Cihan Dura etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cihan Dura etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2016 Perşembe

IMF işsizlik kaynağıdır



IMF işsizlik kaynağıdır



Cihan Dura

26.05.2003/Sayı:31

AKP Hükümeti kamu personel rejimini değiştirme yönünde çalışmalar yapıyor. Bu değişiklikler, örneğin şunlar: Norm kadro uygulamasına geçilmesi, aynı statüdeki memurlar arasındaki farkların giderilmesi, gereksinim duyulan yerlere memur aktarımı, emekliliği gelen 10 bin memurun emekliye sevk edilmesi... Bu son husus önemli: 10 bin memur acaba neden dolayı emekliye sevk ediliyor? Üzerinde durmaya değer.
IMF ile yapılan stand-by antlaşmasında kamu iktisadi teşebbüslerinde (KİT) çalışan 46 bin kişinin tasfiyesi öngörülmüştü. AKP’li bakan şöyle konuşmuş: “Bunlardan 21 bine yakını emekli edildi. Geriye 24 bin dolayında personel kaldı. Bunun da 10 bininin emekliliği geldi... Koşullar bazı önlemlerin alınmasını zorunlu kılıyor. Bunlar Türkiye’yi düzlüğe çıkaracak önlemler...” Diğer 14 bin kişi hakkında da emekliliğe sevk ya da diğer kuruluşlara kaydırma yoluna gidilecekmiş.
Norm kadro, tasfiye, emekliye sevketme,... bunlar gerçekten, uzun uzun düşünülerek, araştırılarak, Türkiye için yararlı olduğu sonucuna varılarak mı yapılıyor? Kanı’mca hayır, kesinlikle öyle değil... Türkiye’yi düzlüğe çıkarmakla da bir ilişkisi yok. Bunlar IMF öyle istediği için, “Batılı sermayedarların alacakları güvenceye alınsın” diye yapılıyor.
Sözde bir “atıl istihdam planı” uygulanıyor. Bunu Türk hükümetleri mi hazırlamış? Ne gezer! “Atıl istihdam sorunu” diye IMF’nin dördüncü gözden geçirme çalışmalarının önkoşulları arasında yer alıyor. IMF’ye söz verilmiş, 45 800 olarak belirlenen kamudaki “atıl istihdam” Haziran 2003 sonuna kadar eritilecekmiş. Tabii “atıl istihdam”ı da IMF’nin amaçlarına uygun olarak tanımlıyorlar. Bir devleti iş yapamaz hale getirirsen, değil 45 bin, yüzbinlerce çalışan elbette “atıl” olarak kabul edilebilir.
Bu durum, Türkiye’de hangi parti iktidara gelirse gelsin, değişmez. Daha önce DSP, ANAP, MHP idi. Bugünse AKP... Yarın, hiç kuşkunuz olmasın, teslimiyetçiliği sürdürecek olan CHP ya da benzeri başka bir parti olacaktır.
Demek ki Türkiye’de işsizliğin artması IMF’nin eseridir. Bu görüşümü hangi gerçeklere ve kanıtlara mı dayandırıyorum? Yanıt aşağıda.

IMF Programı Bir Sömürgeleştirme Planıdır

Dünya Bankası eski başekonomisti Josef Stiglitz’in de vurguladığı gibi, IMF sözde bir “yoksul ülkeleri destekleme stratejisi” çerçevesinde, kapısını çalan her ülkenin eline bir “yeniden yapılanma anlaşması” tutuşturur. Anlaşmada 4 aşamalı bir programın uygulanması istenir: Özelleştirme, sermaye piyasasının liberalleştirilmesi, piyasa temelli fiyatlandırma, serbest ticaret. Stiglitz’in deyimiyle, bu anlaşma “kan emiciler”in iş başına geçtiğini gösteren bir ölüm fermanıdır.
Türkiye’de genel olarak işsizliğin hızla yaygınlaşmasının temelinde bu program yatar. Çünkü bu programın içerdiği uygulamalar; üretimin gerilemesi, işletmelerin kapanması, sanayiin çökmesi, dolayısiyle istihdamın düşmesi sonucunu doğurur.

IMF Demek İşsizlik Demektir

Türk ekonomisinin maruz kaldığı daralmalarda IMF programlarının büyük payı var. Çünkü programlar toplam talebi, bunu sağlamak için de halkın gelirini kısmaya yöneliktir. Tabii, kaçınılmaz bir sonuç da işsizlik oluyor : Türkiye’de uygulanan IMF programları bütün üretim kesimlerinde işsizliğe yol açmıştır.
Ankara Sanayi Odası’nın yaptığı ankete göre, 2000 yılının son çeyreğinde bir önceki üç aylık döneme oranla istihdam yüzde 3.2 daraldı. Eğilim daha sonra da devam etti. Şubat 2001 krizinden sonraki altı ay içinde yaklaşık 1 milyon kişi işsiz kaldı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin Haziran 2001’de gerçekleştirdiği ankette, işadamlarının yüzde 56’sı sahibi olduğu işletmede istihdamın azaldığını bildirdi. İşadamlarının yüzde 41’i, yılın geri kalan kısmında işyerinde istihdam daralması olacağını ifade etmişti.
IMF ve Dünya Bankası’nın direktifleri doğrultusunda hareket edilen bankacılık kesiminde ortaya çıkacak yüzde 15’lik bir küçülme, 25 bin kişinin işsiz kalması anlamına geliyor. Bilindiği gibi IMF; Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’ndaki bankaların satılmasını, birleştirilmesini ya da tasfiye edilmesini istiyor. Bütün bunlar yoğun işten çıkarmaları beraberinde getirecek. Telekom’un özelleştirilmesi, 14 bin çalışanı işsizlik riskiyle karşı karşıya bırakacak. Tarım kesiminde “reform” kılıfı altında yürütülen uygulamalar, üretimi durdurarak, önemli boyutlarda işsizliğe sebep olacaktır.

