2 Mart 2017 Perşembe

Gülen Cemaati Üyeleri, Dışişleri Bakanlığı'na Abdullah Gül döneminde girdi, BÖLÜM 3



Gülen Cemaati Üyeleri, Dışişleri Bakanlığı'na Abdullah Gül döneminde girdi, BÖLÜM 3



- Peki siz Davutoğlu’nun damgasını vurduğu dış politakaya baktığınızda pan-İslamist izler görüyor musunuz?

Benim böyle bir izlenimim yok. Belki Osmanlı İmparatorluğu etkisinde bir Orta Doğu yahut da bir ihvan liderliği düşüncesi veya hayali olabilir. Dışişleri’nde bu şekilde hazırlanmış kâğıtlar olduğunu zannetmiyorum, ama hükümetin ve hükümeti etkileyen entelektüellerin düşüncelerinde olan projeler olabilir. Osmanlı meselesinde önemli olan şu: Tarihte yaşanmaz, tarih bir rehberdir. Her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğu’ndan çıkan devletler böyle bir projeyi kabul etmiyorlar.

- Dışişleri Bakanlığı’nın senaryoları arasında hilafetin ihyasına ilişkin bir dosya da var mı?

Benim zamanımda yoktu. Bugün de olduğunu hiç tahmin etmiyorum.

- Üst makamlara çıkıp çıkmamasından ve savunulmasından bağımsız bir soru, neden bir ihtimal olarak hilafet senaryolar içinde yer almasın?

Dış politikanın oluşturulması ve uygulanmasıyla ilgili değişkenler arasında din faktörünün de yer aldığına yukarıda değinmiştim, bugüne mahsus değildir. Biz İslam Konferansı Örgütü’ne 1969’da katıldık, yani İslam dinini bir dış politika eylem aracı olarak gördük. Bu değişkenler, zaman zaman kaybolurlar, zaman zaman kullanılırlar. Ama hilafet bu tür süreçlerin içerisinde var mı? Yarın olabilir mi? Araştırma düzeyinde olabilir. Her konunun araştırılması faydalı olur, bu alanda tabular olmamalı.

“Türkiye dış politikada sırtını 
İslam dünyasına hiçbir zaman dönmedi”

- “Türkiye şimdiye kadar sırtını döndüğü İslam dünyasına AKP’yle yüzünü çevirdi” diyecek birine ne dersiniz; hak mı verirsiniz yoksa ‘yanlış’ mı dersiniz?

Yanlış derim. Türkiye İslam dünyasına hiçbir zaman sırtını dönmedi. İslam ülkeleri 1950’lerden itibaren bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Türkiye özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki Arap ve Arap olmayan İran ve İsrail gibi ülkelerin her biriyle ikili düzeyde, o ülkelerin kendi özelliklerini ve koşullarını göz önünde bulunduran ve 3. ülkelerin çıkarlarına zarar vermeyen pragmatik ilişkiler kurdu. Bu ülkelerin örneğin Müslüman Kardeşler, Baas ve Baas karşıtı grupların mezhep çekişmeleri gibi kendi içlerinde ve aralarında derin anlaşmazlıklar olması sebebiyle, Türkiye’nin Arap ülkelerine uygulanacak genel bir Arap politikası uygulaması gerçekçi değildi. Bu politikanın isabeti bugün açıkça görülmekte. Ayrıca Türkiye Arap ülkeleriyle Arapça gibi ortak bir dil şemsiyesi altında da değil...

“Diplomasimizle kendi kendimizi 
Orta Doğu’dan diskalifiye ettik”

- Sizce AKP dönemini ayrıştıran bu eğilimi mi oldu?

Orta Doğu bağlamında en önemli farkın bu oduğu söylenebilir. Ama önemli bir ortak payda vardı: İsrail’in Kudüs’ü işgali ve 1969’dan itibaren, İslam Konferansı Örgütü. Çünkü Kudüs sırf bir Arap davası değil, Arap olmayan Müslümanları da ilgilendiren ortak bir dava. Asırlarca mukaddes toprakların bekçiliğini yaptığı için tarihi de bir bağlantısı olan Türkiye, burada din değişkenini dış bir politika eylem aracı olarak kullandı. Ama bu girişim, ideolojik bir motivasyondan çok tarihi ve real politika temeline oturan bir dış politika eylemidir. Kudüs’ün korunması ile barış  görüşmelerine etkin olabilme amacı ağır basar. AK Parti’nin Orta Doğu politikası, her ne kadar başlangıçta aynı amacı güttü ise de bugün geldiğimiz noktada Orta Doğu ile ilişkilerimizi daha karmaşık hâle getirdi. Bölge dinamikleri ve komşu Arap ülkelerin aralarındaki çekişmelere ve iç politikalarına karışan diplomasimizle kendi kendimizi Orta Doğu’dan diskalifiye ettik. Bu sebeple Kudüs’e ve Filistinlilere de pek bir yararımız dokunamıyor. Bizim boşluğumuzu, gölge içinden İran, bölge dışında Rusya ve Amerika dolduruyor. Atatürk’ün, yıllar önce zamanın Dışişleri Müsteşarı Numan Menemencioğlu’na verdiği talimatlardan biri olan “Arap ülkelerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıklarına ve iç işlerine karışmayalım, bize bir şey sormazlarsa onlara bir tavsiyede bulunmayalım” şeklindeki düşüncesinin isabeti de şimdi büyük bir anlam kazanıyor.

- AKP’nin dış politikada dini şimdiye kadarkinden farklı kullanmasının örnekleri arasına İslam İşbirliği Teşkilatı (İTT) son deklarasyonunda İran hakkında yazılan maddeleri de koyuyor musunuz? 

Koyuyorum, Türkiye Sünni-Şii şeklindeki mezhep ayrımına zaman dış politikasında hiçbir zaman girmemeye özellikle gayret göstermiştir, ama ideoloji ve mezhep değişkeni dış politikanın uygulanmasında bu kere resmen değilse bile fiilen bir rol oynamış bulunuyor. Bunu kimsenin reddetmesine imkân yok.

- İİT açılış konuşmasında “Ne Sünni, ne Şii, ben Müslümanım” diyen Erdoğan, sonuç bildirgesine geldiğinde Sünni mi oldu sizce?

Bu suale birçok şekilde cevap verilebilir. İİT’ye katılan ülkelerin çoğunluğu Sünni olduğu için ideolojik bir ayrımın ötesinde aritmetik olarak da bakabilir ve “Çoğunluk bu şekilde karar verdi” de diyebiliriz.

“ ABD’nin Suriye Manevrasıyla 
Türkiye biraz ortada kalmış oluyor ”

- Türkiye’nin öncelikleri arasında saydığınız Suriye politikasına dair yazdığınız Kasım 2014’teki Analist yazınızdan bir alıntı: “ABD önderliğindeki koalisyona dâhil olan Avrupa ve Körfez ülkeleri şu anda hem Esad’a hem Esad ile savaşan IŞİD’e karşı olmak gibi çelişkili bir durumda bulunuyor. Aslında aynı çelişkiyi Türkiye de yaşıyor. Uluslararası Koalisyon bu çelişkiyi uzun bir süre devam ettiremez. Yarın Esad Batı’ya yaklaşmak için politikalarını biraz daha esnetir ve IŞİD de tehdidini biraz daha artırırsa o zaman müttefiklerimizin tercihleri de değişir. IŞİD’e karşı Esad ile aynı cephede yer alabilirler. O zaman Türkiye daha da yalnız kalabilir.” Sizce ABD’nin Esad rejimi lehine son manevrası bu söylediklerinizin teyidi mi?

Bunları bilmek için alim olmaya gerek yok.  

- Alim olmaya gerek yoksa bunu sizce Türkiye yönetimi neden göremedi?  

Bütün dünyanın gördüğünü Türkiye de elbet gördü. Burada iki noktanın altını çizebiliriz. Birincisi, Esad’ın kendi halkına reva gördüğü zulmün derecesi, kendisinin cezasız bırakılmasına Türk dış politikasını yönetenlerin vicdanı razı olmadı. Bu nedenle hükümet pragmatik olmak yerine vicdanının sesini dinledi. Bu noktada ideoloji de rol oynamış olabilir mi? Belki... İkinci nokta kendimizi sorgulamamamız. Bu bizim milli hasletlerimizden biri. Aslında başka bir yapısal sorunumuz.

- Sizce ABD’nin Suriye politikasının değişimi Türkiye’yi ‘ortada bırakan’ nitelikte mi?

Gerçek hayatta biraz ortada kalmış oluyor, evet. Ancak ABD politikalarını oluştururken Türkiye’nin değil, kendi kendi önceliklerini göz önüne alıyor. Obama’nın ikinci döneminde stratejik önceliklerinin sırasını değiştirdi ve Güney Doğu Asya’ya ve 21. yüzyılda Çin ile rekabetine kaydırdı. Geçmiş tecrübelerinden de hareketle Orta Doğu’ya kara gücü konuşlandırmayacağını ilan etti.

“‘ Ey Amerika’, ‘ Ey Avrupa’, ‘ Ey Mısır ’ 
mesajlarını terk etmeliyiz ”

- Bu aşamada Türkiye’nin alabileceği yaklaşımlar sizce neler olabilir, bir tavsiye verseniz ne olurdu?

Tavsiyem tabii gerçekçi yaklaşımladan ayrılmamak. Suriye sorunu askeri yöntemlerle çözülmez. Tek çözüm yolu diplomasiden geçiyor. Bu yol da çok engebeli bir yol. Türkiye’nin bölgesel, hatta küresel kuvvet dengelerini diplomasi yoluyla lehine çevirmesi  lazım. Bunun ön şartı da Türkiye’nin bölge içi ve bölge dışı partnerleriyle arasında mevcut bulunan karşılıklı itimat krizini aşmak. Türkiye gerek ABD dahil, hemen tüm Batılı müttefikleriyle, gerek Rusya’nın da dahil olduğu bölgesel partnerleriyle ciddi bir güven krizi yaşıyor. Orta Doğu’da kaç ülke başkentinde büyükelçimiz bulunmadığını hepimiz biliyoruz. Bu güven krizi aşılmadan Türkiye’nin bölgede ve dünyada kendi çıkarlarını ilerletmesi ve hedeflerine ulaşması, başka deyişle Suriye sorunun çözümünde etkili rol oynamsı mümkün değil. Bu kriz nereden kaynaklanıyor? Öncelikli olarak, sert mesajlarımızın diplomatik kanallar yerine basın yoluyla ‘ey Amerika’, ‘ey Avrupa’, ‘ey Mısır’ gibi gibi gerginlik yaratan ifadelerle mesaj verilmesi politikamızı terk etmemiz gerekir. Bu tür mesajların muhatabı dışarıdan ziyade içerisi oluyor. Sert beyanlar bizi rahatlatır. Fakat sorunları çözmez. Güven bunalımını keskinleştirir. Diplomatik kanallar yerine muhtevasına özen gösterilmeden verilen sert mesajlar, partnerlerimiz korkutmaz. Bu tür politikalar hem askeri, hem daha önceki sivil dönemlerde uygulandı. Ayrıca her ülke de zaman zaman bu gibi yöntemlere başvurur. Ama bunu çok sık yaparsanız esasen pek az olan etkisi tamamen yok olur. Ayrıca güven ortamı da yavaş yavaş erir.

