ANLATIYOR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANLATIYOR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2017 Salı

ATATÜRK MİLLÎ MÜCADELE’DE NASIL ÖRGÜTLENDİKLERİNİ ANLATIYOR BÖLÜM 2


ATATÜRK MİLLÎ MÜCADELE’DE NASIL ÖRGÜTLENDİKLERİNİ ANLATIYOR , BÖLÜM 2

   Vatanımızın biricik kurtuluş çaresi olan millî teşkilatın, gerektiği gibi kurulup gelişmesine büyük özen gösterdim. Çünkü ancak bir millî teşkilatla bir araya gelebilir, bir kuvvet oluşturabilir, kendimizi savunabilirdik. Bu teşkilatı nasıl bir süreç içinde kurduk, nelerle karşılaştık, tehlikeler neydi, hangi aşamalardan geçtik, aşağıda özetle anlatıyorum.
Her şeyden önce ülkede, milletin varlık ve iradesini ortaya koymak ve bunu sarsılmaz bir şekilde Millî Meclis'te temsil etmek gerekiyordu. Bu da, millî ülkü etrafında kuvvetli bir teşkilât kurmak ve Meclis'te bu teşkilâta dayalı bir grup bulundurmakla mümkündü. En güçlü şahsiyetlerin gayesi bu olmalıydı. Oysa, kendilerinde Iiyakat görenler, hemen hükûmete geçmek hırsına kapıldılar. Bu gibi insanlar, Meclis'te kendilerine dayanak olarak milli teşkilâta bağlı güçIü bir grup oluşturamayınca, geride saltanat ve hilafet makamı kalıyordu. Dolayısıyla millî meclisler, millî şeref ve kudreti temsiI edemiyor. Millî istekler ortaya konamıyor ve gerekleri yerine getirilemiyor.
Bu bakımdan bizim için başta gelen en önemli ilke; önce ülkede millî teşkilâtı kurmak, sonra da bu teşkilâttan kuvvet alan bir grubun başında, Meclis'te çalışmak olmalıydı. Hükûmet kurmaya veya kurulacak herhangi bir hükûmete girmeye kalkışmakta yarar yoktu. Çünkü, bu nitelikte bir hükümet, vatana ve millete hiçbir esaslı hizmet veremeden hemen düşmeye yahut da padişaha dayanarak Meclis'e karşı ve dolayısıyla da millete karşı düşen bir durum almaya mecbur olacaktı. Böyle olunca da, birincisinde istikrarsızlık gibi büyük bir sakınca sürüp gidecek; ikincisinde de millî egemenliğin yavaş yavaş yok derecesine getirilmesine hizmet edilmiş olacaktı. Nitekim fiilî olarak görüldüğü üzere biz ülkede önce millî teşkilât kurduk. Sonra Meclis'i topladık. Önce Meclis Hükûmeti kurduk. Ondan sonra da Cumhuriyet Hükûmeti'ni teşkil ettik.  Bundan başka, fırsat düştükçe kabineye girilmeyeceği, yüksek makam ve memuriyetler kabul edilmeyeceği ve aslında millî gayeden başka hiçbir maksadın peşinde olmadığımız ve faaliyetimizin en büyük kısmının Kuva-yı Milliye’nin bir denge unsuru olarak kalmasına çalışmaktan ibaret bulunduğu noktalarında millete karşı bildirilerimiz vardı.
* ** *
İzmir faciasından sonra milletimiz aklını başına toplamış, derin bir uçuruma sürüklendiğini anlamıştı. Bunun üzerine, haklarını bizzat savunmaya karar verdi. Tabii bunu yapabilmek için bir şekil almak, teşkilatlanmamız gerekiyordu. Bu kapsamda bütün gayemiz ve ilkemiz teşkilatı genişletip kuvvetlendirerek büyük bir harekete hazırlamaktı. Zaten her taraftan teşkilat ve şekillenme başlamıştı. Fakat önce Erzurum ve ardından Sivas kongrelerinde millî birliğimiz vücuda geldi. Teşkilatın diğer ayrıntılarına bakacak olursak, işe köyden ve mahalleden, mahalle halkından, yani bireyden başlıyorduk.
Bireyler fikir sahibi olmadıkça, haklarını idrak etmiş olmadıkça halk kütleleri istenilen yöne, herkes tarafından iyi veya kötü yönlere sevk edilebilir. Kendini kurtarabilmek için her bireyin, kendi yazgısıyla yine kendisinin ilgilenmesi gerekir. Aşağıdan yukarıya, temelden çatıya doğru yükselen böyle bir kuruluş elbette sağlam olur. Şüphe yok, her işin başlangıcında aşağıdan yukarıya doğru olmaktan ziyade, yukarıdan aşağı olması zorunluluğu vardır. Birinci durumda amaca ulaşmak kolaylaşmış olurdu. Böyle olmanın pratik ve maddî imkânı henüz bulunamadığından bazı girişim sahipleri, millete verilmesi gereken yön hakkında yol göstericilik yapıyorlar. Bu takdirde kuruluş yukarıdan aşağıya gerçekleşir.
Biz ülkenin içindeki seyahatlerimizde doğal olarak birinci şekilde başlamış olan millî teşkilâtımızın hakikî başlangıca, bireye kadar indiğini ve oradan tekrar yukarıya doğru hakikî kuruluşların başladığını büyük bir şükranla gördük. Ancak bunların mükemmel dereceye ulaştığını söyleyemeyiz. Bunun için özel olarak aşağıdan yukarıya tekrar bir oluşumun ortaya çıkması gayesine özellikle çalışmamız, bir millî ve vatanî görev kabul edilmeliydi.
* ** *
Millî teşkilatımız birçok yerde kurulmuştu. Özellikle mahalle ve köylerde teşkilatlanmaya büyük önem veriyorduk. Teşkilatımız milletimizin kudretini dünya kamuoyuna tanıtmakta önemli bir rol üstlenecekti. Mevcut eksiklerin giderilmesi için öncelikle askerî makamlara görevler düşüyordu. Mülkiye memurları ve diğer yurttaşlarla işbirliği yapmalarını da gerekli görüyorduk.  Millî teşkilatın, bütün köylere varıncaya kadar genişletilmesi ülkenin selameti bakımından son derecede önemliydi. Bu hususlara Erzurum Temsil Kurulu toplantı ve yazışmalarında değindim, şunları söyledim:  
Teşkilatımız birçok yerde kurulmuştur. Bağımsızlığımızı temin edinceye, yani barışa kadar şimdikinden fazla teşkilat kurmak, bazı önlemler almak gerekiyor. Teşkilat mahalle, köy, kaza ve livalarda, her yerde vardır. Özellikle köy ve mahalle teşkilatına önem verilmelidir. Bizim teşkilatımızın esası köy ve mahalle teşkilatıdır. Teşkilatımızın ruhu köy ve mahallelerin katılmasındadır. Teşkilatı köylere kadar götürmek ve üyelerini o yerin namus ve liyakat erbabından seçmek, önem taşıyan bir sorundur. Birçok defalar merkez kurullarına yazılmıştır. Girişken insanlar bir araya geliyor, yapıyor. Yukardan aşağıya doğru geliyor. Aşağıdan yukarıya doğru gelmiyor. Bir defa kaza teşkilatını esas almalıdır. Teşkilata mahalle ve köylerden başlayarak, ondan sonra kaza vesaire idare heyetlerini ve bu suretle de en muktedir ve hevesli olanlardan seçmek lazımdır.
Mevcut eksiklerin giderilmesi için, Heyeti Temsiliye adına il merkez kurullarına gönderdiğim genelgede şu hususlara yer verdim: Vatanımızı parçalamaktan kurtaracak, düşmanlarımızın her türlü istilacı emellerine set çekecek biricik dayanak noktamızın, başta şerefli ordumuz olmak üzere, dünya kamuoyuna milletimizin kudretini tanıtan mevcut teşkilatımız olduğu bilinmektedir. Halbuki, zamanın acil ihtiyaçlarından doğmuş bu teşkilatın asıl temel taşını oluşturacak olan mahalle ve köy teşkilatının hemen çoğu yerlerde yapılmamış bulunduğu, son zamanlarda yapılan incelemeyle anlaşılmıştır. Bu pek yaşamsal ve önemli soruna ivedi çare bulmak, vatanın geleceğiyle ilgili olan millî teşkilatı sağlam esasa dayandırmak maksadıyla kolordu ve fırka kumandanlarının ve askerlik şubesi başkanlarının bu kutsal görev ile doğrudan doğruya meşgul olmaları karar altına alınmıştır. Tüzüğe göre millî teşkilatı esaslaştırarak, adım adım usul ve düzeni doğrultusunda, vilayet, bağımsız liva merkez kurullarına varıncaya kadar, iyileştirmeleri ve düzene koymaları, bu konuda temasta bulundukları mülkiye memurları ve başkanlarının vatanseverce yardımlarından olabildiğince istifade etmeleri gereği kararlaştırılmıştır.
Halk kendiliğinden örgütlenmiyordu. Bu konuda ordudan, değişik bölgelerdeki kumandan arkadaşlarımızdan, askerlik şubesi başkanlarından çok şey bekliyorduk. Heyeti Temsiliye toplantılarında, 15.kolordu Komutanı Kâzım Karabekir’e bir telgrafımda bu husus üzerinde durdum.  Dedim ki, başlangıçta valilerin çoğu bize muhalifti. Hatta bazılarını tutukladık. Böyle zamanda millet şekillenmiş örgütlenmiş olursa, mukadderatına bekçi olur. Şimdiye kadar yaptığı gibi ordudan, teşkilat konusunda faal olmasını bekliyoruz.  Her köyde ve her nahiyede teşkilat kurulmalıdır. Zira kurmuyorlar. Örneğin Sivas’ın, kendinde bile yoktur. Toplanma yerleri bile yoktur. Bir büroları yoktur. Bir ay sonra büsbütün çöker. Sivas’ta mahalle teşkilatı yoktur. Merkez heyeti olsa, bugün gösterdiği şekil olmazdı. Bağımsızlığımızı temin edinceye kadar, yani barışa kadar şimdikinden fazla teşkilat kurmak, merkezi heyetler ile Heyeti Temsiliye arasındaki irtibatı daha hassas bir hale getirmek için bazı önlemler almak gerekiyor. Özellikle bu önlemlerde kumandanların lütuflarına fazla derecede muhtacız. Şunu da eklemeliyim ki, işgal edilmiş bölgelerde de, eskisinden daha büyük bir önemle millî teşkilatımızın kurulup yayılmasına gayret etmemiz gerekiyor. 
Gerçekten teşkilatlanma konusunda ordudan çok şey bekliyoruz. Teşkilatımızı süratle ve sağlam esaslara bağlamak için kolordulara başvurmak ve rica etmek kesinlikle gerekiyor. Ülkemiz birtakım kolordulara, bölgelere ayrılmıştır. Doğu’da Erzurum, Van, Bitlis büyük bir nüfuz bölgesine ayrılmıştır. Harput, Diyarbakır,… keza merkez de böyle. Ankara, Kastamonu, Bursa, Trakya hep birer bölgedir. Ülkemiz bölgelere taksim edilmiştir. Buralarda kumandan arkadaşlarımız var. Kumandanlar çeşitli mevkilerde kıta kumandanları, askerlik şubesi başkanları… Teşkilatın bunlara kadar yayılıp oluşmasını idare ve merkez kurulu arzu ederse, gayet hızlı olur.
Türk milletinin kalbinden, vicdanından doğan ve ilham alan en köklü en belirgin istek ve inancı belli olmuştu: Kurtuluş... Bu kurtuluş feryadı Türk vatanının bütün ufuklarında yankılanmaktaydı. Milletten başka bir açıklama beklemeye gerek yoktu. Artık bu isteği dile getirmek kolaydı. Nitekim,  Erzurum ve Sıvas Kongrelerinde millî istek açıkça ortaya konmuş ve dile getirilmişti. Ancak bir ilkemiz de önce millî teşkilâtı kurmak, sonra da bu teşkilâta dayanan bir grubun başında Meclis'de çalışmaktı. Nitekim millî teşkilâtı kurduk, ardından Meclis'i topladık ve adı geçen grubu oluşturduk. Şöyle ki, kongrelerde alınan kararlara bağlı olduklarını bildirdikleri için milletçe vekil seçilen kimseler, her şeyden önce, bu kararlara bağlı şahıslardan oluşan ve bu kararları ilân eden dernekle ilişkili bulunduklarını gösterir ad taşıyan bir grup kuruculardı: " Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu "... İşte bu grup, millî teşkilâta ve dolayısıyla millete dayanarak, her nerede olursa olsun, milletin kutsal gayelerini cesaretle dile getirecek ve savunacaktı. 

