseniz AB'yi unutursunuz. Türkiye'de 25'ten fazla azınlık grubu var. Artık AB'ye aday bir ülkesiniz. Azınlıklarla ilgili Avrupa terminolojisini reddederek işleri kendiniz için gereksiz yere zora sokarsınız. Kopenhag kriterleri azınlıklardan bahseder."
-Türkiye-AB Karma Parlamentosu 23 Şubat 2000'de Ankara'da yapılacak toplantıyı erteleme kararı aldı. Gerekçe Leyla Zana'yı ziyarete izin verilmemesiydi. Parlamento Eşbaşkanı Bendit(Kızıl Denny),
"Erteleme kararı sonuç verecek ve Türkiye bu karardan sonra ziyarete izin vermek zorunda kalacaktır. Bu konuda İngiliz Parlamanter Richard Balfe ile yemeğine iddiaya girdik. Merak etmeyin en geç 4 ay içinde Zana'yı ziyaret edeceğiz." 
açıklamasını yaptı. Türkiye 4 ay bile beklemeden, 28 Mart 2000 günü ziyarete izin verdi!..
-17 Şubat 2000'de Türkiye'ye gelen İsveç Dışişleri Bakanı Anna Lindh, yetkililerden önce Diyarbakır'ın HADEP'li Belediye Başkanı Feridun Çelik ve İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal'ı ziyaret etti, "Kürtçe eğitime ve her tür Kürtçe yayına izin verilmeli." dedi. (İrtica ve Bölücülüğe Karşı Militan Demokrasi-Vural Savaş/ Bitmeyen Oyun-Metin Aydoğan) 

Bu Bölümü, birbirini tamamlayan ve gerçek fotoğrafı gösteren iki önemli değerlendirme ile tamamlamak istiyoruz;


-Ecevit'in 1999'da Özel Başkent Üniversitesi'nin yeni öğretim yılı açılışında yaptığı konuşma:
 "Türkiye'nin AB üyeliğinin önündeki en büyük engel ırkçılıktır.Türk halkının gönlünde ve bilincinde ırk kavramı yoktur ama batı Avrupa ırkçıdır."
-Büyük hukuk düşünürü ve çok sayıda teröristin avukatlığını da yapan Jacgues Verges:
 "Bir gerilla grubu ile bir devlet arasındaki savaşın beyaz eldivenler ve insan hakları bildirgesiyle yapılmasını beklemek ne ikiyüzlülük..."

Peki, aynı Avrupa, konu kendileri olunca yasalarını nasıl düzenlemekte ve neler yapmaktadır?

-Alman yasal sisteminde temel hak ve özgürlüklerin yasalar ile kısıtlanması veya zaman zaman ortadan kaldırılması, toplumu, terörizmin tehlikelerinden korumak gerekliliğinin, kişisel özgürlüklerin kaybından ve terör şüphelisi olan kişinin haklarından daha ağır bastığı hükümleri vardır.
-Alman Yüksek Mahkemesi, Anayasa'nın Alman Hükümetini sadece vatandaşları kişisel olarak korumakla değil, aynı zamanda Alman ulusunu bir bütün olarak korumakla yükümlü tutulduğunu içtihat etmiştir.
Alman yasaları gizli dinlemelere karşı yargı yoluna başvurmayı yasaklamıştır. Bunun üzerine ikisi hakim 5 Alman hukukçu AİHM'e başvurdu. AİHM kararı şöyledir:
 "Demokratik kurumların korunması açısından zorunlu olan hallerde vatandaşlar aynı polis devletlerinde olduğu gibi gizlice izlenebilir. Demokratik toplumlar günümüzde sofistike bir casusluk ve terörizm tehlikesi altındadır. Dolayısıyla devlet bu gibi tehlikelere etkin bir biçimde karşı koyabilmek için gizli dinleme ve gözetim yöntemleri uygulayabilir."
-İngiltere'nin eski Başbakanı Thatcher, IRA'yla ilgili haber ve yazılara kısıtlama getirirken, "Medya terörizme reklam oksijeni veriyor" demiştir.
-Fransa'da Mahalli Dil ve Şivelere Özgürlük Kanunu Konsey tarafından 17 Temmuz 1999'da reddedilmiş, mahallî dillere özgürlükle ilgili Anayasa değişikliği talebi de Cumhurbaşkanı Chirac tarafından geri çevrilmiştir. Chirac, "Fransa Balkanlaşamaz" demiştir.
-Yunanistan, Lozan Antlaşması'na rağmen Batı Trakya'daki Türkleri yok saymakta, Türk adı geçen tüm dernek, lokal ve okulları kapatmakta, kendi müftülerini seçme hakkını bile vermemektedir.
-Almanya, birçok ülkeye vatandaşları için kendi okullarını açma hakkını verdiği halde sadece Türklerin okul açmasını engellemektedir. Buna karşılık Türkiye'de Alman okullarının faaliyeti sürmektedir. Ayrıca ikili anlaşmalar kapsamında Türkiye'den giden öğretmenler tarafından verilen Türkçe ve din derslerini Almanya'nın üstlenmesi çalışmaları başlatılmıştır. İleride tümüyle kaldırılmasının gündeme getirilmesi de mümkün olacaktır.      
-Kopenhag Kriterlerine adını veren Danimarka'nın Kopenhag şehrinde ana dilde eğitim yasaklanmaktadır. 47 bin çocuğu etkileyecek bu kararla ilgili olarak yapılan tartışmalarda, Eğitim Sözcüsü Gitte Lillelund Bech, Standford Üniversitesi'den bir araştırmacının, "Çocuklar erkenden yabancı dil öğrenmeye başlarsa, gelişmiş bir anadil öğrenmelerine ihtiyaç yoktur." dediğini belirtilerek, "Bu yüzden biz çocuklar okula başlamadan Danimarkaca öğretmeliyiz ki, okulda Danimarkaca konuşsunlar." savunmasını yapmıştır. Danimarka Pedagojik Üniversitesi Profesörlerinden Anne Holmen de, "Çocuklar hem Danimarkaca da kötü olacaklar, hem de toplumda daha kötü yer alacaklardır." demiştir. Berlingske Tidende Gazetesi ise, karara "Danimarkacanın bu toplumda ayakta kalabilmesi için şart" başlığı ile karara destek vermiştir. 
-ABD Başkanı Clinton ikinci kez seçildiğinde Amerikan eğitiminin temel ilkesini şöyle açıklamıştır:

 "Her eyaletin farklı bir eğitim anlayışının olması kabul edilemez. ABD'de tek bir eğitim anlayışı olmak zorundadır. Öyle olacaktır." 

-Türkiye'de insan hakları ihlallerine gerekçe yapılan konuların başında cezaevlerinin durumu gelmektedir. Raporlara yansıtılmasa bile, Avrupa ülkelerinin tamamının yakınında cezaevlerinin durumunun, "cehennem hayatına" benzetildiğini biliyoruz. Avrupa cezaevlerinde kalan  vatandaşlarımızın Türkiye'ye dönüşte anlattıkları ve Türk cezaevleri için "cennet" ifadesini kullanmaları, bu konudaki çifte standardı da göstermektedir.  
Bugün Türkiye'de 15 silahlı bölücü, 33 silahlı sol, 6 silahlı dinci, ve 23 ayrı radikal grup faaliyet göstermektedir. 15 yıl süren Avrupa destekli terörün bilançosu şöyle olmuştur;
- 30 binin üzerinde Türk vatandaşı hayatını kaybetmiştir.
- Terörle mücadelenin maliyeti 100 milyar Dolar'ı geçmiştir.


16 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,


***


28 Temmuz 2018 Cumartesi

AB, BİTMEYEN YOL., BÖLÜM 3




AB, BİTMEYEN YOL., BÖLÜM 3



Görüldüğü gibi, Türkiye'yi şüphelendirmeden özel prosedürlerin geliştirilmesinden söz edilmektedir. Bu özel prosedürlerden birisi de 1995'de "Büyük mücadelelerle" elde edildiği söylenen ve AB'ye girişin müjdesi olarak sunulan Gümrük Birliği'dir. Gümrük Birliği'ne 1995 yılında alınmamıza daha 1989 yılında karar verildiği ortadadır. Özel prosedürün bu kısmı yüzünden uğradığımız kayıplar bir yana, aşağıda görüleceği gibi GB'nin karşılığında Kıbrıs Rum kesiminin AB üyeliğinin yolu açılmıştır. 