“ Türkiye ‘Esad’ı kabullenmek zorunda ”

- Genel tavsiyenizi Suriye için somutlaştırmanızı istediğimizde söyleyecekleriniz arasında “Türkiye, Esad’ın, Suriye halkının ya da kendisinin iradesiyle gideceğini kabullenmek zorunda” mesajı da yer alır mı?

Şu sırada başka çıkar bir yol göremiyorum. Orta Doğu’da dünyevi ihtiraslardan kaynaklanan ve karşılıklı toprak taleplerinin dahil olduğu etnik, mezhepsel ve kanlı çatışmalar bir kere başladıktan sonra 5-10-20 sene sürüyor. Lübnan ve Ürdün örneklerinde gördük. Dolayısıyla Suriye meselesinin çözümünde askeri yöntemler tercihi sürdürülecek olursa çözüm ancak taraflar karşılıklı olarak tükenince mümkün olur. Bu tercihin bedeli tüm böge için ağır olur. Onun için burada diplomasiye ağırlık vermek, değişen şartları öngörebilmek ve mümkünse önceden bu değişimlere uygun pragmatik diplomatik önlemler almak gerekirdi.

Biz aslında Suriye’de iyi başladık, dedik ki “Değişin, durum kötüye gidecek.” Ama Arap Baharı’nın başarısızlığıyla birlikte şartlar 180 derece değiştikten sonra şartlar değişmemiş gibi politikamızı yürütmeye devam ettik. Şimdi bu ısrarın bedelini ödüyoruz. Bir ülkenin tutarlı politika izlemesi hiç şüphesiz iyidir, ama başta Esad hakkında bizim gibi düşünen dünya devletleri bölgedeki kuvvetler dengeleri değişirken biz “Önce Esad gitsin” politikamızla kendimizi tecrit etmiş oluyoruz. Dünyayı kendimize uydurmak istememiz güzel, ama yapabilirsek. Bunu nasıl yapacağız? Haklı olduğumuza  partnerlerimizi ikna edebilmemiz lazım. Bu da konuşmayla, karşılıklı güvenin sağlanmasıyla olur.

- Türkiye bu dış politikanın ‘bedel’ini sizce nasıl ödüyor ve ödeyecek?

Bölgede ve dünyada yalnız kalarak. Yalnızlık güvenliği, işbirliği ve dayanışmayı, ticareti ve refahı arttırmaz.

“ YPG’ye yaklaşımımız ‘ terörist ’ten 

kardeşime gelebilir ”

- Bir dış politika imkânı olarak YPG’ye yaklaşım, sizce Irak Kürdistanı’ndaki gibi, başlangıçtan çok farklı, düşmanlıktan yakın ilişkiye doğru bir finale varabilir mi?

Varabilir.  

- Süreç ‘terörist YPG’den ‘kardeşim YPG’ye gelebilir mi?

Gelebilir. Çünkü onlar da tutumlarını değiştirebilirler.

- Uzun sürer mi?

Uzun sürebilir. Bu hem bize, hem YPG’ye bağlı, hem de bölgedeki kuvvetler dengesine bağlı. Türkiye’nin şu an bir Kürt vizyonu yok. Bu vizyonu ilk defa ortaya atan Turgut Özal’dır. Ondan sonra bunu Demirel ve Erdal İnönü pragmatik bir ifadeyle Kürt realitesi şeklinde ortaya koydular. Ama bugün senin ülkende şu kadar Kürt asıllı Türk vatandaşı varsa, şu an 59 milletvekili TBMM’deyse, komşularında da kimlik temelinde yaşayan bir Kürt toplumu varsa, bu toplumun sana getireceği fayda ve zararları ölçerek bir vizyon oluşturman lazım. Senin milli birliğin ve toprak bütünlüğün için oluşan tehlikeyi savuşturmak için yapılabileceklerin arasında sadece askeri yöntemlerle veya tedip yolu yok. Diplomatik, ekonomik, sosyal, insani ve kültürel boyutlar da var. Küresel koşullara da katkısı olabilmesi için şu anda kullanmadığımız bu beş boyutun her birini kullanmamız gerekir. Bunu zaman içinde Kuzey Irak’ta Barzani’yle, Talabani’yle yaptık. Ve bu girişimlerimiz hem bölgede bir istikrar sağlanmasına sebep oldu, hem karşılıklı ekonomilerimize çok önemli katkıda bulundu. Elbette askeri yöntemlerin şu sırada haklı sebepleri var; PKK,  Esad’ın kendi halkına yaptığı zulümü kendi tabirleriyle ‘kendi halkı’na reva görüyor.

Cizre’de, Nusaybin’de ve öteki şehirlerde olup bitenler, bir terör örgütü olarak PKK’nın acımasız niteliğini ortaya koyuyor. Örgüt, 2013 Ocak’tan 2015 Haziran ayına kadar devam eden barış sürecinde Güneydoğu’daki kentlerin altını silah depolamak üzere zaman kazanımı olarak kullandı. Barışa değil, savaşa hazırlandı. Bu silahların bir kısmı çatışmak üzere tüfek, tabanca nevinden hafif silahlar. Çok daha yıkıcı olan ağır silahları  evlerin altlarında kazdığı yerlere sakladı. Ayrıca yine buralara bubi tuzaklamalarıyla patlamaya hazır yüzlerce ton bombalar yerleştirdi. İlaveten konutların içerisinde buzdolapları başta olmak üzere birçok eşyanın da tuzaklamalarla patlamaya hazır bomba haline getirildiği anlaşılıyor. Hayatını kaybeden sivil halkın kadın ve çocukların büyük çoğunluğu, örgütün kenti terk etmek isteyenlerin bir kısmını canlı kalkan olarak kullanmasından, diğer mühim bir kısmı da örgütün yerleştirdiği tuzak bombalardan meydana geldi. PKK bu silahlanmaları egemen bir ülkenin topraklarında ve kentlerinde gerçekleştirdi. Örgüt bu kalkışmayı Kürtlerin tüm Orta Doğu coğrafyasında siyasal temsil ve haklarını demokratik yollarla ifade edebildiği yegane ülke olan Türkiye’de gerçekleştirdi. Güvenlik güçlerinin yasaları neden uyguladığından şikâyet etmeleri anlam taşımıyor.

Esasen bunun içindir ki silahlı mücadelesine toplumsal başkaldırı ve toplu isyan desteği bulamıyor.

Kürtlerin 100 yıl içinde bağımsız devlet kurmaları mümkün değil

- Kürt hareketinin de Güneydoğu’daki sürece dair farklı bir kronolojisi olduğunu ve Irak’ta özerklik üzerinden Kürtlerin siyasi haklarını kullandıklarını not düşerek devam edelim, sizi yanlış mı anlıyoruz; YPG’ye yaklaşımın değişmesi gerektiğini mi söylüyorsunuz yoksa başka bir yol mu öneriyorsunuz?

YPG’yle yaşadığımız sorunun da çok temel bir sebebi var, PKK’yla organik lişkisi. Her iki örgütün de Türkiye’deki tabanı aynı. Moral liderleri Öcalan. Türkiye’nin YPG’ye karşı tutumunun değişmesi için Suriye’deki şartların değişmesi lazım. Bu askeri çözümle değişmeyecek. Bu noktada bizim de dış polikamızda bir maharet göstermemiz lazım. Bunun da yolu yukarıda da söylediğim gibi bölgesel muhataplarımız ve Batılı müttefiklerimizle karşılıklı güven temelinde işbirliğinden geçiyor. Bölgesel partnerlerimiz arasında sadece Suudi Arabistan’la sıkı bir işbirliği içindeyiz. İran’la temasımız var, bu da çok önemli. BM Cenevre görüşmelerinde belki çok fazla bir ilerleme kaydedilmeyecek. Bu aşamada Esad’la bir kanal açılabilir mi, zannetmiyorum çünkü o aşamaları geçtik artık. Bir tıkanıklık görüyorum, buna önerecek bir çarem yok. Dışişleri’nin hazırlıkları vardır belki, onları hükümetin dikkatine  getiriyorlardır. Ama gerek hükümetin içindeki siyasi dengeler, gerek bölgede hâlen kuvvetler dengesi burada yeni bir adım atma imkânını vermiyor.

- Dışişleri’ndeki senaryolar arasında Suriye’de, Irak’ta ve Türkiye’de bağımsız Kürtler ihtimali, muhtemel senaryolar arasında mıdır?

Evet, muhtemel senaryolar arasındadır. Zaten senaryo denilen düşünce egzersizi bu tür ihtimalleri anlamak için yapılır. Korkunun ecele faydası yok, bunları soğuk kanlılıkla düşünmek lazım. Muhakkak ki yanlış olabilir ama benim düşünceme göre, bölgede Türkiye, İran ve Araplar olmak üzere üç ayrı siyasi birimi kapsayan ve denize çıkşı bulunmayan topraklarda ve ayrıca yekpare bir bütün oluşturmayan Kürtlerin önümüzdeki 100 yıl içerisinde bağımsız bir devlet kurmaları mümkün değil. Böyle bir devleti ilan edebilirler. Ama sürdürebilir olmaz. Ayrıca Kürtlerin yaşadığı topraklarda bölge içi ve dışı başka ülkelerin gözlerini diktiği zengin enerji kaynakları  da bağımsızlık ideallerini kolaylaştırmıyor. Kaldı ki bölgedeki Kürtler arasında da bir husumet, bir kan geçmişi de var. Eğer Türkiye bölgedeki tüm Kürtleri kapsayan bir barış vizyonunun avukatlığını yapabilirse bu hem bizzat Türkiye, hem Kürtlerin tümü, hem de bölge ve dünya barışı için son derece önemli önemli olacaktır. Kendi hayal gücümüzü zorlayıp bu vizyonu gerçeğe dökebilme kapasitesini gösterebilmemiz lazım.