***

ATATÜRK MİLLÎ MÜCADELE’DE NASIL ÖRGÜTLENDİKLERİNİ ANLATIYOR BÖLÜM 1


ATATÜRK MİLLÎ MÜCADELE’DE NASIL ÖRGÜTLENDİKLERİNİ ANLATIYOR,  BÖLÜM 1

    Tarih bazen evlatlarına büyük görevler yükler. Kalpleri vatan aşkıyla çarpar, birleştirici olur, öncü olur, yol gösterirler. Zamanı geldi, bizler de erdik bu onura. İlkinde henüz genç bir subaydım. Suriye’de bir cemiyet kurdum, İstibdat’la mücadele için... Sonra cemiyetin esasını oluşturmak amacıyla arkadaşlarımla buluştum. 
Dedim ki, arkadaşlar, bu bahtsız ülkeye karşı önemli görevlerimiz vardır. Vatanımızı kurtarmak biricik hedefimizdir. Bugün Makedonya’yı ve bütün Rumeli kıtasını vatanımızdan ayırmak istiyorlar. Ülkeye yabancı nüfuz ve egemenliği kısmen ve fiilen girmiştir. Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her alçaklığı yapacak iğrenç bir şahsiyettir. Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor. Özgürlük olmayan bir ülkede ölüm ve yok olma vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür.
Konuşmama şöyle devam ettim: Başarı için örgüt gereklidir. Ben Suriye’de bir cemiyet kurdum. İstibdat ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin esasını kurmaya geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkilatı yaymak zorunludur. Sizden fedakârlık bekliyorum. Kahredici bir istibdada karşı ancak ihtilal ile cevap vermek, köhneleşmiş olan çürük idareyi yıkmak, milleti egemen kılmak, kısaca vatanı kurtarmak için sizi göreve davet ediyorum. Gerçi bizden önce birçok girişim yapılmıştır. Fakat onlar başarılı olamadılar. Çünkü işe teşkilatsız başladılar. Biz kuracağımız teşkilat ile bir gün mutlaka ve mutlaka başarılı olacağız. Vatanı, Milleti kurtaracağız. Devrim için şu silah üzerine yemin ediyoruz. Unutmayınız ki, burada birbirimize verdiğimiz söz devrim sözüdür ve onun olması için icabında silah kullanmaktan da çekinmeyeceğiz.
Tarih ikinci görevi bize 1919 yılında verdi. Yurdumuz işgale uğrayınca birçok yerde dernekler kurulmaya başlamıştı. Ben bu yerel derneklerin yenilerini kurdurdum,  onları bir araya getirdim, tek bir çatı altında topladım, adını Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti koyduk. Arkadaşlarıma ve komutanlara bildirdim ki, durumun düzelmesi için birlikte çareler bulmaya mecburuz. Milletin tutsaklıktan kurtarılması, egemen ve bağımsız olarak topraklarımızda yaşayabilmesi; ancak kararlı ve namuslu ellerin, milleti, kısa ve doğru yoldan haklarını ve bağımsızlığını savunmaya sevkiyle mümkün olacaktır. Mülkiye memurlarından güvenilir kişilerle el ele vererek bağımsızlığımızın savunulmasında gerekli teşkilatın –tabii ki gizli- ve dışarıdan fark edilmeyecek şekilde kurulmasını zorunlu görüyorum. Yakın gelecekte ortaya çıkması pek kesin olan genel bir durumda kuvvetli ve kudretli bulunmak için ülkenin düzenli bir teşkilat altına alınmasına çalışmalıyız. Gayemiz bir olmalıdır. Bu husus, uzmanlığı dolayısıyla biz askerlerin vatanseverliğine düşmektedir.
Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti; vatanın dağılması düşmanlar tarafından kesin tasarlandığı bir zamanda fedakâr milletimizin vatanın kurtarılması endişesiyle birleşmesinden vücut buldu. Müdafaai Hukuk ifadesiyle özetlenebilen kutsal amaç; her şeyden önce vatanın içerde bütünlüğünü, millî egemenliği ve her sınırdan insafsızca hücum eden dış düşmanların vatandan kovulmasını sağlamaya yönelikti. Ben, ilk andan itibaren vatan savunması gayesinin gerçekleşmesi yolunda bütün millet bireyleri arasında gerçek ve samimi bir dayanışmanın muhafazasına ve yüceltilmesine bütün varlığımı hasrettim. En umutsuz anlardan itibaren en buhranlı ve zorlu safhalar arasında Müdafaai Hukuk Cemiyeti’mizin gösterdiği dayanıklılık ve sebatın, vatanın kurtuluşunu ve milletin bağımsızlığını temin için tesirli bir etken olduğunu şükranla anarım.
* ** *
Bununla birlikte şunu vurgulamam gerekir ki, milletimiz teşkilat fikrini henüz zihnine sokmamıştı. Çoğunlukla bunu hükümete bırakırdı. Bu, milletimizin öteden beri alışkanlık haline getirdiği bir ahlaktır. Öte yandan, kurduğumuz teşkilat henüz bir şekilden ibaretti. Ona ruh vermek gerekiyordu. Bunun için de milletimizin her bireyinin dimağını geliştirmek; herkesin mukadderatına vuku bulacak taarruz ve tecavüzden, kendilerini koruyabilmek için, teşkilata birlikte girişmek gerekiyordu.
Bu vesile ile bir hatıramı nakletmek isterim. Bir akşam Yunus Nadi Bey beni ziyarete geldi. Ankara’nın yoksulluk ve yokluklarından, dağınıklığından, iç burkan birtakım kötü durumlardan şikâyet etti. Ona şu yanıtı verdim: Bu büyük işin zevki de zaten buradadır. Bu çölden bir hayat çıkarmak, bu düzensizlikten bir kuruluş yaratmak lâzımdır. Bununla birlikte sen ortadaki boşluğa bakma, boş görülen o saha doludur, çöl sanılan bu âlemde saklı ve kuvvetli bir hayat vardır. O, millettir. O, Türk milletidir. Eksik olan şey teşkilattır. İşte şimdi onun üzerindeyiz.”
Ne mutlu ki, Mütareke hükümlerinin yol açtığı saldırı, zorlama ve hareketler, merkezî hükümetin zayıflığı ve aczi, milletimizi şiddetli bir uyanışa sevk etti. Milletimizin aydınları, yurtseverleri, manzaranın elemli karanlıklarından dolayı umutsuz olmadılar. Çünkü onlar biliyorlardı ki, tarih bir milletin varlığını, hakkını hiçbir zaman inkâr edemez. İtilâf Devletleri’nin haksızlıkları ve merkezî hükûmetin zaaf ve aczi karşısında milletimiz, varlığını ispat ve fiilî saldırılara karşı namus ve bağımsızlığını fiilen savunmak kararını vermek zorunda kaldı. Doğuda son harbin her türlü sıkıntı ve acılarını görmüş ve özellikle Ermenilerin vahşet ve zulümlerine sahne olmuş yaslı sınır vilayetlerimiz, millî namus ve bağımsızlığı kurtarmak amacıyla Müdafaa-i Hukuk-i Millîye, Muhafaza-i Hukuk-i Milliye cemiyetleri kurdular. Doğudan ve güneyden tehlike hisseden Diyarbakır ilimizde de Müdafaa-i Vatan Cemiyeti kuruldu. 