Özetle AB, sadece Türkiye'nin başvurusu üzerine yeni bir strateji geliştirmek zorunda kalmıştır. Türkiye'nin başvurusunun etkisinin "daha önceki katılma başvurularıyla ilgili olarak benimsenmiş olan pozisyonların etkilerinden daha büyük olacağı" vurgulanmış, bu durum karşısında da, "Türkiye'nin katılma başvurusu üzerinde düşünürken, Topluluğun genel bir strateji benimsemesinin gerekli" olduğu uyarısında bulunulmuştur. Komisyon görüşünde, "Başarılması gereken görevler büyük ve karmaşıktır, çünkü tek pazarın tamamlanması, Avrupa'daki gerilimlerin ve bölünmelerin azaltılması için, sadece ekonomik ve parasal birlik değil fakat aynı zamanda politik birlik yönünde büyük çapta ilerleme eşlik etmelidir." denilerek, Türkiye'nin üyeliğinin Avrupa'da gerilim ve bölünmeye yol açabileceği ima edilmiştir. 

1995 Yılında Girdiğimiz Gümrük Birliği Ortaklığı Nedir? Ne Getirip, Ne Götürmüştür? 

AET ile ilişkimizin 43 yıl önce başladığını belirtmiştik. Nihaî hedef AET'ye ya da bugünün AB'sine tam üyeliktir. Gümrük Birliği de, bu ortaklığın sadece bir boyutudur. Ancak geçen süre zarfında, bu ilişkide GB dışında bir gelişme sağlanamamıştır. Bu bile Türkiye'nin tek yanlı çabaları ile yürümektedir. Oysa birlik ile ilişkimiz bugünkü üye veya aday ülkelerden çok önce başlamıştı. AB içindeki ülkelerin tamamı AB'ye girişten sonra veya üyelik ile eş zamanlı olarak GB anlaşmasını imzalamışlardır. Aday ülkelerle ise gümrük birliği dışındaki ticarî anlaşmalar imzalanmıştır. AB'ye üye veya üye adayı olmaksızın GB anlaşmasını imzalamış tek ülke Türkiye'dir. Türkiye, 1995 yılında AB'ye girişin adeta son kavşağı olarak sunulan ve 1996 yılında yürürlüğe giren GB Ortaklık Anlaşması ile, karar mekanizmalarında yer almadan, AB'nin üst kuruluşlarınca belirlenen kural ve kararlara uymayı peşinen kabul etmiştir. GB, 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girerken şu beklentilerimiz vardı: 

1- Türkiye'den, AB'ye yapılan ihracatta patlama olacak

2- AB'den ve diğer ülkelerden Türkiye'ye yatırım sermayesi akacak

3- Ülkemize yüksek teknoloji gelecek, her alanda standartlarımız yükselecek

4- AB'nin üçüncü ülkelerle yaptığı imtiyazlı ticaret anlaşmalarından yararlanacağız

5- AB'den büyük malî yardımlar gelecek

6- AB kapısı açılacak ve en kısa zamanda üye olacağız.

Ancak gerek Türkiye, gerekse de AB kaynakları, GB'nin dış ticaret açığımızı arttırdığını, Türkiye'nin, AB'nin dünyadaki 6'ncı, AB'ye girmek için bekleyen ülkeler arasında 2'nci büyük pazarı haline geldiğini göstermektedir. GB, birçok sektörümüzü olumsuz etkilemiş, yabancı sermaye de gelmemiştir. Gümrük Birliği'nin tüm ülkelerin ekonomilerine zarar vereceği bilindiğinden AB fonlarından destek öngörülmüştür. Ancak Türkiye, bu fonlardan ya insan hakları ihlalleri (terörle mücadelede), ya da Yunanistan vetosu yüzünden yararlandırılmamış, bu da ekonomimizi ciddi şekilde etkilemiştir. Yıllık zararın 4.5 milyar dolar olacağı hesaplanmış, buna karşılık Türkiye'ye bugüne kadar sadece 1.5 milyar Euro verilmiştir. Aynı dönemde Polonya'ya 20 milyar, Yunanistan'a 25 milyar Dolar yardım yapılmıştır. Türkiye GB'nin yol açtığı tüm sıkıntılara AB üyeliği için katlanmıştır. Ancak AB, uluslararası anlaşmalardan doğan destek ve yardımları vermemekle kalmamış, üyelik yolunu uzattıkça uzatmıştır. AB ise, Türkiye ile Gümrük Birliği ilişkisinden son derece memnundur. Bu işbirliğinin "faydalarını" anlatmak amacıyla hazırlanan "Türkiye-AB Gümrük Birliği/Refah İçin Birlikte Çalışma" başlıklı bir raporda da bu memnuniyet ifade edilmiştir. Oysa 6 yıllık uygulamanın sonunda bizim açımızdan adeta bu işbirliğinin "Refah" bölümünü AB, "Çalışma" bölümünü Türkiye'nin üstlendiği görülmüştür.

Yunanistan Nasıl ve Ne Zaman Üye Oldu? 

Kıbrıs Rum Kesimi -AB İlişkileri Nasıl Gelişti? 

Türkiye, ilk kez 27 Nisan 1987 tarihinde AB'ye tam üyelik müracaatında bulunduğunda yukarıda detayları verilen raporda, "Topluluk üyesi bir ülke (Yunanistan kast ediliyor) ile Türkiye arasındaki" soruna değinilerek, Kıbrıs konusu gündeme getirilmiş ve Kıbrıs'ın, (birliği, bağımsızlığı, egemenliği ve toprak bütünlüğü) üzerinde durulmuştur. Yani bir anlamda Türkiye'ye "Yunanistan'la sorunlarını hallet" denilmiştir. Yunanistan ise 1975 yılında üyelik için başvurmuş, 1981'de de üyeliğe kabul edilmiştir. Yunanistan'a, başvurusu sırasında "Türkiye ile sorunlarını hallet" denmediği, Batı Trakya Müslüman Türk azınlığı başta olmak üzere diğer azınlıkların ihlal edilen hakları hiç hatırlanmadığı gibi, "Yunanistan'ın üyeliğinin AB'nin Türkiye ile ilişkilerini etkilemeyeceği" güvencesi verilmiştir. Ancak bundan 9 yıl sonra Türkiye'nin başvurusunun red gerekçelerinden birisi Yunanistan'la sorunlar olmuştur.

Aynı senaryo Kıbrıs konusunda da uygulanmıştır. Helsinki Zirvesi'nde Kıbrıs'ın, Türkiye'nin üyeliği için ön şart olmadığı güvencesi verildiği halde 1 yıl sonra Katılım Ortaklığı Belgesi ile, Türkiye'nin öncelikle yerine getirmesi gereken siyasî kriterlerin en başına konulmuştur. AB, Kıbrıs sorununu artık Türkiye'nin tam üyeliğinin önündeki en önemli engellerden birisi olarak görmektedir. Ancak nasılsa bu sorunlar, AB'nin Güney Kıbrıs Rum kesimi ile tam üyelik görüşmelerine başlamasına engel teşkil etmemektedir. Üstelik burada AB, ilk andan itibaren uluslararası hukuku çiğnemiştir. Çünkü, Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nin adaylık başvurusunun kabulü dahi uluslararası antlaşmalara aykırıdır. Londra-Zürih Antlaşması, Garanti Antlaşması ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, Kıbrıs'ın Türkiye ve Yunanistan'ın birlikte üye olmadıkları herhangi bir siyasî ve ekonomik birliğe girmesini belli şartlara bağlamıştır (EK-1). Rum kesimi sözkonusu antlaşmalara ve Anayasa'ya aykırı olarak AB'ye müracaat etmiş, AB de, tüm itirazlarımıza rağmen bunu kabul etmiştir. AB, Rum kesiminin adaylık müracaatını kabul etme ve görüşmelere başlama gibi hukuk dışı uygulamalarını bu kesim ile ticarî anlaşmalar yaparak sürdürmüştür.

Rum kesiminin AB'ye adaylık başvurusunun uluslararası hukuka aykırı olduğunu savunan ünlü İngiliz Hukukçu Prof.Dr. Mendelson, bu topluluk ile doğrudan veya dolaylı tüm faaliyetlerin de yasak olduğunu hatırlatmaktadır. AB'nin, Rum Kesimi ile ticarî anlaşma yapması da bu kapsamda değerlendirilmektedir. Prof. Dr. Mendelson, Rum kesiminin adaylık başvurusunun ve bunun kabulünün yasal olmadığına ilişkin 21 Eylül 2001 tarihli görüşünde, "Garanti Antlaşması sadece bu birliği yasaklamakla kalmıyor, aynı zamanda bu tür bir birliğe yol açabilecek doğrudan ve dolaylı tüm faaliyetleri de yasak kapsamında mütalaa ediyor." demiştir. 