“Vize kalkarsa çok büyük bir başarı olur, ben ümitliyim”

- Sizce AB ülkelerinde Türk vatandaşlarına uygulanan vize kalkacak mı?

AB ve Dışişleri bakanlarımıza bakarsak kalkacak. Ve eğer kalkarsa çok büyük bir başarı ve sembolik etkisi son derece önemli olur. AB biraz ayak sürecektir ama ben ümitliyim. Hükümet burada büyük bir başarı gösterdi. Şart koşulan 72 kriteri de yerine getiriyor.  

- “Büyük başarı olur” demenize rağmen bir yazınızdaki “Vize serbestiyeti hakkımızdı, Geri Kabul Anlaşması’yla koşullandırılmasını kabul etmek Türkiye’nin tampon ülke statüsüne kendi rızasıyla boyun eğişi olur” mealindeki ifadelerinizi hatırlıyoruz. 

O ayrı bir nokta. Türkler, 1950’den 1980’e kadar bugün AB üyesi olan çoğu ülkeye vizesiz girme hakkına sahipti. Ancak 1957 Avrupa Konseyi Anlaşması’nın da dayanak olduğu bu hak, 1980 askeri darbesiyle askıya alınmıştı. Fakat 1973’te yürürlüğe giren Katma Protokol’deki ‘geriye dönük kötüleştirme yasağı’ maddesine istinaden bir TIR şoförü Almanya’da dava açtı, bir başka dava da Hollanda’da görüldü. Yıllarca süren davalar Türkiye lehine sonuçlandı. Ancak başvurulan Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) 2013’te politik bir karar alarak bunu onaylamadı. Orada mesele hâlâ sallantıda duruyor. (Konuya ilişkin daha geniş bilgi için Sanberk'in Milliyet gazetesinde yayımlanan makalesi: Hukuk ve vize hakkı) Bu mesele hukukun karmaşık labirentlerine yuvarlandığı için bizim hükümet daha pratik bir doğrultuya yöneldi ve “Göç anlaşmasını ben yaparım, ama bunun karşılığında sen de bana vize serbestiyeti verirsin. Zaten hakkımı yiyorsun” dedi. Bunu söyleyerek aslında biz hukuken kuvvetli olduğumuz bir kanun maddesinden kendi rızamızla vazgeçmiş oluyoruz. Bundan sonra bir daha o anlaşmaları ileri süremeyeceğiz.

- Dolayısıyla süreç ‘diplomatik bir başarı ama hukuki boyun eğiş’ mi?

Boyun eğiş belki doğru bir tanımlama değil. Belki pragmatik bir adım. Ama yasal bir hakkımızda feragat ettiğimiz açık. Bununla beraber hükümetin bu yönelimini doğru buluyorum. Hakikaten insanların kapılarda sürüklenmeleri büyük bir hüsrandı. Hakkımız olan vize serbestisini elde edememiş olmak geçmiş hükümetlerin de sorumluluğunu beraberinde getiriyor. “Vize için hukuku bekleyelim” dersen de olmuyor çünkü Avrupa’da sağ ve yabancı düşmalığı yükseliyor ve Türklere nasıl olumsuz baktıklarını biliyoruz. Ben girilen yoldan ümitliyim. Gerçekleşirse hükümet için hakikaten başarı olacak.



***

Gülen Cemaati Üyeleri, Dışişleri Bakanlığı'na Abdullah Gül döneminde girdi, BÖLÜM 2




Gülen Cemaati Üyeleri, Dışişleri Bakanlığı'na Abdullah Gül döneminde girdi, BÖLÜM 2




- Sizce Gülen cemaati o dönem dış politikayı belli bir mecraya yöneltmeye çalıştı mı?

Gülen cemaatinin Türk dış politikasının oluşturulmasında ve uygulanmasında bir özel  bir etkisi olduğunu sanmıyorum. AK Parti, esasen kendi iktidarının takriben ilk 10 yılında, ekonomi, ticaret, yatırımlar, jeopolitik, tarih, kültür, eğitim, dil, din, ticaret, gelenekler ve ilişkiler gibi değişkenleri, çok yönlü bir dış politikanın hizmetine vermek şeklinde, Turgut Özal’ın 1980’li yıllarda başlattığı bölgeye ve dünyaya açılma stratejisini benimsedi. Aslında tam bir yumuşak güç stratejisi olan bu diplomatik tatbikatı başarıyla uyguladı. Bu uygulamalarında komşularla sıfır sorun ilkesi gibi olumlu, yapıcı ve aynı zamanda çarpıcı bir slogan da, biraz önce bahsettiğimiz kamuoyu diplomasisinde etkili oldu. Tabii bu başarılı uygulamanın ilk 10 yılının büyük kısmında Sayın Gül ve Sayın Davutoğlu’nun paylarının büyük olduğunun da altını çizmek gerek.

- Dışişleri Müsteşarlığı da yapmış bir isim olarak, mesainiz sürecinde siz nasıl bir devletle karşılaşmıştınız? MİT ve Genelkurmay’la ilişkiler nasıl yürüyordu? Asker ve sivil müsteşarlar hiyerarşisi nasıldı?

Dışişleri’ne girdiğim 1963’ten itibaren İnönü, Demirel, Ecevit, Özal, Çiller, Erbakan dönemleri yaşandı. O zamanki devletin işleyişi de çok verimli değildi, ama uyumsuzluk ve kutuplaşma yoktu. Fakat şu vardı; kurumlar arası rekabet. Bu aslında her devlette değişik ölçülerde yaşanan bir olay. Örneğin, Devlet Planlama ile Maliye Bakanlığı veya Devlet Planlama ile Ticaret Bakanlığı, Dışişleri’yle Maliye Bakanlığı arasında on yıllarca bu rekabet yaşandı. Koalisyon dönemlerinde de önemli bakanlıklar ayrı partilere verildiği için söz konusu rekabet oldukça yıpratıcı oldu.  

Çalıştığım 30 küsur senelik zamanda, Dışişleri Bakanlığı’yla Genelkurmay arasında, Dışişleri Bakanlığı ile MİT arasında çok yakın bir işbirliği oldu. Elbette adı geçen bu kurumlar içine kapalı kurumlardır. İçine kapalılık özellikle MİT için doğaldır. MİT bilgi toplar, ama bilgiyi kolay paylaşmaz. Ama gerektiği zaman gereken kurumlarla paylaşır. Aynı şey İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay için de tabii geçerli. Terörle mücadele ve yabancı ülkelerin yurdumuzda faaliyetleri konusunda bu kurumlar arasında yararlı işbirliği gerçekleştirildi. Eminim şimdi de gerçekleştirilmektedir. Özellikle müsteşarlık dönemimde Genelkurmay’la da çok yakın bir işbirliği içinde çalışıldı. 

“ Genelkurmay’la hiçbir sorunumuz olmadı ”

- Müsteşarlık döneminizde askeri vesayeti hissediyor muydunuz?

O zaman Genelkurmay’ın etkisi belliydi; bu, tabii Dışişleri’ni de etkiliyordu. Fakat çok iyi bir istişare mekanizması vardı. Milli Savunma Bakanlığı’nın müsteşarı da vardı, ama esas yetki Genelkurmay Başkanı ve 2. Başkan’daydı. Dönemimde hem her ikisi, hem Dışişleri Müsteşarı ve müsteşar yardımcıları en az ayda bir kere öğle yemeklerinde buluşur yahut toplantılar yapardı. O işbirliği kurumsallaşmış vaziyetteydi. Bizim hiçbir sorunumuz olmadı.

- Okuyucular için hatırlatalım; müsteşarlık döneminizin önemli kısmında Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’ti.

Evet, çok yakın bir işbirliği içindeydik. Tabii işbirliğimiz özellikle Kuzey Irak üzerineydi, ilk sınır ötesi askeri hareketlerimizin başladığı yıllardı. Birinci Körfez Savaşı’nda çok kısa bir süre içinde Kuzey Irak’tan 500 bin kişi girdi.

- Fikret Bila’nın verdiği emirler hakkında yönelttiği “Özal’a, Demirel’e danışıyor muydunuz; MGK’da görüşüyor muydunuz” sorusuna “Hayır, MGK’ya gittiğim zaman da herkes çok memnundu” yanıtı verebilen, sınırlarını kendi belirlediğini amiyane ifadelerle de ifade eden bir isimdi Doğan Güreş. Siz o zaman nasıl bir Doğan Güreş gördünüz?

Doğan Güreş Paşa rahmetli olduğu için kendisinin ifadeleriyle ilgili olarak bir yorumda bulunamam. Ama şu kadarını söyleyebilirim: O zaman alınan diplomatik ve askeri/politik kararlarda tayin edici etki büyük ölçüde Özal’a aitti. Ancak Özal bu kararları tek başına almaz, askeri ve sivil yetkililerle uzun ve derinlemesine görüşme ve istişareler sonucu alırdı. Belki en doğrusu, kararlar aslında bütün bürokrasinin ortak görüşü temelinde halinde veriliyordu. Ancak bu ortak görüşün oluşmasında ağırlık muhakkak ki Özal’daydı.

- ‘Uyumlu çalışma’ devletin işleyişi açısından kulağa hoş gelse de eğitimini katı resmi ideoloji içinde almış, elindeki silahın iktidarıyla da hareket eden askerle uyuşmanız pek çok insanı rahatsız da edecektir.

Olabilir, ama neticede biz uyumlu çalıştık.

“ Azerbaycan’a Darbe girişimini ilk sezen diplomatımız Mehmet Ali Bayar’dı ”  


- Sizin müsteşarlık döneminizde olan bir başka gelişme, MİT’in basına yansıyan bir raporunda Aydınlık gazetesinden alıntıyla “Çiller’in onayıyla (Azerbaycan Cumhurbaşkanı) Aliyev’e yönelik darbe” ibaresiyle geçti. Bu süreçte neler oldu anlatabilir misiniz?

O zaman Demirel cumhurbaşkanıydı. Biz o darbe meselesini haber aldığımız zaman ilk iş Demirel’le temas ettik, Çiller’le pek fazla temasımız olmadı.

- Size haber nereden geldi?