Batıda Yunanlıların tecavüzü ihtimaline karşı kurulan Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti, Yunanlıların sevgili topraklarımıza ayak basması üzerine ilhakın fiilen reddi  için ayaklandı. Trakya’da, Kilikya’da ve her tarafta millî cemiyetler kuruldu. Kısacası, batıdan ve doğudan yükselen milletin sesi, Anadolu’nun en ücra köşesinde yankı buldu. Dolayısıyla millî cemiyetler, düşmanların tutsaklık boyunduruğuna girmemek amacıyla millî vicdanın azim ve iradesinden doğmuş biricik teşkilat oldu. Bu sayede, yüzyıllardan beri bağımsız yaşayan milletimiz, varlığını dünyaya göstermeye başladı. 
* ** *
Büyük Millet Meclisi’nde 1 Mayıs 1920 günü yaptığım konuşmada Müdafaai Hukuk teşkilatımızın mahiyeti, amacı, yapısı gibi hususlar hakkında milletvekilerine, diğer bazı yazışmalarımda da mülkî âmirlere ve dernek yöneticilerine şu bilgileri verdim: Asıl milletin birliğini vücuda getiren ve İstanbul’un içinde bulunduğu koşullara rağmen, birliğimizi içeriye ve dışarıya göstermeye yönelik bir amaç için yapılan teşkilat, yalnız Kuvayı Milliye mensuplarından, silahlı bireylerden ibaret değildi. Aksine bütün ülkede ve ülkenin en ücra köşelerinde bile vücuda gelmiş, doğrudan doğruya yasal ve medeni bir teşkilattır ki, ona Müdafaai Hukuk Teşkilatı diyoruz. Cemiyetimiz bir siyasi parti değildir. Siyasi ihtiraslardan tamamen arınmıştır. Siyasi emellere ve kişisel çıkarlara alet olmamaya özen gösteriyoruz. Cemiyetin kuvveti başlıca bir noktadadır ki o da erdemdir. Her türlü harekette şiarımızın erdem olması gerektiği üzerinde özel bir önemle duruyoruz. Teşkilatın, zararlı akımlara engel olacak erdemli insanlardan oluşturulmasına, merkezlerdeki üyelerin vatansever, azimli ve namuslu, halkın saygı ve güvenini kazanmış kişilerden seçilmesine büyük önem veriyor, ilgilileri bunun için gerekli yol gösterme ve kontrolü esirgememeleri hususunda uyarıyoruz. 
Derneğimizde silah söz konusu değildir. Belki medeni, toplumsal ve genel bakımdan siyasi bir cemiyet demektir ve bu cemiyetin her vilayet ve bağımsız livalarda merkez kurulları vardır. İşte merkezi hükümette merci bulamayan ordu da, doğal olarak bir taraftan himaye edilmek, devamlı kılınmak, yönetilmek lüzumunu duyuyordu ve bu suretle Müdafaai Hukuk teşkilatı, silahlı kuvvetleri de içine almış oluyordu.
Bunu bir manzara olarak göz önüne getirirsek, demek ki, İstanbul’da bir hükümet ve onun görünüşte bir ordusu vardı, fakat bir şey yapmıyordu. Diğer taraftan millet var ve milletin dayanışma ve birliğini temin eden bir ağ var. Sonra yine bir kuvvet var ki, bu teşkilata tabi ve bunun adı da Kuvayi Milliye… Doğal olarak ordu görünüşteki haliyle böyleydi. Halbuki gerçekte, başlarında bulunan en büyük kumandanlarından en son neferine kadar, vatani olan kutsal maksadın etrafında toplanmış ve söz konusu kadrosunun içine kendi kendine girmişti. Ancak faaliyetini resmî açık bir tarzda yapamıyordu.
Yaptığım diğer bazı görüşme ve haberleşmelerde ise teşkilatın birimleri ile organların faaliyetleri, aralarındaki bağlantılar ve yönetiminden şöyle söz etmiştim: Teşkilatımızın merkezden uzak bölgelerdeki birimleri, bütün illerde, ilçe merkezlerinde, kasabalarda ve daha küçük yerleşim yerlerinde aynı ad altında faaliyet göstermektedir. Millî teşkilat köylerden başlayarak nahiye, kaza, liva ve bağımsız liva ve vilayet merkezlerindeki yönetim ve merkez kurulları ile birbirine bağlanmıştır. Yerel teşkilatları, bu teşkilatlar içine yerleşen ve muhalif kamptan olan burjuva ve din adamlarından temizlemek için önlemler almaktayız. Kongrelerin meydana getirdiği on altı kişilik bir Heyeti Temsiliye, bütün teşkilatın yöneticisi ve düzenleyicisidir. Gayeye ulaşmak için Heyeti Temsiliye’ye büyük yetki verilmiştir. Heyeti temsiliye benim başkanlığımdadır. Medeni ve görünürdeki ve kanuni denilebilecek olan Müdafaai Hukuk teşkilatının içinde, gizli talimat dairesinde silahlı örgüt mevcuttur. Ordu millî teşkilat kadrosu dışında değil, belki onun ruh ve esasını teşkil etmektedir. İstisnasız başlarındaki büyük kumandanlarından son neferlerine kadar hepsi teşkilatımızın kadrosuna dahildir.    
* ** *
Doğuda ve batıda, ülkemizin hemen her tarafında, millet ve ülkenin haklarını savunmak ve saklı bulundurmak için cemiyetler kurulmuştu. Bu cemiyetler, düşmanların tutsaklık boyunduruğuna girmemek amacıyla millî vicdanın azim ve iradesinden doğmuş biricik kuruluşlardı. Biz bu parça parça, birbirinden kopuk kuruluşları tek bir çatı altında bir araya getirdik. Bunu Milletin birliğini sağlamak, İstanbul’un içinde bulunduğu koşullara rağmen, birliğimizi içe ve dışa göstermek için yaptık. Bu teşkilat, yalnız Kuvayı Milliye üyelerinden, silahlı bireylerden ibaret değildi. Tersine bütün ülkede ve ülkenin en ücra köşelerinde bile oluşmuş, doğrudan doğruya yasal ve uygar bir teşkilattı ki, ona Müdafaai Hukuk teşkilatı diyorduk.
Müdafaai Hukuk örgütümüzün amacı; bir millî kuvvet oluşturarak kendimizi savunmak, mukaddesatımızı korumaktı. Bunun için birlik içinde vatanın bütünlüğünü korumak, bağımsızlığımızı sağlamak gerekiyordu. Erzurum Kongresi’nde başkan olarak yaptığım konuşmada demiştim ki: Vatanımız ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, kanaatler iflasa mahkûmdur. Ve işte bütün bu iğrenç zulümlerden ve bu bedbaht acizlerden, tarihimize karşı reva görülen haksızlıklardan üzüntü duyan millî vicdan sonunda uyanmış, haykırışını yükseltmiş ve Müdafaai Hukuku Milliye, Muhafazai Hukuku Milliye, Müdafaai Vatan ve Reddi İlhak gibi çeşitli adlarla ve aynı mukaddesatın korunmasının sağlanması için beliren milli akım, bütün vatanımızda artık bir elektrik şebekesi haline gelmiş bulunuyor. İşte bu azimli şebekenin vücuda getirdiği kahramanlık ruhudur ki, kutsal vatan ve milletin mukaddesatını kurtarmaya ve himayeye dayanan son sözü söyleyecek ve hükmünü uygulatacaktır.
Ülkeyi parçalanma ve dağılmadan kurtarmak için tek çare bütün millî kuvvetleri esaslı bir teşkilatla birleştirmekti. Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti adı altında vücuda getirdiğimiz bu birlik; Erzurum ve ardından Sivas genel kongrelerinde belirlenen esaslara göre, Türk ve Kürt milli sınırları ile sınırlanan Türkiye’yi taksim olmaktan kurtarmak ve Osmanlı devlet ve milletlerinin bağımsızlığını temin etmek gayesini hedefledi. Bu gayeye ulaşmak için fiilen ve zımnen savunmayı esas aldı. Millî teşkilatımızın takip ettiği gaye, vatanın parçalanmaktan ve milletin esaretten kurtarılmasına yönelikti. Vatanımızı parçalamaktan kurtaracak, düşmanlarımızın her türlü istilacı emellerine set çekecek biricik dayanak noktamız; başta şerefli ordumuz olmak üzere, milletimizin kudretini dünya kamuoyuna tanıtan millî teşkilatımız oldu. Teşkilatımız bu gayenin elde edilmesiyle üstlendiği vatani görevini başarıyla tamamlamıştır.


**

26 Eylül 2015 Cumartesi

TÜRK SİYASİ TARİHİNİN 2 Cİ ASKERİ DARBESİ 12 EYLÜL ÖNCESİ VE SONRASI BÖLÜM 32




TÜRK SİYASİ TARİHİNİN 2 Cİ ASKERİ DARBESİ 
12 EYLÜL  ÖNCESİ VE SONRASI  
BÖLÜM 32


KORUTÜRK ANLATIYOR

Kimi gazetecilere, komutanlardan mektubu aldığı gün aralarında geçen konuşmaları Korutürk şöyle anlatıyor:
“Komutanlar bana mektubu vermek için geldiklerinde, ‘Bu işler iyi gitmiyor. Siz yaşça ve kıdemce bizden büyüksünüz. Geniş tecrübe sahibisiniz. Gelin başımıza geçin, Türkiye’yi içine düştüğü badireden kurtaralım’ dediler.
Ben de ‘haklısınız, ülkemizin büyük sıkıntıları var. Ancak, askeri rejimle bunların halledilmesi mümkün olmayabilir. Yalnızlığa sürüklenebilirsiniz. Ama ihtilal yapmaya kararlıysanız ben bu işte yokum. İsterseniz şimdi istifa etmeye hazırım’ şeklinde düşüncelerimi ifade etmiştim.
Gerçekten bu isteklerini yerine getiremedim. Anayasaya bağlı kalacağıma yemin etmiştim. Demirel ile Ecevit’i çağırdım. Onlara mektubu verdim. İşin ciddiyetini anlattım. Bu önemli gelişmeyi hemen bir formüle bağlayarak çözümü için demokratik yollardan parlamentoya havale ettim.”
Korutürk’ün elbette gerçeği yansıtan bu açıklamalarına karşın komutanlara askerlere yapacakları müdahaleyi 6 Nisan 1980’de Cumhurbaşkanlığı görevini tamamladıktan sonraya bırakmalarını söylediği ve bu nedenle darbenin 12 Eylül’de yapılabildiği öne sürüldü...
Korutürk uyarı mektubunu bir hafta cebinde taşıdığını içeren eleştirilere Genel Sekreteri Haluk Bayülken’le yaptığı bir söyleşide yanıt veriyor:
“4-5 gündür çektiğimi bir ben bilirim bir de Allah. Zira Genelkurmay Başkanı’nın getirdiği mektup bana da sürpriz oldu. 28 Aralık Cuma günü Başbakan Demirel’in bana yaptığı mutat ziyaretlerinde bu konuyu kendisine açmadım. Çünkü memleket menfaatleri bakımından en iyi şekilde nasıl hareket etmeliyim, diye düşünüyordum. Başbakan’a sadece ordunun tedirgin olduğunu anlatmakla yetindim.
29 Aralık Cumartesi günü dairede çalışırken sizin şiddetli bir burun kanaması geçirdiğinizi, GATA’ya kaldırılıp tedavi gördükten sonra doktor tavsiyesiyle evde mutlak istirahata mecbur tutulduğunuzu öğrendim. Rahatsızken sizi de üzecek bir konuyu görüşmeye gönlüm razı olmadı. Bu arada yeni yıla girerken memleketi karamsar bir havaya sokmak istemedi.
Bu arada Sayın Evren’i aradım. Mektubu yılbaşından sonra açıklayacağımı söyledim. O da ‘Nasıl emrederseniz’ dedi. Neticede 1 Ocak günü komutanları Köşk’e davet ederek kendileriyle teferruatlı görüş alışverişinde bulundum.”
Bu araya bir not sıkıştırmam gerekiyor.
Gerçekten o cuma günü Cumhurbaşkanı Demirel’e mektuptan söz etmemişti. Zira 2 Ocak günü Hürriyet’te uyarı mektubunu açıklamamdan sonra telefonla konuştuğum AP lideri biraz kırgın bir sesle, “Mektubu öğrendiğinizde bir haber verseydiniz” dedi.

Yanıt vermedim. Ben gazeteciydim.

Haber gazete çıktıktan sonraki saatlerde ya yalanlanırsa diye korku nöbetleri geçirdim. Radyolarda uyarı mektubu okununca nasıl rahatladığımı anlatacak sözcük bulamıyorum.
Sözü Baransel’e bırakıyorum:
Ve takvimler 6 Nisan 1980’e dayandı.

Korutürk günlük çalışmalarını yaptıktan sonra konutuna çıktı. Eşi Emel Hanım tarafından her zamanki gibi karşılandı. Akşam yemeği yendi. Televizyonda günlük gelişmeler izlendi.
Korutürk görevini tamamlamış olmanın mutluluğu içindeydi. Emel Hanım, Bayan Bayülken’in “Siz adeta seviniyorsunuz Köşk’ten ayrılışınıza” deyişini hatırladı.
6 Nisan 1980 günü Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk sade bir törenle Köşk’ten ayrıldı.
Ankara’da evi olmayan Korutürkler Sıhhiye’deki Orduevi’nde kalacaklardı.
Orada Genelkurmay Başkanı Orgeneral Evren ile İkinci Başkan Orgeneral Haydar Saltık ve eşleri tarafından karşılandı.
Senato Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil Cumhurbaşkanlığı’na vekâlet etmeye başladı. Bir arada CHP lideri Ecevit’le AP lideri Demirel’i Köşk’te bir akşam yemeğinde bir araya getirdi.
Başta Cumhurbaşkanlığı seçimi, ülkenin öncelikli ve önemli sorunlarında uzlaşmalarına çalıştı.
TBMM’de cumhurbaşkanı seçimi turları başlamıştı ve sürüp gidiyordu. Darbe söylentileri artık güncelleşmişti...
Uyarı mektubundan 9 ay sonra, beklenen oldu.
TSK 12 Eylül 1980 günü yönetime el koydu...