Özetle; AB'ye göre, sadece Türkiye'nin Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile sorunu vardır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ın ise Türkiye ile herhangi bir sorunu bulunmamaktadır. Türkiye'nin üyeliği için Kıbrıs ve kıta sahanlığı meselelerini siyasî kriter yapan AB, toprağı, sınırları, halkı, hukuku ve siyasî yapısı ile tepeden tırnağa ihtilaf içinde olan Güney Kıbrıs Rum kesiminin üyelik başvurusunu kabul edip, müzakerelere başlarken bu kriterleri hatırlamamaktadır.

Maalesef, Kıbrıs Rum kesiminin bugün AB'ye girmek üzere olmasına da Gümrük Birliği anlaşmamız sebep olmuştur. Gümrük Birliği Anlaşması'nın imzalanması aşamasında Yunanistan, bunu veto edeceğini açıklamış ve hemen ardından da Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin üyelik görüşmelerine başlanmasını talep etmiştir. Yunanistan'ın veto tehdidi üzerine 24 Şubat 1995 tarihinde AB Komisyonu Başkanlık Bildirgesi'nde Kıbrıs Rum Kesimi ile üyelik görüşmelerine geçileceği duyurulmuş, ancak ondan sonra 6 Mart 1995 tarihinde Türkiye ile AB Gümrük Birliği anlaşması imzalanabilmiştir. Anlaşmanın imzalanmasından yaklaşık 3,5 ay sonra 22 Haziran 1995 tarihinde ise AB-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Ortaklık Konseyi kararları açıklanmıştır. Böylece, AB ve Yunanistan Gümrük Birliği Anlaşması'nı fırsat bilerek, Türkiye'yi kelimenin tam anlamıyla kıskaca almışlar, o günün siyasî şartları sebebiyle gözleri Gümrük Birliği Anlaşması'nı ne olursa olsun imzalama dışında bir şeyi görmeyen dönemin yöneticileri ise, Rum Yönetiminin üyelik görüşmelerine sözlü itirazla yetinmek durumunda kalmışlardır. AB, bu itirazı dikkate almadan GB ortaklık anlaşmasını yapmamızdan 3.5 ay sonra hiçbir şey olmamış gibi Kıbrıs Rum Kesimi ile görüşmelere başlamıştır.

Soykırıma uğradıktan sonra, senelerdir Yunanistan-Rum ikilisinin baskısı ve AB'nin de destek verdiği ambargo altında ezilmeye çalışılan Kıbrıs Türklerine kendi geleceklerini tayin hakkı verilmek istenmemektedir. Bir adada yalnızca tek devlet olur diye evrensel bir kural olmadığı halde, Kıbrıs için dayatma yapılmaktadır. Aynı din ve kültüre sahip Haiti ve Dominik aynı adada (Hispaniola) iki ayrı devlet olarak yaşamakta, Birleşmiş Milletler, Doğu Timor adasındaki Hıristiyan azınlığın referandumla Endonezya'dan bağımsızlığını tanımakta ama iş Kıbrıs'a gelince böyle bir politika izlenmektedir.

Gümrük Birliği Gibi Ticarî Bir Anlaşmaya Siyaset Karıştı mı?

Bu soruya verilecek tek cevap "hem de tepeden tırnağa" olacaktır. Çünkü AB, bu ticarî ortaklığı, yalnız Kıbrıs meselesinin Yunanistan tarafının istediği gibi çözümlenmesine değil, Kürt sorunu, demokratikleşme ve insan haklarının da yine kendi anlayışlarına göre halledilmesine bağlamıştır. Maalesef yöneticilerimizin de, bu şartların tamamını kabul ettiği, hatta söz verdiği öne sürülmüştür. AB, bu isteklerin yerine gelmediğini görünce, -GB'den sadece 1 yıl sonra- Türkiye'yi o kadar ağır ifadelerle suçlamıştır ki, bunların değil müstakbel bir ortaklık, düşmanlar arasında telaffuzu dahi mümkün değildir. Kıbrıs'la ilgili olarak, "Baskı, cinayet, sindirme Avrupa'nın değerleri değildir" ve "20 yılı aşkın bir süreden beri Avrupalı Kıbrıs'ın üçte birini ve Avrupa'yı işgal eden Türkler bugün oralarda Kıbrıslıları öldürüyorlar." diye suçlanan Türkiye'dir. Bu asılsız ve sorumsuz suçlamalardan sonra da Gümrük Birliği'nin durdurulması ve Türkiye'ye yapılacak olan tüm malî yardımların askıya alınması teklif edilirken, AB'nin Yunanistan'ı bahane ederek, "iki yüzlü" davranmaması, bu kararı bilerek ve isteyerek aldığının söylenmesi gerektiği açıkça itiraf edilmiştir. Bilindiği gibi AB, Türkiye'ye yönelik malî yardımların karşılanmamasını daima Yunanistan vetosuna bağlamıştır. Ancak, bunun doğru olmadığını itiraf eden de, görüldüğü gibi, yine AB olmuştur. 

Ticaret-siyaset bağlantısı konusunda daha açık bir kanaate varmamız için  AB'nin kayıtlarının incelemesi yeterli olacaktır.

YER : Strazburg-Avrupa Parlamentosu Toplantısı

TARİH: 18 Eylül 1996 

KONU: Türkiye'de Siyasî Durum (AB-Türkiye Gümrük Birliği ortaklığının 1 yılı da değerlendirilmiştir.)

Van Der Broek (Komiser): Hükümetlerarası Konferansın kapanışından sonraki 6 ay içinde Kıbrıs'ı da aramıza almak üzere görüşmelere başlamak için aldığımız politik karara sıkı sıkıya bağlı kalmalıyız.

6 Mart 1995'teki GB anlaşmasına ait malî destek; hibe şeklindeki 375 milyon ECU'luk özel yardım ve Avrupa Yatırım Bankası'nın 750 milyon ECU'luk bağışı, politik nedenlerden ötürü hâlâ bloke haldedir. Aynı şey ödemeler dengesi desteği için de söz konusudur. Türkiye'ye yapılacak olan 5 malî destekten şu anda bloke edilmemiş olan tek bir tanesi Türkiye'nin MEDA programından istediği katkıdır. 

Türkiye'deki siyasî durum oldukça karmaşık olup, bu aşamada Türk dış politikasının izleyeceği yön ve Avrupa ile ilişkilerinde takınacağı tutuma ilişkin çok ileriye dönük çıkarımlarda bulunmak oldukça güç görünmektedir. Bu sebeple, Türkiye'yi bu forumdan bir kez daha, diğer meselelerin yanında yeni toprak talepleri, askerî provokasyonlar veya başka usullerle Yunanistan ile arasındaki gerginliği tırmandırmamaya çağırıyoruz. Toprak taleplerinin Lahey Uluslararası Divanı'na getirilmesi gerekmektedir. 

Green (Avrupa Sosyalist Partisi Sözcüsü): Kıbrıs, bizim Türkiye ile olan siyasî ilişkilerimizin bölünmez bir parçasıdır, çünkü Kıbrıs'ın kuzeyinin üçte biri Türk güvenlik güçlerinin işgali altındadır. Türkiye'nin, Kıbrıs'ın kuzeyinde 35 bin askeri bulunmaktadır. Kıbrıs, AB'ye tam üyelik başvurusunda bulunmuş ve Komisyon'dan olumlu görüş almış bir devlettir. Dolayısıyla Kıbrıs'ta gerçekleşen olayları Türkiye ile siyasî ilişkilerimizin ayrılmaz bir parçası olarak ele almak istememiz gayet tabiidir. 

Baskı, cinayet, sindirme Avrupa'nın değerleri değildir.Türk yetkili makamlarının uygulamaları karşısında iyi niyet, beklenti ve vaad gibi kavramlar değerini yitirmiştir. Türkiye ile ilişkilerimizde uzlaşmacı kararların ve çifte standartların yeri yoktur. Açıkça söylemek gerekirse, söz ve vaadlerin siyasî iradeye ve kesin uygulamaya dönüştürülmesi gereklidir. Bu nedenle, benim mensup olduğum siyasî grup Türkiye'ye yönelik tüm malî yardımların askıya alınması için her türlü çabayı gösterecektir.

Caligaris (Avrupa İçin Birlik Grubu Sözcüsü): Yunanistan ile Kıbrıs ve Ege konusundaki artan anlaşmazlığından, İsrail ile vardığı anlaşmadan, Kürdistan'daki askerî mevcudiyetinden ve Irak krizi konusunda benimsediği tavırdan görüleceği gibi Türkiye bu bölgede anahtar unsuru oluşturmaktadır. Gerek içeride, gerekse dışarıda kabulü mümkün olmayan ve ölçü dışı tutumlara gösterilen tepkiyi anlayışla karşılamakla beraber Türkiye'yi uzaklaştırabilecek ve tecrid edecek, iç durumu kötüleştirerek onu uzun zamandır yakınlaşmaya çalıştığı Avrupa'dan ayıracak GB'nin durdurulması kararına hayır dememiz gerektiğine inanıyorum. Bununla birlikte, AB'nin otoritesine zarar veren ve hiçbir sonuca götürür gözükmeyen bir diyaloğun sürdürülmesine de hayır. Bu nedenle Komiser Van Den Broek'un da arzuladığı gibi Avrupa'nın krizleri anlayabildiğini, ancak alaya alınmaya müsamaha edemeyeceğini göstermek üzere tamamen farklı, katı talepkâr ve kuvvetli temeller üzerine bir diyalog tesis edilmelidir. 

Andre-Leonard (Avrupa Liberal, Demokratik ve Reformist Parti Grupu Sözcüsü): Türkiye'deki durum dramatik. Özellikle bugün hükümetin tutsağı durumundaki Sayın Çiller'in ihaneti var. 

Türkiye son olarak 1992 yılında bir Kürt köyünün yanması dolayısıyla Avrupa Adalet Divanı'nda mahkum edildi. İlk defadır ki, Strazburg yargısı, Türk Kürdistanında Ankara'nın askerî eylemlerini ele aldı. 

Piquet (Avrupa Birleşik Sol-Nordik Yeşil Sol Konfederal Grubu Sözcüsü): Parlamentomuz GB anlaşmasını, yetkililerin Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunları aşmasına yardımcı olacağı gerekçesiyle kabul etmiştir. Fakat hiçbir şey değişmedi, aksine daha da ağırlaştı. Şüphe etmiyorum ki, parlamentomuzun oyunun rengi, büyük çoğunlukla Türk yetkililer ile olan ilişkilerde Komisyon ve Konsey'in katı tutum takınması yönünde olacaktır. Bu bir siyasî gereklilik sorunudur. Bu aynı zamanda AB için haysiyet meselesidir. 

Stirbois (Bağımsız): Bu anlaşmanın çok ciddi bir sonucu var. Bu anlaşma Ankara Anlaşması'nın 28. maddesinin de öngördüğü gibi 65 milyon Türk'ün Avrupa'ya entegrasyonuna kesin bir geçiştir. Yani ülkelerimizde yaşayan mevcut milyonlarca Türk'e 65 milyon ek bir katılım olacaktır. Türk Hükümeti Kıbrıs sorununa çözüm bulmak için söz vermiştir. 20 yılı aşkın bir süreden beri Avrupalı Kıbrıs'ın üçte birini ve Avrupa'yı işgal eden Türkler bugün oralarda Kıbrıslıları öldürüyorlar. Sanıyorum, hükümetlerimiz bu dehşet verici anlaşmayı ertelemekten yanalar. Hal ne olursa olsun Türkiye'ye metelik yok diyorum. 

Sakellariou (Avrupa Sosyalist Partisi Sözcüsü): Bakanlar Konseyi Başkanının konuşması sırasında yüksek sesle güldüğüm için suçluyum ve özür diliyorum. Ama bir sefere mahsus olmak üzere, hafifletici nedenlerimi kabul ediniz. Ama bundan sonrası için size söz veriyorum, Konsey Başkanlığı Bayan Çiller'in vaatlerinin ayrıntılarına girse bile, gülme dürtümü bastırmaya çalışacağım. Bayan Çiller'in, bu parlamentonun 626 üyesine ve bu arada bana da göndermiş olduğu ve vaadettiği herşeyi gerçekleştirebilmesi için bizlerden kendisine yardımcı olmamız ricasını içeren mektubu hâlâ saklıyorum. Bu mektubu sakladım, çünkü bir Başbakandan her gün mektup almıyorum. Bu mektubu bugün okuduğunuzda, gözlerinizden yaşlar akıncaya kadar gülersiniz, çünkü içerdiği vaadlerin hiçbirisi yerine getirilmemiştir. Sadece Türkiye'deki durumun her dört alanda daha da kötüye gitmiş olmasından dolayı değil, ama Bayan Çiller'in iktidara gelmesini engellemek istediği aynı kişiyi iktidara taşımak için bizim yardımımızı kötüye kullanmış olmasından dolayı... Ciddi olduğumuzu Türkiye'ye gerçekten göstermek zorundayız ve bence bugün için bunun tek yolu, Türkiye'ye yönelik tüm yardımların askıya alınmasıdır. 

Lambrias (Yunanistan Yeni Demokrasi Partisi Sözcüsü): Parlamentomuzun, hükümetlerin çağrısına boyun eğerek, GB'yi kabul etmesinden bu yana henüz 1 yıl bile geçmemiştir. Bu konudaki temel görüş, Bayan Çiller'e, İslamcı Erbakan'ın temsil ettiği tehlikeye karşı Batı yanlısı bir set olarak yardım edilmesiydi. Bugün ise Bayan Çiller, Erbakan'ın bakanıdır. 

Küstahlığın en doruk noktası da şudur: Çilekeş Kıbrıs'a adil, kalıcı ve güvenli bir çözüm bulunması için yapıcı bir diyaloğa katkı yerine, ordularının istila ettiği kuzey kesimine faşist bozkurtlarını göndermektedir. 

Garosci (Avrupa İçin Birlik Grubu): Avrupa ile Türkiye arasındaki GB'yi uygulamalı ve işler hale getirmeliyiz. GB anlaşmasıyla Türkiye'ye Avrupa'ya diyalogda bulunma ve böylece geleceğe daha iyimser bir şekilde bakma imkânını sunuyoruz. Hazin bir geçmişe yeniden dönmekten başka Türkiye için bir alternatif mevcut değildir. AB, üye devletleri ve ilk etapta Yunanistan'ın çıkarlarını daima korumak zorundadır. Herşeye rağmen olumlu şekilde yaklaşmak istediğimiz Türk milleti ve halkı, Avrupa'nın ve özellikle Akdeniz'in gelecekteki senaryosunda büyük imkân ve sorumluluklara sahiptir. 

Schulz (Avrupa Sosyalist Partisi Sözcüsü): Bayan Çiller size söz verdiyse bunu unutun. Bayan Çiller, uluslararası politikanın tartışmasız en inandırıcılığı olmayan kişisidir. Bir düşünün, bu Parlamentonun ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı mücadele konusundaki raportörü, gelecek hafta kalkıp da Parlamento Başkanlığına Le Pen'i önerse ne yaparsınız? Adam ya aklını oynattı veya ahlâk değerlerini yitirdi dersiniz. Bayan Çiller de aynı davranış içinde, çünkü aldattığı sadece Avrupa Parlamentosu değildir. En kötüsü Türkiye'de kendi halkını aldatmış olmasıdır. Böyle bir kişi AP'nin muhatabı olamaz. Bedeli ne olursa olsun, bedeli Türkiye içindeki demokrasi de olsa, AB'nin çıkarlarına hizmet eden herşey iyidir, biz bunu kabul edemeyiz. Biz burada rol dağılımını yapamayız. Ne zaman bir cezaevini ziyaret edeceksiniz, ne zaman Kürdistan'a gidip, orada neler olup bittiğini kendi gözlerinizle göreceksiniz?

Tsatsos (Yunanistan PASOK Sözcüsü): Türkiye'nin AB'ye karşı tutumu kışkırtıcıdır. Bu salonda beklenmedik bir ikiyüzlülükle karşılaştık. Yunanistan AB üyesi olduğu için Türkiye'ye karşı tutumunun ön yargılı olmamasına dikkat etmemiz gerektiği söylendi. Buna ilaveten "Yunan meslektaşlarımıza anlayış gösteriyoruz" denildi. Bu ifadeler ayıptır. Yunanistan hem Avrupa'dır, hem de insanlara karşı şiddete dayanan ve uluslararası hukuku umursamayan bir yönetime müsamaha gösterilmesi için bir gerekçe olarak kullanılmamalıdır. 

Hristodoulou (Yunanistan Yeni Demokrasi Partisi Sözcüsü): Türkiye'nin Kıbrıs trajedisinin Türk-Yunan meselesi olarak gösterilmesi çabalarının da durdurulması gerekmektedir. Bu sorun bütün medenî dünyanın ve özellikle AB'nin sorunudur ve bu çerçevede görülmesi gerekir. 