Olayların sırasını hatırlayamıyorum doğrusu, ama bize haber büyükelçimizden geldi. Oradaki büyükelçimiz Altan Karamanoğlu’ydu. Onun yanında da genç diplomatımız Mehmet Ali Bayar vardı. Bu tehlikeyi ilk sezen, büyükelçisini ve bizi uyaran Bayar’dır. Dışişleri Bakanlığı’nın buradaki rolü, Demirel’i zamanında uyarabilmiş olmasıdır. Ve Demirel’in de katkısı çok önemli oldu, Aliyev’le iletişime geçti.

- Sürece MİT’in dahlinin olup olmadığı, Çiller’in attığı adımların büyüklüğü, onu yönlendirenlerin kim olduğuna ilişkin söylenti seviyesinde de olsa kulağınıza çalınan duyumlar oldu mu?

Kulağımıza çalınanlar oldu, ancak bu konuda okuyucularımızı aydınlatma sorumluluğunu taşımaya yeterli bilgi unsurlarına sahip değilim.

- Aliyev’e darbe girişimi ardından Tansu Çiller’e neler yaptığı soruldu mu?

Herhangi bir bilgim yok.

Türkiye’de yeni atanan büyükelçiye nasıl bilgilendirme yapılır? 


- Türkiye’deki işleyişini bilmediğimiz bir süreç: Bir büyükelçi atandığında mesai nasıl işliyor? Örneğin apar topar Washington’a mı gidiliyor, yoksa MİT gibi kurumlarla görüşülüp bilgi aktarımı yapılıyor mu?

Tabii ki bir büyükelçi göreve atandığında gideceği devletle ilişkilerimizin siyasi, iktisadi, askeri ve teknik nitelikleri ve bu konulardaki ilişkilerimizin durumu hakkında Dışişleri Bakanlığı’ndaki dosyalara ilaveten, bürokrasinin tüm yetkililerinden bilgi edinir. Ayrıca dışişleri bakanı, başbakan ve cumhurbaşkanı tarafından kabul edilerek talimatlarını alır.

Eski yıllarda, Türkiye’nin büyükelçiliklerinin sayısı az iken yeni atanan büyükelçiler ve yeni atanan müsteşarlar, cumhurbaşkanı ve başbakan tarafından baş başa ve bazen öğle yemeğinde kabul edilir, varsa kendilerine özel talimatları verilirdi. Dışişleri’ne ilk girdiğim dönemlerde dış temsilciliklerimizin sayasının artmaya başlamasıyla bu yavaş yavaş azalmıştı.

- Bugün bir büyükelçiyle hedeflere dair özel bir görüşme yapılmıyor mu?

Bir kararname çıkınca onları toplu halde cumhurbaşkanı ve başbakan kabul eder, talimatları verir. Ama bazı başkentlere tayin olan büyükelçiler hariç karşı karşıya oturup ayrıntıya girmeye pek vakit bulmazlar. En azından benim zamanımda böyle idi. Dışişleri bürokrasisi o açıdan biraz sıradanlaşmıştı. Belki şimdi daha farkldır.

- O zaman dış temsilcilerin biraz körebe oynadığını düşünmek ne kadar yanlış olur?

Büyükelçi olana kadar geçirdiği süre zarfında memur, en az cumhurbaşkanı kadar, hatta belki ondan daha ayrıntılı, dosyaya hakim oluyor. Detaylar açısından büyük bir sorun bu nedenle yok. Devlet başkanı veya başbakanın da ilgili büyükelçinin tayin edildiği yerle ilgili özel bir politikası varsa, bunu zaten MGK’da, kabinede konuşmuş oluyorlar. Bunlar bilinmeyen şeyler olmuyor. Bunların haricinde özel bir şey varsa ayrıca görüşüyorlar.

“ Ankara’yla Eşgüdümsüzlük Elçileri açığa düşürür ”

- WikiLeaks belgelerine yansıyan gazetecilere ilişkin notların sebep olduğu bir merak: Ülke temsilcileriyle görüşen gazeteciler, bilgi aldıklarını düşünürken kendilerine dair de kayıtlar mı düşüyor? Temsilciler, gazetecilerle görüşmelerini hangi kriterle değerlendirip, ne tür usullerle merkezlerine iletiyorlar? 

Temsilciler, gazetecilerle görüşürlerken zaten ne söyleyecekleri o konuda haiz oldukları genel talimatları çerçevesinde bellidir. Bu çerçevede kendi üsluplarına göre gazetecilerle konuşurlar. Tabii temsilci, gazeteci kendisiyle görüşmeden önce o gazeteci hakkında gerekli bilgilere sahiptir.

- Başbakan Davutoğlu Brüksel’deyken Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘ey Batı’ deyince dış temsilcilere ne oluyor, alanları nasıl sınırlanıyor?

Merkezdeki yetkili makamların, yabancı bir ülke hakkında o ülkedeki büyükelçiyi haberdar etmeden yaptıkları kamuya açık beyanlar veya Ankara’da gerçekleştirdikleri 
girişimlerin yarattığı sakıncalar Türkiye diplomasisinin eski bir yapısal sorunudur. Bu soruna eşgüdümsüzlük adı da verebiliriz. Eşgüdüm gereğine riayet edilmemesi 
sırf alanları sınırlamakla kalmıyor. Büyükelçiyi nezdinde görevli bulunduğu ülke makamları veya basını karşısında kendi hükümetinin politikaları hakkında habersiz 
bırakıyor. Büyükelçi, bulunduğu ülkenin Dışişleri’ne çağırılıp hükümetinin ne demek istediği kendisine sorulduğu zaman eğer önceden bir tutum veya üslup değişikliği 
konusunda bilgilendirilmemiş ise açığa düşüyor. Açığa düşürülen bir büyükeçi ülkesinin çıkarlarını korumakta zorlanır.


“Dış politikamızın stratejik 
öncelikleri açık değil”

- Dışişleri’nde başka ne tür yapısal bozuklar gözlemliyorsunuz?

Öteden beri mevcut olan ve sadece bizim kendi ülkemize mahsus da olmayan başka ve daha vahim yapısal bozukluklar bizim diplomasimize zaman zaman hakim oluyor.  Türk dış politikasında eskiden beri olan ama son zamanlarda ağırlığı artan üç yapısal sorun görüyorum. Bir, bugün dış politikamızın stratejik öncelikleri açık değil. Türk dış politikası gerçeklerin oluşturduğu bir temel üzerinde oturur. Türkiye’nin stratejik, güvenlik ve ekonomik çıkarlarını bu gerçekler belirler. Son yüzyıldan beri yaşanan iki dünya savaşı ve bölgemizde ve daha geniş alanlarda meydana gelen savaşlar, büyük stratejik ve kırılmalar Türk dış politikasının oluşturulması ve uygulanmasında ve Türkiye’nin çıkarlarının korunmasında ve ilerletilmesinde gerçeklere dayalı dış politikanın rolunün önemini ispat etmiştir. Geçmiş on yıllarda dış politikamızın  oluşturulması ve uygulanmasında zaman zaman bu üç temel unsurun dışında din, mezhep, ideolojiler, hatta hayaller gibi exogen faktörler rol oynamıştır. Ama bir ölçü dairesinde. Bu exogen faktörlerin etkisi arttığında.Türk dış politikasının topalladığını görürüz. Çünkü o zaman dış politikada öncelik kavramları belirsizleşmeye başlıyor. Bu tür sapmalar hiç şüphesiz başka ülkelerde de oluyor. Ama bizde özellikle son yıllarda Orta Doğu politikasından ABD politikasına kadar bu faktörlerin olumsuz etkisi ciddi şekilde hissedildi. Öncelikler belli olmayınca da dış politika el yordamıyla yapılmaya başlanıyor.

“Dışişleri Bakanlığı’nın 
etkisi geniş ölçüde kalktı”

İkinci yapısal sorun; karar mekanizmalarının iyi işlememesi. Dış politika nasıl yapılır? Daireler vardır, oradaki memurlar politika opsiyonları hazırlar, onlar bir üst makama gider. Politikalar yukarı doğru çıkar. Bu hazırlanırken kurumlar arası bir işbirliği yapılır. Genelkurmay’la, MİT’le, İçişleri Bakanlığı’yla, iş ekonomiyle ilgiliyse ekonomiyle görevli kurumlarla konuşulur. Bu istişare süreçleri de karar cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman aksaksız işlemedi. Yakın zamanda ise bu sorunun ağırlaştığının en basit misalini Merkez Bankası ile Cumhurbaşkanı arasındaki karşılıklı beyanlarda gördük. Olağan süreçte Dışişleri Bakanlığı’ndan çıkan politika Bakanlar Kurulu’na, başbakandan cumhurbaşkanına gider ve dışişleri bakanından çıktıktan sonra politika artık onun kontrolünde olmaz. Sonuç olarak 180 derece farklı bir politika da tercih edilebilir. O zaman Dışişleri’nin etkisi kalkmış oluyor.

- Şu an sizce Dışişleri’nin etkisi kalktı mı?

Geniş ölçüde kalktığını görüyoruz. Ama bazı konularda Dışişleri Bakanlığı’nın şu andaki üst kademesi, dışişleri müsteşarı ve müsteşar yardımcıları hâlen çok etkili durumda. Hem Türkiye’nin dış ilişkilerinde bir güven unsuru olmayı sürdürüyorlar, aynı zamanda hükümetle aralarındaki köprüyü kuruyorlar. Ama ben bunun kurumsaldan daha çok kişisel olduğunu zannediyorum.

“Sinirlioğlu ve ekibi 
Türk diplomasinin bir kilit taşı”
- Feridun Sinirlioğlu’nun…

Kişiliği ve tecrübesi, diplomatik mahareti bunu sağlıyor. Ben kendisini ve ekibini halen Türk diplomasinin bir kilit taşı olarak görüyorum. Tabiatıyla onun yerine gelecek kişi aynı şeyi yapabilecek mi bilemiyoruz. Bugün ilan edilmiş bir öncelik göremesek de hadiselere bakarak Suriye ve Orta Doğu’nun ister istemez çok öncelikli bir durumda olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka önceliğimizi, hem Cumhurbaşkanı, hem hükümetten duyuyoruz: “Türkiye, dünyadaki Müslüman toplumların her zaman yanında.” Başka bir önceliğimiz, enerji üreticisi ülkelerle yakın işbirliği. Bunun dışında Türkiye’nin NATO müttefikleriyle, ABD’yle, AB ülkeleriyle ilişkileri hâlâ önemli. Bunları bir sıralamaya tabi tutarsanız, Suriye ve Rusya dahil, etrafımızdaki bölgesel politikalar birinci sırada gelir. “Olayların getirdikleri yerine baştan bir stratejik bir öncelik var mı” derseniz, bunun yanıtı Davutoğlu’nun sıfır sorun politikasıydı. Herkes şimdi karikatürize ediyor, ama bu stratejik bir hedefti ve önemliydi. Ama yürümedi. Çünkü bu politika belli bir öçünün ötesinde hayal değişkenini de içeriyor ve gerçekçilikten uzaklaşıyordu.