Enis Akdağ

20 06 2010


Ordu muhtırasından sonra gelen vekâlet dönemi...
Altıncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün yedi yıllık görev süresini tamamlayıp Köşk’ten sade bir törenle ayrılmasından bir gün sonra, Çankaya’da 7 Nisan 1980 günü Cumhurbaşkanlığı’na vekâlet görevine başlayan Senato Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil; basın danışmanı Ali Baransel’in önüne koyduğu metne bir göz attıktan sonra sordu:
“Nedir bu?”

Baransel:

“Üç gün sonra kutlayacağımız 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı mesajı” dedi ve ekledi:
“Cumhurbaşkanı Vekili olarak zatıâlinizin imzasıyla yayımlamamız gerekir.”
Anayasa gereği asaleten Çankaya’da görev yapan cumhurbaşkanlarının yetkilerini vekil cumhurbaşkanı olarak kullanabilirdi.
Çağlayangil’in önünde, üzerinde çalıştığı kimi kararnameler vardı. Baransel’i dinledi ve elindeki kalemi bıraktı, yine sordu:
“Bunu yayımlamamız şart mı?”
Baransel; daha önceki cumhurbaşkanları Cemal Gürsel, Cevdet Sunay ve Fahri Korutürk’ün bu mesajı yayımladıklarını söyledi. “Herhalde vekil olarak sizin de yayımlamanız doğru olur” dedi.
“Bak şimdi başıma gelenlere” diyen Çağlayangil, bir açıklama yaptı:
“Kardeşim” dedi Baransel’e:
“27 Mayıs beni mahkûm etti. Balmumcu’da uzun süre tutuklu kaldım. Çektiğimi bir ben bilirim bir de Allah bilir. Şimdi kalkıp beni mahkûm eden zihniyete övgüler mi düzeceğim?”
Fakat “bir şeyler yapması lazım”dı. Baransel’e “Şimdi o yazıyı lütfen bana bırakın, üzerinde çalışayım” dedi.
Ertesi gün çağrı üzerine Çağlayangil’in çalışma odasına giren Baransel’e, Cumhurbaşkanı Vekili mesajı uzattı.
Basın danışmanı üzerinde hayli oynanan mesaj metnini temize çektirdikten sonra okudu:
Çağlayangil’in mesajında 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı’nın anlam ve önemine değinen en ufak iz yoktu!
Daha çok Atatürk inkılap ve ilkelerine, demokratik parlamenter sistemin erdemine yer verilmişti.
Mesaj bu biçimiyle yayımlandı.
Beş aylık vekâlet dönemine önemli olaylar damgasını vurdu
Ordu muhtırasından sonra gelen vekâlet dönemi; 12 Mart darbesini hazırlayan kimi önemli siyasal ve toplumsal devinimlerin, o tarihlerde askerin darbe yapmasına gerekçe olan olayların arka arkaya yaşandığı bir dönemdir.
Kalın çizgileriyle özetlemek gerekirse, 6 Nisan’la 12 Eylül 1980 arası beş ayda terör ve anarşi alabildiğine tırmandı.
İki büyük partinin uzlaşmaya yanaşmayan tutumu, siyasetteki kamplaşmaların, sağ-sol kavgalarının giderek büyümesine neden oldu. Ünlü kişiler öldürüldü, örgütsel cinayetler, dinsel kanlı olaylar birbirini kovaladı.
Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’nin “kerhen” dışarıdan desteklediği işbaşındaki Demirel’in azınlık hükümeti, her an düşürülme tehlikesiyle ülkenin içinde bulunduğu ekonomik darboğazlara çare arıyor, terör-anarşi ve siyasal dengesizliklere karşı çoğu zaman sonuçsuz uğraş veriyordu.
Özellikle iki büyük parti; AP ve CHP arasındaki zıtlaşmalar parlamentoda günlerce turların turları kovalamasına karşın cumhurbaşkanı seçilememesine neden oluyordu...
Toplumu sarsan siyasal cinayetler
Anarşi ve terör her gün can alır ve yeterli ve gerekli yasal önlemlerin hükümetin uğraşılarına karşın bir türlü çıkarılamamasına… Cumhurbaşkanının da seçilememesi eklenince darbeye hazırlananlara yeterli ve gerekli nedenler verilmiş oluyordu...
Toplumu sarsan siyasal cinayetler 6 Nisan’la 12 Eylül arasındaki beş aylık döneme rastlıyor.
27 Mayıs 1980: MHP eski bakanlarından ve önde giden isimlerinden Gün Sazak öldürüldü.
19 Temmuz 1980: 12 Mart muhtırasının başbakanı Prof. Nihat Erim İstanbul Dragos’ta sokak ortasında (solcu örgütlerce) öldürüldü.
22 Temmuz 1980: Eski DİSK Genel Başkanı, Maden-İş Sendikası Başkanı Kemal Türkler (sağcı militanlarca Erim’e misilleme olduğu iddiasıyla) öldürüldü.
Bir küçük örnek ülkenin, örneğin Temmuz 1980’de içinde bulunduğu durumu özetleyebilir:
“İstanbul dün olaylı bir gün yaşarken yurtta toplam 15 kişi can verdi” (Milliyet - 8 Temmuz 1980)

OLAYLAR BÜYÜYOR...

Lakin siyaset kendi mecrasında bir semti meçhule doğru akmaya devam edecekti. 1 Ocak günü Fahri Korutürk’ün, Başbakan, Adalet Partisi Genel Başkanı Demirel ile Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı’na verdiği ordu muhtırasını parti liderleri kendilerine ve partilerine yöneltilen bir muhtıra diye algılamadılar.
Uyarı mektubu hemen her kesimde, içeride dışarıda şok etkisi yaptı.
Genel kanı TSK’nin müdahaleye kararlı olduğu, ama siyasete bir kez daha şans tanımak istediği biçiminde yorumlanabilirdi... Fakat başta iki büyük parti, siyasal ve anayasal kuruluşlar uyarı mektubunun kendilerini hedef almadığını söylüyordu ve zaten başta Çankaya, askerler de uyarının şu veya bu partiyi değil, genelde anayasal kurumları amaçladığını öne sürüyordu.
Kısacası o günlerde biraz da alayla söylenen genel kanıya göre:
“Uyarı mektubu ortada kalmıştı!”
Asıl fırtına hükümette olan partide, AP’de koptu.
Genel Başkan ve Başbakan Demirel; uyarı mektubunu “partinin yetkili kurullarında görüştükten sonra bir karara varacaklarını” söylüyordu.
Hükümetin istifasını isteyenlere karşın göreve devam kararı çıktı!
Beş yıl sonra neden istifa etmediğini sorduğumda Demirel; “Hükümeti bırakıp gitmeyi izzeti nefsime yediremedim” diyecek ve bu kararının kısaca gerekçesini şöyle açıklayacaktı: “Bir ay önce geldik hükümete. Bir şey çözemeden gitti derlerdi. Hem anarşi beni aşan bir işti, asker çözmeliydi. Kuşun iki kanadı kırıktı. Cümle âlem teslim eder ki, hükümette kalmayı isteyen birisi değildim.”

Kara bir leke: 1980 Çorum katliamı

Fakat (Kahramanmaraş’taki kanlı olayların bir benzeri) toplumsal yaşamımıza kara bir leke olarak adını yazdıran, ülkenin içinde bulunduğu durumu yansıtan katliam, 4 Temmuz 1980 günü Çorum’da yaşandı.
Özetleyelim:
Tahrikler sonucu patlayan Alevi-Sünni çatışmalarında 57 Alevi ve sol görüşlü yurttaş öldürüldü ve yüzlercesi yaralandı. Evler, dükkânlar tahrip edildi.
Olayların başlamasından önce mayıs ayında Çorum Emniyet Müdürü
Hasan Uyar görevinden alındı, yerine Tunceli’de görev yapmış olan Nail Bozkurt atandı. Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de MHP’li olduğu söylenen Fethi Katar getirildi.
Vali de değiştirildi. Rafet Üçelli atandı. 40’e yakın polis memuru başka illere nakledildi.
1980 yılının 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlama hazırlıkları sırasında törenlerde kızların kıyafetleri bahane edilerek “Müslüman, namusuna sahip çık” diye başlayan bir bildiri dağıtıldı.
Bildiri; “19 Mayıs gösterileri adı altında namuslu bacılarınızın iffet ve hayâsına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor” diye başlıyor ve şöyle devam ediyordu.
“Yine Müslüman evladı… Kâfir düzen tarafından soyularak en müstehcen ve kepaze kılıkta teşhir edilecektir… Düşün ki haddini bilmeyenlere bildirelim hadlerini… Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile kanı ile CİHAT edenlere” İmza: İslamcı Gençlik
İslamcı ve ülkücü gençlerin tahrikleri devam ederken, 27 Mayıs günü Gün Sazak kimliği belirlenmeyen kişiler tarafından öldürüldü.
Bu cinayet Çorum’daki gerginliğin artmasına neden oldu. Barikatlar kurulur, sokağa çıkma yasağına karşın kentin çeşitli yerlerinde olaylar olur.
Söylendiğine göre şiddet olaylarının yaratıcısı MHP’li ülkücü gençlerdir.
Slogan “Kanımız aksa da zafer İslamın / Kana kan, intikam”.
Cadde üzerinde çok sayıda dükkân zarar gördü. Töb-Der üyesi bir öğretmen ülkücüler tarafından öldürüldü... Alevilerin ve solcuların göstericilere karşılık vermeleri üzerine olaylar çatışmaya dönüşür. Askeri birliklerin müdahalesine karşın mayıs ayında çatışmalar devam etti...
1 Temmuz sabahı yine kentin kimi mahallelerinde halkı komünistlere, Alevilere ve cihada çağıran bildiriler dağıtıldı. Sol ve Alevi çevreden kimileri gözaltına alındığı saatlerde kimi mahallelerde halkın üzerine ateş açıldı. Evler ateşe verildi. Ertesi günü kentin giriş kapılarını tutan ülkücüler kente gelen Alevi köylülerin traktörlerini ve mallarını yaktılar.
Fakat olayların birden boyutlanmasına cuma namazını kılmakta olan cemaat, birden “Komünistler Alaaddin Camii’ne silah ve bombalarla saldırdılar” diye asılsız bir haberle tahrik edildi.
Halk sokaklara döküldü. Eyleme geçenler dükkânlara ve evlere saldırdı.
Aynı akşam TRT haberlerinde Milönü Mahallesi’nin girişindeki Alaaddin Camii hoparlörlerinden “Allah Allah” sesleri yayımlanınca yeniden saldırıya uğradığını sanan mahalle halkı sokağa döküldü. Bu insanların üzerine hem polis hem de ülkücüler ateş açtı, ölenler ve yaralananlar oldu.
Sonuçta 57 ölü, 200’e yakın yaralı ve 300’e yakın bina tahrip edildi.