Aynı toplantıda, Türkiye'nin lehine olmasa da, birkaç parlamenter, sadece AB'nin çıkarlarını düşünerek, objektif değerlendirmeler  yapmıştır. AB'nin Türkiye'ye gerçek bakış açısını ortaya koyduğu için bu görüşlere yer vermekte fayda görüyoruz: 

Dupuıs (Avrupa Radikal İttifak Grubu Sözcüsü): AB'nin Türkiye'ye karşı tutumunda beni rahatsız eden bazı şeyler var. İktisadî açıdan biliyoruz ki, bu anlaşmalardan asıl yarar sağlayan taraf AB'dir. Aslında açık olan şu ki; AB'nin Türkiye'ye karşı gerçek bir politikası yok ve böyle bir istek de yok. Çünkü bunun bedelini ödemek istemiyor. Bu iki yüzlülüğe bir son vermek lazım. İstediğimizi açık olarak söylemeliyiz ve bedeline katlanmalıyız. O zaman Türkiye'de demokrasinin işleyişi ve insan haklarına saygı konusundaki isteklerimiz anlamlı olacaktır. 

Crowley (Avrupa İçin Birlik Grubu Sözcüsü): GB'yi oluşturmamız sebebiyle Türkiye'deki insan hakları durumunun iyileşeceğine, bunun gibi Türkiye GB'ye katıldığı için Kıbrıs adasının tekrar birleşeceğine inanıyordum. Burada gerekli olan, soğukkanlı zihinler, diyalog, uzlaşma, her grubun kendi görüşüne sahip olma, kendi inançlarını ileri sürme ve gelecek için kendi fikirlerini ortaya koyma eşitliğine sahip olmasıdır. Bir elle verirken, bir elle alırsak hiçbir sonuca ulaşamayız. Geçen seneki yanlış kararımızdan sonra, şimdi GB'yi durdurmaya çalışmamız yanlıştır ancak, Türkiye'yi demokratik ülkeler arasına yakınlaştırmak konusunda, Türkiye ile arasında sürmekte olan ihtilafta, üye devletlerden biri olan Yunanistan'ı diyalog ve barışçı yollarla desteklemek konusunda daha kararlı olmalıyız. 

Langen (Avrupa Halk Partisi Sözcüsü): NATO müttefiki Türkiye yeni bir yönelmeye girmiştir ve Bay Erbakan Avrupa vagonunun beşinci tekerleği olmak istememekte, İslam dünyasının lideri olmayı tercih etmektedir. Bizler kendimize şu soruyu sormalıyız: Yunanlı meslektaşlarımızın bugün söylediklerini tamamen anlayışla karşılamama rağmen, acaba biz gelecekte Türkiye ile olan ilişkilerimizi nasıl şekillendirmek istiyoruz? Bu soruyu cevapsız bırakamayız. Biz Türkiye'yi çekmek mi istiyoruz, yoksa kendimizden uzaklaştırmak mı? Bu bizim çıkarımıza olamaz. O bölgede istikrar ve barış Türkiye'siz olamaz, yalnız Türkiye ile olur. Türkiye'nin Avrupa'dan kopmuş ve İslam dünyasının istikrarsız bir faktörü haline gelmesi, Yunanlı dostlarımızın da çıkarına olamaz. Türkiye'nin İslamî bir hükümet ile de Avrupa opsiyonunu açık tutması ve bizden uzaklaşmaması için elimizden gelen herşeyi yapmalıyız. 

Bu toplantı hakkında son olarak, Konsey Dönem Başkanı Mitchell'in, "Konsey, Türkiye'nin Güneydoğusunda halen cereyan etmekte olan şiddet olaylarının Türk yetkili makamları için ne denli ciddi iç güvenlik sorunları oluşturduğunun bilincindedir" şeklindeki sözlerine dahi tahammül gösterilemediğini ve şiddetli bir biçimde protesto edildiğini vurgulamak istiyoruz. 

AB'nin Türkiye ile GB ilişkisinde "siyasî" bakış açısı hiç değişmemiş, sonraki yıllarda da devam etmiştir. Örneğin, AB, Gümrük Birliği kapsamındaki ülkelerin, üçüncü ülkelerle yapacağı ticarî anlaşmalarda da yetki sahibidir. Oysa ki, sözkonusu anlaşmalar içinde ülkemizin millî çıkarları ile ters düşenler bulunmaktadır. Mesela; AB, Kıbrıs Rum Yönetimi ile ticaret anlaşması imzalamıştır. Türkiye, Kıbrıs politikamız sebebiyle bu anlaşmayı üstlenmemiştir. AB, kendi ekonomik çıkarlarını düşünerek özellikle Kuzey Afrika ve Amerika ülkeleri ile yaptığı tercihli anlaşmalardan yararlanmamızı çeşitli yollarla engellerken, Kıbrıs Rum Yönetimi ile yaptığı anlaşmayı üstlenmemizi ısrarla istemektedir. AB, Kıbrıs Rum Kesimi ile anlaşma yapmamızı 2001 İlerleme Raporu'na taşımış ve baskı yapmaya başlamıştır. Bu anlaşma imzalatılarak, ilk etapta ticarî de olsa Türkiye'nin, Rum Kesimini tanımasının yolu açılmaya çalışılmaktadır. Yine aynı şekilde Kıbrıs ticaretine hizmet eden ve Kıbrıs sicilinde kayıtlı gemiler üzerinde Türkiye'nin uygulamaya devam ettiği kısıtlamaların kaldırılması istenmektedir. Burada kastedilen de Kıbrıs Rum kesimidir.

Maastricht Kriterleri Nedir?

10 Aralık 1991 tarihinde imzalanarak 1 Ocak 1993'de yürürlüğe giren bu kriterler ile Ekonomik ve Parasal Birliğin (EPB) aşamaları, bu süreçte izlenecek ekonomik ve parasal politikalar ile bunların gerektirdiği kurumsal değişiklikler ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bu çerçevede EPB'nin son aşamasına geçiş öncesinde, üye ülke ekonomileri arasındaki farklılıkların giderilebilmesini temin için bazı makro büyüklükler açısından yakınlaşma kriterleri tesbit edilmiş ve bunlara uyulmaması haline karşılık müeyyideler de belirlenmiştir. Maastricht kriterlerinde, örneğin; 

* Toplulukta en düşük enflasyona sahip üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ortalaması ile, ilgili üye ülke enflasyon oranı arasındaki farkın 1,5 puanı,

* Üye ülke devlet borçlarının GSYİH'sına oranı % 60'ı, 

* Üye ülke bütçe açığının GSYİH'sına oranı % 3'ü geçmemesi,

* Herhangi bir üye ülkede uygulanan uzun vadeli faiz oranları 12 aylık dönem itibariyle, fiyat istikrarı alanında en iyi performans gösteren 3 ülkenin faiz oranını 2 puandan fazla aşmaması,

 *Son 2 yıl itibariyle üye ülke parası diğer bir üye ülke parası karşısında devalüe edilmiş olması şartları getirilmiştir.

Kopenhag Kriterleri Nedir?

22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag Zirvesi'nde, AB Konseyi, Avrupa Birliği'nin genişlemesinin Merkezî Doğu Avrupa Ülkelerini kapsayacağını kabul etmiş ve aynı zamanda adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken kriterleri de belirlemiştir. Bu kriterler siyasî, ekonomik ve topluluk mevzuatının benimsenmesi olmak üzere üç grupta toplanmıştır. 

Siyasî Kriter: Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların varlığı,

Ekonomik Kriter: İşleyen bir pazar ekonomisinin varlığının yanısıra Birlik içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısına karşı koyma kapasitesine sahip olunması, 

Topluluk Mevzuatının Benimsenmesi: Siyasî, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyma dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini üstlenme kaabiliyetine sahip olması.

Gündemimizi işgal eden siyasî kriterlerin detayları ise şöyle sıralanmıştır: AB'ye girmeye aday ülkeler;

*istikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması, 

*hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü, 

*insan haklarına saygı, 

*azınlıkların korunması 

gibi dört ana kriter açısından değerlendirilecektir. Genel olarak; "ülkenin çok partili bir demokratik sistemle yönetiliyor olması, hukukun üstünlüğüne saygı, idam cezasının olmaması, azınlıklara ilişkin herhangi bir ayrımcılığın bulunmaması, ırk ayrımcılığının olmaması, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın yasaklanmış olması, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesinin tüm maddeleri ile çekincesiz kabul edilmiş olması, Avrupa Konseyi Çocuk Hakları Sözleşmesinin kabul edilmiş olması" gibi özellikler dikkate alınmaktadır. Ancak, bu ilkelerin varlığı tek başına yeterli olmamakta, aynı zamanda kesintisiz uygulanıyor olması gerekmektedir. 

Ekonomik kriterler için, "Kopenhag Zirve sonuçlarına göre, ekonomi alanında işlevsel bir piyasa ekonomisinin varlığı kadar, AB içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısı ile baş edebilme kapasitesi de aranmaktadır." değerlendirmesi yapılmıştır. Bunun için ise şu hususlar öngörülmüştür. 

a. Etkin bir piyasa ekonomisi için;

-arz-talep dengesinin piyasa güçlerinin bağımsız bir şekilde karşılıklı etkileşimi ile kurulmuş olması, ticaret kadar fiyatların da liberal olması, piyasaya giriş (yeni firma açılması) ve çıkış (iflaslar) için engellerin bulunmaması, mülkiyet haklarını (fikrî ve sınaî mülkiyet) içeren düzenlemeleri kapsayan yasal bir sistemin olması ve bu yasalar ile düzenlemelerin icra edilebilmesi, fiyat istikrarını içeren bir ekonomik istikrara ulaşılmış olması ve sürdürülebilir dış dengenin varlığı, 
ekonomik politikaların gerekleri hakkında geniş bir fikir birliğinin olması,
Malî sektörün, tasarrufları üretim yatırımlarına yönlendirebilecek kadar iyi gelişmiş olması gerekmektedir. 

b. AB içinde rekabet edebilme kapasitesinin sağlanması için; öngörülebilir ve istikrarlı bir ortamda karar alabilen ekonomik kurumların makro ekonomik istikrarının olması ve bununla beraber işlevsel bir piyasa ekonomisinin varlığı, alt yapı, eğitim ve araştırmayı içeren yeterli miktarda fizikî ve beşerî sermayenin olması, firmaların teknolojiye uyum sağlama kapasitesinin bulunması gerekmektedir. 

Bu çerçevede rekabet edebilme derecesinin göstergeleri olarak, birliğe girişten önce birlik ile o ülke arasında belirli bir ticaret ortaklığının olması ve ülke ekonomisinde küçük firmaların oranı sayılmaktadır. 

Topluluk mevzuatına uyumun nasıl olacağı da şöyle açıklanmıştır: 

a. AB'nin siyasî birlik ile ekonomik ve parasal birlik hedeflerini kabul etmek için; 

Birliğin "ortak dış politika ve güvenlik" politikasına etkili bir katılım için aday ülkelerin buna hazır olması, Ekonomik ve Parasal Birlik konusunda ise, merkez bankasının bağımsızlığı, ekonomik politikaların koordinasyonu, İstikrar ve Büyüme Paktına katılım, merkez bankasının kamu sektörü açıklarını finanse etmesinin yasaklanması gibi konularda üye ülkelerin aldıkları kararlara katılmak gerekmektedir. 

b. AB'nin aldığı kararlara ve uyguladığı yasalara uyum sağlamak için;

- Gümrük Birliği, malların serbest dolaşımı, sermayenin serbest dolaşımı gibi ortaklık anlaşmalarında belirtilen şartlara uyum sağlaması, tek pazara geçişi gerektiren Topluluk müktesebatına uyum sağlanması, 
- Topluluğun tarım, iletişim ve bilgi teknolojileri, çevre, ulaşım, enerji, taşımacılık, tüketici hakları, adalet ve içişleri, işgücü ve sosyal haklar, eğitim ve gençlik, vergilendirme, istatistik, bölgesel politikalar, genel dış ve güvenlik politikası gibi alanlardaki her türlü düzenlemesine uyum sağlanması gerekmektedir. 

Türkiye AB'nin sadece siyasî kriterlerini tartışmaktadır. Ancak görüldüğü gibi ekonomik ve mevzuata uyum kriterleri oldukça detaylı ve ağırdır. Tam üye olabilmek için bu şartların tamamının yerine getirilmesi ve uygulanması gerekmektedir. 

Kopenhag Kriterleri Müzakerelere Başlamak İçin mi, Üyelik İçin mi Şarttır? 

22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag Zirvesi'nde, Avrupa Konseyi, "Avrupa Birliği'nin genişlemesinin Merkezî ve Doğu Avrupa Ülkelerini kapsayacağını kabul ettikten" sonra adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin, tam üyeliğe alınmadan önce karşılaması gereken kriterleri belirlemiştir. Bunlar yukarıda detayları anlatılan siyasî, ekonomik ve topluluk mevzuatının benimsenmesi olarak üç grupta toplanan kriterlerdir. Görüldüğü gibi Kopenhag kriterleri "adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken kriterler" olarak tarif edilmiştir. Ayrıca, aday ülkeler için hazırlanan yıllık düzenli raporların hepsinin başlangıcında da halen bu kriterler için, "aday ülkelerce katılım için yerine getirilmesi gereken kriterler" ifadesi yer almaktadır. 
Kısacası, 1993 yılı itibariyle Kopenhag kriterlerinin, müzakereler tamamlandıktan sonra tam üyeliğe kabul aşamasında yerine getirilmesi istenmektedir. Ancak sonraki yıllarda AB, hem bu kriterlerin ne zaman yerine getirilmesi gerektiği konusunda fikir değiştirecek ve hem de bu üç kriter (siyasî, ekonomik ve mevzuat) arasında öncelik tercihi yapacaktır. Mesela 1999 yılında Türkiye için "siyasî kriterleri" öncelikli şart ilan edecektir. Kopenhag kriterlerinin AB tarafından uygulamada nasıl yorumlandığı daha sonraki bölümlerde örneklerle detaylı bir şekilde ele alınacaktır.


4 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR

***

27 Şubat 2016 Cumartesi

“Kopenhag Kriterleri” Nedir? AB, gerçekte Türk Ordusu ve Yargısının vesayetini mi istemektedir?









 “Kopenhag Kriterleri” Nedir? AB, gerçekte Türk Ordusu ve Yargısının vesayetini mi istemektedir? 


Siyaset / Milliyet Blog  

Kategori Siyaset


“ Kopenhag Kriterleri ” Nedir? AB, gerçekte Türk Ordusu ve Yargısının vesayetini mi istemektedir?

AB ne istemektedir? Vazoda kendi vitaminleriyle besleyecekleri bir süs bitkisi mi?

Toplumumuzda çok sık gündeme gelmesiyle birlikte; genelde içeriği fazlaca bilinmeyen “Kopenhag Kriterleri” açıklanacak ve Avrupa Birliği, Türkiye için 
dışarıya verilen görüntünün aksine, "Türk Ordu ve yargısının siyaseten etkin olmasını mı istemektedir?" soruna cevap aranacaktır. Önce meşhur Kopenhag 
Kriterleri;

-“22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag Zirvesi’nde, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği'nin genişlemesinin Merkezi Doğu Avrupa Ülkelerini kapsayacağını kabul etmiş ve aynı zamanda adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken kriterleri de belirtmiştir. Bu kriterler siyasi, ekonomik ve topluluk mevzuatının benimsenmesi olmak üzere üç grupta toplanmıştır.

A. Siyasi kriterler 

Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların varlığı.

AB'ye girmeye aday ülkeler;

1.İstikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması,

2.Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü,

3.İnsan haklarına saygı,

4.Azınlıkların korunması gibi dört ana kriter açısından değerlendirmeye alınacaktır.

-Genel olarak; ülkenin çok partili bir demokratik sistemle yönetiliyor olması,

-Hukukun üstünlüğüne saygı,

-İdam cezasının olmaması, azınlıklara ilişkin herhangi bir ayrımcılığın bulunmaması,

-Irk ayrımcılığının olmaması,

-Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın yasaklanmış olması,

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesinin tüm maddeleri ile çekincesiz kabul edilmiş olması, Avrupa Konseyi Çocuk Hakları Sözleşmesinin kabul edilmiş olması gibi özellikler dikkate alınmaktadır.

Ancak, bu ilkelerin varlığı tek başına yeterli olmamakta, aynı zamanda kesintisiz uygulanıyor olması gerekmektedir.

B. Ekonomik kriterler 

İşleyen bir pazar ekonomisinin varlığının yanısıra Birlik içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısına karşı koyma kapasitesine sahip olunması.

Kopenhag Zirve sonuçlarına göre, ekonomi alanında işlevsel bir piyasa ekonomisinin varlığı kadar, AB içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısı ile 
başedebilme kapasitesi de aranmaktadır.

I. Etkin bir piyasa ekonomisi için;

1. Arz - talep dengesinin piyasa güçlerinin bağımsız bir şekilde karşılıklı etkileşimi ile kurulmuş olması,

2. Ticaret kadar fiyatların da liberal olması, piyasaya giriş (yeni firma açılması) ve çıkış (iflaslar) için engellerin bulunmaması,

3. Mülkiyet haklarını (fikri ve sınai mülkiyet) içeren düzenlemeleri kapsayan yasal bir sistemin olması ve bu yasalar ile düzenlemelerin icra edilebilmesi,

4. Fiyat istikrarını içeren bir ekonomik istikrara ulaşılmış olması ve sürdürülebilir dış dengenin varlığı,

5. Ekonomik politikaların gerekleri hakkında geniş bir fikir birliğinin olması,

6. Mali sektörün, tasarrufları üretim yatırımlarına yönlendirebilecek kadar iyi gelişmiş olması gerekmektedir.

II. AB içinde rekabet edebilme kapasitesinin sağlanması için;

1. Öngörülebilir ve istikrarlı bir ortamda karar alabilen ekonomik kurumların makro ekonomik istikrarının olması ve bununla beraber işlevsel bir piyasa ekonomisinin varlığı,

2. Alt yapı, eğitim ve araştırmayı içeren yeterli miktarda fiziki ve beşeri sermayenin olması,

3. Firmaların teknolojiye uyum sağlama kapasitesinin bulunması gerekmektedir.

Bu çerçevede rekabet edebilme derecesinin göstergeleri olarak, birliğe girişten önce birlik ile o ülke arasında belirli bir ticaret ortaklığının olması ve ülke 
ekonomisinde küçük firmaların oranı sayılmaktadır.

C. Topluluk Müktesebatına Uyum kriterleri 

Siyasi, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyma dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini üstlenme kabiliyetine sahip olunması.

I. AB'nin siyasi birlik ile ekonomik ve parasal birlik hedeflerini kabul etmek:

Birliğin ortak dış politika ve güvenlik politikasına etkin bir katılım için aday ülkelerin buna hazır olması gerekmektedir. Ekonomik ve Parasal Birlik konusunda ise, merkez bankasının bağımsızlığı, ekonomik politikaların koordinasyonu, İstikrar ve Büyüme Paktına katılım, merkez bankasının kamu sektörü açıklarını finanse etmesinin yasaklanması gibi konularda üye ülkelerin aldıkları kararlara katılmak gerekmektedir.

II. AB'nin aldığı kararlara ve uyguladığı yasalara uyum sağlamak:

1.Gümrük Birliği, malların serbest dolaşımı, sermayenin serbest dolaşımı gibi ortaklık anlaşmaların da belirtilen şartlara uyum sağlaması,

2.Tek pazara geçişi gerektiren Topluluk müktesebatına uyum sağlanması,

3.Topluluğun tarım, iletişim ve bilgi teknolojileri, çevre, ulaşım, enerji, taşımacılık, tüketici hakları, adalet ve içişleri, işgücü ve sosyal haklar, 
eğitim ve gençlik, vergilendirme, istatistik, bölgesel politikalar, genel dış ve güvenlik politikası gibi alanlardaki her türlü düzenlemesine uyum sağlanması.(1)

* * *

Bahse konu kriterlerden anlaşılan;

-“22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag Zirvesi’nde, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği'nin genişlemesinin Merkezi Doğu Avrupa Ülkelerini kapsayacağını kabul etmiş (MDAÜ) ve aynı zamanda adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken kriterleri de belirtmiştir..."

Denilmektedir ki, Biz AB olarak bir karar aldık. Genişleyeceğiz ve ilk olarak MDAÜ’leri de aramıza alacağız. Bilinmelidir ki, Tüm (aday) ülkeler açıklanan 
kriterlere uyacaklardır. Bu nedenle ve önemle; “Siyasi kriterlere uyumun katılım müzakerelerinin açılması için ön koşul olduğu belirtilmiştir. (2)

Tercümesi; Kurumlarının mevcut (siyasal) yapıları uygun olmayanlar AB girmeleri mümkün olmadığı gibi ilgili ülkelere katılım müzakerelerinin açılması da söz konusu değildir.

Peki, bu şart, TSK, TBMM, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, Dışişleri bakanlığı veya diğer ilgililer tarafından bilinmezmi? Biliniyordur herhalde!

O halde demeyelim; Mademki bilirler, mevcut yapıyı neden değiştirmezler?

O halde demeyelim; Türkiye şartları yerine getirmediğinde Avrupa Birliği neden bu konuda tavır almamaktadır.

O halde demeyelim ki; Avrupa birliği, tüm MDAÜ ülkeleri ile yaptığı üyelik görüşmelerinde, ülkedeki kurum ve yasalarını A’dan Z’ye değiştirmek için ısrarcı 
olur ve bunun yaptırırken, neden Türkiye’de ısrarcı olmamaktadır?

Örneğin, asker ve yargı vesayetine neden ses çıkarılmamaktadır?

* * *

Aşağıda AB’nin hazırladığı 2008 ilerleme raporunun içeriğinden küçük bir alıntı yaparak ne demek istediğimizi açık olarak anlatalım.

………

2. Siyasi Kriterler 

Bu bölüm Türkiye’nin demokrasiyi güvence altına alan kurumların istikrarı, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıkların korunması konularını içeren 
Kopenhag Siyasi Kriterlerini karşılamaya yönelik ilerlemesini değerlendirmekte dir…


Anayasa

İktidar partisi, diğer hususlar meyanında, Türkiye’nin temel haklara ilişkin uluslararası standartlara uyum sağlaması amacıyla, bir grup akademisyene 1982 Anayasası’nı gözden geçirme görevi vermiştir. Ancak, kamuya veya parlamentoya herhangi bir taslak sunulmamış ve taslağın tartışılması amacıyla herhangi bir zaman çizelgesi oluşturulmamıştır.

Bunun yerine, Şubat 2008’de Meclis, üniversite öğrencileri için başörtüsü yasağının kaldırılması amacıyla, Anayasa’nın 10. maddesi ( Kanun önünde eşitlik) ile 42. maddesinde (Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi) değişiklik yapmıştır. Anılan değişiklikler, iktidar partisi AKP ile muhalefetteki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Demokratik Toplum Partisinin (DTP) desteği ile kabul edilmiştir.

Muhalefet partileri Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Demokratik Sol Parti’nin (DSP) başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, 5 Haziran 2008 tarihinde sözkonusu değişikliklerin Devletin laik niteliğine aykırılık teşkil etmesi nedeniyle iptal edilmesine karar vermiştir. Azınlıkta kalan iki hâkim, Mahkemenin Anayasal değişiklikleri esastan değil sadece şekil yönünden inceleyebileceğini savunmuşlardır…


Yargı ve Güvenlik güçlerinin sivil denetimi

Ancak, Silahlı Kuvvetler, resmi ve gayrıresmi mekanizmalar vasıtasıyla önemli ölçüde siyasi etkinlik göstermeye devam etmiştir. Silahlı Kuvvetlerin üst düzey 
mensupları, Kıbns, Güneydoğu, laiklik, siyasi partiler ve askeri olmayan diğer gelişmeler dahil olmak üzere iç ve dış politika konularında sorumlulukları 
dışında kalan alanlarda görüşlerini açıklamışlardır.

Türk Silahlı Kuvvetlerin İç Hizmet Kanunu ve MGK Kanununda değişiklik yapılmamıştır. Bu kanunlar, Türk askeri güçlerinin rol ve görevlerini 
tanımlamakta ve ulusal güvenliği geniş şekilde tanımlayarak askerlere geniş bir hareket alam sağlamaktadır. Jandarma’nın üstlendiği sivil faaliyetlerde sivil 
denetiminin arttırılması konusunda bir gelişme olmamıştır…

Askeri bütçe ve harcamalar üzerinde Parlamento denetiminin güçlendirilmesi hususunda bir ilerleme olmamıştır. Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu, Milli Savunma Bakanlığı bütçesini incelemektedir…

Anayasaya göre, Sayıştay, askeri harcamaların harcama sonrası denetimini yapabilmektedir. 2007’de, tüm askeri muhasebe ofislerinin %25’i denetlenmiştir. Ancak, Sayıştay, kabul edilmesi gecikmiş olan gözden geçirilmiş Sayıştay Kanunu kabul edilene kadar askeri mülklerin denetimini yapamamaktadır. Güvenlik kurumlarının denetimine imkân veren 2003 Kamu Mali Yönetimi ve Kontrolü Yasası’nın yeterli bir şekilde uygulanması henüz sağlanamamıştır.

Genel olarak, savunma harcamalarının Parlamento tarafından denetimi ve askeri makamlar üzerinde tam bir sivil denetim konularında bir ilerleme sağlanamamış tır. Silahlı kuvvetlerin üst düzey yetkilileri, sorumlulukları dışında kalan alanlarda açıklamalar yapmışlardır.


Yargı Sistemi

Ayrıca, yargının, insan haklan ve temel özgürlüklere ilişkin mevzuat yorumlamalarının AİHS, AİHM içtihadı ve T.C. Anayasası’nın 90. Maddesiyle uyumlu olmasının sağlanması için çabaların arttırılmasına ihtiyaç vardır.

Yargının tarafsızlığı konusunda kaygılar sürmektedir. Yüksek düzey yargı mensupları kamuoyuna çeşitli vesilelerle siyasi yorumlar aktarmış olup, bu 
yorumlar ileride yargının tarafsızlığına gölge düşürecek niteliğe sahip olabilir. Yargının bağımsızlığı konusunda, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ’nun (HSYK) bileşimine ve yargı müfettişlerinin raporlama şekillerine ilişkin bir ilerleme sağlanamamıştır…” (3)

* *

Özetle; “Asker ve yargının sivil siyaset üzerindeki ağırlığı ortadadır.”

Peki, nerede kaldı aşağıdaki ön koşul?

-“Siyasi kriterlere uyumun katılım müzakerelerinin açılması için ön koşul olduğu belirtilmiştir. (2)

Burada âcizane görüşlerimizi ifade edelim;

Avrupa Birliği Türkiye’de gerçek manası ile ne halk egemenliği istemektedir;

Ne de Laik Anayasal düzen.

Peki, ne istemektedir?

Vazoda (köklerinden-değerlerinden değil)  sentetik vitaminlerle beslenen bir süs bitkisi…

Resim; cicekbakımı.com

(1) Vikipedi

(2) www.ikv.org.tr

(3) 2008 Yılı ilerleme raporu (Alıntı; stratejik Boyut)


http://blog.milliyet.com.tr/-kopenhag-kriterleri--nedir--ab--gercekte-turk-ordusunun-vesayetini-mi-istemektedir-/Blog/?BlogNo=228260

Yorumlar  (5) 

İlgi ve yorumunuza teşekkür ediyorum. Kanaatimiz, AB'nin bize uzun vadede yarargetirmeyeceğidir. (Baskı grubu olarak ülkeye demokrasinin gelmesine yardımcı olmasının dışında) Neden karşıyız? Güçlü ülkelerin arasına, bilgi üretemeyen bir toplum olarak katıldığımızda (en azından şimdilik) arada eriyip yok olma riski vardır. Ki; onlarda bunu bilmektedirler. Bulgaristan'a gelince; asırladır yönettiğimiz ülkeden alacağımız değil, vereceğimiz bir şeyler olduğunu 
düşünmekteyiz. Doğunun mistik anlayışı; O anlayış, ne kadar inkar edilsede bugünkü batı medeniyetinin kaynağı, tetikleyicisidir. Anayasa; burada sadece 
saltanat el değiştirmiştir. Halen demokrasinin "D"si yoktur. Asker, başbakanları azarlamakta, dilediği zaman darbe yapmakta ve dilediği yasayı çıkararak 
(yargıya) zoraki uygulatmaktadır. Çocuğun adı hızır, çıplak gerçeğimiz budur. 

Sonuç; halk şehirleşmekte, zenginleşmektedir. Bunda sonra sıra herhalde dünyada, halk darbelerine gelmektedir. Sağlıcakla kalınız. 08.02.2010-11.02.2010

Canmehmet 

 22.02.2010 9:47


Asker ve özellikle yargının birincil, öncül, asıl ve fakat kapalı kapıla ardında olmadığı bir tek ülke bilmiyorum ben Mehmet Bey... Dünya gerçekleri ve 
standartları değişmeden bizimkiler değişmez, değişemez. Kanımca... Selamla...

Mehmet Sağlam 

 15.02.2010 16:01
  Cevap :Saygıdeğer Mehmet Bey, bilirsiniz, modernleşmiş bir çok ülke "asker toplum" anlayışından, bilgi toplumuna geçerek ülke yönetim ve korunmasında tam  bir iş bölümüne gitmiştir. Ve Avrupa, Fransız ihtilalinden sonra da giderek asker toplum anlayışından uzaklaşmıştır. Ancak bizde ilginç bir durum vardır. 
Bilirsiniz, İttihat Terakki anlayışı, iktidara silahlı eylemle gelmiş ve bu  devrin güçlü batılı devletlerince de desteklenmiştir. Gerek 1, gerek 2.ci dünya savaşının altında, dönemin güçlü (batı) ülkelerinin hammadde   kaynaklarına sahip olan ülkelerin, sömürgeleştirmelerindeki paylaşım kavgası vardır. Ve burada en büyük paylaşılan parça da Osmanlıdır. Okuduklarımdan   anladığım, son 100 yıldır bizde ne olmuşsa bölgede sömürgeleri olanların  parmağı olduğudur. Özetle, olaylara kuşku ile yaklaşılmasında fayda vardır.   Yazıya pencere açan yorumunuz için Teşekkür ediyorum. sağlıcakla kalınız.  
  15.02.2010 18:57


Tek para kullanan AB tüm devlet devletleşme sürecini yaşarken Türkiye katılmak istiyorsa onun bir parçası olmayı kabul edecek, bunu açıkça konuşmak gerek ancak AB nin almak gibi bir derdi yok. Temelde din ayrılığı ama daha bir çek nedenden, sevgiler...

Kadri KANPAK 

 12.02.2010 10:06
  Cevap :Değerli Kadri Bey, siz tüm meseleyi özetlemişiniz. "Onun bir parçasını   olmayı kabul ederse..." Bu kadar zengin bir kültüre ve tarihe sahip bir devlet 
olarak bu kabul edilebilir mi? Mesele eşit şartlarda ortaklık olsaydı sorun   herhalde olmazdı. AB, içine aldıklarını kendi kültüründe eritmek, yok etmek 
istemektedir. İlgi ve yorumunuza teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.   (yorumunuz, bize cevap tarihinde ulaşmıştır.)  17.02.2010 17:36

Ben, Türkiye'nin AB, AET iken sadece ekonomik kolaylıklar için başvuru yaptığını, Daha sonra siyasi birlik olunca isteğini askıya aldığını, yanlış 
icraatlarının sonucu darbe geleceği korkusu taşıyan hükümetlerin AB nin ipine sarıldığını düşünüyorum. Siyaseten AB ile Türk kültürünün uyuşmayacağını, bu 
nedenlede böyle hükümetler var oldukça sözde müzakerelerin süreceğini düşünüyorum. Saygı ve selamlar...

izmirli97 

 10.02.2010 15:04
Cevap :Değerli İzmirli97, Bilirsiniz, devletlerde şirketler gibidir. Birinin   güçlenmesi diğerinin fakirleşmesi anlamındadır. Bu nedenle devletler arasında 
büyük rekabet vardır. Bin yıl evvel Avrupalıların (haçlılar) Anadolu ve Ortadogu' ya yaptıkları seferlerin altında da, Amerika'nın Afganistan ve Irak'ın işgalinin altında da sadece sömürü anlayışı vardır. Ne kadar inkar   edilse de, (Müslüman olarak) Türkleri AB'ye asla almayacaklardır. Onların derdi bizlerin hiçbir zaman güçlü olmamasıdır. Çünkü bizlerin kültüründe onlar   gibi milletleri acımasızca sömürmek yoktur. Osmanlı 500 yıl Balkanlarda, 400 yıl Ortadoğu ve Afrika'daki ülkeleri Haçlılara sömürme imkanı da vermemiştir.   Bize olan düşmanlıkların altında yatan gerçek neden budur. Çok iyi bilinmektedir ki, Avrupa ve ABD, dünyanın gözü önünde hem işgal ettiği ülkelerde katliam yapmakta hem de onları acımasızca sömürmektedir. Ve maalesef  ülkemizde tarihi gerçekler çarpıtılarak verilmektedir. Yorumunuz için   teşekkürler. Sağlıcakla kalınız  15.02.2010 10:12


 http://blog.milliyet.com.tr/-kopenhag-kriterleri--nedir--ab--gercekte-turk-ordusunun-vesayetini-mi-istemektedir-/Blog/?BlogNo=228260


****************