“ Herkes Davutoğlu’na yüklendi, O
 Aslında barış politikası izledi ”


- Kastınız?

Tabii şunu da kabul etmek gerekiyor; sıfır sorun politikası biraz da Türkiye’den kaynaklanmayan dinamiklerin sebebiyle başarısız oldu. Arap Baharı da, başarısızlığı da Türkiye’den kaynaklanan bir şey değil, ama bunlar sıfır sorun politikasını berhava etti ve herkes Davutoğlu’na yüklendi. Davutoğlu aslında barış politikası izledi. Fakat bugün barış politikasını pek az komşumuzla izleyebilir hale geldik. Bunun sorumluluğunu da şahsen Davutoğlu’na yüklemiyorum. Dışişleri’ndeki üçüncü yapısal sorun da; Türkiye’nin emelleriyle, yani hedefleriyle kapasitesi arasındaki orantısızlık.

“ Türkiye’nin 2005’i Afrika yılı 
ilan etmesi çelişkiydi ”

- Sizce Türkiye dünya içinde kendini nerede görüyor ve aslında kapasitesi ne; bir ayna tutsanız ne söylersiniz?

Türkiye kendini AB’ye katılacak bir kapasitede gördü. 1957’de Roma Anlaşması imzalandı ve Yunanistan müracaat ettikten hemen sonra biz de müracaat ettik. 1963’te katılımı öngören Ankara Anlaşması’nı yaptık, ardından da Katma Protokol. Bu Türkiye’yi AB’ye doğru götüren bir yola soktu. 1987’de tam üyelik müracaatı yaptık. 2004’teki kararla 2005’te tam üyelik müzakereleri başladı. AB’ye katılmaya hayal, ideal, ihtiras, ne dersek diyelim, biz bu yolu yürütürken 2005’te müzakerelerin başlamasıyla somut bir ara sonuca varıldı. Fakat Türkiye, 2005 yılını Afrika yılı ilan etti. Alın size çelişki! AB’ye katılan bütün ülkelerin öncelikleri topyekûn oraya girmek olmalıyken siz bunu yaparak hem AB’ye, hem de bürokrasinize “Benim olmazsa olmaz hedefim bu değil” mesajı veriyorsunuz.

- 2014’te Avrupa Birliği yılı ilan edildi.

Biraz geç oldu. Müzakerelerin başladığı yıl, yani 10 yıl önce bunun yapılması gerekiyordu. AB tam üyeliği belki ulaşabileceğimiz bir hayaldi, ama ulaşamayacağınız hayaller de var. Örneğin, pan-İslamizm hayali gerçekçi bir devletin düşünebileceği bir şey değil. Bunun ne bir takvimi var, ne de böyle bir dünya var.
- Gazeteci Ümit Kıvanç’ın “Osmanlı romantizmiyle, Pan-İslâmist milliyetçiliği kanatlandıran tehlikeli bir jeopolitikanın ufku” diyerek nitelediği Stratejik Derinlik’i siz ‘hayal’ kapsamında mı değerlendiriyorsunuz? 
Ham hayal olarak görüyorum. İnsanların da, milletlerin de hayalleri vardır, ama gerçeklikten ayrılırsanız hayal kırıklığı bedel ödetiyor.

“Dış politikaya baktığımda 
pan-İslamist izler görmüyorum”




***


Gülen Cemaati Üyeleri, Dışişleri Bakanlığı'na Abdullah Gül döneminde girdi, BÖLÜM 1




Gülen Cemaati Üyeleri, Dışişleri Bakanlığı'na Abdullah Gül döneminde girdi, BÖLÜM 1


Özdem Sanberk:



Eski Dışişleri Müsteşarı Sanberk: İslam dünyasıyla her zaman ilişkimiz vardı, AKP döneminde kendimizi Orta Doğu'dan diskalifiye ettik

Hazal Özvarış

01 Mayıs 2016


Türkiye Büyük Millet Meclisi 1920’de kurulduktan sonra dış politikaya ilişkin ilk kararı Moskova’ya heyet göndermek oldu. İlk Hariciye Vekili Bekir Sami Kunduh’la iki ay sürecek yolculuğa çıkan İktisat Vekili Yusuf Kemal Tengirşenk, Moskova’dayken hatıra defterine şu notu düştü: 

“Cici Nazlım, açlık canıma tak etmeye başladı.” 

Moskova’ya ilk gidişinde açlığa da talim eden Tengirşenk’in, Hariciye Vekili olduktan sonra çıktığı ikinci Moskova yolculuğunu bu kez kendisine eşlik eden Maarif Vekili Rıza Nur Bey anlatıyor: 

“Yaylılara bindik. Yusuf Kemal Bey ile bir arabadayız. Çok soğuk. Hareketsizlikten bilhassa ayaklar donuyor. Bir halısı varmış, dizlerini örtüyor. Ben de kenarını örttüm. İkimize de yetiyor. Kızdı. ‘Halımı berbat ediyorsun, onu ben kendi canım için aldım’ dedi. Hodbinlik!...”  

Heyet, Sovyet Rusya’dan dört milyonunu trenle taşıyacakları 10 milyon altın ruble kredi sözüyle dönerken, Ankara’nın Paris’e atadığı ilk diplomatik temsilci Ahmet Ferit Tek de memleket işleri yolunda yemek takımı ‘aşırıyordu.’

“Türkiye’de iki devlet, iki hükümet ve iki baş varken, Fransa’da tek Türk temsilciği olur muydu? Ankara hükümeti Paris’te temsil edilecekti de İstanbul hükümeti ondan geri mi kalacaktı? (...) İstanbul temsilcisi Nabi Bey’in oturduğu bina, Devleti Aliyye’nin sefaret binasıydı ve her şeye rağmen, tam bir büyükelçilik gibi donanımlıydı. Ankara temsilcisi Ferit Bey’in kiraladığı bina ise tam takırdı. Ferit Bey, resmi bir ziyafet mi verecek? Hemen Numan çavuşu koşturuyor, Başkatip Mehmet Ali Bey’in yardımıyla, Osmanlı Sefaret binasındaki ay yıldızlı yemek takımlarını gizlice beriki binaya taşıttırıyor ve bu sayede, yüz akıyla kusursuz bir ziyafet veriyordu. Yemek sonunda çabucak yıkanıp kurulanan tabak ve çatal-bıçak takımı, aynı gece yine gizlice geri götürülüp yerlerine konuyordu.” 

Türkiye’nin en kıdemli emekli diplomatlarından Bilal Şimşir’in cumhuriyetin ilk dış temsilcilerinin yaşadıklarını anlattığı Bizim Diplomatlar kitabında, dağılan bir imparatorluğun eşiğinde inşa edilen Cumhuriyet'in dış politika serüveninin, birkaç satırını yukarıda aktardığımız olağanüstü renkli hikâyesi var.

1920’den bu yana 96 yıl geçtikten sonra Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde bugün de şu not yer alıyor: 

“Dışişleri Bakanlığı halen merkezde ve dış teşkilatımızda 2156 diplomatıyla görev yapmaktadır. Türk hariciyesi, kısıtlı kaynaklarına ve personel sayısına rağmen…”

Peki ‘kısıtlı kaynaklar’ın farklı ölçeklerdeki devamlılığı dışında Türk diplomasisinde neler değişti, değişiyor? Değişim sadece gelişmeye mi işaret ediyor, yoksa geri gidişler de var mı? Yanıtları, dış politika perspektifi yetkilerinin tarifiyle ‘sıfır sorun’dan ‘değerli yalnızlık’a evrilen AKP dönemi özelinde konuşmak için Özdem Sanberk’in kapısını çaldık. 


< Özdem Sanberk, BM'de Mavi Marmara saldırısını araştırma komisyonunda Türkiye'yi temsilen görev aldı.., >

    Sanberk, 1963’te girdiği Dışişleri’nde Madrid, Amman, Bonn ve Paris’teki OECD ve UNESCO daimi temsilciliklerinde görev alan, başbakan olduğu dönemde 
Turgut Özal’ın dış politika danışmanlığını, ardından Avrupa Topluluğu nezdinde büyükelçi olarak Daimi Temsilcilik yapan bir isim. Dışişleri’nde bir bürokrat en için en 
yüksek makam olan müsteşarlığa kadar yükselen, Londra Büyükelçiliği ardından emekli olan Sanberk, bugün Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) başta 
olmak üzere çeşitli düşünce kuruluşlarında aktif olarak çalışıyor. Uluslararası sularda İsrail saldırısına uğrayan Mavi Marmara gemisi için Birleşmiş Milletler'in 
başlattığı soruşturma sürecinde Türkiye’yi temsil eden isim de Sanberk oldu.

Dışişleri’nin bugün geldiği nokta için “Kariyer niteliği çok sulandırıldı” diyen Özdem Sanberk’e göre, bunun başlıca sebeplerinden biri Fethullah Gülen cemaati 
üyelerinin liyakat gözetilmeden bakanlığa alınması. Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı döneminde yaşandığını belirttiği bu gelişme için, Özdem Sanberk, şu 
notu paylaşıyor:

“Gülen cemaati gibi bir ideolojiyle gelinmesi Dışişleri içerisindeki kaynaştırıcı, disiplinli, dönüştürücü sistemi de etkiledi.” 

AKP’nin ilk döneminde Avrupa Birliği (AB) adaylığı için attığı adımları destekleyen Sanberk, kırılma yılı olarak da AKP’nin AB yolunda en somut kazanımı olan 
müzakerelerin başlama yılı 2005’i mimliyor. Aynı yıl AKP’nin AB’yi dış politikada öncelik olmaktan çıkardığını savunan Sanberk, eleştirilerine rağmen 
“ Vize kalkarsa çok büyük başarı olur, ben ümitliyim” görüşünü de AKP’den esirgemiyor. 