TSK’de geri sayım başladı

Hükümet Başkanı askerle sık sık toplanıyor. Alınması gereken ve alınan önlemler üzerinde görüşüyor.
Kimi tasarıları TBMM’ye gönderiyor. Yasalaşmaları için çabalıyor. Ama ne terör ne de anarşi.. durmuyor, giderek artıyordu.
Oysa 13 Aralık 1979 günü, komutanların uyarı mektubunu Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e verdikleri 27 Aralık 1979’dan on dört gün önce İstanbul’da Birinci Ordu Karargâhı’nda bütün orgenerallerin katıldığı bir toplantıda yönetime müdahalenin zamanı tartışıldı. Çeşitli görüşlerin açıklanmasından sonra söz alan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren:
“Müdahaleden önce siyasilere bir olanak daha tanıyalım. Belki toparlanırlar.
Bir uyarı mektubu yollayalım” dedi.
Bir başka cümlesi daha vardı: “Bizim müdahalemizin en son çare olduğu, başka hiçbir çare kalmadığı iyice anlaşılmalı.”
Bu cümle daha sonraları yorumlandı, daha açık bir biçim aldı.
Evren; “Anarşi ve terör sorununun çözümlenemeyeceği, asker müdahalesinin son çare olduğu iyice anlaşılmalı” demek istiyordu ama bu sürede sağ sol çatışmaları, anarşi ve terör olaylarından ölenlerin sayısı giderek kabaracaktı!
Selimiye’deki toplantıya katılan 2. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel bana, o toplantıda derhal müdahale fikrini savunduğunu söyledi... “Kenan Evren mütereddit” diyordu ve... müdahalenin zamanı üzerinde artan çalışmalar Ağustos 1980’de yoğunlaştı. İlk tarih olarak 22 Ağustos uygun görüldü; ama ulusal bayramlar arifesinde müdahale uygun görülmedi.
TSK’de müdahale fikri 1979’un sonlarına özgü bir görüş, bir değişim değildi.
Kenan Evren bir konuşmamızda; Temmuz 1979’da yönetime müdahale etmeyi kararlaştırdıklarını, hatta o gün uygulanacak planı kıtalara dağıttıklarını, sonra vazgeçtiklerini ve kıtalara dağıttıkları uygulama plan ve programını toplattıklarını söylemiş ve gülerek şu cümleyi eklemişti:
“Dağıttığımız uygulama plan ve programını toplatmıştık ama 30 Ağustos’ta kimi kıta komutanlarını emekliye ayırmıştık. Beni bir korku sardı. Ya emekli olan bir subay temmuzda müdahale edeceğimizi açıklarsa?
Korktuğum başıma gelmedi. Emekli olan hiçbir komutan müdahaleyi ifşa etmedi.”

SONUCU ETKİLEMEYEN ÇABALAR

Göreve devam kararı alan Demirel; uyarı mektubunun açıklanmasından iki gün sonra 4 Ocak 1980 günü saat 16.15’te Genelkurmay Başkanı Evren’e biraz da tarizkâr bir ifadeyle o güne kadar yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantılarından terör ve anarşiyi sona erdirmek için yapılan görüşmeleri, birlikte aldıkları kararları anımsattı.
“Ben sizden bu mektubu yazmaya sizi iten sebepleri öğrenmek, sizi sıkıntıdan çıkaracak tedbirleri bulmak bakımından izahat istiyorum. Mesele, benim meselem değildir. Geliniz meseleyi birlikte düşünelim” dedi.
Evren yanıtladı: Türkiye’nin çeşitli bölgelerini gezmişler. 12 aydır sıkıyönetim olmasına karşın olayların azalması beklenirken arttığını görmüşler. Komutanların üzüldüğünü belirterek şunu söyledi:
“Bu mektubun hedefi hükümet değildir, anayasal kuruluşlardır.”
Başbakan, “beraberce düşünelim” deyince Orgeneral Evren; “Komutan arkadaşlarımı da getirebilir miyim” diye sordu.
“Tabii” dedi Demirel. 7 Ocak 1980 günü saat 17.00’de görüşmeyi kararlaştırdılar.

ÜÇ BUÇUK SAAT KONUŞ... KONUŞ... KONUŞTULAR

Belirlenen tarihte Başbakan ile Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları üç buçuk saat süren bir toplantı yaptılar.
Taraflar eteklerindeki taşları döktüler.
Oysa askerler bu toplantıda izleyecekleri stratejiyi önceden saptamışlardı.
Sonradan öğrendik, askerlerin Başbakan’a söylediklerini.
Metin Toker bir kokteyl partide Jandarma Genel Komutanı Celasun ve Kara Kuvvetleri Komutanı Ersin’e rastlamıştı.
İki komutan, Toker’e, “Birkaç gün toplandık. Başbakan’ın önüne yapılmasını istediğimiz 60 kadar maddeyi metin halinde uzattık” demişlerdi.
“Rahat mıydılar?”

“Neden rahat olmasınlar” diye yanıtlamıştı soruyu Toker!
Öyle ya. Müdahaleye (darbeye) karar verdikten sonra...
Nitekim toplantıda Genelkurmay Başkanı, “Bu duruma nasıl geldiğimizi” irdeledikten sonra; gerekli gördükleri “yasal ve idari önlemleri” sıralamıştı.
1402 sayılı yasanın ıslah edilmesinden başlayan, Atatürk ilkelerinden asla ödün verilmemesine uzanan listede yok, yoktu. Hatta bir koşulları daha vardı: Sıraladıkları konularda CHP’nin desteğini sağlamanın önemli olduğunun altını çiziyordu.
Başbakan’dan sonra söz alan Evren; “Sıkıyönetime girdik. Birçok konuda muvaffak olamadık. Kanunlar çıkmadı. Zaman aleyhimize işliyor. Sol ve sağ çatışıyor. Memleket iç savaşa gidecek. Tehditler alıyoruz. Arkadaşlarımızda tedirginlik var. Bazılarında bedbinlik gördüm” demiş ve eklemişti: “Bunun böyle yürümeyeceği kanaati var.”
Yasal ve idari önlemleri sıraladıktan sonra da şöyle demişti:
“Orduda bir sıkıntı var!”

12 Mart muhtırasını ağlayarak imzaladığı söylenen Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç da darbenin temel nedenini “altımızı tutamıyoruz” diye açıklamamış mıydı?
Evren’in “Orduda sıkıntı var” sözü, Tağmaç’ın gerekçesine koşut değil miydi?
12 Eylül’den 5 yıl sonra Süleyman Demirel’e sordum: “O gece yatağınıza uzanırken ‘müdahale kapının önünde’ yargısına varmış mıydınız acaba?”
“Hayır” dedi Demirel: “İhtimal veremedim, veremezdim. Hükümet başkanıydım, askerlerle sürekli konuşuyorduk. Şüphe ve vehim içinde olamazdım da... Onları (askerleri) bu yola sevk eden bir parti iktidarına, bir partiye hizmet ediyor olmamak düşüncesi... Aldatıldığıma ihtimal de veremezdim, değil mi?
Sonra müdahale edeceklerini neden düşünecektim? Müdahale edip ne yapacaklardı?
Daha sonra yapacaklarını o günlerde de yapabilirlerdi. Yapamadılarsa, neden?”

İLGİNÇ GELİŞMELER: CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ

Hükümet Başkanı askerle sık sık toplanıyor. Alınması gereken ve alınan önlemler üzerinde görüşüyor.
Kimi tasarıları TBMM’ye gönderiyor. Yasalaşmaları için çabalıyor. Ama ne terör ne de anarşi.. durmuyor, giderek boyutlanıyordu.
Bir yandan da Cumhurbaşkanlığı seçimi bir türlü sonuçlanamıyordu.
5 Haziran 1980 günü Cumhurbaşkanlığı seçiminin 93’üncü turunda CHP adayı eski Hava Kuvvetleri Komutanı ve senatör Muhsin Batur’un oyları 303’e yükseldi.
Partisinden veya diğer partilerden biraz daha destek görse, Batur Cumhurbaşkanı seçilecekti.
Fakat o gün tur sonucu açıklandıktan sonra Meclis koridorunda karşılaştığım Demirel; Muhsin Batur’un seçilme olasılığına karşı olduğunu içeren sözler söyledi.
CHP lideri Ecevit’in de Batur’un Cumhurbaşkanı olmasına karşı olduğu çevresinden gelen haberlerden anlaşılıyordu.
AP karşı atağa geçti. Sadettin Bilgiç’i aday gösterdi, ama Bilgiç, Batur’un aldığı oya yaklaşamadı bile.
CHP lideri Senato Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil’in cumhurbaşkanı olmasına da karşıydı. Ona göre Çağlayangil, Demirel’in bir numaralı adamı idi.
Çağlayangil ile o günlerdeki bir görüşmemizde Ecevit’in yanılgı içinde olduğuna değiniyor ve şayet Cumhurbaşkanı seçilirse izleyeceği yöntemi açıklıyordu:
“Cumhurbaşkanı seçilirsem Süleyman Bey benim her istediğini yapacağımı sanıyor ve yanılıyor. Şayet seçilirsem Çankaya’da her partiye aynı mesafede olacağım” diyordu.
Ecevit, Senato Başkanı’ndan o denli kuşkuluydu ki; o sırada Çağlayangil’in Senato’ya Cumhurbaşkanlığı kontenjanından beş üye saptayıp bildirmesi gerekiyordu.
CHP lideri, TBMM’de partiler dengesini AP lehine değiştireceği kaygısındaydı. Çağlayangil’e sürekli baskı niteliğinde konuşmalar yapıyordu.
Askerler de TBMM’nin onca aydır, nisandan beri bir cumhurbaşkanı seçememesini eleştiriyorlardı. Örneğin Brüksel’de bir NATO toplantısından dönen Genelkurmay Başkanı, havaalanında verdiği demeçte:
“Parlamento hâlâ bir cumhurbaşkanı seçemedi mi diye soruyorlar” diyordu.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu, “Cumhurbaşkanlığı seçimini eleştirmekten vazgeçelim. Altımızı ne yapacağız” diye soruyordu.
CHP’de lidere yakın olanlar kuliste Ecevit’in “şayet cumhurbaşkanı seçilmezse askerlerin müdahale edeceğini söylediğini” yayıyorlardı.
Bu arada Cumhurbaşkanı Vekili Çağlayangil, iki partinin uzlaşmasını sağlamak için kimi girişimlerde bulunuyordu. Önce CHP lideri ile konuştu... Ecevit’e cumhurbaşkanı seçilememesinin “ciddi bir bunalım doğurduğunu, iki parti arasında uzlaşma sağlanmadan seçimin olanaksız olduğunu” söyledi.
CHP liderinin yanıtı: “Demirel uzlaşmayı anayasayı değiştirmek için ister görünüyor. Biz ise anayasaya işlerlik kazandırmak istiyoruz.”
Çağlayangil, Ecevit’le görüşmeden önce Demirel’le bir telefon konuşması yaptı.
Ecevit’le yapacağı görüşmenin ana çizgilerini söyleyince Demirel:
“İyi söylüyorsunuz ama” demiş ve cumhurbaşkanı seçimini “geciktiren nedenleri” açıklamış, anayasada yapılacak bir değişiklikle bir çözüm yolu önermiş; madem ki TBMM’de seçilemiyor.. öyleyse millet seçsin diye Çankaya seçimini tek dereceli bir sisteme bağlayacak öneride bulunduğunu, millet kendi başkanını seçsin dediklerini, bu öneriyi Ecevit’in reddettiğini anlatmıştı.
Cumhurbaşkanı Vekili olarak Çağlayangil, iki parti liderini bir araya getirmeye, ülke sorunları üzerinde tartışmalarını ve uzlaşma olanaklarını aramalarına karar verdi.

