Bosna Hersek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bosna Hersek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2020 Perşembe

AVRUPA NIN İNSANLIK İLE OLAN İMTİHANI.,

 AVRUPA NIN İNSANLIK İLE OLAN İMTİHANI.,



Ahmet Suat Arı, Suriye iç savaşı, Avrupanın İnsanlık ile İmtihanı, Kaçak Mülteciler, Bosna Hersek, Yugoslavya, Arnavutluk,



EKO GÖRÜŞ 

    İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA YAŞANAN DRAM BOSNA’DA TEKRAR ETMİŞ VE ŞİMDİ DE DOLAYLI OLARAK AVRUPA’ NIN BİR ÇOK BÖLGESİNDE YENİDEN GÜNDEME GELMİŞTİR.

Ahmet Suat Arı

HOLLANDA TÜRK EVİ GENEL SEKRETERİ.,

    Avrupa Suriye iç savaşından kaçan mülteciler üzerinden büyük bir imtihan vermektedir. Bir Avrupa kurumu olan AB’yi içinde 28 öğrenci olan bir sınıf olarak tahayyül edersek, bu imtihanı alnının akıyla geçecek öğrenci hemen hemen yok gibidir. Her ne kadar bazı öğrenciler biraz ümit var görünseler de; diğerlerinin durumu onların başarılı olmasına mani olmaktadır. Koskoca AB bu imtihanda siyasi, sosyal ve de ekonomik olarak büyük bir başarısızlığa imza atmıştır. Neyse ki bu sınıfa dahil olmak isteyen ama me öğrenciler tarafından bin bir bahane bulunarak kabul edilmeyen öğrenci Türkiye, onlara şereflerini bir nebze olsun kurtarma şansı vermiştir.

   Bu zorlu imtihanın soruları aslında biraz vicdanını dinlersen çözebileceğin türden sorulardır. Üstelik kopya çekmek de serbesttir! 

Birinin yaptığını bir diğerinin yapması da kopya değil; tam aksine iyi hal olarak bile görülebilmektedir. Hal böyleyken neden bocalamakta bu ülkeler diye sorduğumuz zaman, meselenin vicdanla cüzdan arasında bir çekişme olduğunu görürüz. Hem cüzdanın baskısı hem de vicdanın çifte standardı AB  ülkelerinin yakın tarihin en ağır insanlık dramlarından birisine göz göre göre kayıtsız kalmasına sebep olmaktadır. 

    İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan dram Bosna’da tekrar etmiş ve şimdi de dolaylı olarak Avrupa’nın birçok bölgesinde yeniden gündeme gelmiştir. 

Görünen o ki, Avrupa tarih önünde bir kez daha insanlığa karşı mahcup olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Avrupa, Suriye iç savaşının başından beri üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmekten kaçınmıştır. Suriye halkı demokratik reformlar için sokaklara dökülüp diktatör Esad’a karşı çıkarken uzaktan destek mesajları ifade edilmiş ama gerçek destek hiçbir zaman verilmemiştir. Avrupalı liderler Esad’ın gitmesi gerektiğini olur olmaz her yerde dillendirmişler ama gitmesi için gereken hiçbir adımı atmamışlardır. Şayet ciddi bir baskıyla, gerekirse yaptırımların da hayata geçirilmesiyle Esad’ın gitmesi ya da gerekli reformları yapması pekala sağlanabilirdi. Ancak bu da yapılmamıştır. 

Sadece yapmamakla kalmamış; bunu yapan Türkiye’yi de kaderine terk etmiş, hatta sırtından bıçaklamıştır. Zira Türkiye çözüm süreciyle yüzyılın projesini  gerçekleştirip müzmin bir sorunu çözme yolunda emin adımlarla ilerlerken; başı ABD ve AB’nin çektiği bir grup, DAİŞ’le mücadele kisvesi altında Suriye’nin  kuzeyinde PKK’nın uzantısı PYD’ye bir iktidar alanı sunmuştur. Hemen ardından, Suruç’ta DAİŞ’in patlattığı bomba Çözüm Süreci’nin sabote edilmesine yol açmıştır.   Sonrası ise herkesin malumudur!