Yaygın iddianın aksine Türkiye’nin dış politikada sırtını İslam dünyasına hiçbir zaman dönmediğinin altını çizen Sanberk’e göre, son dönemde 
“ Diplomasimizle kendi kendimizi Orta Doğu’dan diskalifiye ettik.” 

İsrail’den AB’ye, Suriye’den ABD’ye uzanan alanda Türk dış politikasını değerlendirirken “Türk toplumunun otoriteye zaafı olduğunu” görüşünü de savunan 
Özdem Sanberk’in T24’ün sorularına verdiği yanıtlar şöyle: 

Dışişleri’nde klasik diplomasiden 
kamuoyu diplomasisine

- Dışişleri Bakanlığı’nda aktif yaklaşık 35 yıl çalışmış, sonraki 16 yılda da BM Araştırma Komisyonu’nda Türkiye’yi temsil edecek kadar yakından izlemiş biri 
olarak söyler misiniz, girdiğinizde hariciye neredeydi, bugün nerede?

Bakanlığa girdikten sonra yaptığım iki yıllık askerlik hizmetini de dahil edince 37 yıl çalıştığımı zannediyorum. Hem müsteşarlık, hem büyükelçiliği Londra’da 
yaptığım için Dış işleri’nde daha fazla bir hizmet verebileceğimi zannetmediğim den ve yaşım da başka bir kariyer yapmaya müsait olduğundan 61 yaşımda 
emekliliğimi istedim ve 2000 yılında düşünce kuruluşları dünyasına girdim. Bundan da hiç şikâyetçi değilim. İnsanın kendini yetiştirmesinin sınırı olduğunu 
düşünmediğim için iyi oldu.

Girdiğim zamanki Dışişleri ile şimdiki arasında hem olumlu, hem olumsuz farklar var muhakkak. Olumlularını söyleyeyim. İhtisaslaşma var. Eskiden bir Dışişleri 
memurunun hem tematik, hem coğrafi bakımdan her konuyu bilmesi gerekeceği varsayılırdı. Bir aşamada Arap memleketlerine giderdin, ondan sonra soluğu 
Birleşmiş Milletler’de (BM) alırdın, oradan örneğin Güneydoğu Asya’ya geçerdin. Şimdi bunlar, tam olmasa da daha ölçülü bir şekilde yaşanıyor. Coğrafi olarak 
artık Arap dünyası, Avrupa Birliği (AB) veya İspanyol dünyasında ihtisaslaşmalar yaşanıyor. Tematik olarak enerji diplomasisi, Çok taraflı - BM, AB, NATO, 
AGİT - Diplomasi gibi alanlarda değerli diplomatlarımzın olduğunu görüyoruz.

Ayrıca eskiden adaylar daha çok siyasal bilgiler ve hukuk gibi sosyal bilimlerden gelirken spektrum genişledi. Şimdi sanırım değişik ihtisas alanlardan gelen 
diplomatlarımız da çoğaldı.

Bir de tabii, benim Dışişleri’ne girdiğim 1960’lı yıllardaki dünyayla bugünkü arasında çok büyük fark var. O fark da bütün bürokrasiye yansıdığı gibi, 
Dışişleri’ne de yansıdı. O zaman Osmanlı diplomasi geleneklerinden yetişmiş klasik Türk diplomasisinin temsilcileri hâlâ hayattaydı ve daha çok kapalı kapılar arkasında ilerleyen, kamuoyunu pek nazar-ı itibara almadan klasik diplomasi yapılırdı. Şimdi public diplomacy denilen kamuoyu diplomasisinin önemi daha fazla anlaşıldı.

- ‘Public diplomacy’den ne anlamalıyız? 

Yani medyayı, bilhassa TV kanallarını, düşünce kuruluşlarını, konferans, her türlü toplantı, yayın, lobicilik faaliyeti, hatta sanat, edebiyat, spor gibi alanlarda kitlelerin düşüncelerini, yani kamuoylarını etkilemeyi ve şekillendirmeyi hedefleyen, moda tabiriyle ‘algı operasyonları’ uygulamayı öngören diplomasiyi anlamalıyız. Türk diplomasisinde bu tür bir gelenek yoktur. Yaşadığımız yüzyılda son derece önem kazanan bu tür diplomasinin tanımı içine parlamentoların temas ve etkinlikleri de girer. Eğer siz dünya kamu oylarını etkileyemezseniz özellikle Batı dünyasında diplomatik eylemlerinden hiçbir sonuç alamazsınız. Çünkü muhatabınız olan yabancı hükümetler, eğer serbest seçimlerle iktidara gelmişse, onlar sizin söylediklerinizden çok kendi seçmenlerinin görüşlerine ağırlık vermeyi tercih edeceklerdir. Siz de hükümetinizin politikalarını öncelikle diplomatik eyleminizi yönelttiğiniz ülkenin kamuoylarına anlatabilmeniz ve sırf bulunduğunuz ülkenin hükümetini değil, o ülkenin kamuoyu nezdinde itibar, saygınlık ve itimat duyguları uyandırabilmelisiniz. Bir ülkenin kamuoyu diplomasisinin başarısı o ülkenin imajıyla yakından ilgilidir. Tabii bunu kolayca veya zorlukla yapabilmeniz temsil ettiğiniz hükümetin uygulamalarına geniş ölçüde bağlıdır. Şurasını hiç unutmamamız gerekiyor; Türkiye’nin imajı Türkiye’de oluşur.

“Gülen cemaati üyeleri Dışişleri’ne girdi; bakanlığın kariyer niteliği sulandırıldı”

- Dışişleri’nde gözlemlediğiniz olumsuz değişimler neler oldu?

Bir kere siyaset girdi. Aslında siyaset her zaman vardı, ama o zaman tek boyutluydu. Atatürk ilkeleri ve cumhuriyetin değişmez prensipleri temelinde gidilirken özellikle 2000’li yıllardan itibaren AK Parti’nin iktidara gelmesiyle yavaş yavaş bir kere Gülen cemaatinin temsilcilerinin Dışişleri’ne girmesi olayını yaşadık.

- Cemaat üyeleri Dışişleri’ne girmeye başladığı zaman da bunu gözlemliyor muydunuz?

Ben AK Parti iktidara gelmeden, 2000 yılında emekli olduğum için bu süreci takip etmedim.

- Sizce Gülen cemaatinin Dışişleri’nde varlık göstermesi, liyakatin göz ardı edilmesiyle mi oldu?

Liyakatin göz ardı edilmiş olduğunu sanıyorum. Ancak bunu konuşabilmek için kurumun içinde yaşamış olmak lazım.

- 2012’de CHP İstanbul Milletvekili emekli büyükelçi Osman Korutürk, son dönemde Dışişleri Bakanlığı’na alınan ve ileride büyükelçi sıfatı da taşıyabilecek 100 yeni meslek memurunun 70’inin İngilizce dahi bilmediğini belirterek “Bu memurlara ODTÜ’de dışarıdan kurs verdirilerek İngilizce eğitimine tabi tutulduklarına ilişkin bilgi aldık. Dışişleri Bakanlığı’nın geldiği nokta budur” demişti. Star gazetesi yaklaşık 2 hafta önce bakanlıkta benzer yetersizlik gösteren kişileri ‘FETÖ diplomatları’ olarak niteledi. Sizin bu konuda bir duyumunuz var mı?

O beyanların ötesinde bir şey söyleyemem. Ama gördüğüm kadarıyla bu beyanlarda bir hakikat payı var. Dışişleri Bakanlığı’nın kariyer niteliği çok sulandırıldı. Ama buna mukabil Dışişleri Bakanlığı kapılarını daha geniş kitlelere açtı.

- “Dışişleri demokratikleşti ve vasatlaştı” mı diyorsunuz?

Bunu söylemek genelleme olur, orada olup vasat olmayan birçok kıymetli genç var. Türkiye’deki Dışişleri’nin kapıları üniversite mezunu herkese açık. Bir kast sistemi yok ve “Belli bir ideolojiye sahip olanlar girsin” gibi bir eğilim de olmadı. 

- ‘Sulandırma’dan kastınız sizi mahcup eden tavırları da kapsıyor mu?

Dışişleri’nde doğal olarak artık çok sıkı ilişkim yok, ama şunu gördüm; Gülen cemaati gibi bir ideolojiyle gelinmesi Dışişleri içerisindeki kaynaştırıcı, disiplinli, dönüştürücü sistemi de etkiledi. Ancak Dışişleri her şeye rağmen Türk bürokrasisinde önemli yer tutmaya devam ediyor. Dışişleri geleneklerine bağlı ve muhafazakâr bir kurumdur. Muhafazakârlık duraklama ve gerileme anlamına gelmiyor. Japonya ve İngiltere’de gördüğümüz gibi terakkinin etkili taşıyıcısı da olabiliyor. Dışişleri Bakanlığı bu karakterini korumaya devam ediyor.

“ Gülen cemaatinin Dışişleri’ne girmesinin 
Gül döneminde olduğu yüzde yüz ” 

- Netleştirmek adına soracağız, bahsettiğiniz ‘Dışişleri’ni sulandırma, Gülen cemaati üyelerini liyakati göz ardı ederek işe alma’ Abdullah Gül döneminde mi oldu, Ahmet Davutoğlu döneminde mi?

Kesin bilmiyorum ama Gül döneminde olduğu yüzde yüz. Çünkü bu gelişmeler, cemaatle AK Parti arasında her şeyin güllük gülistanlık olduğu o dönemde yaşandı. Kavga 17-25 Aralık’tan sonra ortaya çıktı.

- Sizce İngiltere’de de eğitim gören, AKP döneminden önce Avrupa Konseyi ve NATO parlamenter meclisleri üyeliği de yapan, dolayısıyla dış ilişkilerde liyakatin önemini tecrübe etmiş olduğu düşünülebilecek Abdullah Gül, kendisi Dışişleri Bakanlığı’na geldiğinde liyakati neden göz ardı etmiş olabilir? 

Bu sorunun yanıtını muhakkak ki ancak Sayın Gül verebilir.

- Siz bu gözleminiz hakkında süreçte hiç uyarıda bulundunuz mu?

Hiç bulunmadım.

“ Komşularla Sıfır sorun olumlu, Yapıcı ve Çarpıcı bir Slogan”




***

Umutsuzluk Değil Dayanışma Zamanı


   Umutsuzluk Değil Dayanışma Zamanı


* Özdem SANBERK

23 Haziran 2010


PKK?nın son saldırıları ve çok sayıda askerimizin şehit edilmesi hepimiz için büyük bir kaygı ve ıstırap kaynağı oluşturdu. Ülkeyi saran öfke ve karamsarlık bulutları siyaset sahnesinde karşılıklı verimsiz suçlamalar dönemini yeniden başlattı. Birbirimizi suçlayarak çözüme ulaşamayız. Suçlu cinayeti işleyendir. Saldırıyı yapanın hiçbir suçu yokmuş gibi başka yerde suçlu aramak ülkede ümitsizlik yaratanların tam da ulaşmak istedikleri hedeftir.
Devlet mekanizmasının işleyişinden şikâyet edilmesi demokratik bir ülkede her vatandaşın doğal görevidir. Ne var ki zaman şikayet zamanı değil, dayanışma ve uzlaşma zamanıdır. Terörün iç boyutu ve dış boyutu var. İç boyutunda sorumluluk taşıyan kurumumuz güvenlik güçlerimizdir. Silahlı kuvvetlerimizin moralinin yüksek tutulması şimdi birinci öncelik taşıyor. Terörün dış boyutunun önlenmesinde sorumluluk taşıyan Dışişleri Bakanlığımızın ve çalışanlarının, memuriyet görev ve sorumlulukları dolayısıyla yanıt veremeyecekleri polemikler içine çekilmeleri, görevlerini yerine getirmelerini kolaylaştırmaz.

Gerçek nedenler

Ülkemizdeki Kürt kökenli vatandaşlarımızın beklentilerini karşılayacak politikaların ve uygulamaların uzun yıllardan beri hâlâ oluşturulmamış olması bir gerçek. Bir başka gerçek de terör örgütünün, bu sorunları gerekçe göstererek şiddete başvurması ve silahlı şantaj stratejisidir. Adlarına eylem yapılan Kürt kökenli vatandaşlarımızın tümün talepleri ile terör örgütünün talepleri uyuşmuyor. Örgütün nihai stratejisi etnik ve kimlik temelinde ayrışma. İki ayrı ulus, iki ayrı halk. Bu strateji Örgütü ve liderini destekleyen büyük bir kitle tarafından muhakkak ki paylaşılmakta.

Demokratik zeminde barış

Ama Örgütü desteklemeyen büyük bir kitle Kürt vatandaşımız da var. Onların sayısı da milyonları buluyor. Bunun kanıtı Güneydoğu?da Adalet ve Kalkınma Partisi?nin aldığı oylar. Bu partiye oy veren Kürt kökenli yurttaşlarımızın Kürt kimliklerine saygı, Kürtçe özgürlüğü, ayrımcılık, ötekileştirme gibi olumsuz algılamalara maruz kalmama, kent, köy adlarının iadesi, eşitlik, iş, aş, bölgelerarası dengesizliklerin giderilmesi, ekonomik ve sosyal uyum eğitim, kültür ve daha iyi yaşam koşulları gibi haklı talepleri var. Bu talepler yurdumuzdaki tüm Kürt kökenli vatandaşlarımızla ortak. Bu talepler hiç şüphesiz yerine getirilemeyecek talepler değil. Kürt kökenli vatandaşlarımız şimdiye kadar yararlanamadıklarını düşündükleri yukarıda sayılan haklarına kavuşturulması onların etnik bakımdan Kürt oldukları için değil, Türk vatandaşı olmalarından doğan evrensel eşitlik ve özgürlüklere doğal olarak sahip olmalarından kaynaklanacaktır.

Temel fark

Ancak Örgüt?e oy verenlerle Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren vatandaşlarımızı ayıran çok temel bir fark, bu sonuncuların iki ayrı ulus temelinde egemenlik paylaşımı taleplerinin bulunmaması. Örgüt?ün bu vatandaşlarımıza kendi görüşlerini şiddet ve silahlı şantaj yoluyla dayatmaya hakkı yok. TBMM temsil edilen Barış ve Demokrasi Partisi?nin de, kendinde önce ayni çizgide siyaset yapan ve kapatılmış olan partilerin yaptığı gibi, kendilerine oy vermeyen bu kitleye, bize oy vermeyenler Kürt değildir şeklinde dayatmalar ika etmeye hakkı bulunmuyor.

Etnik siyaset

Evet Türkiye?de etnik siyaset talep eden ciddi sayıda bir seçmen tabanı var. Böyle bir tabanın mevcudiyeti, etnik çözüm talep etmeyen yine ciddi sayıdaki seçmen tabanını, hangi gerekçeyle olursa olsun şiddet yoluyla etnik dayatmalara maruz bırakma hakkını kimseye bahşetmez. Önemli olan etnik siyaset talebini canlı tutan koşulları ortadan kaldırmaktır. Bunun da yolu olağanüstü hal uygulamaları ve polis önlemlerinden değil, demokrasimizin derinleştirilmesinden geçer. Açılım olmasaydı bu kadar şehit vermezdik savına katılmak mümkün değil. 1980?li ve 90?lı yıllarda açılım değil, olağanüstü hal vardı.

Demokratik açılımın anlamı

Demokratik açılımın ana amacı Türkiye?de terör düşüncesinin tasfiye edilmesidir. Şiddet davranışının bitirilmesidir. Demokratik açılımın uygulanmamasında yanlışlıklar yapılmış olabilir. Ama Barış ve Demokrasi Partisi?nin, açılımın daha ilk başından itibaren bu girişime karşı çıkması ne yazık ki, bu partinin ve liderlerinin tüm barış söylemlerini inandırıcılıktan uzaklaştırmıştır. Aslında bu tutumun pek şaşırtıcı olduğu söylenemez. Türkiye ne zaman demokrasi yönünde bir atılıma kalksa karşısında derhal PKK?yı bulmuştur. 1984 Eruh ve Şemdinli baskını askeri rejimden Özal hükümetiyle demokrasiye geçişin başlangıcı, 2004 silahlı mücadeleye yeniden başlama kararı, Avrupa Birliği ile müzakere sürecinin başlangıcı, Haziran 1010, ne kadar tartışmalı olursa olsun yeni anayasa değişikliklerinin gerçekleştirilmesi girişimlerinin başlangıcıdır.

Terörün hedefi demokrasi

Çünkü Örgüt, Türkiye demokrasisini derinleştirdikçe, şiddetin azalacağını, şiddet azaldıkça kendisinin tasfiye edileceğini biliyor. Bu nedenle Öcalan, çözümün demokratik yollar üzerinden değil, kendi üzerinden yapılmasını istemekte. Başka deyişle terör aslında demokrasiyi hedef alıyor. Hal böyle olunca son olaylarla artan terörün nedenlerini, birbirimizi suçlayarak veya kim oldukları bir türlü açıklanamayan gizemli taşeronlarda aramanın bize ancak zaman kaybettirmeye devam edeceğini ve örgütü memnun etmekten başka sonuç vermeyeceğini göremememiz düşündürücüdür.

Dış politika

Bu değerlendirme terörle mücadelede dış faktörlerin rolünü dışlamaz. Tam tersine dış politikada özellikle son iki yıldan beri atılan etkili adımlarla Kandil?deki yuvalanmaların sökülüp atılması için diplomaside ciddi yol alındı. Amerika ile istihbarat işbirliği sağlandı ve son olaya gelinceye kadar bu işbirliği meyve verdi. İngiltere, Fansa ve Almanya?nın örgütün istihbarat kaynakları üzerine gittiler. Hatta Danimarka Roj TV konusunda ilk defa farklı bir davranış sergiledi. Ne var ki Filistin-İsrail meselesi, Gazze?deki ambargo?nun kaldırılması ve İran Takas anlaşmasındaki haklı girişimlerimizi, transatlantik toplumu ile olan ilişkilerimizle dış politikadaki önceliklerimiz ışığında uyumlu biçimde yönetebildiğimizi söyleyemeyiz.

Öncelik

Oysa, son derece tehlikeli sorunların merkezinde bulunan bir coğrafyada yer alan ülkemizin, dış ilişkilerimizde bizi öncelikle hangi ülkelerle münasebetlerimiz üzerine odaklandırması gerektiği sır değildi. Öncelik kavramından yoksun bir dış politika ne kadar girişimci olursa olsun uluslararası alanda ülke çıkarlarını korumada etkili olamıyor. Amerika ve Avrupa ile son yıllarda büyük zorluklara rağmen maharetle kurduğumuz karşılıklı güvene dayalı ilişkilerden bu gün bu çok ihtiyacımız olan bu dönemde acaba optimal yarar sağlayabiliyormuyuz?

Siyasetin Sorumluluğu,

Bu ve buna benzer birçok konu hepimizin zihnini kurcalıyor. Açılım sürecinin anlaşılması önemliydi. Bu mümkün olmadı. Ama bunun mümkün olmaması, aslında doğru olan bir şeyden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Örgüt bizim demokrasimizi derinleştirme mize karşı diye halkımızı en ileri demokratik standartlara ulaştırma idealinden vaz mı geçeceğiz?

Çözümleri bulmak hiç şüphesiz iktidarın sorumluluğundadır. İktidarın yorum yapması yeterli olamaz. Nasıl ekonomik krizde Hükümet sırf krizini sebeplerini tahlille yetinmeyip çözüm önerilerini getiriyorsa, iktidar da şimdi bu meseleyi kısa ve uzun vadede nasıl çözeceğini gösteren somut bir yol haritası hazırlamalı, kamu oyuna sunmalı ve yaygınlaşan ümitsizlik ve güvensizlik duygusunu gidermelidir. Mayınlar patlarken ve şehitlerimizin sayısı artarken önceliğin güvenlik önlemlerine verilmesi doğaldır. Demokratik açılımın başarısı ise ancak, ortak kabul koşullarının gerçekleştirilebileceği uzun vadede alınabilir. Çünkü Demokratik açılım sırf Kürt kökenli vatandaşlarımızı değil ayni zamanda bütün vatandaşlarımızı tatmin edecek bir çözüm getirebilmelidir. Ortak kabul koşullarının gerçekleştirilebilmesi ise hukukun üstünlüğüne dayalı demokrasimizin derinleştirilmesiyle mümkün ile mümkün olur. Bunun yolu da Avrupa Birliği reform sürecine kararlılıkla devamdan geçer.

Aynı şekilde muhalefet de, şimdi her zamankinden daha fazla kendi sorumluluğunun idraki içinde olmalı ve iktidarın TBMM?de, demokratik zeminde uzlaşma arayışlarını yanıtsız bırakmamalı, toplumumuzun ihtiyacı olan dayanışma ve güven duygusunun arttırılmasına katkıda bulunmalıdır. Bu mesele partiler üstü bir meseledir.


* Bu yazı 22 Haziran 2010 tarihinde Radikal Gazetesi?nde yayınlanmıştır. 

http://www.bilgesam.org/incele/1237/-umutsuzluk-degil-dayanisma-zamani-/


..

1 Mart 2017 Çarşamba

Türk Jeopolitiğinin Coğrafi Alanı






Türk Jeopolitiğinin Coğrafi Alanı 



Doç.Dr.Sait Yılmaz 

Türklerin resmi tarihi M.Ö. 318 tarihinde Hun İmparatorluğu’nun kuruluşu ile başlamaktadır. Arkeolojik buluntulara göre Türkçenin tarihi M.Ö.15.000’lere kadar geri gitmektedir. Orta Asya bozkırlarını dolduran ve anadilleri Türkçe olan yüzlerce boydan yalnızca bir tanesinin adı ‘Türk’ idi. Gök-Türk İmparatorluğu zamanında tüm Türk boyları ‘Türk’ adı altında birleşti. 14 kavim halinde göçen Türkler tarihte 14 imparatorluk, 38 devlet, 42 beylik, 16 Hanlık ve 12 Cumhuriyet kurdular. Türk devleti sayısının bir ayırıma göre 120, bir başka ayırıma göre ise 160 civarında olduğu görülür. İkinci binyıla girerken yaşanan gelişmeler, Türklerin 1000 ile 2000 yılları arasındaki jeopolitik çerçevelerini belirlemiştir. Türk tarihi; savaş, göç ve kültür tarihidir. Türkler coğrafyaya ve zamana meydan okuyan bir millettir; zamanın bilinen bütün coğrafyalarında savaştılar, devletler kurarak yaşadılar. Türkiye, 21. yüzyılın en dinamik alanlarından birisi olacağı şimdiden belli olan Avrasya alanının oluşmasın da politik, ekonomik, sosyal, kültürel öncülüğü üstlenerek, üçüncü bin yıla Türklüğün yeni misyonu ile başlamalıdır. Türklüğün üçüncü bin yıldaki başarısı, Türk tarihinin başlangıcından günümüze kadar geçen zaman diliminde olduğundan daha az olmayacaktır. 

Türk Birliği için, büyük güçlerin değil Türk dünyasının çıkarlarına göre hareket eden bağımsız politikalar üretilmeli, eğitimden enerjiye her alanda Türk Birliğini 
güçlendirecek yeni bir vizyon sağlanmalıdır. Her şeyden önce işe kültürel alanda yakınlaşma, birleşme ve güçlenme ile başlanmalıdır. 

 Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (Türksoy), 23 yılı aşkın süredir, Türk Halklarının gönül birlikteliğini ve kardeşliğini güçlendirmek, ortak Türk kültürünü 
gelecek nesillere aktarmak ve dünyaya tanıtmak için çalışmaktadır. Türksoy, 1993 yılında, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Türkiye Cumhuriyeti kültür bakanları tarafından imzalanan anlaşmayla kuruldu. Türksoy’un 6 kurucu üye ve 8 gözlemci üye olmak üzere toplam 14 üyesi bulunmaktadır. KKTC, Rusya Federasyonuna bağlı Tataristan, Başkurdistan, Altay, Saha, Tıva ve Hakas Cumhuriyeti ile birlikte Moldova'ya bağlı Gagavuz Yeri, Türksoy'a gözlemci üye olarak katılmışlardır. Türksoy’un çalışmaları, Türk dili konuşan ülkeler devlet başkanlarının himayelerinde yürütülmeye başlanmış ve faaliyetleri, Türk Dili Konuşan Ülkeler Kültür Bakanları Daimi Konseyi tarafından belirlenmektedir. Daimi Konsey toplantılarında alınan kararlar Ankara’daki Türksoy Genel Sekreterliği tarafından icra edilir. Türksoy Genel Sekreterliği görevini 29 Mayıs 2008 tarihinden beri Kazakistan Eski Kültür Bakanı Düsen Kaseinov yürütmekte dir. Genel Sekreter yardımcılığı görevinde ise, Prof. Dr. Fırat Purtaş bulunmaktadır. Teşkilatta ayrıca üye ülkelerin Kültür Bakanlıkları tarafından tayin edilen temsilciler görev yapmaktadır. 

 Türksoy’un Faaliyetlerini şu Şekilde Sınıflandırabiliriz; 

- Sanatsal buluşmalar kapsamında, Türksoy her yıl, Türk dünyasından fotoğrafçıları, ressamları, opera sanatçılarını, şairleri, medya mensuplarını, tiyatro gruplarını, dans ve müzik topluluklarını bir araya getirmekte, festivaller düzenlenmekte, bilim adamı ve sanatçıları tecrübe alışverişlerine imkân 
sağlamaktadır. 

- Türk halklarının ortak geçmişini; dil, edebiyat, kültür ve sanatını, bir bütün halinde ele alan bilimsel çalışmalar gerçekleştirilmektedir. Düzenlenen anma 
toplantıları ve ilan edilen anma yılları kapsamında Türk kültürüne hizmet eden parlak şahsiyetler, yeni nesillere tanıtılmaktadır. Üç dilde yayınlanmakta olan Türksoy 


Azerbaycan’da Büyük Buluşma - TURKSOY Daimi Konseyi 34. Toplantısıdergisinin yanı sıra yıl boyu farklı lehçe ve dillerde pek çok eser okuyucularla buluşturulmaktadır. 

- Nevruz kutlamaları, Türksoy'un geleneksel etkinliklerinin başında gelir. 2010 yılında UNESCO Genel Merkezi’nde, 2011 yılında BM Genel Kurulu’nda 
gerçekleştirilen tarihi kutlamalar sonrasında Türksoy, Türk dünyasının ortak geleneği olan nevruz’u bütün insanlığa mal etmiş, Türk dünyasının UNESCO'su unvanını kazanmıştır. 

 - Türksoy'un, kültür hayatımıza kattığı yeniliklerden biri de, Türk dünyası kültür başkenti uygulaması olmuştur. Uygulama kapsamında 2012 yılında Astana, 2013 yılında Eskişehir, 2014 yılında Kazan, 2015 yılında Türkmenistan’ın Merv, 2016 yılında Azerbaycan’ın Şeki, 2017 yılında Kazakistan’ın Türkistan şehri Türk Dünyası Kültür başkenti olarak seçilmiştir. 


Resim: Bakü’deki Türksoy Daimi Konseyi 34. Toplantısı 


 Sadece son birkaç ay içinde Türksoy’un gerçekleştirdiği aşağıdaki faaliyetler yaptığı önemli kültür etkinlikleri hakkında fikir vermektedir. Bunları Türksoy’un web sayfasından izleyebilirsiniz; 

 - 01 Şubat 2017; Altaylardan Balkanlar’a Türk Dünyası Resim Sergisi (Bükreş), 

 - 19 Ocak 2017; Türk dünyasının Öncüleri Konferansları: Hoca Ahmed Yesevi (Kırklareli) 

 - 21 Aralık 2016; Gençlerinden Gözünden Makedonya Türklerinin Eğitim, Kültür ve Sanat Hayatı (Ankara), 

 - 02-11Aralık 2016; 13. Ülkeler El Sanatları ve Hediyelik Eşya Fuarı (Ankara), 

 - 08 Aralık 2016; Türk Cumhuriyetlerinin 25. Yıl Gala Konserleri (Bakü), 

- 01 Aralık 2016; Türksoy Daimi Konseyi 34. Toplantısı (Bakü) 

- 15 Kasım 2016; Azerbaycan Edebiyatının Klasik Şairi Samed Vurgun Anma Toplantısı (Ankara), 

- 20 Ekim 2016; Halk Çalgıları Orkestrası Konseri (İstanbul), 


13. Ülkeler El Sanatları ve Hediyelik Eşya Fuarı Gerçekleştirildi

- 17 Ekim 2016; 3. Şehir Tiyatroları Buluşması (Adana), 

- 11 Ekim 2016; Türksoy Opera Günleri İstanbul Konseri 

- 10 Ekim 2016; Türksoy Ressamlar Buluşması (İstanbul), 

- 03 Ekim 2016; Türk Cumhuriyetlerinin 25. Yıl Gala Konserleri (Merv ve Bakü). 



Resim: Ankara’daki 13. Ülkeler El Sanatları ve Hediyelik Eşya Fuarı 

 Türkiye, 21. yüzyılın en dinamik alanlarından birisi olacağı şimdiden belli olan Avrasya alanının oluşmasında politik, ekonomik, sosyal, kültürel öncülüğü üstlenerek, üçüncü bin yıla Türklüğün yeni misyonu ile başlamalıdır. Türk jeopolitiğinin coğrafi tabanı Ortadoğu değil, Türk dünyasıdır. Türk dünyası jeopolitiği için sağlanması gereken hususların başında ekonomik, siyasi ve kültürel açılardan Türk birliğinin kurulması, gerçekçi siyasi ve ekonomik politikaların cesaretle uygulanmasıdır. 
Türkiye, Türk dünyası ile bağlarını güçlendirecek kültürel ağları geliştirmeli, birlikte nefes almalıdır. Yüzyıllardır üstü örtülen Türk Dünyası, kültürünün bütün özellikleriyle gün ışığına çıkarken, bu kültürü külleri arasında, baskılar altında uzun süre koruyanlara, yaratıcılarına bugünkü ve bütün dünyadaki Türk kuşaklarının borçları, sorumlulukları vardır. Yeni bir Türk kültürü yaratabilmek için jeopolitiği, jeoekonomiyi, jeokültürü ve jeostratejiyi tarihsel bir eksende yeniden yorumlamalıyız. Türk birliğinin temelinde ortak kökler, medeniyet ve tarih bulunmaktadır. Eşsiz kültürü, geçmişten beri kurduğu ve yücelttiği devletleri, gelenek ve görenekleri ve binlerce yıllık tarihi ile Türk Milleti, dünyada tarihe damgasını vuran ender milletlerden biridir. Kültür alanında ilişkiler derinleşmeden ve kurumsallaşmadan diğer alanlarda ilerlemek mümkün değildir. Türksoy, Türk halklarının kültür ve sanatının tanıtılmasında çok önemli bir rol oynuyor, birliğimizi güçlendiriyor ve kültürel bağlarımızı Sağlamlaştırıyor. İzleyelim ve destekleyelim.. 


***