SON GİRİŞİM

Çağlayangil iki parti liderini neden bir araya getirmeye çalıştığını Ali Baransel’e şöyle anlatmıştı:
“Ben Sayın Korutürk’e; siz neden ele inisiyatif almıyorsunuz? Bu iki lideri özel olarak davet edip niçin yakınlaşmalarının, anlaşmalarının yardımcısı olmuyorsunuz?
Özel bir yemekte her türlü teşrifattan, kompleksten uzak onlarla memleket problemlerine beraberce eğilirseniz olumlu bir sonuç alırsınız.”

Enis Akdağ 



12  EYLÜL SONRASI GELİŞMELER SİYASİ PARTİLERİN OLAYLAR KARŞISINDAKİ DUYARSUZLIĞI..,


2010 Anayasa Referandumunda, değişikliklerin kabul edilmesiyle 13 Eylül 2010 tarihinde çeşitli sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve dernekler ile 
darbe mağduru kişiler 12 Eylül darbesini yapanlar hakkında suç duyurusunda bulundu. Bütün suç duyurularını toplayan Ankara Cumhuriyet 
Başsavcılığı "Milli Güvenlik Konseyi (MGK) adı altında 12 Eylül 1980'de ülke yönetimine el koyan ve 24 Kasım 1983 yılına kadar bu statüsünü 
sürdüren askerî cunta yönetiminin hayatta kalan üyeleri, Kenan Evren, Nejat Tümer ve Tahsin Şahinkaya'nın işlediği (A) Nürnberg Şartı ile kabul 
edilmiş ve tüm devletlerin kendi kanunlarında yer almasa dahi suçun oluşumu halinde takip etmek zorunda oldukları uluslararası hukukun buyruk 
kuralı niteliğine sahip insanlığa karşı suçlar (B) 765 Sayılı Ceza Kanunu'nun 146, 147, 153, 174, 179, 180, 181. maddeleri kapsamında, 
insanlığa karşı suçlar ve resen takdir edilecek suçlar nedeniyle haklarında başsavcılık tarafından ceza dava açılması ve haklarında gerekli 
önlemlerin alınması istemi .."  ile 7 Nisan 2011 yılında ilk soruşturma başlattı. 4 Nisan 2012 tarihinde ise darbenın yargılanmasına başlanmıştır.

Darbenin Gerekçeleri '' Siyasi İktidarsızlık ''

12 Eylül 1980 askerî darbesinin gerekçeleri arasında ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler, ve 6 Eylül günü Konya'da Necmettin Erbakan 
önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin şerîat amaçlı bir kalkışma girişimi olarak nitelediği Kudüs Mitingi gösterildi. Konya mitingi olarak da 
bilinen bu mitingde topluluk İstiklal Marşı sırasında yerlere oturmuş ve İstiklal Marşını yuhalamıştır. miting sırasında sürekli şeriat çağrısı yapılmış, 
miting devleti protestoya dönüşmüştür. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 22 Mart 1980'de ilk turunu yaptığı Cumhurbaşkanlığı seçimini, 114 tur 
oylama yaptığı halde darbe gününe kadar sonuçlandırmayarak, halkta demokratik yollarla ülkenin düzlüğe çıkamayacağı inancına yol açtı.

 '' Ekonomik Sebepler ''

12 Eylül öncesi dönemin son Başbakanı Süleyman Demirel'in "70 sente muhtacız" sözü ile özetlenen dış ticaret açığındaki artış ve döviz darboğazı;
 işsizlik, kıtlık ve işyeri anlaşmazlıkları ile beraber ekonomik sebepleri oluşturur.
Aynı zamanda 1980'lere doğru tüm dünyada neoliberal bir ekonomik dönüşüm yaşanmaktaydı. Neoliberal reformları uygulayabilmek için 
toplumsal muhalefetin olmaması ve baskı ortamı gerekliydi. Amerika Birleşik Devletleri neoliberal politikaları hızlandırabilmek için dünyanın çeşitli 
ülkelerinde sağ hükümetleri işbaşına geçirmek için askerî darbeleri desteklemekteydi. O dönemde Türkiye'de yükselen bir toplumsal muhalefet 
özellikle işçi ve öğrenci hareketleriyle kendini göstermekteydi. Fabrikalarda grevler artmıştı.

''Güvenlik Sorunları ''

12 Eylül öncesi ülke de ciddi bir güvenlik sorunu da vardı. Üniversiteler değişik siyasi görüşler tarafından art arda basılır ve öğrencilerin 
üniversiteyi boykot etmeleri için baskı uygulardı. Darbe gününden bir gün önceki gazeteler Eskişehir'de kahvenin tarandığını ve bir kişinin 
öldüğünü, Ankara'da ev basan teröristlerin 2 kişiyi öldürdüğünü, Mersin'de sinema kuyruğunun tarandığını ve 4 kişinin öldüğünü, İstanbul, 
Gaziantep ve Malatya'da 1'er kişinin öldürüldüğünü yazar 


'' Dış siyaset etkenleri ''

NATO güney kanadının en önemli üyelerinden olan Türkiye'nin siyasi ve ekonomik iktidarsızlığı özellikle ABD tarafından gözleniyordu. 
1979 yılında meydana gelen İran İslam Devrimi, ardından aynı yıl içinde Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesi üzerine Türkiye'nin ABD 
politikaları için istikrarlı hale gelmesi önem kazandı.



12 Eylül Darbesi, Öncesi Olaylar, Gerekçeleri ve Sonuç

Ali Necati Dogan

Haksız yere idam edilen ülkenin geleceği insanlar, yarından çalınan umutlardır...

Türkiye’de, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 12 Eylül 1980 günü emir komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askeri müdahale olarak teknik bir
tanımla aktarılmaktadır. 27 Mayıs 1960 müdahalesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin
yönetime üçüncü açık müdahalesi olarakta betimlenebilir. 
Fakat *12 Eylül 1980'de yapılan askeri darbe, Türk demokrasisinin hedef olduğu en ağır bunalımlardan biri olarak tarihe geçmiş, tarihe geçmekle kalmayıp Türkiye’nin bugünü ve
geleceğinede bir sis bulutu gibi çökmüştür.* *Türkiye'de haklar ve özgürlüklerin askıya alındığı darbe döneminin izleri yıllar boyunca silinmemiş, askeri yönetimin yaptığı anayasa henüz değiştirilememiş;
düşünmeyen, bilmeyen, araştırmayan ve itaatkar bir insan yapısının oluşumu için her türlü baskı ve sindirme politikası uygulanarak
Türkiye’nin geleceğide ipotek altına alınmıştır. *

Bu müdahale ile ilk etapta beklendiği gibi 6. Demirel hükümeti ve TBMM feshedilmiş, sendika ve derneklerin faaliyetleri durdurulmuş ve genel
sıkıyönetim ilan edilmiştir. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası tamamen rafa kaldırılmış ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir
askeri dönem başlamışdır. Asıl sorun ise bu tasarlanan ülke konjektüründe ve tasarlamanın gerçekleştirilmesinde uygulanan şiddetli
sindirme politikalarında yaşanmaktadır. Ayrıca 12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedilmiş, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim
altında tutulup, ardından yargılanmıştır. Bu durum, siyasi partilerin sürekliliği konusunda tarihsel sorunlar yaşayan Türkiye'de siyasi
temsilin demokratikleşmesi önünde yeni bir engel oluşturmuştur.

*Ülkeyi tüm bu sürece sürükleyen olaylar ve darbeye dair öne sürülen gerekçelerin bazıları aşağıda ele alınmaktadır;*

*-Darbenin öncesi olaylar ve gerekçeleri - *

12 Eylül 1980 askeri darbesinin gerekçeleri arasında *Ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler*, TBMM'nin birçok tur ardından *Cumhurbaşkanı'nı
seçememesi* ve 6 Eylül günü Konya'da Erbakan önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin şeriat amaçlı bir kalkışma girişimi olarak nitelediği
Kudüs Mitingi**gibi 12 Eylül tarihine ait somut olaylar gösterilmiştir.

Daha uzun vadede ise 1980 öncesi gerçekleşen bazı siyasi cinayetler şunlardır; 

1 Şubat 1979'da Abdi İpekçi Teşvikiye'de, 
10 Eylül'de TKP Adana eski il başkanı Ceyhun Can yazıhanesinde, 
Çukurova Üniversitesi Rektör Vekili Fikret Ünsal evinin önünde, 
19 Eylül'de Malatya Ülkü Ocakları eski başkanı Mürsel Karataş İstanbul Sultanahmet'te, 
28 Eylül'de Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, 
19 Kasım'da eski Adalet Partisi İstanbul milletvekili İhsan Darendelioğlu İstanbul Beyazıt'ta,
20 Kasım'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısı Ümit Doğançay İstanbul Etiler Profesörler Sitesi'nde, 
3 Aralık 1979'da, Fedai Dergisi sahibi yazar Kemal Fedai Çoşkuner İzmir Agora semtinde, 
7 Aralık'ta İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyelerinden Cavit Orhan Tütüngil İstanbul Levent'te, 
11 Nisan 1980'de TRT İstanbul Radyosu prodüktörlerinden Ümit Kaftancıoğlu, 
27 Mayıs'ta Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak Ankara'da, 
24 Haziran'da Milliyetçi Hareket Partisi Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı Ali Rıza Altınok evinde eşi ve kızıyla birlikte, 
15 Temmuz’da Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu Şişli'deki işyerinde, 
19 Temmuz'da Eski Başbakan Nihat Erim İstanbul'da Dragos Deniz Kulübü'nden çıkarken, 
22 Temmuz'da Maden-İş Sandikası genel Başkanı Kemal Türkler  İstanbul Merter semtinde silahlı saldırı sonucu
öldürülmüştür. 

İstanbul Ayrıca 12 Eylül öncesi dönemin son Başbakanı Süleyman Demirel'in "70 sente muhtacız" sözü ile özetlenen *dış ticaret açığındaki artış ve
döviz darboğazı ile işsizlik, kıtlık ve işyeri anlaşmazlıkları* ise ekonomik bazı gerekçeleri oluşturmaktadır. Tüm bu sorunların üzerine;
*ekonomik olarak yaşayan istikrarsızlık, üretimin azalması ve karaborsacalığın oluşması gibi nedenlerin ortadan kaldırılması için kamu
harcamalarının sınırlandırılması, ücretlerin düşürülmesi, serbest döviz kuru* gibi ekonomik önlemler alınması kararlaştırılmıştır. Bunun için
Süleyman Demirel Turgut Özal'ı başbakanlık *müsteşarlığına atadı ve IMF ile bu kapsamda bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma tarihe 24* Ocak
kararları olarak geçmiştir.