IMF İş ve İşçi Düşmanıdır

IMF tuzağına düşürdüğü ülkede kamu kesimini, ilerde telafisi mümkün olmayacak bir biçimde çökertmektedir; hem de acımasızca, kamu yatırımlarından kamu personeli kalitesine değin, bütün ögeleriyle!...
IMF; uygulattığı programla sosyal devleti bitirir. Sosyal harcamaları kıstırır, sosyal güvenliği yok ettirir. Devleti “kamu hizmeti yapan bir aygıt” olmaktan çıkartır. Bu başkalaşım şu felaketleri peşisıra sürükler : Çek-senet mafyası alıp yürür. Hastanelerde kuyruklar uzar. Eğitim sistemi çöker. Üniversiteler, işlevlerini yerine getiremez olur. Devlet, güvenlik ve savunma hizmetlerini bile yürütemez hale gelir.
Bütün bu felaketleri belli ölçülerde Türkiye’de de yaşıyoruz. Şaşırtıcı ama, şu sözler IMF’yi başımıza belâ edenlerden birine, eski bir başbakana, Bülent Ecevit’e ait: “IMF’nin kucağına düşerseniz, yatırımlar ve sosyal harcamalar durur. Çünkü onlar için önemli olan, makroekonomik finansal dengelerdir.”
IMF’ye ve ABD politikalarına yönelik eleştirilerinden dolayı, Dünya Bankası Baş-ekonomistliği görevinden ayrılmak zorunda bırakılan Stiglitz, IMF’nin işçi düşmanlığını şöyle sergiliyor: Dünya Bankası’nda emek piyasası sorunu sık sık gündeme gelmektedir; ancak çok dar, neoklasik açıdan, IMF perspektifiyle... Dolayısıyla, her seferinde muhatap ülkelere verilen temel ileti şu oluyor: Ücretleri düşürün! Gereksiz işçiyi çıkartın!
Aslında emek piyasası sorunları, hiç de krizin merkezinde değildir. Ancak hemen her zaman yük işçilere yüklenir. İşsizlik artarken, ücretler düşerken işçilere bol bol vaaz verilir: Fedakâr olun, sabredin, küreselleşmenin getireceği nimetleri düşünün!
Stiglitz’in şu savı ne kadar anlamlı: “IMF, Asya krizi sırasında uluslararası yatırımcıları işçilerin cebinden kurtardı!”
IMF ve Dünya Bankası’nın uygulamaları; örgütsüz büyük halk yığınlarının aleyhine sonuçlar doğurur.
Gerçekten IMF’nin istikrar politikaları gelir dağılımını bozuyor, enflasyonla mücadele politikasının tüm yükünü sermaye dışı kesimlere, işçi ve emekçi kitlelere yıkıyor. IMF bu kesimlerin kazanılmış haklarına yoğun saldırılar düzenliyor.
Talebin kısılması; yoksul kesimleri vururken, finans kesimine yeni olanaklar açıyor. IMF güdümündeki hükümetlerin uluslararası sermayeye hizmet eden ekonomi politikaları; işçilerin, kamu çalışanlarının, köylülerin, küçük esnafın yaşamını çekilmez hale getiriyor.
Bütün bu uygulamalar dünya üzerinde, geniş maddî olanaklardan yararlanan çok küçük bir azınlık yaratırken, milyarlarca insanı sefalet içinde yaşamaya iter: İşsizlik artar; düşük ücretlerin, evsizlik, hastalık, kıtlık ve açlığın ardından iç çatışmalar, hattâ savaşlar başlar.

IMF Dünyada İşsizlik Nedeni

IMF program ve politikaları hiçbir ülkede başarılı olamadı, her yerde çöktü. Bir virüs gibi, bulaştığı ülkelerde ekonomik kriz ve işsizlik yarattı. İşte somut birkaç örnek :
- Somali (1980) : Somali beslenme bakımından kendine yeterli bir ülkeydi. Ekonomide hayvancılıkla uğraşanlar, nüfusun yüzde 50’sini oluşturuyordu. 1980’lerin başında IMF müdahalesini yaşadı. İşte bunun ardından olup bitenler: Devalüasyonlar, tarımsal girdi fiyatlarının artması, tarım piyasasında kuralsızlaşma, çiftçilerin yoksullaşması, özelleştirmeler, büyük boyutlu işten çıkarmalar... Ve son nokta : Hayvancılığa dayalı ekonominin çöküşü!...
-Yugoslavya (1989-90): IMF’nin uygulattığı bir şok program sonucunda 650 000 kişi (toplam işgücünün dörtte biri) işini yitirdi. 1100 sanayi kuruluşu kapandı, sanayi üretimi yarı yarıya azaldı.
-Vietnam (1994) : IMF’nin hükümete aldırdığı kararlarla, 12 binden fazla kamu işletmesinin 5 bini kapatıldı. 1 milyondan fazla işçi, 136 bin civarında memur işten çıkarıldı. Ücretsiz sağlık hizmetine son verildi. Doktorların maaşları düşürüldü. Sonuçta bulaşıcı hastalıklar yeniden ortaya çıktı.
- Meksika (1994-95) : Yüksek enflasyon ve rezerv erimesi nedeniyle, IMF’ye başvurdu, kredi aldı. Bir süre sonra varılan nokta; işyeri kapatmaları, yoğun işten çıkarmalar, gelir eşitsizliği ile yoksulluğun artması oldu.
- Endonezya (1997-1998) : IMF programı ile birlikte, para birimi hızla değer kaybetmeye başladı. Ülke dış borç sarmalına düştü. Hükümet yardımın sürmesi için, kimi bankaları kapatmaya kabul etti. İflaslar ve işsizlik hızla arttı. Enflasyon önlenemedi.
- Güney Kore (1997-1998) : Yolsuzluklar artınca ve para birimi değer kaybedince, IMF’den yardım istedi. Çok geçmeden işsizlik arttı. Fatura emekçi kesime çıkarıldı.
***
Bütün bu kanıtlar şu gerçeği doğrulamıyor mu: IMF işsizlik kaynağıdır!
Öyleyse niçin duruyoruz? Tüm Atatürkçüler el ele vererek, niçin IMF’yi yurdumuzdan sürüp çıkarmıyoruz?

Atatürk ne demiş:

“Ya bağımsızlık ya ölüm” demiş. “Hayatta en hakiki yolgösterici bilimdir” demiş. “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur” demiş.
Bağdaşır mı IMF’ye teslimiyet Atatürkçülükle?




27 Mart 2015 Cuma

Telekom'u kim özelleştirdi?



Telekom'u kim özelleştirdi?





Cihan Dura
18.07.2005/Sayı:86


IMF emrediyor, Hükümet satıyor Fiyat sevindirici… 
Memleket için hayırlı olsun…
Piyasa canlanacak…
Keşke geç kalınmasaydı…
İnşallah devamı da gelir… 
Ne var ne yok hepsi satılsın.
İş adamlarımız,

Bu yazıda TELEKOM’un satılmasının gerçek anlamını, TELEKOM’u aslında kimin özelleştirmiş olduğunu, dedüksiyon yöntemiyle belirlemeye çalıştım. Yani doğruluğu açık olan genel önermeleri somut bir olguya, TELEKOM özelleştirmesine uyguladım.

Özelleştirme: Neoliberalizmin gereği

1) Özelleştirme şöyle tanımlanabilir: Kamu varlıklarının özel sektöre en büyük boyutlarda devredilmesi. Dünya Bankası’nın 1992’de yayınladığı verilere göre 1980’den beri az gelişmiş ülkelerde 2000’den fazla, tüm dünyada ise 6800 KİT özelleştirilmiştir. Günümüzde bu rakamların, en azından bir kat daha arttığı tahmin edilebilir. Böylece ulusal varlıkların çoğu, özellikle en değerli ve en iyi durumda olanları Batıya aktarıldı; ulus-ötesi şirketlerin, bunların yerel ortakla-rının eline geçti.

Servetle iktidar birlikte gider. Yeni Liberalizmin darbeleriyle, ulus devletler kamu çıkarını koruma ve ilerletme yeteneklerini yitirmekte. İktidar uzaklarda ve daha az sorumlu bir konumdaki, Dünya Bankası ve IMF gibi, ulus ötesi devletimsi mekanizmalarla iş çevreleri ittifakının eline geçmiş bulunuyor. Özelleştirme, Batının, ulus devletleri çökertmek için kullandığı yeni silahlardan biridir.

Demek ki TELEKOM’un satışı demek, bir kamu varlığının, hem de “en değerli ve en iyi durumda bulunan” bir kamusal servetin, özel sektöre devredilmesi demektir. TELEKOM’un satışı kime yaradı? Türkiye Cumhuriyeti devletine mi, Türk halkına mı? Hayır! Batıya ulus-ötesi bir şirkete yaradı. Bir ulusal varlığımız daha, TELEKOM Batıya aktarıldı. Ulus-ötesi bir şirketin eline geçti.

Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri artık kamu çıkarını koruma ve ilerletme yeteneğini yitirmiş bulunuyor. TELEKOM’un satışı bunun en son örneğidir. Artık Türkiye’de iktidar Dünya Bankası’nın, IMF’nin, ulus-ötesi devletimsi mekanizmalarla iş çevrelerinin eline geçmiş bulunuyor. TELEKOM’un özelleştirilmesinin anlamı nedir? Batının bir silahını Türkiye’ye karşı bir kez daha kullanmasıdır. Ulus-devletimizi çökertme hedefini gerçekleştirme yönünde kazandığı yeni bir başarıdır.

2) Özelleştirmenin Dr. Frankeştayn’ı Amerika Birleşik Devletleri’dir. Özelleştirme ise, bu devletin ulusal doktrininin, Neoliberalizm’in can damarıdır. Liberalizmi “Neoliberalizm” adıyla hortlatıp dünyanın başına yeniden bela eden Amerika Birleşik Devletleri’dir. 1980’li yıllar boyunca Washington’daki Reagan ve Bush yönetimleri, Dünya Bankası’nı, dünya ülkelerini özelleştirmeye zorlamakla görevlendirmiştir. Bankanın merkezi Washington’dadır, en büyük hissedarı ABD’dir; başkanını da ABD belirler.

Bu gerçeklerin anlamı ne TELEKOM bağlamında? Anlamı şu: Frankeştayn bir kez daha pençesini Türkiye’ye uzatıp gereğini yaptırmıştır. Neoliberalizm yaşamak için kana ihtiyaç duyar. Bu kan da özelleştirmeyle sağlanır. TELEKOM’un satışıyla yapılan budur. Washington’daki Bush yönetimi Dünya Bankası’na abandı, o da Tayyip hükümetine yüklendi. Sonuç alınmış oldu. Peki, kime hizmet etti bu satışı yapan? Türk halkına mı? Hayır, ABD’ye hizmet etti, onu yöneten oligarşiye, para babalarına hizmet etti. Onlara, bir kupa içinde, çürümüş vücutlarının ihtiyaç duyduğu kanı sundu.

En büyük satış!!!Bir çete, bir enstitü ve bir vakıf

1) Liberalizm 1970’lerin ortalarına kadar, unutulmuş bir akımdı. Dünyada ön planda olan, sosyal devlet anlayışıydı. Derken, liberalizm ve bireycilik yeniden hortladı. Yeni ideolojinin akademik ekseni; Friedrich Von Hayek şefliğinde, Milton Friedman’ın neo-liberal vaazlarını verdikleri Chicago Üniversitesi’ydi. Daha sonraki 12 yıl boyunca Chicago Çetesi bütün ABD’yi etkisi altına aldı, ardından da dünyayı… General Evren’in 12 Eylül 1980 darbesi, Özal hükümeti ve ABD’den ithal “prens”lerle Türki-ye’ye de nüfuz etti.

Neoliberalizmin temel savları şunlardır: Serbest piyasa insanların yararına işler. Devlet denetimi ve kamu sektörü, küresel kapitalizmin önündeki en ciddî engeldir. Devlet, özelleştirme yoluyla küçültülmeli ve etkisizleştirilmelidir. Bu bir rekor!!!

Şimdi bu gerçekler ışığında düşünelim: Demek ki TELEKOM’un satışı Şikago Çetesi’nin, daha doğrusu bugün toprak olmuş olan Friedrich Von Hayek’in zaferidir. Tilmizi Milton Friedman, bu Yahudi iktisatçının mezarı önünde bir şampanya patlatabilir. Bizim emekli generalimize de bir kutlama telgrafı çekebilir. TELEKOM’un satışıyla bu iki Amerikalının istediği yerine getirilmiştir: Onlar Türkiye Cumhuriyeti Devlet’inin denetim gücünü ve kamu sektörünü küresel kapitalizmin önünde bir engel olarak görüyorlardı. Bu “engel” bir darbe daha yediği için mutlu oldular. Kuşkusuz. TELEKOM’un özelleştirilmesiyle, T.C. Devleti Şikago Çetesi’nin buyruklarına uygun olarak, biraz daha küçültülmüş, biraz daha etkisizleştirilmiş oldu.

2) Özelleştirme salgınının dünyaya yayılmasında büyük rol oynayan kuruluşların başında, 1977’de İngiltere’de kurulan Adam Smith Enstitüsü (Adam Smith Institute) gelir. Başkanı Madsen Pirie tam bir özelleştirme fanatiği ve militanıdır. Bütün hayatını özelleştirmenin dünya çapında propagandasına ve yayılmasına vakfetmiştir. Şöyle demektedir: “Özelleştirme dünyadaki kamu sektörleri arasındaki yürüyüşüne devam edecek, kamuya ait son tesis de satılmadıkça sona ermeyecektir.”

Üzerinde düşünme sırası bu gerçeklere gelince, “Adam Smith Enstitüsü nire, Türkiye nire” diyecek oldum ama diyemedim. Adamlar bizim gibi değiller; çalışıyorlar, uzakları yakın etmesini biliyorlar. Bunun üzerine merak ettim, enstitünün “fanatik ve militan” başkanını, “Madsen Pirie” adını aradım Internette. Kişisel sayfası, orada da bir fotoğrafı çıktı karşıma. Beyaz binaları kucaklamış yemyeşil bir koruluğu arkasına almış, beyaz gömlekli, papyon kıravatlı, tipik İngiliz suratlı bir adam… Bakışlar dik, dinç görünümlü, kendinden emin, meydan okuyucu… Sanki şöyle der gibiydi bana: “Gördün mü, yine benim dediğim oldu. Sen istediğin kadar yırtın. Bu dünyada benim patronlarımın dediği olur. Ben teşkilatlanmışım. Bütün dünyada, senin ülkende de, suyun başındaki insanları elde etmişim. Kimini buralara çekerek, kimini kendi ülkesinde kalıba dökmüşüm… Her yerde olduğu gibi Türkiye’de de işimi bu sayede yürütüyorum. Ben senin ülkenin ruhuna, dokularına, damarlarına nüfuz etmişim. İstediğimi, hem de senin öz yurttaşlarına işte böyle yaptırırım. İlkemi hatırlatırım sana: “Özelleştirme, kamuya ait son tesis de satılmadıkça sona ermeyecektir. Sen istediğin kadar tepin, para etmeyecektir: TÜPRAŞ da benim olacak, TEKEL de, PETKİM de... Türkiye’de Türklerin dediği olmayacak, Atatürk’ün dediği olmayacaktır; Türkiye’de benim dediğim, daha doğrusu benim patronumun dediği, büyük sermayenin, elitin dediği olacaktır.”

3)Adam Smith Enstitüsü’nün ABD’deki karşılığı Miras Vakfı’dır (Heritage Foundation). Bu kurumun başkanlarından Edwin J. Feulner, eski ABD Başkanı Ronald Reagan’ın kamu sektörü politikasını belirlemiştir. 250 kadar tutucu bilim adamı, yazar ve eylemciye hazırlattığı bir rapor Reagan yönetiminin gündemini büyük ölçüde belirlemiş, az gelişmiş ülkeleri ekonomi politikalarını değiştirmeye zorlamak için, dış yardımların kullanılmasını önermiştir.

Burada şu demek isteniyor: Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerde kendi politikalarımızı uygulatmak için, o ülkeleri, o ülkenin aydınlarını, yöneticilerini, siyasetçilerini para ile elde edelim, para ile avlayalım.

Başardılar da…

Türkiye’de eskiden böyle şeyler, en azından bu derecede olmazdı. Turgut Özal’dan beri alıştıra alıştıra devleti, hükümetleri bu hale getirdiler. Artık ne utanma, ne arlanma kaldı. Devlet ve toplum açıktan pazarlanıyor.

Halkın oylarıyla gelen, asıl dayanağı Millî İrade olması gereken politikacılar neden iktidarı ele geçirir geçirmez kendilerini Miras Vakfı’ını başkanının ya da ABD başkanlarının kucaklarına atıyor, onların her istediğini Tanrı’nın emriymiş gibi yerine getiriyorlar? Neden halkın öz malı tesisleri, örneğin TELEKOM’u Batının zenginlerine, dev şirketlerine peşkeş çekiyorlar? Bu sorunun cevabı kısmen de olsa J. Feulner’in tutucu Amerikan aydınlarına hazırlattığı raporda gizli: “Az gelişmiş ülkeleri, ekonomi politikalarını değiştirmeye zorlamak için dış yardımlar kullanılmalı.”

Demek ki TELEKOM’u sattıran ne TÜSİAD, ne Metin Kilci, ne Kemal , ne de Tayyip Erdoğan… TELEKOM’u sattıran, aslında Heritage Foundation, Edwin J. Feulner… TELEKOM’u sattıran ABD Başkanı Corc Dablyu Buş!...

Bir de ajans var

Özelleştirmenin küresel promosyonundan, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bir dairesi olan Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) sorumludur. USAID bir “dış yardım” örgütü olup özelleştirmenin dünyaya yayılmasında baş rolü oynamıştır. Özelleştirmenin pazarlanmasını büyük ölçüde, 1981’de bu amaçla kurulmuş olan Özel Girişim Bürosu (Özel Sektör İnisiyatifi) yürütmüştür. Özel Girişim Bürosu, Temsilciler Meclisi’nin bir raporunda “ABD’nin dış yardım programına Reagan yönetiminin bıraktığı başlıca miras” olarak nitelenmiştir.

Demek ki TELEKOM’un özelleştirilmesi bir promosyonmuş, küresel bir promosyonun (tutundurmanın) Türkiye’de gerçekleşmesiymiş. Peki kim var bu tutundurmanın arkasın-da? Kim olacak, tabii Amerika var, onun Uluslararası Kalkınma Ajansı, USAİD (United States Agency for International Development) var. Gerçek niyetlerini nasıl da parlak etiketlerle gizliyorlar: Neymiş, “yardım”mış, “uluslararası kalkınma” imiş! USAID’in Amerikan yöneticileri TELEKOM’un da satılmış olduğu haberini alınca, görevlerini yapmış olmanın mutluluğunu bir kez daha tattılar. “Her şey Amerika için” diyerek hop hop hopladılar. Tabii Özel Girişim Bürosu yetkilileri de... Bizim özelleştirmeci aslanlarımız, geçen yıl dünyasını değiştiren Reagan’ın ruhunu da şad etmiş oldular. Ya bizim ebediyete karışmış büyüklerimiz? Tabii onların da kemiklerini sızlattılar.

Türkiye’de yüzlerce sanayi tesisi, bu arada TELEKOM işte böyle elden çıktı. Sırada TEKEL, PETKİM, TÜPRAŞ, ERDEMİR ve diğerleri var. Neden bunlar da sırada? Çünkü USAID öyle istiyor, bizim vekillerimiz, bizim hükümetlerimiz de bunu emir sayıp kuzu kuzu yerine getiriyor. Türkiye’de -Atatürk’ün değil, yurtsever Türk aydınlarının değil, bilimsel gerçeklerin değil- Amerikan şirketlerinin hizmetkârı R. Reagan’ın, Corc Buş’un, S. Butler’in, Feulner’in direktifleri uygulanıyor. Öyleyse özelleştirmeler karşısında -asker ya da sivil- kim sus pus oturuyorsa, Reagan’ın, Corc Buş’un, S. Butler’in, Feulner’in, ulus-ötesi Amerikan şirketlerinin Türkiye üzerindeki planlarının, hedeflerinin gerçekleşmesine destek vermiş oluyor. Şimdi soruyorum: Demokrasi bu mudur? Millî irade böyle mi tecelli eder? Özelleştirmede halk nerede? Ulusal egemenlik nerede? Özelleştirme topyekûn silahsız bir savaşın silahıdır. Ve biz bu savaştan milletiyle, aydınıyla, ordusuyla mağlup çıkıyoruz. Pek yakında Türk Silahlı Kuvvetleri de, “demokrasi”, Avrupa Birliği diye diye Osmanlı ordusunun konumuna düşecektir; Atatürk’ün deyişiyle: Yabancı sermayenin jandarmalığı konumuna!...

“Korkunç Üçüzler”in ikisi

1) Özelleştirmeyi, ABD’nin çıkarları doğrultusunda Türkiye gibi ülkelere dayatmakla görevli iki kuruluş daha var: Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Dünya Bankası. Bu kuruluşlar marifetlerini, IMF “istikrar paketleri” ile, Dünya Bankası’nın “yapısal uyum programları” ile gerçekleştiriyor. Kesinlikle neoliberal ideolojiye dayanan bu programlar, daima, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve kamu sektörünün sistemli bir şekilde tahrip edilmesi sonucunu vermiştir. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesi, Dünya Bankası’nın borçlu Üçüncü Dünya ülkelerine yutturduğu “yapısal uyum programları”nın önemli bir parçasıdır. Dünya Bankası verdiği kredileri özelleştirme şartına bağlamaktadır. Sonuçta -hem Üçüncü Dünya ülkeleri içinde, hem de bu ülkelerle Batı arasında olmak üzere- yoksul kesimden varlıklı kesime doğru büyük bir kaynak aktarımı gerçekleşiyor. Bu yeni ilişki Yeni Sömürgecilik olarak adlandırılmaktadır

TELEKOM’un özelleştirilmesinde IMF ile Dünya Bankası’nın rolleri hiç unutulur mu? Yukarda sözünü ettiğim İngiliz ya da Amerikan enstitüleri, vakıfları, büroları hedeflerine büyük ölçüde IMF ve Dünya Bankası’nın çabaları sayesinde erişirler. Peki bu kuruluşlar bizim “millî iradeyi temsil eden” hükümetlerimize özelleştirmeleri, örneğin Tayyip hükümetine TELEKOM’un özelleştirilmesini nasıl yaptırdı? Elbette “para verme” karşılığında uygulattığı “istikrar paketleri” ile, “yapısal uyum programları” ile… IMF heyetleri Türkiye’ye ikide birde boşuna mı geliyor? Neden bu kadar hevesliler? Çünkü Türkiye’de kamu sektörünün çanına ot tıkamak istiyorlar ve TELEKOM örneğinde olduğu gibi, bizim kendi oylarımızla seçtiğimiz kimselerin taşeronluğuyla da başarıyorlar. Önceki hükümetler gibi, Tayyip hükümeti de yoksul halkımızın son yüzyıl içinde binbir meşakkatle ve özveriyle biriktirdiği kaynakları içte ve dıştaki varlıklı kesimlere aktarmış oluyor.

TELEKOM’un satışı, Yeni sömürgeciliğin yeni bir başarısından başka bir şey değildir

2) Yukarda anılan programlar ulus-devleti hedef alıyor. Nasıl? Bu devletleri işlevsiz hale getirerek... Böylece ortada sahipsiz kalan ulus devletin sorumlulukları, özellikle ekonomik ve sosyal gelişme için yaşamsal önem taşıyan sektörlerde, piyasaya ve piyasayı yönlendirebilecek büyüklükteki ulus-ötesi grupların egemenliğindeki özel şirketlere aktarılmaktadır.

Yapısal uyum programları açıkça devletin ekonomik ve sosyal etkinliğini azaltmayı öngörür. Devletin sorumluluk alanını daraltır. Kamu hizmetleriyle sosyal güvenlik hedeflerini yönlendirme olanaklarını kısar. Bu amaçla idarî ve diğer değişiklikler yapılarak, harcamaları azaltmak üzere işlerin taşeronlara ihale edilmesi, devlet işletmelerinin özel sektöre devri gibi yöntemler uygulanır.

Şimdi bir de bu bilgiler ışığında düşünelim ve onlardan sonuçlar çıkarmaya çalışalım.

TELEKOM’un satışıyla ne sağlanmış ya da nelerin yolu açılmış oldu? Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sorumluluk alanı biraz daha daraltılmış oldu. İkincisi, bir kamu hizmeti daha özel sektöre, hem de bir ulus-ötesi şirkete devredilmiş oldu. Sormaya devam edelim: Kim yaptı bunu? “Seçilmişler” tarafından desteklenen A.K.P. Hükümeti! Peki kimin emriyle ve kimin çıkarına? Tekrarlayalım: Chicago Çetesi’nin, Adam Smith Enstitüsü ile Heritage Vakfı’nın, USAID’in, IMF ve Dünya Bankası’nın emriyle ve onların temsil ettiği Amerikalı ve Avrupalı zenginlerin, “küresel kraliyetçiler”in çıkarına!

3) Ekonomik açıdan zorda olan bir hükümet IMF ve Dünya Bankası’nın kapısını çaldığı an, kolunu kaptırmış, tuzağa düşmüş demektir. Amerika’nın ve Avrupa’nın kurt sermayedarları; pençelerine düşen bu avı, deyim yerindeyse, artık lokma lokma yutacaklardır. Kurban ülke adı geçen kuruluşların “yardım”ını kabul etmekle şunu da kabul etmiş olur: Maliye, bütçe, istihdam, dış ticaret, yatırım, döviz kuru ve kamu sektörü politikaları konularında, büyük güçlerin dayattığı bütün koşulları yerine getirmek... Koşullardan en başta geleni ise, özelleştirmedir. Bundan böyle o ülkenin işi bitmiştir artık: Sanayileşmesi ve gelişmesi bir yana, ekonomisi gittikçe bozulur; battıkça batar. Sömürgeleşir. Ülkenin bütün ekonomik kaynakları adım adım kan içici yabancılarla onların bir avuç yerli işbirlikçilerinin eline geçer.

Burada şu soru önem kazanıyor: TELEKOM neden satıldı?

TELEKOM Türkiye ekonomik açıdan zor durumlara itildiği için, Türkiye IMF ve Dünya Bankası canavarlarına kolunu kaptırdığı için satılmıştır. Çünkü Türkiye onlardan “yardım” talep etmiştir. Mekanizma uzun süredir işliyor: Amerika’nın ve Avrupa’nın kapitalistleri Türkiye’yi lokma lokma yutmaktadır, TELEKOM bu lokmalardan yalnızca biridir. Satış Türkiye açısından şu olumsuz sonuçlara önemli bir katkı yapmıştır: Ülkenin ekonomik kaynaklarının yabancılarla bir avuç yerli işbirlikçinin eline geçmesi... Türkiye’nin sanayileşmemesi, gelişmemesi, ekonomisinin gittikçe bozulması...

Kısacası Türkiye’nin sömürgeleşmesi…
Artık yeni bir istiklal savaşından başka çare yoktur.

Sonuç

Ekonomik kalelerimiz birer birer düşürülüyor. Biri daha, TELEKOM da düşmana teslim edildi. Sıra diğerlerinde...

Mütareke basınından, TÜSİAD’dan, bölücü cepheden, “tesettürcüler”den ses yok. Onlar Chicago Çetesi’nin, USAID’in, IMF ve Dünya Bankası’nın, Batılı zenginlerin ya borazanları ya da yalakaları... Elbette öyle yapacaklar.

Peki ya Yurtseverler, Ulusalcılar, Atatürkçüler! Siz niye bu kadar etkisizsiniz? Hani SEKA satılamazdı, Seydişehir satılamazdı, TELEKOM satılamazdı?

Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini korumak ve savunmak demek; ekonomik kaynaklarımızı, TELEKOM’ları korumak ve savunmak demektir. Çünkü “ekonomi demek, her şey demektir.” Çünkü TELEKOM demek, “Vatan” demektir!

ABD’nin gizli planları hizmetinde vatanımızın ekonomik kalelerini satanlar, bunları sırtlanlar gibi kapışan “dahili ve harici bedhahlar”; bağımsızlığımızı ve Cumhuriyetimizi yok etmeye soyunan düşmanlardır.

Chicago Çetesi, Madsen Pirie’ler, Stuart Butler’ler, Edwin J. Feulner’ler, IMF ve Dünya Bankası, bunların patronları... “Dahilî bedhahlar”ın yardımıyla, zorla, hile ile Sevgili Vatanımızın tersanelerine, işletmelerine, topraklarına giriyorlar. Silaha, topa, tüfeğe, bombaya gerek görmüyorlar, Türkiye’yi dolar ve euro gücüyle ele geçiri-yorlar.

Millet yoksul, bitkin ve şaşkın. Bu gidiş kötü, bu gidiş felaket...

Demokraside Susulmaz.

Ey Vatan’ın Aziz Bekçisi! Atatürk’ün komutuyla, sen “Türk vatanını, ulusal varlığı, ülkenin tam bağımsızlığını, iç ve dış her türlü tehlikeye karşı korumakla görevli”sin.

Dikkat! “ulusal varlığı, her türlü tehlikeye karşı korumakla” diyor.

TELEKOM “ulusal varlık”tır.

TÜPRAŞ da, PETKİM de, ERDEMİR de, TEKEL de…

TELEKOM’un yabancının malı olması “her türlü tehlike” kapsamındadır.

TÜPRAŞ’ın da, PETKİM’in de, ERDEMİR’in de, TEKEL’in de...

Nasıl düşünmezsin bunu!...

http://www.turksolu.com.tr/86/dura86.htm

..

29 Kasım 2014 Cumartesi

Yabancı Sermaye Türkiye’ye Zarar veriyor,






Yabancı Sermaye Türkiye’ye  Zarar veriyor,

Cihan Dura

Başbakan Yardımcısı Şener'den Yabancı Sermaye uyarısıYabancı sermaye
Türkiye’ye  zarar veriyor


Başbakan Yardımcısı Şener'den Yabancı Sermaye uyarısı

TUSİAD; TESEV, İKV gibi kuruluşlar, bunların başkanları ya da sözcüleri, kapıkulu iktisatçılar ve İri Medya, Türk Ulusu’na yalan söylüyor; iki alanda korkunç bir propaganda, yoğun bir beyin yıkama faaliyeti sürdürüyorlar: Biri Avrupa Birliği, öbürü yabancı sermaye. Propaganda şöyle yapılıyor: Türkiye’nin, Avrupa Birliği’nden başka alternatifi yoktur. Ekonomik kalkınma ancak yabancı sermaye ile sağlanabilir. Bu ikisi gerçekleşmezse Türkiye biter. Oysa gerçek bu değildir. İktisat tarihi gösteriyor ki bir ülke önce kendine, kendi kaynaklarına güvenmelidir.




Yabancı sermaye, içinde bulunduğumuz koşullarda, Türkiye için büyük bir tehlike oluşturur. Yabancı sermaye girişi; ondan çok daha güçlü ve dinamik bir ulusal yatırım eğilimi olmadıkça, ülke üzerinde bir “ekonomik işgal” etkisi yaratır. Bu işgalin yoğun etkisi nedeniyle yabancı sermayenin verdiği zararlar, sağlayacağı faydalardan çok daha fazla olacaktır.

Bazıları şu karşı kanıtı ileri sürüyor: Global bir dünyada yaşıyoruz. İşadamlarımızın başka ülkelerde şirket satın almaları ne kadar makul ise, yabancıların da Türkiye’de şirket almaları o kadar makul sayılmalıdır. Onlara yanıtım kısadır: Eğer bir tilki bir kümese girerse, boğazlanan tavuktur. Eğer tavuk tilkinin inine girerse, boğazlanan yine tavuktur.

I) Yabancı sermayenin “yararları” gerçek midir?

A) Yabancı sermaye yandaşları yabancı sermayeyi savunurken, -Batı’nın kendi çıkarlarına göre kurduğu- uluslararası iktisat teorisinden kanıtlar sunarlar. Buna göre “Yabancı sermayenin, ev sahibi ülkeye sağladığı ekonomik yararlar” şunlardır:

-Yabancı sermaye ev sahibi ülkenin toplam tasarruf oranını yükseltir. Sermaye açığını kapatır. Yatırım oranını ve üretim kapasitesini artırır.

-Ülkeye ileri teknoloji ve işletmecilik bilgisi getirir.

-İthal ikamesi ve ihracatı artırma etkileriyle, dış açığı azaltır.

-Yurt içi rekabeti artırır, tekelciliği kırar.

-İşsizlik sorunun çözümüne katkıda bulunur.

-Sağladığı kârlar yoluyla, vergi gelirini artırır.

Ancak hemen şu hususu vurgulamamız gerekir: Yabancı sermayenin yukarda saydığım faydaları garanti değildir. Çünkü bunlar Batının kendi çıkarları zemininde oluşturduğu bir bilimin, teorik gerçekleridir. Soyut teorik modeller çerçevesinde geçerlidirler. Bilindiği gibi, her teori zihinsel bir kurgudur. Önemli ölçüde varsayımlara dayanır. Varsayımlar ise, teoriyi realiteden uzaklaştırır. Dolayısiyle o modellerde Türkiye gibi henüz sanayileşememiş bir ülkenin gerçeklerinden zerresi yoktur.

B) Yabancı sermayenin yukarda saydığımız faydalarından hemen hiçbiri Türkiye’de gerçekleşmemiştir. İddiamın ilk kanıtı, AKP hükümetinin devlet bakanı ve başbakan yardımcısı Abdüllatif Şener’in, bir itiraf niteliğinde olan açıklamasıdır. Aynı zamanda deneyimli bir maliyeci ve öğretim üyesi olan Abdüllatif Şener Temmuz 2005’de şu görüşü beyan etmiştir:

Yabancı sermaye grossmarket - perakende, elektrik üretim- dağıtımı, bankacılık, telekom-iletişim gibi “gelirin yurtiçinde yaratıldığı” dört sektörde yoğunlaşma eğilimi içindedir. Bu sektörlerin ortak özelliği, yaratılan gelirin ya da tasarrufların yurtiçinde yaratılıyor olmasıdır. Ne bankacılık, ne enerji, ne de söz konusu ettiğimiz diğer sektörlerde dış âlemden sağlanan ihracat geliri yoktur. Teknoloji ve sabit sermaye transferi de söz konusu değildir. Yapı değişmezse yabancılar yurtiçinde üretilen gelir ya da tasarrufu kendi merkezlerine aktaracaktır. Bu durumda cari açık ilelebet kapatılamaz. Yabancı sermaye-kriz ilişkisine dair görüşlerimi hükümet dahil her zeminde dile getiriyorum. Arjantin’de yaşanan ekonomik krizler de bu yolla ortaya çıktı. Şimdiden uyarıyorum. Yabancı sermayeye yasal sınır gerekiyor. Kimse tehlikenin farkında değil”


Yabancı sermaye yatırımının üçte birini kâr olarak götürdü.

Yabancı sermaye yatırımının üçte birini kâr olarak götürdü.AKP’li bakanın öncelikle vurguladığı, yabancı sermayenin sektörel yoğunlaşmasına somut örnekler verelim:

- Dünyanın üçüncü büyük perakendecisi konumundaki Fransız Carrefour; Fiba Holding’in iştirakleri arasında yer alan, Türkiye’nin en büyük üçüncü süpermarket zinciri Gima ve Endi’yi 132.5 milyon dolara satın aldı.

- Çukurova Holding’in Türkcell’deki yüzde 52 hissesi TeliaSonera’ya satılıyor.

- Lübnan ve İtalyan bağlantılı Oger Telekom, Türk Telekom’u satın aldı.

- Demirbank finansal ayak oyunlarıyla yok pahasına ulus-ötesi dev HSBC’ye teslim edildi.

- Kriz döneminde, Sitebank, Nova Bank’a, Koçbank UniCredito’ya satıldı.

- Türkiye Ekonomi Bankası’nın (TEB) yüzde 50 hissesi, BNP Paribas’a satıldı.

- Yapı Kredi Bankası’nın yüzde 57.4 hissesi Koç ve İtalyan Unicredito’ya satıldı.

- Türkiye’nin yedinci büyük özel bankası Dışbank’ın yüzde 89.3 oranındaki hissesi Hollanda-Belçika kökenli Fortis Bank’a devredildi. Fortis Bank kaptığı aslan payı ile yetinmedi ve kalan yüzde 10.66 oranındaki hisse için çağrıda bulunmak üzere Sermaye Piyasası Kurulu’na başvurdu.

- Hollanda’nın önde gelen bankalarından Rabobank, Şekerbank’ın yüzde 51’lik hissesini alma yolunda.

- Denizbank, Finansbank ve Garanti Bankası için satış görüşmeleri sürüyor.

- Adamlar doymak bilmiyor, TEB’in yüzde 50’sine ortak olan BNP Paribas Yönetim Kurulu Başkanı Michel Pebereau konuşuyor: Başka bankaya da bakarız. 2007 yılına kadar 7 milyar Avro’dan fazla satın alma bütçemiz var. Türkiye’de yeni banka satın alma konusundaki fırsatları değerlendireceğiz.

Tabii başka örnekler de var. Demek ki AKP’li devlet bakanının dediği doğru. Bu takdirde yabancı sermaye, yukarda saydığımız faydalarından hemen hiçbirini sağlamıyor demektir. İddiamın diğer kanıtlarına geçmeden önce, Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin diğer bazı özelliklerini hatırlatmam gerekiyor.

Yabancı sermayenin kârı 13.5 milyar dolar yerlinin kaybı 8.3 milyar dolarII) Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin özellikleri

Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin öyle özellikleri vardır ki bunlar ekonomi el kitaplarının teorik analizlerinde hesaba katılmıyor. Ancak bizim politikacılarımız, işadamlarımız, televole-parafesör iktisatçılarımız; muhakemelerini -Türkiye gerçeklerinden büyük ölçüde uzak bulunan- bu basit bilgilere dayandırıyorlar. Dolayısiyle yabancı sermaye lehindeki savları yanlış oluyor.

Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin konumuz bakımından önemli olan özellikleri şunlar:


Yabancı sermayenin kârı 13.5 milyar dolar yerlinin kaybı 8.3 milyar dolar


i) Ülkemize giren “sıcak para” yabancı sermaye kapsamında değerlendiriliyor. Oysa bu akımın üretimle, istihdamla, ihracatla hiçbir ilgisi yok. Ne zaman girip ne zaman çıkacağı da bilinmez. Bu özellik, başlı başına bir sıkıntı kaynağıdır.

ii) Türkiye’ye gelen yabancı sermaye hazırcıdır; taş atıp kolunu yormak istemez: Yeni yatırım yapmak yerine mevcutları satın almaya bakar. “Faaliyette bulunan KİT’leri kapatmaya, “Türkiye’de marka olmuş, önemli tesislerin üzerine konmaya” çalışır. Yukarda örneklerini gördük. Bu satın almalar yatırım değildir. Eskiden bu tür “yatırım”a, “plasman” denirdi. Bu önemli terim -özellikle- unutturuldu. “Yatırım-plasman” konusunda bir karartma, bir cehalet hüküm sürüyor. Yabancı Sermaye Derneği (YASED) Başkanı bile “yatırım-plasman” ayrımından habersiz… Şu sözler ona ait: “2005 yılı yabancı sermaye girişimiz 3 milyar dolardı. Gündemde “Beşi Bir Yerde” diye anılan Turkcell, Yapı Kredi Bankası, TELEKOM, TÜPRAŞ ve ERDEMİR’in satışı var. Bu satışlar da gerçekleşirse, bu yıl 8 milyar dolar rakamının aşılacağını tahmin ediyorum” [Cumhuriyet, 4.5.2005].

Yeni fabrika ve tesis kuran, maden işleten, böylece yeni katma değer, istihdam yaratan, yeni ihracat akımı oluşturan yatırımlar ayrıdır. Bunlara, diğerlerinden ayırt etmek üzere “doğrudan yabancı yatırımlar” adı verilir.

III) Yabancı sermaye: Faydası yok, zararı çok


Artık, iddiamın diğer kanıtlarına geçebilirim. Tezim şu: Yabancı sermaye Türkiye’ye, “teorik faydalar”ından hemen hiçbirini sağlamıyor. Dolayısiyle zararları ön plana çıkıyor.

İşte yabancı sermayenin “faydaları”nın gerçekleşmediğini gösteren kanıtlar:

1) Yabancı sermaye Türkiye’nin tasarruf oranını yükseltmiyor. Yatırım oranını ve üretim kapasitesini artırmıyor. Çünkü zaten mevcut üretim tesislerini satın alıyor. Yaptığı, ancak kendisi açısından bir yatırımdır. Türkiye açısından ise yatırım değil, plasman yapılmış oluyor. Çünkü tesisin sadece sahibi değişiyor. Nitekim Türkiye’de doğrudan yabancı sermayenin toplam yabancı sermaye içindeki payı çok düşüktür. Örnek verelim: 2004 yılı itibariyle Türkiye’ye giren yabancı sermaye 22.6 milyar dolar. Bunun içindeki doğrudan yatırımların değeri 2.6 milyar dolardır, yani toplamın yalnızca yüzde 11’i…

2) Yukarda belirttiğim aynı sebepten dolayı, Türkiye’ye ileri teknoloji de girmiyor. İleri teknoloji için, şirketin yeni sahibinin yeni yatırım yapması lazım ki çok düşük bir olasılıktır.

3) Yabancı sermaye ne ithal ikamesi ne ihracatı artırma etkisi yaratıyor. Dolayısiyle dış açığı azaltmıyor. Çünkü bankacılık, ticaret, enerji gibi sektörleri tercih ediyor. Hattâ dış açığı artırıcı etki ortaya çıkıyor, yurt dışına kâr transferleri sebebiyle.

4) Mevcut bir tesis satın alındığından, tekelcilik kırılmamış oluyor. Uluslararası karteller zaten Türkiye’de tekel durumunda olan kuruluşları satın almayı tercih ediyor.

5) Yine aynı sebepten dolayı, yani yeni tesis kurmadığından, yabancı sermaye istihdamı artmıyor. İşsizlik sorunun çözümüne önemli bir katkıda bulunmuyor. İşte somut kanıt: İstanbul Sanayi Odası’nın “500 Büyük Kuruluş Raporu”nun 2004 yılı rakamlarına göre, 500 dev şirketten 149’u yabancı sermayeli şirket… Toplam satışların, kârın ve ihracatın yaklaşık yarısını gerçekleştirmelerine karşılık, istihdamdaki payları hayli düşük.

6) Yabancı sermayenin eline geçen şirket, sağladığı kârlar yoluyla vergi gelirini artırmıyor. Ulusal şirket yabancının olunca, sadece kâr sahibi ve vergi mükellefi değişmiş oluyor. Buna karşılık, yurt dışına yapılan gelir transferi artıyor.

Görüyorsunuz, yabancı sermayenin olumlu etkileri ya hiç yoktur ya da çok düşük seviyede. Buna karşılık yabancı sermayenin olumsuz etkileri o kadar çok ve o kadar tehlikeli ki… Sayıyorum: Bağımsızlığın yok olması, düalizm, dış bağımlılık, haksız rekabet, dış dengesizlik, teknolojik bağımlılık, kalkınmanın engellenmesi … Türkiye’ye yabancı sermaye ne kadar çok girerse, bu etkiler de kaçınılmaz olarak o derecede çoğalacak ve şiddetlenecektir.

IV) Yabancı sermayenin sakıncalarına diğer kanıtlar

A) ABD yabancı sermayeye karşı çıkıyor

Amerika Birleşik Devletleri, kendi şirketlerinin yabancıya satılmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. 2005’in ilk yarısında, Çin’in önde gelen petrol şirketlerinden CNOOC, ABD’nin enerji şirketi Unocal’u satın almak istemişti. Sen misin buna cesaret eden, Amerikalı kimi senatör ve iş adamları, ülkenin ulusal güvenliğinin tehlikeye gireceğini ileri sürerek ayağa kalktılar (Bizde böyle milletvekillerini, böyle iş adamlarını mumla aramak lazım, cd). Satışın engellenmesi için Corc Buş’a baskı yapan -bizim iri medyanın kulakları çınlasın- “milliyetçi” Amerikalıların ikinci bir gerekçeleri de “Amerika’nın gerek bilgi gerekse teknolojik olarak diğer ülkelere karşı zayıf düşeceği kaygısı” idi. Unocal yönetimi de, “hissedarları, daha yüksek teklif vermesine rağmen Çin petrol şirketi CNOOC’yi reddederek Amerikan Chevron’un teklifini kabul etmeye çağırdı. Amerikan yönetimi de ulusal güvenlik açısından tehdit oluşturacağı gerekçesiyle Unocal’ın, yüzde 70’i Çin devletinin kontrolündeki CNOOC’a satışına karşı çıktı.

Sonuç olarak Unocal; hisselerinin yüzde 70’inin Çinlilerin eline geçmesine ‘ulusal güvenliği tehdit eder’ gerekçesiyle karşı çıkan ABD yönetimini dinledi. Şirket yönetimi, 1.5 milyar dolar daha düşük teklif veren Amerikan Chevron’un teklifini onayladı [Cumhuriyet, 18, 21.7.2005].

Görüyor musunuz Mahdum Corc Buş’u? Bize neler öğütler, kendi neler yapar! Bizim sivri akıllı liberallere elimizde ne var ne yok, yerli yabancı demeden sattırır; kendi tesisleri söz konusu olunca da “ABD’nin ulusal güvenliği, ABD’nin stratejik çıkarı” diyerek bin dereden su getirir, sonunda da yan çizer.

Nerede bizim, ulusal güvenliğimizi, stratejik çıkarlarımızı ön plana alan -sivil ya da asker-devlet adamlarımız?

B) Yabancı sermaye var, durgunluk ve kriz de var

1) Genel olarak, yabancı bankalar, finansal krizlerden sonra girdikleri ülkelere yeni krizlerden korunma bakımından olumlu katkıda bulunmamıştır [Pelin A. Erdönmez, Finansal Krizler sonrası Gelişmekte Olan Ülkelerde Yabancı Bankalar, Türkiye Bankalar Birliği Bankacılık ve Araştırma Grubu, 2005].

2) XX. yüzyılın başlarından itibaren “fırsatlar ülkesi” olarak görülen Arjantin, 100 yıl boyunca yoğun yabancı sermaye aldı. Arjantin, 1994’te 9.3 milyar dolarlık yabancı sermaye çekerken, bu rakamın 3.1 milyar dolarını doğrudan yabancı sermaye yatırımları oluşturuyordu. 1994-95’te gelen dış şok Arjantin’i krize soktu. Yabancı yatırımlar ve ihracat, 1996 ve 1997’de artarken ekonomi aynı yıllarda yüzde 6.1 ve 8.2 oranlarında büyüdü. Ancak Arjantin, 1998’de tekrar şiddetli bir durgunluk içine girdi. Bankalar, milli petrol şirketleri, ulaştırma, madencilik gibi pek çok alanda yabancı sermaye yatırımları gerçekleşirken, Arjantin 2001 yılında 141 milyar dolarlık borcunu ödeyemeyeceğini açıkladı.

C) Türkiye’den kanıtlar

1) Sanayi yabancılaşıyor


a) Yabancılaşma: İstanbul Sanayi Odası’nın geleneksel “500 Büyük Sanayi Kuruluşu Raporu”nun 2004 yılı rakamları da Türk sanayiinde yabancıların payını çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Yayımlanan verilere göre 500 büyük şirketten 149’u yabancı sermayeli… Ancak toplam satışların, kârın ve ihracatın yaklaşık yarısı onlarda. Buna karşılık istihdamdaki payları düşük (Yüzde 27.3). Dev firmaların yüzde 30’u yabancı sermayeli.

b) Yolsuzluk: Yabancı şirket vurguncu olabilir. Nitekim ERDEMİR Özelleştirmesinde ön-yeterlik alan yabancı firmalardan Ukrayna Metalürji devi Azovstal’ın içinde bulunduğu Investment Metallurgical Union (IMU) konsorsiyumu, Ukrayna’daki özelleştirme ihalesine şaibe karıştırmakla suçlanmıştı. Yine ön-yeterlik almış bulunan Mittal ve Arcelor ise “sıkıştıklarında üretimlerini merkezden değil, satın aldıkları tesislerden kıstıkları için tepki çektiler (M. Kışlalı, Cumhuriyet, 17.7.2005).

AKP Hükümeti, adına “halka arz” diyerek hile yoluyla aslında yabancılaştırma yapmaktadır. Nitekim, Petrol-İş Sendikası’na göre 3 Mart 2005’de yapılan halka arzla TÜPRAŞ’daki yüzde 14.76’lık kamu hissesi “kim olduğu bilinmeyen altı yabancı fon”un eline geçmiştir (Cumhuriyet, 27.4.2005).

2) Yabancı sermayeli bankalar: Sakıncalar


a) Temmuz 2005… TÜRK Müteahhitler Birliği Başkanı yakınıyor: “Bankalarımız yabancı sermayenin eline geçtikçe, müteahhitlik sektörü olarak yabancı sermayeli bankalardan, bırakınız krediyi teminat mektubu almakta bile zorlanıyoruz. Eskiden yurtdışında yarıştığımız rakiplerle artık Türkiye’de de yarışmak durumunda kalıyoruz. Kendi ulusal bankalarımızdan aldığımız teminat mektuplarını yurtdışındaki muhataplarımız kabul etmiyor. Yabancı bankalardan yüksek komisyonlarla teminat mektubu bulmaya çalışıyoruz.”

b) Bankacılık sisteminin yabancıların eline geçmesi demek, Türk ekonomisinin yabancıların kontrolüne geçmesi demektir. Çünkü bankaların kredi verdiği reel sektör şirketlerinin kaderi yabancıların eline geçmiş oluyor. Daha somut bir anlatımla, finans sektöründe hakimiyeti ele geçirmiş olan yabancı sermaye, ekonomide hangi sektörün öne çıkartılacağı, hangi sektörün ihmal ve tasfiye edileceği konusunda söz sahibi olmuş demektir. Bu hâkimiyet aynı zamanda para piyasaları (kısa vadeli fonlar) ile iç borç sisteminin de yabancı bankaların denetimine geçmesi anlamına geliyor. Türkiye’de gidiş bu yöndedir. Dolayısiyle artık bir milli politika oluşturulması imkânsız hale gelmiştir. Türkiye’de Batı açısından olumsuz bir politik gelişme olduğunu veya AB’nin hoşuna gitmeyecek bir karar alındığını varsayalım, faizler ânında yükselecektir. Böylece yabancı sermaye Türkiye’yi, ekonomik açıdan, kırılgan ve dışa muhtaç bir ülke hale getirmiş olmaktadır.

Sonuç

Ekonomik gelişme ulusal tasarruflarla başlar, onunla sürdürülür. Bu mekanizma Türkiye gibi ülkelerde yeni emperyalizmin (Neoliberalizmin, küreselleşmenin) tahrik ettiği aşırı tüketim nedeniyle işlemez. Çünkü yurt içi tasarrufun artması kasıtlı olarak engellenmiş oluyor. Sonuç yabancı sermayenin vazgeçilmezliği yalanı ve propagandası olmaktadır. Yabancı sermaye savunucuları bir yandan da tezlerini, uluslararası iktisat teorisinin soyut-basit kanıtlarıyla haklı göstermeye çalışırlar. Bu kanıtlar Türkiye gibi sanayileşememiş ülkelerin gerçekleriyle bağdaşmaz. Ayrıca kavram kargaşası da yaratılmaktadır.

Böylece yapılan yoğun ve aldatıcı propagandalar sayesinde ülke yabancı sermayeye sınırsızca açılınca, ulusal ekonomi son derecede tahrip edici etkilere de açık bir hale gelir. Türkiye’nin 1980’lerden bu yana, başına gelen budur. Türk ekonomisi “teorik” faydalarından çok daha yüksek oranda, yabancı sermayenin zararlarına maruz kalmıştır. Bundan böyle yabancı sermaye ne kadar çok girerse, olumsuz etkileri de kaçınılmaz olarak o derecede şiddetli olacaktır.

Yabancı sermaye yalanını kimler körüklüyor, propagandasını kimler yürütüyor? Artık biliyoruz: Türkiye’nin işbirlikçi büyük sermayesi ve onun kapıkulları politikacılar, medya ve sözde bilim adamları…

Çözüm ise önce siyasi bir uyanış ve eylem gerektiriyor. Ekonomi politikasına gelince, yapılacak şudur: İç tasarruf oranı yükseltilerek, yabancı sermayeye olan gereksinme azaltılır. Eğer bu yapısal değişim sağlanırsa, yabancı sermaye girişi makul düzeye çekilerek, olumsuz etkilerinin zarar verici boyutlara ulaşması engellenmiş olacaktır.

http://www.turksolu.com.tr/88/dura88.htm

..