Türkiye bir taraftan sayıları milyonlarla ifade edilen Suriyeli mülteciler için insanca yaşama şartları sağlamaya çalışırken, bir taraftan da yeniden hortlatılan terörle baş etmeye çalışmaktadır. An itibariyle Türkiye’ye sığınan mülteci sayısı 2,7 milyondur. Bunların bir kısmı kamplarda yaşarken büyük bir kısmı da kendi imkanlarıyla özellikle büyük şehirler olmak üzere ülkenin her tarafında ayakta kalma mücadelesi vermektedir. Bir kısmı da çeşitli yollardan Avrupa’ya gelme çabası içindedirler.

Söz konusu insanlar, normal yollardan gelmeleri hemen hemen imkansız olduğu için genellikle tehlikeli, meşakkatli ve rizikolu yolları denemekte olup; bunun için de insan tacirlerine binlerce dolar ödemektedirler.

Hemen hemen her gün lastik botlarla Yunanistan’a geçmek isteyen mültecilerin dramını medyada görmekteyiz. Hem de Avrupalıların kendilerini istememelerine  rağmen! İnsan bu durumda, “Acaba bu kadar istenmediklerini bilseler gelmekten vaz geçerler mi?” demekten kendini alamıyor.

Avrupalılar her türlü engelleri aşarak gelmeye devam eden bu insanlara karşı tavır almaktadırlar. Öyle ki; sığınmacıların yerleştirileceği belediyelerde zaman zaman şiddet de içeren protestolar olmakta, bu belediyelerin meclislerinin demokratik karar alma süreci engellenmektedir. 

    Kullanılması düşünülen binalar sabote edilirken, karar verici konumunda olanlar tehditlere maruz kalmaktadırlar. Bu anlamda tüm Avrupa ölçeğinde (siyasi) sorumlular her açıdan büyük bir baskı altındadır. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in sorumlu tavrı sorunun çözümü için bir nebze olsun olumlu yönde bir ivme sağlamışsa da bu uzun sürmemiştir.

    Birkaç bin sığınmacı için aylarca toplantılar yapıldığı halde hiç sonuç elde edilememektedir.

AB ülkeleri kendi sorumluluklarını yerine getirmekten acizken parmaklarıyla Türkiye’ye işaret etmekte ve Türkiye’yi sığınmacıların Avrupa’ya geçmesine engel olmamakla suçlamaktadırlar. Hem de bunu 3 Milyona yakın sığınmacıyı barındıran bir ülkeye yapıyorlar!

    Türkiye’nin çözüm planına göre sığınmacıların maddi külfetine AB’nin de katkı sağlaması halinde Yunanistan’a kaçak yollardan geçmiş sığınmacılar geri alınacak, buna mukabil olarak da aynı miktarda sığınmacı AB’ye gönderilecektir. 

Bu anlamda Türkiye, doğrudan sığınmacılarla alakalı olmayan fakat kendisi için önemli olan vizesiz dolaşım ve AB’ye üyelik müzakerelerini de pazarlık konusu yapmış ve bu konuda söz almıştır. 

    Kimilerine göre bu sığınmacılar üzerinden bir pazarlık olarak algılansa da, mevcut durumda daha iyi bir çözüm mümkün görünmemektedir. Türkiye bu planla hem Avrupa’yı rahatlatmış hem de onların sorumluluk almasını sağlamıştır. Tabii ki Avrupa’ya başka yollardan gelmeler devam edecektir ama bu şimdikine  nazaran daha düşük seviyelerde olacaktır.

    Hollanda’nın dönem başkanlığında gerçekleşen bu teklif Başbakan Rutte tarafından da gerçekçi kabul edilmiş olmalı ki, gelecek her türlü eleştiriye rağmen  olumlu tavır almıştır.

    Kanaatimce bu doğru bir tavırdır. CDA lideri Buma’nın dediği gibi, Avrupa satışa getirilmemiş tam aksine Avrupa’ya sorumluluğunu yerine getirme şansı verilmiştir.

Buma gitsin milyonlarca mağdurun içinde acaba Hristiyanlar da var mı diye arasın dursun, zira partisi adına konuşan bazı sözcüler sadece Hristiyan mağdurlar için üzülmektedirler. Görünen o ki, diğer milyonlarca mağdurun onların gözünde bir ehemmiyeti yoktur. 

Yazık ki hem de ne yazık!

    GÖRÜNEN O Kİ !!!!, AVRUPA TARİH ÖNÜNDE BİR KEZ DAHA İNSANLIĞA KARŞI MAHÇUP OLMA TEHLİKESİYLE KARŞI KARŞIYADIR.

    TÜRKİYE’NİN ÇÖZÜM PLANINA GÖRE SIĞINMACILARIN MADDİ KÜLFETİNE AB’ NİN DE KATKI SAĞLAMASI HALİNDE YUNANİSTAN A KAÇAK YOLLARDAN  GEÇMİŞ SIĞINMACILAR GERİ ALINACAK, BUNA MUKABİL OLARAK DA AYNI MİKTARDA SIĞINMACI AB’ YE GÖNDERİLECEKTİR.


EKOAVRASYA DERGİSİ..

SAYI 34  YIL ; 2016 

SAYFA 50


***

10 Ocak 2016 Pazar

AVRUPA BİRLİĞİNİN TÜRKİYE'YE ETKİLERİ



AVRUPA BİRLİĞİNİN TÜRKİYE'YE ETKİLERİ



Prof Dr. Erol MANİSALI
MART 2002,


Harp Akademileri Komutanlığınca düzenlenen " Türkiye'nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl oluşturulur. " Konulu Sempozyumda Prof Dr. Erol Manisalı'nın " Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye Etkileri " başlıklı konuşmasının tam metni.

 1- Değerlendirmelerde kullanılan varsayımlar:

- AB'nin Türkiye'nin bulunduğu çoğrafyaya etkileri ele anırken, bu coğrafyanın sınırları olarak; Ege ve Balkanlar: Doğu Akdeniz, Ortadoğu, Kafkasya ve İran ile AB dışı, Karadeniz bölgesi ele alınmıştır. Bu alan Türkiye ile birlikte Arap Orta doğusu, İsrail, İran, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya, Arnavutluk, Makedonya ve Bosna Hersek'i kapsar.

- AB'nin bu bölge ve ülkelere " Etkileri " kapsamında da, siyasi, iktisadi, askeri ve kültürel" değerlendirilmiştir.

- Analizler, AB'nin bu gün devam eden bütünleşme sürecinin, yarın da aksamayacağına ve sonunda " Avrupa Birleşik Devletleri'nin federasyon ya da konfederasyon sınırları arasında gerçekleşeceği varsayımına dayandırılmıştır. AB'nin, soğuk savaş sonrası döneminde (Orta vadede) , ABD merkezli bir dünya düzenine "karşı koyabilmesi" Uzun dönemde) de Çin ağırlıklı Asya Platformu karşısında gerilememesi için, AB içindeki bütün sorunlara rağmen , Avrupa Birleşik Devletleri'ni kurma yönünde ilerlemesi, vazgeçilmez bir koşul olarak ortaya çıkmaktadır. AB bu nedenle, tek ekonomik bütünlük, tek askeri güç ve ortak bir anayasa çatışı altında bütünleşmek zorunda bulunmaktadır.
 Bunun esas gerekçesi "dünya üzerinde stratejik bir güç" olarak geri kalmama (hatta ilerleme) meselesine dayanmaktadır...

- Analizlerde kabul ettiğim başka bir varsayım ise " AB'nin uzun vadede de Türkiye'yi içine tam üye olarak almayacağı ( Alamayacağı ) " hadisesidir. Bu varsayımın gerekçelerini, " Avrupa Çıkmazı " adlı kitabımda ayrıntılı olarak ortaya koymuş bulunuyorum. AB için Türkiye'yi içine almasının siyasi, iktisadi ve kültürel bedeli (maliyeti) olağanüstü boyutlardadır. AB, 1995 Gümrük Birliği belgesi ile, Türkiye'den almak istediği her şeyi, hem de sıfır maliyetle elde etmiş bulunmaktadır. AB'nin Türkiye'yi içeri alması durumunda, a) İş gücünün serbest dolaşımı dolayısıyla Türkiye nüfusunun AB'ye akması; b) Türkiye'ye "Zengin üyelerden fakir üyelere yardım fasıllarından" büyük parasal yardım yapma zorunluluğunda olması ; c) ileride, Türkiye'nin en yüksek nüfusa sahip ülke olarak AB'yi Almanya ile birlikte yönetir duruma gelmesi gibi AB'yi çok olumsuz etkileyecek bir bedel ödemesi durumuna getirir. 
 Ayrıca AB'nin Müslüman Türkiye'yi alıp Hıristiyan Rusya'yı, Beyaz Rusya'yı dışarıda bırakması imkansızdır. Bu ülkeleri ve Türkiye'yi tam üye olarak almış bir Batı Avrupa, kendi refah seviyesini geriletmiş olur.
 AB zaten Türkiye'yi içine alacak olsa, Kıbrıs, Ege, Güneydoğu, sözde Ermeni soykırımı, Avrupa Ordusu'na (AGSP) tek yanlı bağlama konularında Türkiye'yi sıkıştırmazdı.
Bütün bu konularda Türkiye'nin üzerine gelip dayatmalarda bulunması, Türkiye'yi yarın da almayacağının (alamayacağının) en açık göstergesidir.

 2- AB'nin bölgeye yönelik politikaları:

a) AB bu bölgede "ikinci bir halka" oluşturmak istemektedir. İçine almadığı ülkeleri, "kendisine tek taraflı bağımlı hale" getirmek amacındadır.
- Türkiye ile yaptığı "Gümrük Birliği " Anlaşması bunun bir örneğidir. Şu anda Türkiye, AB'ye tek taraflı bağımlı durumdadır. Türkiye "AB'nin dışında olmasına rağmen, AB'nin dış ticaret politikasını uygulamakla yükümlüdür." Bu yükümlülükler Türkiye'yi AB'ye "yavaş yavaş daha bağımlı" hale getirmektedir.
- İş çevreleri, işçi sendikalarının bazıları, bazı kamu kuruluşları, üniversiteler, bazı medya kuruluşları yavaş yavaş AB'nin güdümüne girmektedirler. AB'deki çokuluslu firmaların Türkiye pazarındaki egemenlikleri hızla artmaktadır. Birçok imalat sanayii alanında firmalar el değiştirmiş ve AB firmalarının egemenliği artmıştır. Bankacılık, turizm, ulaştırma, sağlık, eğitim gibi alanlara da hızla girmektedir.
- Zaman içinde Türkiye'nin "tamamen AB'ye tek taraflı bir yapıya sahip duruma getirileceğini" ve artık "kemikleşecek" olan bu yapılanmanın, Türkiye'deki ulusalcı, çevreler tarafından hiçbir biçimde değiştirilemeyceğinin politikası içindeler. Son 12 yıl içindeki istatistiklere baktığımızda özellikle 1995 'ten itibaren ivmesi artan bir tek yanlılığın ortaya çıktığını görmekteyiz. Sanayi, ticaret, tarım, turizm, ulaştırma, bankacılık, eğitim, sağlık alanlarındaki istatistikler, "tam bir netlikle bu acı gerçeği" ortaya koymaktadır.
- AB, kendi içine almayacağı Akdeniz ülkeleri ile (Fas'tan Ürdün'e kadar) MEDA (Akdeniz İktisadi Kalkınma Programı) çerçevesinde ilişkilerini hızla geliştirmeye başlamıştır. 1990 - 1991 Körfez bunalımı sonrasında ABD ve İngiltere, Körfez'e askeri olarak yerleşip Arap Ortadoğusu'nu denetimine alınca Akdeniz, "eski sahipleri" AB'ye bırakıldı ve MEDA programı ağırlık kazandı. AB, MEDA çervesinde Fas'tan Ürdün'e kadar uzanan Arap Ülkelerini ve ('FKÖ) güneydeki "İkinci Halka" olarak AB'ye ekonomik olarak "bağımlı " kılacak bir politika izlemeye başladı.
Son yıllarda Kuzey Afrika ülkeleri ile "ikili serbest Ticaret anlaşmaları" yaparak kendisine ekonomik ve ticari yönlerden bağlama politikasını yürütegelmektedir. Bunlar "aday ülke" değillerdir.
İşin ilginç tarafı "aday ülke" olan Türkiye'de MEDA kapsamı içine alınmıştır. AB'den "Yunanistan'ın veto ettiği yardımlar" alınamamakta buna karşılık MEDA kapsamında Türkiye'ye "sembolik" yardımlar yapılmaktadır.
 AB bu bağlamda, Akdeniz'i AB'nin bir iç denizi gibi görüp kendi iktisadi, siyasi ve stratejik denetimine yönelik bir politika izlemektedir. Kıbrıs politikasındaki sertlik, tek yanlılık ve AB içine almak için aceleci davranışı, "ileride Türkiye'yi AB içine almama politikasının" bir sonucudur. Türkiye'yi yarın içine alacak olsa, Kıbrıs'ta uyuşmazlığın çözümünü zamana yayar. "Türkiye'nin AB'ye girişi ile eş-zamanlı olarak" kolayca çözebilirdi.
 AB'nin Türkiye politikası, Ege konusunda da kendini göstermektedir. AB parlamentosu'nun 15.12.1996 tarihli kararına göre Ege'deki ihtilaflı bölgeler konusunda, "Türkiye'nin Yunanistan'ın ve AB'nin Egedeki haklarını çiğnediğini" ifade ederek Ege'yi AB'nin bir iç denizi olarak görmekte, Türkiye'nin ileride AB'ye alınmayacağının bir göstergesi olarak ortaya koymuş bulunmaktadır.
 Balkanlarda da AB, kuzey Afrika örneğine benzer bir politika izlemektedir. Arnavutluk, Bosna, Hersek, ve Mekedonya ile "ikinci halka" ilişkileri planlamaktadır. Sloven'yadan başka Yugoslavya (yeni) ve Hırvatistan da ileride AB'ye mutlaka alınacaktır.
 Romanya ve Bulgaristan konusunda bazı tereddütlerin bulunduğu NIC, (nationel Intelligence Council -C.I.A.) Globbal Trend 2015 raporunda (2 Aralık 2000) da yer bulmaktadır. Yine bu rapora göre Türkiye AB'nin içine alınmayacaktır.

3- AB'nin Ortadoğu politikası, enerji ve PKK konusu:

 AB derken İngiltere'yi ayırarak değerlendirmek, "Kıta Avrupası" demek daha doğru olur.
-Körfez Krizi sonrasından ABD ve İngiltere "stratejik ortaklar" olarak Ortadoğu'ya yerleşmişler ayrıca "İngiliz Toprağı sayılan" Kıbrıs'taki iki İngiliz üssü de ABD tarafından kullanıla gelmektedir.
 AB'nin büyükleri Almanya ve Fransa, Akdeniz'in yanı sıra Ortadoğu ve Kafkaslarda da ABD ingiltere ikilisini "dengeleme" amacına yönelik politikalar izlemektedir. En çarpıcı olanı, bölgedeki kürtler konusunda "ABD- ingiltere ikilisi" ile "Almanya - Fransa ikilisi" arasında süregelen çekişmedir.
 Bu çekişme, "Türkiye'ye ödetilerek" Türkiye'nin sırtından yürütülmektedir. En azından, izledikleri politikanın sonuçları bu yönde gelişebilemektedir.
 1992 'den itibaren ABD İngiltere ikilisi K.Irak'ta kukla bir Kürt devletinin biçimsel altyapısını, "tamamen dışardan uygulayarak" yürütmüşlerdir. Bunu Başbakan Sayın B. Ecevit de kamuoyuna açıklamıştır. (Aralık 2001, Ocak 2002 çeşitli gazeteler ve TV beyanları). Ancak TSK böyle bir kukla devletin ilanını savaş nedeni sayacağını ortaya koymuştur. ABD ve İngiltere'nin K. ırak'ta yürüttükleri politikaya karşılık AB (Kıta Avrupası), PKK'yi AB güdümünde siyasallaştırarak Anadolu'dan K. Irak 'taki Amerikan- İngiliz girişimini "dengelemek" istemektedir.
 ABD ve İngiltere'nin K. Irak kartına karşılık PKK'yi AB denetiminde) " Ortadoğu-Kafkasya hattında kullanabileceği bir maşa, bir köprü başı olarak" görmektedir.
 PKK'nın kıta Avrupası'nda siyası destek görmesinin arkasında yatan esas neden budur. Büyük güçlerin bölgedeki "stratejik paylaşım kavgasında" kullanabilecekleri araçlardır.
 Bir varsayım olarak; ABD ileride, K.Irak'ta İncirlik düzeyinde üs inşa eder ise Kafkasya ve İç Asya dengelerinde önemli değişmeler olur. Almanya, Fransa gibi ülkeler enerji politikalarında zaafa uğrarlar.

 4- AB ve Karadeniz Bölgesi:

 AB, Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya'yı aynen Türkiye gibi , içine almadan yoluna devam edecektir. Bu ülkeleri ekonomik, ticari ve mali olarak AB'ye " bağımlı halde tutmaya" çalışacaktır. Bu konuda Almanya önemli girişimler içindedir. Almanya ile Rusya doğal gazını, yoğun bir biçimde kullanmaktadırlar. 

5- Bu yönü ile Rusya'nın elinde de önemli kozlar bulunmaktadır.

- İlginç bir biçimde, AB ile ilişkilerinde, "Türkiye, Rusya ve Ukrayna ve beyaz Rusya aynı kaderi " paylaşmaktadırlar. Hepside AB içine alınmayacaklar "Ancak AB tarafından , AB'ye bağımlı ikinci bir halka içinde tutulmak isteyeceklerdir. Çin 'in Asya'daki ülkelerle oluşturmak istediği " Asya Platformu " gerçekleşebilirse "Asya'daki önemli bir iktisadi siyasi ve askeri güç merkezi" ortaya çıkacaktır. Bu durum, ABD'nin olduğu kadar, AB'nin de AB'nin doğu sınırındaki ülkeler ile ilişkilerini önemli ölçüde etkileyecektir.

6- AB'nin Bölge Politikası ve Türkiye

 AB Türkiye'yi dışlamayacak" ancak, daha önce belirttiğim nedenlerden dolayı Avrupa Birleşik Devletlerinde Türkiye'ye yer vermeyecektir.
 AB'nin esas amacı, Türkiye'yi aynen Kuzey Afrika ülkelerinde ve Rusya - Ukrayna politikasında olduğu gibi kendi etki (denetim) alanı içinde" tutma politikası gütmektir.
- 6 Mart 1995 Belgesi ile başlatılan tek yanlı ticari ve iktisadi bağımlılığı bürokrasiye, eğitime, sivil toplum örgütlerine yayarak Türk siyasetini denetim altında tutmak istemektir.
- Türkiye'nin 1999'da başlatılan adaylık sürecinin "Türkiye'nin önüne sürekli engeller konularak oyalanması" amacı güdülmektedir.

 a) Kıbrıs ve Ege'nin AB vasıtasıyla Yunanistan'ın denetimine sokulması için baskı yapılmaktadır.

b) PKK'nin terör örgütü olarak kabul edilmemesi, siyasallaştırılması çabaları, AB ülkelerinden etkili destek sağlanması Türkiye - AB ilişkilerinı yarın da olumsuz etkileyecek bir politikadır.

c) Ermeni meselesinde AB, "Türkiye eğer soykırım yaptığını kabul etmez ise Türkiye - AB ilişkileri gelişemez " demektedir.


 Avrupa Ordusu (AGSP) konusunda da Türkiye'yi dışlamaktadır.


 Bütün bunlar "şimdilik" Türkiye'nin önüne konmuş engellemelerdir. Yarın bunlara daha başkaları da eklenebilir. AB'nin bu politikası, "Türkiye'yi sürekli kapının önünde tutmak, bu arada alabildiği ödünleri almak ve tek yanlı bağımlılığı kemikleştirmek" biçiminde özetlenebilir.
 Sonuç; AB'nin Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgeye yönelik politikası, "Yukarıda ortaya konan gelişmelerin ışığında" Türkiye'nin ulusal politikaları ile birçok konuda çatışma içide bulunmaktadır. Temel sorun "AB'nin Türkiye'yi içinde alamayacağı" hadisine dayanmaktadır. Türkiye AB ile tek yanlı bağımlılığını sürdürür ise " Kıbrıs, Ege, PKK, Ermeni ve AGSP konularında, orta ve uzun vadede stratejik ödünler vermek zorunda kalacaktır." 

 ABD'nin de, K. Irak, Kıbrıs, Ege, Ermeni konularında, "Türkiye'nin Ulusal çıkarları ile bağdaşmayan" politikaları bulunduğu için, "AB ve ABD'yi Türkiye konusunda tamamen karşıt politikalar içinde değerlendiremiyoruz." Bu nedenle aralarında rekabet ve çekişme olsa bile, anılan konularda, " Türkiye'nin ulusal çıkarları ile bağdaşmayan " ortak bir zemin üzerinde bulundukları görülmektedir.
 Türkiye kaçınılmaz olarak " AB'nin yakın bölge üzerindeki olumsuz etkilerini telafi edecek dengeleri kurmak zorundadır. "

 Bölge ülkeleri ile ilişkilerin geliştirilmesi ve Asya Platformu ile " Ortak çıkar noktalarının geliştirilmesi " yeni denge arayışlarında en önemli unsur olacaktır. 
 '' TSK'nin inisiyatif alarak bu konuda ilerlemeler sağlamasını, yeni denge politikaları arayışlarında olumlu bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir ".


http://www.mudafaai-hukuk.com.tr/arsiv/mart02_02.html

..