Ülke her türlü bölünmüş, hiçbir yapılanma birlik oluşturamamaktadır. Bu bölünmüş yapıların birbirleri ile çatışmasının önüne geçilememiştir.
Ülkede huzuru ve güvenliği sağlamakla görevli Emniyet Teşkilatı bile mensupları arasında kurulmuş olan Pol-Bir**ve Pol-Der dernekleri diye
ikiye bölünmüştür. Ayrıca Emniyetle ilgili olarak huzuru ve güvenliği sağlamakla görevli bu teşkilatın yaşanılan birçok olayla ilgili olduğu
gayet açık bir şekilde bilinmektedir. Tüm bu kargaşa ve bölünmüş yapı içerisinde Sağ ve sol siyasi hareketin önde gelen temsilcileri ve
tanınmış birçok kişi sağ ve sol gruplara mensup militanlar tarafından öldürülmüş, darbe öncesinde *siyasi cinayetlerin sayısı ise her gün
ortalama 30'a ulaşmıştır*. Böyle bir durumda gelen *askeri darbe önce her kesim tarafından kargaşaya son vereceği, ölümleri sonlandırcağı için
olumlu karşılanmış fakat süreç hiçte beklenildiği gibi gerçekleşmemiş şiddet ve kargaşanın devamı tek yönlü olarak askeri yönetim tarafından
devam ettirilmiştir. *

Ayrıca *NATO* güney kanadının en önemli üyelerinden olan Türkiye'nin siyasi ve ekonomik iktidarsızlığı özellikle ABD tarafından endişe ile
gözleniyor ve 1979 yılında meydana gelen *İran İslam Devrimi*, ardından aynı yıl içinde *Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesi*
üzerine Türkiye'nin önemi ABD politikaları için vazgeçilmez bir hal alıyordu. Bu durumda *ABD’nin Türk politikasına ve yönetimine yön verme
çabaları yeni bir başlangıcı zorunlu kılıyordu*. ABD yönetiminin darbeden haberdar olduğu ve darbe gecesi Başkan Jimmy Carter'a "bizim
çocuklar işi bitirdi" anlamında bir mesajın, bir toplantının ortasında iletildiğinin anlaşılması, 12 Eylül'de ABD'nin rolü konusunu da
tartışmalara açtı. İlk kez Mehmet Ali Birand'ın 12 Eylül 04.00 adlı kitabında ortaya atılan, 12 Eylül Darbesi sırasında dönemin ABD Ulusal
Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze'in askeri müdahaleyi haber alırken haberi ulaştıran diplomatın your boys have done
it senin çocuklar işi bitirdi - anlamındaki konuşması*, 12 Eylül Darbesi içinde ABD'nin rolü* konusunda tartışmalara neden olmuştur. Paul Henze
2003 yılında Zaman Gazetesi'ne verdiği demeçte sözlerinin Mehmet Ali Birand'ın uydurması olduğunu belirtmiş, ancak kısa bir süre sonra Birand
2007'de Henze ile yaptığı görüşmenin sesli ve görüntülü kayıtlarını yayınlayarak Henze'i yalanlamıştır.

Sürecin bir diğer önemli olayı ise Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün görev süresi dolduğu sırada meclisteki en büyük 2 partinin liderleri Ecevit ve
Demirel daha Cumhurbaşkanlığı için aday bile belirlememişlerdi. Son anda adaylar bulundu fakat seçimler sırasında hiçbir aday cumhurbaşkanı olmak
için yeter oyu alamıyordu. Meclis onlarca defa tekrar oylama yaptı fakat bir türlü *yeni Cumhurbaşkanı seçilemedi*. CHP'nin adayı eski Hava
Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Muhsin Batur, MC Partilerinin(AP, MHP, MHP)adayı ise eski 1.Ordu Komutanı emekli Orgeneral Faik Türün'dü.
Seçimlerde CHP adayı Muhsin Batur en fazla oyu almasına rağmen salt çoğunluk sağlanamadığı için cumhurbaşkanı seçilememiştir. Bu durumsa
ülkeyi daha kötü günlere sürüklemiştir.

Sürece etki eden olaylardan seçilen bazı örneklerden bir diğeri ise Fatsa olayı olarak aktarılabilir. 14 Ekim 1979'de yapılan ara seçimler
sonrası Dev-Genç'e yakınlığı ile bilinen bağımsız aday Fikri Sönmez Fatsa Belediye Başkanı olmuştur. Belediye direniş ve halk komiteleri
şeklinde örgütlenmişti ve bu durum mevcut iktidar ve ordu tarfından hiç tasvip edilmemişti. Neticede 8 Temmuz 1980'de askeri birlikler Fatsa
ilçesine gönderilmiş ve 9 Temmuz 1980 tarihinde Kenan Evren ordu komutanlarıyla beraber inceleme yapmak için Fatsa'ya gitmiştir. Bakanlar
Kurulu tarafından, «Küçük terör odaklarında» baskınlar yapılmasına ilişkin kararla 11 Temmuz sabah erken saatlerinde asker ve *polis "nokta
operasyonu" *düzenlenmiş ve Fatsa Bağımsız Belediye Başkanı Fikri Sönmez ile beraber 300 kişi gözaltına alınmıştır ve bunlardan 250 kişi 15
Temmuz'da serbest bırakılmıştır. 12 Temmuz'da sokağa çıkma yasağı ilan edilen ilçede kaymakamda görevinden alınmışdır. DİSK genel başkanı ise
Demirel'i Çorum'u unutturmak için Fatsa olayını yaratmakla suçlamış ve neticede Sönmez 18 Temmuz'da tutuklanmış, 12 Eylül'den sonraki süreçte
ise cezaevinde ölmüştür. Kenan Evren bu ve benzeri olaylar için takındığı tavırlarla aslında 12 Eylül sonrası sürece dair önemli
ipuçları vermiş, adeta yarınların ayak seslerini o günki kararları ile belli etmiştir.

Kenan Evren 25 Ekim 1982'de Trabzon gezisi sırasında yaptığı bir konuşmada bu olayla ilgili şu sözleri dile getirmiştir: “Ve yine
biliyorduk ki, Fatsa kurtarılmış bir kasaba idi. Oralarda Devletin kanunları işlemiyordu. Buralarda vatandaşlar sorunlarını, Devletin
ilgili makamlarına değil, mahalle komitelerine bildirmekte ve şikayetleri kendilerinin taktıkları isimle buralardaki (Halk
Mahkemelerinde) neticelendirilmekte ve hatta bu halk mahkemelerinde ölüm cezaları dahi verilmekte ve bu cezalar sokak ortasında herkesin gözü
önünde kurşunlanarak icra edilmekteydi. Böyle sokak ortasında, bu mahkeme kararlarının yerine getirildiği zamanları da biliyoruz.”

Süreç içerisinde yaşanan ve bu yazıda bir paragrafla geçilmesi haksızlık olacak olan *Maraş Olayları*, *Çorum Olayları, 1 Mayıs 1977* olayları ve
benzeri birçok olay darbenin oluşumuna dair bir altyapı hazırlamış; sosyal, siyasal ve ekonomik olarak yaşanılan istikrarsızlık ve kargaşa
ortamı neticesinde 12 Eylül Askeri darbesi gerçekleşmiştir. Süreçin kendisi darbenin gerekliliğine dair bir soru işareti oluşturmasına
rağmen darbe sonrasında *askeri yönetimin uyguladığı baskı ve sindirme rejimi hiçbir soruya gerek kalmaksızın kabul edilemez *olarak
yorumlanmaktadır. *Sürgünler, idamlar, işkenceler, sindirme ve yıldırma politikaları ile geçen yıllar, eğitim ve yönetime dair yapılan
değişikliklerle oluşturulan sistem ve askeri yönetimin kurguladığı siyasal, sosyal ve ekonomik yapı memleket üzerinde gerçekleşen her türlü
çağdaşlaşma ve ilerleme adımını silerek, toplumsal bir çöküşün altyapısını oluşturmuştur. Darbenin gerekliliği tartışılabilir ama
askeri yönetimin yaptıklarının ülkeye uğrattığı zaralar tartışılamaz bir gerçektir. *


12 Eylül darbe günlüğü ve bugünlerimizi karartan süreç

Ali Necati Dogan
Postal sesleri ile geleceği düşünülen demokrasi ve özgürlük aynı seslerle esaret altına alındı...

---


Dönemin * Genelkurmay Başkanı Orgeneral Evren, ilk etapta harekât gününü 11 Temmuz olarak belirledi. 3 Temmuz'da CHP hükümetinin düşürülmesi için
verilen gensoru ve 10 Temmuz'da Paris'te Türkiye'nin borçlarının ertelenmesinin gündeme gelmesi, darbe tarihinin saptanmasında etkili oldu*.

*17 Haziran'da Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, kuvvet komutanları ve Genelkurmay II. Başkanı Necdet Öztorun'u çağırmış ve kod adı "Bayrak
Harekâtı" olan bir darbenin 11 Temmuz 1980'de gerçekleştirilmesi bildirmiştir*." Bütün Ordu Komutanlarına; Bayrak Planı'nın uygulanmaya giriş 
günü 11 Temmuz, saati ise: 04.00'dır." * Ancak 2 Temmuz'da Süleyman Demirel hükûmeti güvenoyu aldığı için ertelenmiştir. *Daha sonra 28 – 31
Ağustos'ta " 5 Eylül 1980'den itibaren her an hazır olunması" bildirilen "Bayrak Harekâtı" emirleri özel kuryelerle komutanlara teslim edilmiştir.

11 Eylül'de Bakanlar Kurulu öğle saatlerinde toplanmış; askerler, akşam saatlerinde TRT Genel Müdürü Doğan Kasaroğlu ve yardımcılarını
Genelkurmay'a çağırarak radyo ve televizyonların saat 04.00'te hazır hale getirilmesini istemişlerdir.

*Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin
Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun'dan oluşan Milli Güvenlik
Konseyi*, radyodan okunan ilk bildiriye göre: İç Hizmet Kanununun*verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma görevini yüce
Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur. *

12 Eylül  tarihli 2 numaralı bildiriyle ülke genelinde *13 sıkıyönetim bölgesine 13 general sıkıyönetim komutanı atanmıştır*. 7 numaralı bildiriyle *siyasi partilerin faaliyetleri
yasaklanmış* olduğunu ve Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki *derneklerin faaliyetlerinin de durdurulmuş* olduğunu
duyurulmuştur. Emniyet Genel Müdürlüğü başta olmak üzere *Polis Teşkilatı Jandarma Genel Komutanlığının emrine verilmiştir*.Darbe günü
Emniyet ve MİT üst düzey yöneticileri Genelkurmay Başkanlığına davet edilmiş ve TRT ile PTT Genel Müdürleriyle beraber tecrit edilmişlerdir.

*20 Eylül'de Kenan Evren eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülend Ulusu'yu başbakan olarak görevlendirmiş ve 21 Eylül'de Ulusu'nun sunduğu bakanlar
kurulu listesi Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanmıştır.*

Darbenin ardından dönemin *AP lideri Süleyman Demirel ve CHP lideri Bülent Ecevit 'in de aralarında bulunduğu 2'si BTP'li, 7'si CHP'li, 7'si
AP'li olmak üzere toplam 16 siyasetçi Zincirbozan'a gönderilerek tecrit edildi. *

Darbenin gece 3:00'da ilanından sonra aynı gün sabah saat 5:30'da Süleyman Demirel, Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan'a Genelkurmay
başkanı Kenan Evren tarafından birer tebliğ gönderildi. 
Tüm tebliğlerde: "TSK yönetime el koymuştur. Hükümetiniz feshedilmiş, parlamento üyeliğiniz düşmüştür. Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz"
ifadesiyle birlikte gidecekleri adresler belirtilmektedir. *Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel için Hamzaköy Gelibolu* adresi belirtilirken,
*Necmettin Erbakan'a ise Uzunada İzmir* adres olarak verilir. Ecevit ve Demirel eşleriyle birlikte aynı uçakla Hamzakoy'a götürülür. Yaklaşık
bir ay boyunca, 11 Ekim 1980'e kadar burada kaldılar. Necmettin Erbakan aynı gün uçakla Uzunada'ya götürülür. Alparslan Türkeş evinde
bulunamadığı için Milli Güvenlik Konseyi, 13 Eylül'de bir bildiri ile teslim olmaması halinde suçlu duruma düşeceğini belirtir. Bunun üzerine
14 Eylül'de Ankara Merkez Komutanlığına teslim olur ve Uzunada'ya gönderilir.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Kuvvet Komutanları tarafından oluşturulan askeri yönetim Milli Güvenlik Konseyi adı altında
1983 Genel Seçimine kadar Türkiye'ye ilişkin tüm kritik kararları aldı.

Darbeden sonra *ilk idam edilenler 9 Ekim 1980 tarihinde ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu ve sol görüşlü Necdet Adalı olmuştur*. Daha sonra 19 Mart
1980 tarihinde idama mahkum edilen *Erdal Eren'*in idam kararı Yargıtay tarafından iki kere iptal edilmiş olmasına karşın, Milli Güvenlik
Konseyi tarafından onaylanan kararla, 13 Aralık 1980'de Ankara Merkez Cezaevi'nde infaz edildi. Erdal Eren'in idamına ilişkin. Kenan Evren 3
Ekim 1984'de yaptığı Muş gezisi sırasındaki konuşmada şunları söylemiştir: "Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve
ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan için kanını akıtan, bu Mehmetçiklere silah çeken o haini ben senelerce
besleyeceğim. Buna siz razı olur musunuz?"

*6 Kasım 1981'de çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile YÖK kuruldu. *Bundan *sonra 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 2301 ve 2766
sayılı kanunla değişik maddelerince özellikle solcu olduğu düşünülen 71 Üniversite personeli YÖK tarafından görevlerinden uzaklaştırıldı*. İlk
uzaklaştırmalar Şubat 1983'de başladı. Genelkurmayın açılamalarına göre toplam *4891 kamu personeli görevden alınmış ve 38 profesör, 25 doçent,
10 yardımcı doçent'in 1402'lik olmuştur. Ancak 1402'lik olmasını istemediğinden bizaat istifa yolunu seçenleri dahil edildiğinde 20.000' civarında olduğu öne sürülmektedir.*

12 Eylül sonrasında Kürtlerin "Dağ Türkleri" olduğu ilan edilmiştir. Genelkurmay Başkanlığı'nın bastırdığı "Beyaz Kitap"'ta bu açıklama yer
almıştır.

Dönemin ekonomik ve toplumsal yönden önemli bir olayı olan *Bankerler Skandalı* ise özetle, cunta hükümetinin ekonomiden sorumlu başbakan
yardımcısı Turgut Özal’ın göreve getirlimesin den sonra meydan gelmiş, kontrolsüz bir liberalizmin halkın üzerindeki olumsuz etkisidir. Özal'ın
politikası sonucu, ülkedeki bankaların çoğu mevduat sertifikası pazarlamaya başlamış ve devlete ekonomik kaynak getirisi olmuştur. Ancak
kontrolsüz şekilde gelişmesi her bireyin rahatça bu işi yapması sonun başlangıcını getirmiştir.Kalpazanlık, her türlü üç kağıtçılıkla birlikte
herkes bankerlikle uğraşmaya başlamıştır.Artık iş o kadar çığrından çıkmıştırki resmiyette bu işi yapan 300 kurum gayriresmi olarakta 800
civarında bir rakamla karşılaşılmıştır. Halk sonu görmesine rağmen genede bu işten vazgeçmemiş ve kalan son mallarına kadar satıp bu işe
yatırım yapmıştır. 1981 e gelindiğinde; birkaç banker demeye kalmadan yüzlerce banker batmış ve kaçmışlardır, dolayısı ile bu işin içinde olan
birçok şirket, kurum, birey vs. tefecilerin eline düşmüş borç batağında yüzmeye başlamıştır. Dönemin sorumlusu Özal "Batan batar, kalan sağlar
bizimdir" diyerek umursamaz bir tavır takınmıştır. Maliye Bakanı Kaya Erdem de hemen istifa etmeye kalkışacak ancak Turgut Özal
engelleyecekti. "Şimdi istifa edersek olayın sorumluluğu bizim sırtımıza kalır, biraz zaman geçsin" diyecek ve gerçekten de yaklaşık bir ay
sonra, 13 Temmuz 1982'de ikisi de istifa edecekti.

Özal ve Erdem Temmuz 1982'de istifa ettiler ama aradan bir buçuk yıl geçmeden ve hem de daha güçlü bir şekilde tekrar geldiler. *Kasım
1983'de yapılan seçimlerin ardından Bankerler Skandalının sorumluları Özal Başbakan, Erdem ise yine Maliye Bakanı* olarak geri dönecekti. Bu
çapta bir skandalin sorumluluğu bile Özal'ın yükselişini önleyememişti.

12 Eylül darbesinin ardından oluşturulan *Danışma Meclisi'nin hazırladığı anayasa, 1982 yılında referanduma sunuldu. Anayasayı
eleştirmek yasaktı; tartışmalı bir referandum sonucu 1982 Anayasası 7 Kasım 1982 yılında yapılan Halkoylamasıyla %92.7 evet oyuna karşılık,
%8.3 hayır oyuyla kabul edildi.* Oy kullanırken iki renk hakimdi: Mavi renk hayır, beyaz renk evet demekti. Kenan Evren yaptığı konuşmalarla
halkı mavi oy vermemesi konusunda telkin ediyor ve çeşitli gazetelere mavi renkle ilgili sansür uygulanıyordu. Aynı halk oylamasında, Kenan
Evren otomatik olarak Cumhurbaşkanı seçildi. Kabul edilen Anayasa'da, askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15.
madde, daha sonraki seçimlerle iktidara gelen hiçbir hükümet tarafından kaldırılmadı ve 12 Eylül liderlerinin dokunulmazlığı sürdü.

*Anayasanın kabulü Kenan Evren'in de devlet başkanı olması demekti. Evren, 1989 yılına kadar Türkiye'nin 7. Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. *

*Darbe ardından geçen 3 yıl içerisinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirilip yeni bir düzen kurulması çalışmaları hızlandırıldı. *

*Bir süre sonra siyasi partilerin yeniden kurulmasına izin verilmiştir*. Ancak Milli Güvenlik Konseyi'nin yayınladığı 31 Mayıs 1983 tarih ve 79
sayılı kararıyla Adalet Partisi'nden Süleyman Demirel, Ali Naili Erdem, Ekrem Ceyhun, Saadettin Bilgiç, Nahit Menteşe, Yiğit Köker, İhsan Sabri
Çağlayangil, , Cumhuriyet Halk Partisi'nden Sırrı Atalay, Metin Tüzün, Celal Doğan, Deniz Baykal, Ferhat Aslantaş, Süleyman Genç, Yüksel
Çakmur, Büyük Türkiye Partisi'nden Hüsamettin Cindoruk ve Mehmet Gölhan olmak üzere *16 eski siyasetçi 121 gün süreyle Çanakkale Lapseki
ilçesindeki Zincirbozan askeri üssünde zorunlu ikamette tabi tutulmuştur.*

Milli Güvenlik Konseyi'nin yeni kurulan partilerin kurucularını veto etmesi ve bazı partilerin ülke genelindeki gerekli teşkilatlanmayı seçim
dönemine yetiştirememeleri nedeniyl*e 6 Kasım 1983 genel seçimlerine katılmasına izin verilmeyen Büyük Türkiye Partisi'nin devamı nitelinde
olan Doğru Yol Partisi, Sosyal Demokrat Parti ve Refah Partisi'ne "Yasaklılar"*, Milli Güvenlik Konseyi tarafından *genel seçimlere
katılmalarını uygun bulunan Emekli Orgeneral Turgut Sunalp'in liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi, eski Başbakanlık Müsteşarı
Necdet Calp'ın liderliğindeki Halkçı Parti ve 24 Ocak Kararları'nı hazırlayan Turgut Özal'ın liderliğindeki Anavatan Partisi'ne
"İcazetliler" veya "6 Kasım partileri" denilmiştir.*

1983 Türkiye Cumhuriyeti Milletvekili Genel Seçimleri gerçekleşmiş ve 6 Kasım 1983 Genel Seçimine, kapatılan eski siyasi partilerin hiçbiri
katılamamıştır. Yapılan *genel seçimleri Anavatan Partisi kazandı, Halkçı Parti ikinci ve Miliyetçi Demokrasi Partisi de üçüncü olmuşdur*.
Seçimlerden sonra milletvekillerinin parti değiştirmeleri sonucunda Doğru Yol Partisi ve Sosyal Demokrat Partisi de meclise girmiş, daha
sonra alınan başarısız seçim sonuçları nedeniyle Milliyetçi Demokrasi Partisi kendisini feshetmiş, Halkçı Parti ise Sosyal Demokrasi Partisi
ile birleşerek Sosyaldemokrat Halkçı Parti'yi oluşturmuştur.

Sıkıyönetim uygulamasının tarihlere göre kaldırıldığı iller:

19 Mart 1984; Bilecik, Bitlis, Burdur, Çanakkale, Çankırı, Gümüşhane, Isparta, Kastamonu, Kırklareli, Kırşehir, Kütahya, İzmir, Sinop

19 Kasım 1984; Denizli, Giresun, Kayseri, Konya, Manisa, Uşak

18 Mart 1985; Antalya, Bursa, Eskişehir, Hakkari, İçel, Kocaeli, Malatya, Kahramanmaraş, Samsun, Sivas, Tokat, Zonguldak

19 Temmuz 1985; Ankara, Artvin, Edirne, Erzincan, İzmir, Ordu

19 Eylül 1985; Trabzon

19 Kasım 1985; Adana, Adıyaman, Ağrı, Erzurum, Gaziantep, Hatay, İstanbul, Kars

19 Mart 1986; Bingöl, Elazığ, Tunceli, Şanlıurfa

19 Mart 1987; Van

19 Temmuz 1987; Diyarbakır, Mardin, Siirt

Türkiye 12 Eylül Darbesi neticesinde uygulanan baskı yönetimi neticesinde rota değiştirmiş, sosyal, ekonomik ve siyasal yönden yapılan
her türlü değişiklik neticesinde oluşturulan düzenle bugünlere kadar gelmiştir. *Kargaşa, anarşi ile siyasal, ekonomik ve sosyal çöküntü
neticesinde çözüm amaçlı yapılan darbe oluşturduğu sistem aracılığı ile ülkeyi daha büyük bir karanlığa doğru sürüklemiş, kısa vadede ölümler ve
kargaşanın önüne geçildiği düşünülsede, baskı rejimi tek yönlü olarak askeri yönetim tarafından sürdürülmüştür*. *Neticede 12 Eylül öncesi
kargaşa bitmiş olsa bile ülke tek kutuplu bir siyaset ekseninde puslu bir geleceğe doğru yönlendirilmiştir.* *Sürgünler, idamlar, işkenceler,
sindirme ve yıldırma politikaları ile geçen yıllar, eğitim ve yönetime dair yapılan değişikliklerle oluşturulan sistem ve askeri yönetimin
kurguladığı siyasal, sosyal ve ekonomik yapı memleket üzerinde gerçekleşen her türlü çağdaşlaşma ve ilerleme adımını silerek, toplumsal
bir çöküşün altyapısını oluşturmuştur. Darbenin gerekliliği tartışılabilir ama askeri yönetimin yaptıklarının ülkeye uğrattığı
zaralar tartışılamaz bir gerçektir. *

*Ali Necati Doğan*

http://blog.milliyet.com.tr/alinecatidogan 


33 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR