Wikileaks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Wikileaks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2018 Pazartesi

İnsanlar Bilmeden, Onların Kontrol Altına Alınması,

İnsanlar Bilmeden, Onların Kontrol Altına Alınması,






Robert Epstein *
Son yüzyıl boyunca, birkaç büyük yazar, insanlığın geleceği hakkındaki endişelerini dillendirdi. Amerikalı yazar Jack London, Iron Heel (1908) adlı kitabında, bir avuç dolusu zengin kurumsal titanın –“oligarklar”- ödül ve cezalarla dolu haşin bir bileşke eşliğinde kitleleri kendinden uzak tuttuğu bir dünya resmetmişti. İnsanlığın büyük kısmı sanal bir esaret içerisinde yaşıyorlar; şanslı olanlar ise, rahat bir yaşam sürmelerini sağlayan makul maaşlarla savuşturuluyor lardı – ancak kendi yaşamları üzerinde gerçek bir denetimleri yoktu.
We (1924) adlı eserinde ise parlak Rus yazar Yevgeny Zamyatin, yükselen Sovyetler Birliği’nin aşırılıklarını öngörerek, insanların her tarafa nüfus eden bir denetleme yoluyla kontrol altında tutulduğu bir dünya hayal etmişti. Evlerinin duvarları camdan yapılmıştı ki yaptıkları her şey kontrol edilebilsin. Seks yapabilmek için her gün bir saat perdelerini indirmelerine izin vardı; ancak randevu zamanı ve seks partnerinin ilk önce devlete kayıt ettirilmesi gerekiyordu.
Brave New World (1932) adlı eserinde İngiliz yazar Aldous Huxley ise, mutsuzluk ve saldırganlığın, genetik mühendislik ve psikolojik koşullandırma bileşkesiyle insanlığın dışında bırakıldığı, mükemmele yakın bir toplum resmi çizmiştir. Ve daha karamsar bir başka roman olan 1984’te (1949 yılında yayımlandı), Huxley’in hemşehrisi George Orwell, düşüncenin kendisinin bile denetim altında tutulduğu bir toplum betimlemesi yapmıştır. Orwell’in dünyasında insanların topluma tehlikeli olan fikirleri asla ifade etmemelerini sağlamak için, çocuklara Newspeak (Aldatıcı dil) denen basitleştirilmiş bir İngilizce kullanmaları öğretiliyordu.
Tüm bunlar kurgusal hikayeler ve her birinde elinde gücü bulunduran liderler, en azından çok az sayıda insanın aktif şekilde direndiği ve zaman zaman üstesinden geldiği cazip kontrol biçimleri kullandılar. Ancak, kurgusal olmayan ve çok satan The Hidden Persuaders (1957) adlı kitabında –ki kısa süre önce 50.yıl baskısı yaptı- Amerikalı gazeteci Vance Packard, ABD’de hızla ortaya çıkan “tuhaf ve egzotik” bir nüfuz etme biçimini tarif etti ve bu biçim, bir şekilde, diğer romanlarda betimlenen kurgusal denetim şekillerine kıyasla çok daha tehdit edici nitelikteydi. Packard’a göre, Amerikalı kurumsal yöneticiler ve politikacılar, insanların düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını, psikiyatri ve sosyal bilimlerden alınan öngörüler temelinde değiştirmek üzere hemen göze çarpmayan ancak birçok durumda tamamen fark edilemeyen yöntemler kullanmaya başlıyorlardı.
İçimizden çoğu, bu yöntemlerden en az birini işitmiştir: bilinçaltının uyarılması veya Packard’ın ifadesiyle “eşik-altı etkileri” – bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen ancak gözümüzün önünden çok hızlı geçtikleri için onları görüp görmediğimizden bile emin olamadığımız kısa iletilerin sunumu. 1958 yılında, dondurma satışlarını artırmaya dönük olarak New Jersey’deki bir sinemada gösterilen bir filmde gizli mesajların verildiğini fark eden halkın endişeleri sonucunda Ulusal Yayın Derneği –ABD televizyonu için standartlar belirleyen bir dernek- yayın sırasında bilinçaltını tahrik etmeye dönük mesajların kullanımını yasaklayan bir yönetmelik değişikliğine gitti. 1974 yılında, Federal Komünikasyon Komisyonu, bu tür mesajların kullanımının “halk çıkarına ters düştüğünü” belirtti. Bilinçaltını tahrik etmeye yönelik mesajları yasaklayan yasa ise ABD Kongresi’ne sunuldu ancak hiçbir zaman uygulamaya geçirilmedi. Hem İngiltere hem de Avustralya’nın bunu yasaklayan sıkı yasaları bulunuyor.
Bilinçaltının tahrik edilmesi muhtemelen halen ABD’de yaygın bir şekilde kullanılıyor – ne de olsa bunu tespit etmek zor ve kimse de bunun takibini yapmıyor. Ancak, bu konuda endişelenmeye de muhtemelen gerek yok. Araştırmalara göre, bunun sadece küçük bir etkisi var ve zaten bu mesajda dikte edilenin izinden gitmek üzere motive olmuş insanları ağırlıklı olarak etkiliyor: Örneğin, bir şey içilmesine yönelik olarak bilinçaltına verilen direktifler, sadece zaten susuz kalan insanları etkiliyor.
Packard ise çok daha büyük çaplı bir sorunu ortaya çıkardı: Güçlü şirketler, sürekli olarak insanların bilgisi dışında onları denetim altında tutmaya dönük bir dizi teknik kullanma yollarını araştırıyorlar ve birçok durumda da kullanıyorlar. Pazarlamacıların sosyal bilimcilerle birlikte çalıştığı ve insanların ihtiyaçlarının olmadığı şeyleri almalarını ve çocukların iyi birer tüketici olarak koşullandırmalarını sağlayacak yöntemler geliştirdikleri bir tür gruplaşmayı betimledi – bunlar, Huxley’in Brave New World adlı eserinde açık bir şekilde yetiştirilen ve eğitilen eğilimlerdi. Sosyal bilimlerin yönlendirmesiyle pazarlamacılar insanların düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını manipüle edildiklerini fark etmeksizin değiştirmek üzere güvensizlikleri, zaafları, bilinçdışı korkuları, saldırgan hisleri ve cinsel arzuları üzerinde oyunlar oynamayı kısa süre içerisinde öğrendiler.
1950’li yılların başından itibaren, Packard’a göre, politikacılar mesajı aldılar ve kendilerini sabun satmak için kullanılanla aynı zekice güçleri kullanarak pazarlamaya başladılar. Packard, kitabının siyasetle ilgili bölümünün önsözünde, İngiliz ekonomist Kenneth Boulding’in şu sarsıcı sözüyle başlıyor: “Görülmeyen diktatörlüğün olduğu bir dünya makuldür; keza halen demokratik hükümet biçimlerini kullanmaktadır.” Bu gerçekten olabilir mi, ve şayet olabilirse nasıl işler?
Packard’ın sözünü ettiği güçler, on yıllar boyunca giderek daha yaygın bir hal aldı. Süpermarketlerde sürekli kulağımızın dibinde işittiğimiz müzik, bizim daha yavaş hareket etmemize, daha fazla gıda almamıza sebep oluyor – ihtiyaç duyalım veya duymayalım. Sabahtan akşama dek gençlerimizin amaçsız düşünceleri ve yoğun duygularının birçoğu, moda ve eğlence endüstrilerinde görev alan yüksek vasıflı pazarlama profesyonelleri tarafından titizlikle düzenleniyor. Siyasetçiler seçmenleri cezbedebilmek için politikacıların ne yapması gerektiğini ölçen danışmanlar ordusuyla birlikte çalışıyorlar: giyimden konuşma üslubuna, yüz ifadelerinden makyaja, saç biçimlerinden konuşmalara dek her şey en uygun hale getiriliyor – tıpkı sabah yenilen yulaf ezmesinin paketlenmesi gibi.
Ne mutlu ki, tüm bu nüfuz kaynakları rekabetçi bir şekilde iş görüyor. İkna eden kişilerden bazıları bizim bir şeyi satın almamızı veya bir şeye inanmamızı isterken, diğerleri başka bir şeyi satın alıp başka bir şeye inanmamızı istiyorlar. Bizi dengede ve görece olarak özgür tutan da toplumumuzun bu rekabetçi niteliği.
Ancak, çok az rekabetçi olan veya hiç olmayan yeni kontrol kaynakları ortaya çıkarsa ne olacak? Ve eğer geçmişe kıyasla çok daha güçlü ve çok daha görünmez türden yeni kontrol kaynakları geliştirilirse? Peki, ya yeni kontrol türleri bir avuç insanın sadece ABD vatandaşları üzerinde değil yeryüzündeki insanların çoğunda devasa bir etki uygulamalarına izin verirse?
Bunu duymak sizi şaşırtabilir; ancak bu tür şeyler zaten çoktan gerçekleşti.
Yeni zihin kontrol biçimlerinin nasıl işlediğini anlamak için, arama motoruna bakmakla işe başlayalım – özellikle de en büyüğü ve en iyisine: Google’a. Google arama motoru, o kadar iyi ve popüler ki şirketin ismi artık dünya çapında farklı dillerde bir “fiil” olarak kullanılır oldu. Bir şeyi “Google’lamak”, Google arama motoru üzerinden bir şeye bakmak demek, ve aslında dünya çapında bilgisayar kullanıcılarının çoğu da, bu günlerde bilgiye genellikle bu şekilde ulaşıyorlar. Google’lıyorlar. Google, arama motorunun bize aradığımız bilgiyi doğru, neredeyse zamanında ve neredeyse her zaman için aramamızı gerçekleştirdikten sonra listenin ilk sırasında –“arama sonuçları” listesi- gösterdiği için, tüm bilgilere sanal ortamdan ulaşmanın temel yolu haline geldi.
Bu düzenli liste o kadar iyi ki, aslında, tıklamalarımızın yaklaşık yüzde 50’si en çok aranan iki noktaya yöneliyor; yüzde 90’ından fazlası ise arama sonuçlarının ilk sayfasında listelenen 10 noktadan birine gidiyor. Çok az insan diğer arama sonucu sayfalarına bakıyorlar – her ne kadar genellikle binlerce olsa da. Bunun da anlamı, ilk sayfaların muhtemelen çok fazla iyi bilgi içermesi. Google, arama sonuçlarımızda hangi milyarlarca web sayfasının yer alacağına ve onların nasıl sıralanacağına karar veriyor. Bu şeylere karar verme biçimi, derin, karanlık bir sır – dünyada en iyi korunan sırlardan biri; tıpkı Coca-Cola’nın formülü gibi.
İnsanların yüksek puan almış konuları okuyup tıklamaya daha çok yatkın olmaları sebebiyle şirketler artık her sene Google’ın –seçim ve sıralama yapan bilgisayar programı olan- arama algoritmasına girmek için milyarlarca dolar harcıyorlar. Bir çentik ilerlemek, bir iş kolu için başarı ile başarısızlık arasındaki farka işaret ederken, üst sıralara tırmanmak, yüksek karlılığın anahtarı olabilir.
2012 yılı sonunda, yüksek puan almış arama sonuçlarının tüketici tercihlerinden daha fazlasını etkileyip etkilemeyeceğini merak etmeye başladım. İddiama göre, belki de yükseklerdeki bir arama sonucu, insanların bazı şeyler hakkındaki fikirlerini etkilemede küçük bir güce sahip olabilir. 
2013 yılı başında, ortağım Ronald E. Robertson ile birlikte –ki kendisi Kaliforniya’da bulunan Amerikan Davranışsal Araştırma ve Teknoloji Enstitüsü’ndendir- bu fikri, bir deney ile sınamaya koyuldum. Buna göre, San Diego bölgesinden 102 kişi seçildi ve üç gruptan birine rastgele olarak dağıtıldı. 
Gruplardan birinde insanlar tek bir siyasi adayın lehine arama sonuçları gördüler – yani bu adayın diğer rakibinden daha iyi gösterildiği web sayfalarıyla bağlantılı sonuçlar. İkinci grupta ise, insanlar, rakip adayın lehine arama sıralamaları gördüler. Üçüncü grupta ise –yani kontrol grubu- hiçbir adayı kayırmayan, sıralama sonuçlarının bir bileşkesiyle karşılaştılar. Aynı arama sonuçları ve web sayfaları, her bir grupta kullanıldı – bu üç grup için farklılaşan tek şey ise, arama sonuçlarının sıralaması oldu.
Deneyimizi gerçekçi bir hale getirmek için, gerçek web sayfalarıyla bağlantılı gerçek arama sonuçları kullandık. Ayrıca, gerçek bir seçim de kullandık – Avustralya başbakanlığı için 2010 yılındaki seçimler. Katılımcılarımızın “muallakta” olmasını sağlamak için yabancı bir seçimi kullandık. Adaylara aşina olmamaları bunu mümkün kıldı. Reklamlar yoluyla, ABD seçmen nüfusunun kilit demografik özelliklerine denk düşen geniş bir yaş skalası üzerinden etnik olarak farklılaşan bir kayıtlı seçmenler grubunu bir araya getirdik.
Tüm katılımcılara ilk aşamada adayların kısa birer tanıtımı yapıldı, ardından onları farklı şekillerde puanlamaları ve hangi adaya oy vereceklerini belirtmeleri istendi. Umulduğu gibi, katılımcılar ilk başta kullandığımız beş ölçütten hiçbiri uyarınca herhangi bir adaydan yana olmadılar, ve oylama üç grup arasında dağınık şekilde bölündü. Ardından, katılımcılara, “Kadoodle” –yani bizim sahte arama motorumuz- kullanarak bir online araştırma gerçekleştirmeleri için 15 dakika verildi. Böylelikle, web sayfalarıyla bağlantılı beş arama sonucu sayfasına erişimleri sağlandı. İnsanlar, arama sonuçları ile web sayfaları arasında serbest bir şekilde hareket edebiliyorlardı – tıpkı Google kullanır gibi. Katılımcılar araştırmalarını tamamladıklarında, adayları yeniden puanlamalarını istedik ve ayrıca kim için oy kullanacaklarını sorduk onlara yeniden.
İki yanlı gruptaki –yani insanların bir adayı kayıran sıralamalar aradığı gruplarda- insanların yüzde 2-3 kadarının görüş ve oy tercihlerinin tek bir adaya doğru kayacağını öngördük. Ancak karşılaştığımız şey oldukça çarpıcıydı. Arama motorunda en üst sıralarda yer alan adayı destekleyen insan sayısı yüzde 48,4 oranında artmıştı ve beş ölçütümüzün de tümü bu adaya doğru kaymıştı. Dahası, yanlı gruplardaki insanların yüzde 75’i, yanlı arama sıralamalarıyla karşılaştıklarından tamamen habersizdi. Kontrol grubundaki görüşler ise çok çarpıcı biçimde değişmemişti.
Bu, büyük çaplı bir bulguya benziyordu. Arama Motoru Manipülasyon Etkisi (SEME) ismini verdiğimiz değişim, daha önce keşfedilmiş en büyük çaplı davranışsal etkilerden biri gibi görünüyordu. Ancak yine de şampanyalarımızı derhal patlatmadık. Çünkü sadece küçük bir grup üzerinde test etmiştik ve hepsi de San Diego bölgesindendi.
Sonraki yıl boyunca bulgularımızı üç kez daha tekrarladık ve üçüncü defa, ABD’deki tüm 50 eyaletten 2000’in üzerinde insanı içeren bir grupla yaptık. Bu deneyde, seçmen tercihlerindeki değişim yüzde 37,1 idi ve hatta bazı demografik gruplarda daha da yüksekti – yüzde 80’lere varıyordu.
Ayrıca bu bir dizi deney sırasında şunu da öğrenmiş olduk: Yanlılığı, arama sonuçlarının ilk sayfasından azaltmak suretiyle – yani sonuçların üçüncü veya dördüncü pozisyonundaki diğer adayı kayıran bir arama unsuru eklemek suretiyle- manipülasyonumuzu gizleyebiliyorduk. Böylelikle çok az insan veya hiç kimse, karşılarında yanlı bir sıralama olduğunu fark etmiyordu. Bu durumda oy tercihlerinde halen çarpıcı değişimler yaratabiliyorduk, ancak bunu gizlice yapma imkanı buluyorduk.
Ancak yine de şampanyalar için kolları sıvamamıştık. Sonuçlarımız güçlü ve tutarlıydı; ancak deneylerimizin hepsinde bir yabancı seçim vardı – 2010 yılı Avustralya seçimleri. Oylama tercihlerinin gerçek bir kampanyanın ortasında gerçek seçmenlerle birlikte değişme olasılığı var mıydı? Bu konuda kuşkuluyduk. Gerçek seçimlerde insanlara birçok kaynaktan bilgi bombardımanında bulunuluyordu; ve adaylar hakkında da çok fazla bilgiye sahiplerdi. Bir arama motoru üzerindeki tekil bir deneyimin oy tercihleri üzerinde çok büyük bir etki doğurması ise, pek olası görünmüyordu.
Bu soruya yanıt bulabilmek için 2014 yılı başında Hindistan’a, dünyadaki en büyük demokratik seçimlerde oylama başlamadan hemen önce gittik  – başbakanlık için Lok Sabha seçimleri vardı. Başlıca üç aday şunlardı: Rahul Gandhi, Arvind Kejriwal ve Narendra Modi. Online anketlere ve hem online hem de yazılı reklamlara başvurarak Hindistan’ın 35 eyaleti ve toprağından 27’sinden 2.150 kişiye ulaştık. Bu çalışmaya katılmak için, henüz oy vermemiş ama kayıtlı seçmenlerden olmaları ve halen kime oy verecekleri konusunda kararsız olmaları gerekiyordu.
Katılımcılar, sırasıyla Gandhi, Kejriwal veya Modi’yi destekleyen üç arama motoru grubuna atandılar. Beklendiği gibi, adaylara yakınlık düzeyleri yüksekti – 10 üzerinden 7,7 ila 8,5 arasında. Manipülasyonumuzun çok küçük bir etki doğuracağını öngörmüştük, ancak farklı sonuca vardık. Ortalama olarak, bazı demografik gruplarda belli bir adayı yüzde 60’dan daha fazla ve genelde de yüzde 20’den daha fazla beğenen insan oranını değiştirebildik. Daha da çarpıcı olanı ise, katılımcılarımızın yüzde 99,5’lik bir kısmının yanlı arama sonuçlarıyla karşı karşıya olduklarına dair herhangi bir farkındalık sergilememeleri oldu – bir diğer deyişle, manipüle edilmekteydiler.
SEME’nin neredeyse görünmez oluşu da tuhaftı. Yani; insanlar –siz ve ben dahil- yanlı arama sonuçlarına bakıyorduk ve bu sonuçlar oldukça normal görünüyordu. Dolayısıyla, eğer tam da şu anda “ABD başkanlık seçimleri adayları” kelimelerini Google’larsanız, muhtemelen adil bir sıralama ile karşılaşacaksınız – her ne kadar sıralamalar, tek bir adayı kayırsa da. Yanlı olduklarını bildiğim arama sonuçlarındaki yanlılığı fark etmede ben bile zorluk yaşıyordum (çünkü benim elemanlarım tarafından hazırlanmışlardı). Bununla birlikte, bizim rastgele yaptığımız denetimli deneyler bize sürekli olarak, yüksek puan almış konu başlıklarının bile tek bir adayı kayıran web sayfalarıyla bağlantılı olduğunu sürekli söylüyor ve bu durum kararsız seçmenlerin görüşleri üzerinde çarpıcı bir etki doğuruyor – büyük oranda insanların sadece yüksek puan almış başlıklara tıklama eğiliminden dolayı. Bu gerçekten de korkutucu bir durum: bilinçaltını harekete geçirirmişçesine SEME, göremediğiniz bir güç. Ancak bilinçaltını harekete geçiren unsurlardan farklı olarak devasa bir etkisi var – tıpkı hayalet Casper gibi.
SEME ile ilk beş deneyimiz konusunda ayrıntılı bir raporu prestijli PNAS dergisinde (Ulusal Bilim Akademisi Araştırmaları) 2015 yılı Ağustos ayında yayımladık. Ayrıca önemli bir bilgiye ulaştık – özellikle de Google’ın aramalar üzerindeki ağırlığı konusunda. Google, ABD’deki internet araştırmalarında neredeyse tekel konumuna sahip. Pew Araştırma Merkezi’ne göre, Amerikalıların yüzde 83’ü, Google’ı en çok kullandıkları arama motoru olarak tanımlıyorlar. Dolayısıyla eğer Google seçimlerde bir adayın lehine olursa, kararsız seçmenler üzerindeki etkisi kolaylıkla seçim sonuçlarını belirler nitelikte olacaktır.
Şurasını aklımızda tutalım ki, katılımcılarımız üzerinde sadece tek bir şansımız vardı. Peki insanların seçimden aylar veya haftalar öncesinde gerçekleştirdikleri araştırmalarda bir aday lehine olan sonuçların etkisi ne olacak? Deneylerimizde gördüğümüzden çok daha büyük bir etki doğuracağı neredeyse kesin.
Bir seçim kampanyası sırasındaki diğer etki türleri ise, rakip etki kaynaklarıyla dengeleniyor – örneğin çok geniş bir gazete, radyo programı ve televizyon ağıyla. Ancak Google’ın hiçbir şekilde rakibi yok ve insanlar arama sonuçlarına zımni olarak güveniyorlar; şirketin gizemli arama algoritmasının tamamen nesnel ve tarafsız olduğunu düşünüyorlar. Bu yüksek güven düzeyi, rakipsiz oluşuyla birleştiğinde, Google’ı seçimleri etkilemek noktasında kendine has bir pozisyona sokuyor. Daha da rahatsız edici olanı ise, arama sınıflandırma işinin tamamen düzensiz oluşu – dolayısıyla Google, yasaları çiğnemeksizin beğendiği adayı önceliklendirebiliyor. Hatta, Google’ın arama sonuçlarını istediği gibi düzenleme hakkının ifade özgürlüğü çerçevesinde korunduğu konusunda bazı mahkeme kararları bile var.
Peki şirket herhangi bir şekilde bazı adayları kayırıyor mu? 2012 yılında gerçekleşen ABD başkanlık seçimleri sırasında Google ve onun üst düzey yöneticileri, Başkan Barack Obama’ya 800.000 dolardan fazla, onun rakibi Mitt Romney’e ise sadece 37.000 dolar bağışta bulundular. 2015 yılında ise, Maryland Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, Google’ın arama sonuçlarının rutin olarak Demokrat adayları kayırdığını ortaya koydu. Peki Google’ın arama sıralamaları gerçekten de yanlı mı? ABD Federal Ticaret Komisyonu’nun 2012 yılında yayımladığı bir iç raporda, Google’ın arama sıralamalarının Google’ın finansal çıkarlarını rutin olarak rakiplerinden üstün tuttuğu sonucuna vardı ve halihazırda hem Avrupa Birliği hem de Hindistan’da Google’a karşı yürütülen anti-tröst soruşturmaları da benzer bulgulara dayanıyor.
Birçok ülkede online araştırmaların yüzde 90’ı Google üzerinden gerçekleşiyor – ve bu da şirkete, ABD’de olduğundan daha fazla bir şekilde seçimleri yönlendirme gücü veriyor. İnternet penetrasyonunun dünya çapında hızla artmasıyla birlikte de bu güç büyüyor. PNAS’ta yayımlanan makalemizde Robertson ile birlikte şu sonuca varmıştık: Google’ın artık –kimse fark etmeksizin- dünyadaki ulusal seçimlerin yüzde 25’ini değiştirme gücü bulunuyor. Aslında, bizim tahminimize göre, şirket yöneticilerinin kasıtlı planlamasıyla veya böyle bir planlama olmaksızın Google’ın arama sonuçları zaten seçimleri yıllardır etkiliyordu ve bu etki yıllar içerisinde daha da arttı. Ve arama sonuçları kısa ömürlü olduğu için, arkalarında herhangi bir kanıt bırakmıyorlar ve bu da şirkete tüm suçlamaları tamamen inkar etme imkanı tanıyor.
Bu ölçekteki bir güç ve görünmezliğin bu düzeyi, insanlık tarihinde ilk kez karşılaşılan bir durum. Ancak görünen o ki, SEME ile ilgili bulgumuz, büyük bir aysbergin sadece görünen noktası.
Yakın dönemde alınan haberlere göre, Demokrat başkan adayı Hillary Clinton, destek toplamak için sosyal medyayı –Twitter, Instagram, Pinterest, Snapchat ve Facebook- yaygın olarak kullanıyor. Bu makale kaleme alındığı sırada, Twitter’da 5,4 milyon takipçisi var ve ekibi de insanların tam da uyandıkları saatlerde birçok kez tweet atıyor. Cumhuriyetçilerin önde giden adayı Donald Trump’ın ise 5,9 milyon Twitter takipçisi var ve o da aşağı yukarı aynı sıklıkla tweet atıyor.
Peki sosyal medya, arama sıralamalarında görüldüğü gibi demokrasi açısından büyük bir tehdit oluşturuyor mu? Yeni teknolojiler rekabetçi şekilde kullanıldıklarında herhangi bir tehdit oluşturmazlar. Platformlar yeni olsalar da, genellikle reklam panoları ve televizyon reklamlarıyla aynı mantık içerisinde kullanılırlar: Sokağın bir tarafına bir reklam panosu koyarsınız, sonra diğer yanına bir başkasına. Sizden daha fazla reklam panosu koyacak paraya sahip olabilirim, ancak bu süreç halen rekabetçi bir şekilde işlemekte.
Peki bu tür teknolojiler, onlara sahip olan şirketler tarafından kötücül bir şekilde kullanılırsa ne olur? Şu anda Ohio Devlet Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Robert M. Bond’un yaptığı bir araştırma ve 2012 yılında Nature dergisinde yayımlanan başka araştırmalar, etik olarak sorgulanabilir nitelikte bir deneyi betimlediler: 2010 yılında seçim gününde Facebook, 60 milyondan fazla kullanıcısına “sandığa git ve oy ver” şeklinde bir anımsatma gönderdi. Anımsatıcılar, başka türlü oy kullanmayacak olan yaklaşık 340.000 kişiyi etkileyerek sandığa gitmelerini sağladı.
2014 yılında New Republic’e yazdığı bir makalede ise, Harvard Üniversitesi’nde uluslararası hukuk profesörü Jonathan Zittrain şuna dikkat çekmişti: Kullanıcıları hakkında topladığı devasa miktardaki bilgiye bakılırsa, Facebook, herhangi bir parti veya adayı destekleyen insanlara da bu tür mesajları kolaylıkla gönderebilir; ve bunu yapmak, yaklaşan bir seçimi etkilemenin oldukça kolay yolu – kimse de neler olup bittiğini fark etmez bu esnada. Ve arama sıralamaları gibi reklamların kısa süreli oluşu sebebiyle, bir seçimi bu şekilde manipüle etmek, geride herhangi bir iz bırakılmadan yapılan bir eylemdir.
Peki Facebook’un bazı kullanıcılarına seçmece olarak reklam göndermesini engelleyen yasalar var mı? Kesinlikle yok. Zaten hedefe yönelik reklamlardan kazanıyor Facebook parasını. Peki Facebook halihazırda seçimleri bu şekilde mi manipüle ediyor? Bu sorunun yanıtı kimsede yok; ancak bana göre Facebook’un bunu yapmaması tamamen çılgınca ve muhtemelen de yersiz olacaktır. Bazı adaylar, bir şirket için diğerlerinden daha iyidir ve Facebook’un yöneticilerinin şirketin çıkarlarını ön plana çıkarmak üzere şirketin paydaşları karşısında güvene dayalı bir sorumluluğu bulunmaktadır.
Bond araştırması büyük ölçüde göz ardı edildi, ancak 2014 yılında PNAS’ta yayımlanan bir diğer Facebook araştırması, dünya çapında protestoları tetiklemişti. Bu araştırmada, bir hafta boyunca 689.000 Facebook kullanıcısına, ya aşırı olumlu ya aşırı olumsuz ya da her ikisi de olmayan haber akışları gönderildi. İlk grupta olanlar, iletişimlerinde çok daha olumlu terminolojiler kullanırken, ikinci gruptakiler bunun tam tersini yaptı. Bu durumun ise, insanların “duygusal durumlarının”, bir sosyal medya şirketi tarafından geniş ölçekte ve kasıtlı olarak manipüle edilebileceğini gösterdiği söylendi. İnsanlar ise, herhangi bir katılımcının açık bir rızası olmaksızın duyguları üzerinde bu denli geniş çaplı bir deneyin yapılması karşısında rahatsız olmuşlardı.
Facebook’un tüketici profilleri, hiç kuşkusuz, oldukça geniş; ancak Google’ın elindeki kullanıcılarla kıyaslandığında gölgede kalıyor. 
Google, 60’dan fazla farklı gözlem platformunu kullanarak –arama motoru, elbette, ama ayrıca Google Wallet, Google Maps, Google Adwords, Google Analytics, Chrome, Google Docs, Android, YouTube, vs- insanlar hakkında 7/24 bilgi topluyor. Gmail kullanıcıları, Google’ın yazdıkları her elektronik postayı –hatta taslak olarak tutup asla göndermediklerini bile- ve hem Gmail hem de Gmail-harici kullanıcılardan gelen elektronik postaları depolayıp analiz ettikleri gerçeğinden habersiz.
Google’ın –kullanıcılarının herhangi bir Google ürününü kullandığı anda, bunu fark etmese de, otomatik olarak kabul ettiği- gizlilik politikasına göre, Google sizin hakkınızda topladığı bilgileri neredeyse herkesle –hatta hükümet kuruluşlarıyla bile- paylaşabilir. Ancak bu bilgiyi asla sizle paylaşmaz. Google’ın gizliliği neredeyse kutsaldır, sizin ise en ufak bir gizliliğiniz bulunmamaktadır.
Google ve “birlikte çalıştıklarımız” (mahremiyet politikası jargonunu kullanırsak) sizin hakkınızda topladıkları bilgileri kötücül amaçlarla –örneğin manipülasyonda bulunmak veya baskı altında tutmak için- kullanabilir mi? İnsanların profillerindeki uygun olmayan (ve insanların düzeltme imkanı bulunmadığı) bilgiler, ellerindeki fırsatları sınırlandırabilir mi veya onların şöhretlerini yerle bir edebilir mi?
Şurası kesin ki, eğer Google bir seçimi yönlendirmeye kararlıysa, kararsız seçmenleri tespit etmek üzere elindeki devasa kişisel veri tabanını kullanmakla işe başlayabilir. Ardından, sadece bu insanlara yönelik olarak bir adayı kayıran, kişiselleştirilmiş arama sıralamaları gönderebilir. Bu yaklaşımın bir avantajı da, Google’ın manipülasyonunun ortaya çıkmasını son derece zorlu hale getirmesidir.
Sovyetler Birliği’nde KGB eliyle yapılsın veya Doğu Almanya’da Stasi, ya da 1984 yılında Büyük Birader, aşırı denetim biçimleri, tüm tiranlıkların temel unsurlarıdır; ve teknoloji, denetim verilerinin gözlenmesi ve konsolidasyonunu giderek daha kolay hale getirmektedir. 2020 yılı itibariyle, Çin’in daha önce ortaya konmuş en iddialı hükümet denetim sistemini uygulamaya başlaması bekleniyor – Sosyal Kredi Sistemi denen bu veri tabanında 1,3 milyar vatandaşın tümü için çoklu sıralamalar ve kayıtlar, yetkililer ve bürokratların kolay erişimi için kayıt altına alınıyor. Yani; bir kişinin okuldaki ödevinde intihal yapıp yapmadığı, faturalarını ödemede gecikip gecikmediği, kamuya açık yerlerde çişini yapıp yapmadığı veya online platformlarda uygunsuz bloglar yazıp yazmadığı bilinecek.
Edward Snowden’in ifşaatinin net bir şekilde ortaya koyduğu gibi, hem hükümetlerin hem de şirketlerin –bazen birlikte çalışarak- her birimiz hakkında her gün devasa miktarlarda veri topladıkları bir dünyaya doğru hızla ilerlemekteyiz – ve bu verilerin kullanımını kısıtlayacak yasalar son derece az veya hiç yok. Veri toplamayı denetim veya manipülasyon arzusuyla birleştirdiğinizde, elinizdeki olanaklar sınırsız hale gelir; Ancak belki de en korkutucu olasılık, Boulding’in şu iddiasıdır: “Demokratik yönetim biçimleri kullanarak görülmeyen bir diktatörlük kurulması mümkündür.”
Robertson ile birlikte SEME konusundaki ilk raporumuzu PNAS’a 2015 yılı başında sunmamızdan bu yana, bir dizi sofistike deney gerçekleştirdik ve bu olgu hakkındaki bilgilerimizi büyük oranda artırdık. Diğer deneyler ise, önümüzdeki aylarda tamamlanacak. SEME’nin niçin bu denli güçlü olduğu ve belli bir noktaya dek nasıl baskı altında tutulabileceğine dair daha iyi bir algımız olacak.
Öte yandan, son derece can sıkıcı bir şey daha öğrendik – arama motorları, insanların ne satın aldıklarını ve kimin için oy kullandıklarını etkilemenin çok ötesinde bir etki gücüne sahip. Artık insanların ilk başta kararsız kaldığı tüm meselelerde arama sonuçlarının onların alacağı her bir kararı etkilediğine dair elimizde veriler var. Dünya çapında internet kullanıcılarının fikirlerini, kanılarını, davranışlarını ve tutumlarını etkiliyorlar – ve insanlar bu esnada neler olduğunu fark etmiyor bile. Bu, şirket yetkililerinin kasıtlı müdahalesiyle veya bu müdahale olmaksızın gerçekleşiyor. Sözde “organik” arama süreçleri bile tek bir dünya görüşünü kayıran arama sonuçları çıkarabiliyor ve bunun sonucunda bir meselede kararsız olan milyonlarca insanın görüşünü etkileme potansiyeline sahip oluyorlar. Son deneylerimizden birinde, yanlı arama sonuçlarının, insanların hidrolik kırılmanın değeri hakkındaki görüşlerini yüzde 33,9 oranında değiştirdiği görüldü.
Belki daha da çarpıcı olanı ise, yanlı arama sonuçları gördüklerini fark eden bir avuç insanın, öngörülen yöne savrulmaları oldu. Yani bir listenin yanlı olduğunu bilmek bile, sizi SEME’nin gücünden korumaya yetmiyor.
Arama algoritmasının ne yaptığını anımsayın: Sizin sorgunuza göre, milyarlarca websayfası arasında bir avuç kadarını seçiyor ve gizli kriterlere sahip olan bu websayfalarına bir talimat veriyor. Saniyeler sonra, aldığınız karar veya oluşturduğunuz fikir – en iyi diş macunu markasından, hidrolik kırılmanın güvenilir olup olmadığına, bir sonraki tatilde nereye gitmeniz gerektiğine, en iyi başkanın kim olacağına veya gerçekten küresel ısınmanın olup olmadığına kadar- karşınıza çıkan bu kısa liste tarafından belirleniyor – listenin nasıl ortaya çıktığına dair en ufak bir fikriniz olmasa bile.
Öte yandan, sahne gerisinde, arama motorlarının bir konsolidasyonu da ortaya çıkıyor. Böylelikle daha fazla insan, fark etmeksizin başat arama motorunu kullanıyor. Google en iyi arama motoru olduğu ve giderek yaygınlaşan internetin pahalıya mal olmasından dolayı, giderek daha fazla arama motoru bilgilerini kendileri üretmek yerine lider şirketten bilgi çekme yoluna gidiyorlar. Ekim 2015’te ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu’nun ortaya çıkardığı yeni bir anlaşma da, Google ile Yahoo! Inc. arasında gerçekleşmişti.
Kasım 2016’da gerçekleşecek ABD Başkanlık seçimlerine bakarsak, Google’ın Hillary Clinton’ı desteklediğine dair net işaretler görüyorum. Kasım 2015’te Clinton, baş teknoloji danışmanlığına, Google’dan ayrılan Stephanie Hannon’ı getirmişti ve birkaç ay sonra, Google’ı denetleyen holding şirketinin başkanı olan Eric Schmidt, yarı gizli bir şirket kurdu – ismi de The Groundwork idi. Şirketin spesifik amacı ise, Clinton’ı başkanlığa getirmekti. The Groundwork’ün kurulması, Wikileaks’in kurucusu Julian Assange’ın, ABD Başkanlığı yarışında Clinton’ın “gizli silahının” Google olduğu yönünde bir yorumda bulunmaya yöneltti.
Hannon’ın eski dostlarının neler olduğunu fark etmeksizin ve geride herhangi bir iz bırakmaksızın seçim gününde Clinton için 2,6 ila 10,4 milyon arasında oy çekebilecek güce sahip olduklarını artık öngörebiliriz. Ayrıca, ön seçimlerde kararsız seçmenleri etkilemek suretiyle Clinton’ın başkan olmasına yardımcı olabilirler. Kararsız seçmenler her zaman için seçimleri kazanmada anahtar işlevi görmüştük ve onları etkilemede SEME’den daha güçlü, etkili veya masrafsız başka bir yol olmadı.
Bazen hükümetlerle yakın temas halinde çalışan bir avuç ileri teknoloji şirketinin sadece faaliyetlerimizin büyük kısmını denetlemekle kalmayıp, düşüncelerimizi, duygularımızı, eylemlerimizi ve sözlerimizi giderek daha fazla ve görünmez şekilde denetledikleri bir dünyada yaşıyoruz. Çevremizi saran teknoloji, sadece zararsız bir oyuncak değil; aynı zamanda insanları gizli bir şekilde manipüle etmeyi de mümkün hale getirdi – insanlık tarihinde daha önce hiç görülmeyen ve halihazırda mevcut yasa ve düzenlemelerin de kapsamı dışında kalan manipülasyonlar bunlar. Yeni gizli “ikna ediciler”, Vance Packard’ın daha önce öngördüğünden daha büyük, daha cesur ve daha harika. Eğer bunu görmezden gelirsek, kendimizi riske atmış oluruz.
  • Robert Epstein, Kaliforniya’da Amerikan Davranış Araştırmaları ve Teknoloji Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı psikologdur. Kendisi, 15 tane kitap yazmıştır ve Psychology Today adlı derginin de genel yayın yönetmenidir. Bu makale, yakında yayımlanacak olan The New Mind Control (Yeni Zihin Kontrolü) adlı kitabının ön tanıtım metnidir.

27 Şubat 2016 Cumartesi

28 ŞUBAT TÜRK SİYASETİNİN ACI VEREN YÜZÜ, ÖNCESİ VE SONRASI,, BÖLÜM 2



   28 ŞUBAT  TÜRK SİYASETİNİN  ACI VEREN YÜZÜ, ÖNCESİ VE SONRASI,, BÖLÜM 2



28 Şubat sürecinde Şemdin Sakık'ın sözlerinden yola çıkarak kaleme aldığı " Alçakları Tanıyalım " başlıklı yazısı ile ilgili üzüntüsünü ifade eden Oktay Ekşi, o yazıyı yazdığı sırada, yazı nedeniyle mağdur olan kişilerin kim olduğunu bilmediğini dile getiriyor:

- "O tarihte gazeteye gelen bir haber vardı; 'bazı kişiler PKK'ya maddi karşılık alarak yardım ediyormuş'. Haber buydu, 'Sakık bunu söylüyor' deniliyordu. Ben de bu haber geldiğinde o yazıyı kaleme aldım. Böyle bilgi geldiğinde bu yazıyı 5 defa yazarım."

Şemdin Sakık kim?.. 33 silahsız erin kurşuna dizilmesinden sorumlu kişi!.. Hem de sözümona PKK'nın "ateşkes" ilan ettiği dönemde!.. Adam yerine konmuş! Tanık olarak dinlenmiş! PKK'ya yardım edenler dışında, gördüğünü değil de, dedikoduları nakletmiş! Hapisteki generaller onun sözleri ile suçlanmış!

"O dönem hiç talimat aldınız mı?" sorusuna ise Oktay Ekşi şöyle cevap veriyor:

- "Benim 44 senem Hürriyet'te, 59 senem de meslekte geçti. Bana talimat verdiğini söyleyebilen bir kişi çıkarsa hemen milletvekilliğini bırakabilirim. Hiç kimse talimat verme cesaretinde dahi bulunamamıştır." "O dönemde irtica tehlikesi var mıydı?" sorusuna şu sözlerle cevap veriyor:

- "Vardı tabii. Ciddi bir şekilde vardı. 'Kanlı mı geleceğiz, kansız mı geleceğiz' diyen Erbakan. 'Gulu gulu dansıdır bunlar' diye ifade kullanan Şevket Kazan. 'Refah Partisi'ne oy vermeyenler patates dinindendir' diyen Erbakan... Bütün bunlar o tarihlerde benim de yazdığım kendisi tarafından kaynak gösterilerek ifade edilen hususlar. O dönemde bunu birileri ayrıca kullanmış olabilir, doğrudur. Zaten 28 Şubat'ın gerisinde bir psikolojik harekat var diyorsak -ki bende olduğunu kabul ediyorum-, muhtemelen o dönemde bunları abartacak şekilde birilerinin kullanmasına servis edenler de olmuştur."

İşte bu tarz baskılar karşısında hükümetin DYP kanadından istifalar başladı...

Sonunda 18 Haziran 1997'de Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti. İstifasının hedefinin başbakanlığı Tansu Çiller'e devretmek olduğunu belirtti.

28 Şubat darbesinden on yıl sonra, darbenin lideri mason-dönme Orgeneral Çevik Bir, Can Dündar'ın programında, bakın, neler diyor:

- "Türk Silahlı Kuvvetleri lâik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yılmaz bekçisi ve koruyucusudur. 28 Şubat 1997 günü Milli Güvenlik Kurulu toplantısında ordu, Türkiye'nin önündeki en büyük tehlikenin irtica olduğunu açıkladı. Erbakan'a rağmen imzalanan 28 Şubat kararları, gizli andıçlarla, yollarda tanklarla, seri brifinglerle, sivil toplum da harekete geçirilerek uygulamaya kondu ve sonunda Erbakan, hükümeti bırakmak zorunda kaldı."

19 Haziran 1997'de, zoru her gördüğünde şapkasını alıp kaçmakla ün yapmış olan Cumhurbaşkanı mason Süleyman Demirel, Ordu'nun gelmekte olduğunu sezdiği için, kendi koltuğunu garantiye almak için, hükûmeti kurma görevini o sırada arkasında TBMM çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller'e vermeyip, ANAP Genel Başkanı ve Rize Milletvekili Mesut Yılmaz'a verdi.

Bir parti başkanı hükûmet kurma görevini alınca ne yapar dersiniz?.. Derhal kendi partisinin yetkili kurullarını toplayıp meseleyi görüşmez mi?.. Pontuslu, hayatında bir kere bile "TÜRK" kelimesini kullanmamış olan Mesut Yılmaz, kendi partisinin elemanları ile görüşeceğine, yellim yepelek medya patronu Aydın Doğan'a koştu, ondan işadamlarının istek ve talimatlarını aldı. Refahyol hükümetinin 'mağdur ettiği' iş adamları idi bunlar... Devlet ihalelerinin İslamî kesime verildiğini iddia eden bazı turizmciler, sanayiciler, inşaat sahipleri, medya patronları... Her birinin inşaatı, turizm yatırımları vardı... Bu yüzden 28 Şubat'a "askerin darbesi" kadar, "ekonomik çıkarcıların darbesi" veya "İstanbullu işadamlarının darbesi", veya "medyacı işadamlarının darbesi" de denilebilir.

27 Haziran'da ANAP Başkanı Mesut Yılmaz, DSP Başkanı Ecevit ve DYP'den kopanların oluşturduğu DTP'nin Başkanı Cindoruk koalisyon için anlaştılar.

Necmettin Erbakan'ı köstekleyip te Mesut Yılmaz'ı öne süren iş adamlarının "destekleme" için şartları vardı. Bizzat onların hazırladıkları bakanlar listesini kabul edecekti Mesut bey! Herkes kendi branşına göre bakan seçmişti. Tabii en yakın adamları arasından... Turizmle uğraşan işadamları Turizm Bakanı'nı (İbrahim Gürdal), Sanayici işadamları Sanayi ve Ticaret Bakanı'nı (Enis Yalım Erez), ormanlara göz dikmiş inşaatçı işadamları Orman Bakanı'nı (Ersin Taranoğlu), Bayındırlık Bakanı Yaxşar Topçu, kıyak tarafından doğal gazla işletilen santrallere yatırım yapmak isteyenler Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı'nı (Mustafa Cumhur Sümer), ve tabii dış destek sağlamak için daima ABD'nin onayı alınarak seçilen Dışişleri Bakanı (dönme ve dönek İsmail Cem İpekçi)...

Hükümet işte böyle ANAP, DSP ve Demokrat Türkiye Partisi tarafından oluşturulan azınlık koalisyonu halinde kuruldu. CHP de hükümeti dışardan destekledi. Ne karşılığında?.. "ATATÜRK'ün CHP'si" olma vasfını mandacı İsmet'in başa geçmesi ile kaybetmiş olan CHP, 12 Eylül'de elinden alınıp ta Devlet'e maledilmiş olan (ki doğruydu) "İş Bankası hisseleri"nin partiye iadesi şartıyla destek verdi. Mesut Yılmaz da işbaşına gelir gelmez, bunu sağladı... O hisseler yüzünden CHP iktidara gelme ihtiyacı duymaz, zaten Devlet'i sömürmektedir... Bağımsız milletvekillerinin oyları da onlara "bakanlık" verilerek sağlandı. Bu kabinede tam 19 Devlet Bakanı vardı!

30 Haziran 1997 günü Cumhurbaşkanı'nca da onaylanan Hükümet, 8 Temmuz'da TBMM'den 256'ya karşılık 281 oyla güvenoyu aldı, ama Mesut Yılmaz'ın kurduğu bu hükûmeti, "28 Şubat'ın gayrımeşrû çocuğu" olmaktan aldığı bu oylar kurtaramadı!

İstedikleri ortamın oluştuğuna inanan zıpçıktı generalin biri "28 Şubat süreci bin yıl sürer!" dedi. On yıl zor sürdü. Tıpkı "1000 yıllık Reich" diyen Hitler'in Nazi imparatorluğunun sadece 10 yıl sürmesi gibi!.. 2008 başlarından itibaren ordu içindeki darbeci yeni akımlar ortaya çıkmaya başladı, mason-dönme Çevik Bir ekibinin sarstığı ordunun prestiji iyice bozuldu.

Şamil Tayyar bir süre sonra Star gazetesinde şöyle yazıyordu:

- "Meclis Genel Kurulu’nda bütçe görüşmelerinin başladığı pazartesi günü Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın davetindeydim. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu kürsüye çıkmadan görüşmeyi tamamlayıp Meclis'e döndüm."

- "Hocayla uzun bir sohbete koyulduk. Laf dönüp dolaşıp 28 Şubat post modern darbeye geldi. Darbezede bir başbakan olarak söyleyecekleri vardı. Siyonistlerin, dar anlamda ABD ve İsrail’in darbe planına, 50 civarındaki iktidar mensubu korkak milletvekili yüzünden yenik düştüklerini anlattı."

- "Sonra 30 Ekim 1996 tarihli tercüme edilmiş gizli belgeyi arşivden çıkardı. Belge, Wikileaks yayınları gibi Ankara’dan Washington’a gönderilen ve dedikodulara dayalı ham istihbarat notu değil, Washington’da karara dönüştürülmüş ulusal güvenlik belgesiydi."

- " İkisi arasındaki farkı son yazımda tarif etmiştim. Biri ("Wikileaks " gibi) pek gizli olmayan ve mahcubiyetten öte sonuç doğurmayan metin, diğeri ölümüne hesaplaşmaya yol açabilen ulusal güvenlik belgesidir."

- " Belgede dönemin ABD Dışişleri Bakanı Warren Cristopher’in imzası var. Ankara Büyükelçiliği'ne gönderilmiş. Bilgi olarak Atina, Beyrut, Moskova, Sofya Elçilikleri ile Geneva, NATO ve BM Amerikan misyonlarına da ulaştırılmış."

- "Refahyol hükümetiyle ilgili değerlendirme ve iktidardan düşürme yöntemine yer verilen belgede, ilk yorum koalisyonun büyük ortağı RP ile ilgili olarak yapılıyor:

- ABD, Türk hükümetinin millî eğilimlerinden ve Başbakan Erbakan’ın ideolojisinden ilham alarak dış politikayı Batı'dan ayırıp Arap ve Müslüman dünyasına doğru yeniden yönlendirilmesinden dolayı derin endişe içerisindedir. Kanaatimizce Türkiye’nin İran, Irak, Libya, Nijerya ve Sudan ile bağlarını kuvvetlendirmek konusundaki mevcut tutumu, bizim milli menfaatlerimize aykırıdır, düşmancadır."

- "İkinci yorum, koalisyonun küçük ortağı DYP ile ilgili...

- DYP, Erbakan’ın radikal İslamî söylemlerini ılımlaştırmada başarılı olamadığına göre, kendisinin RP ile koalisyonu verimsiz görünmektedir. Biz inanıyoruz ki, Tansu Çiller’in koalisyondan çekilmesi Erbakan’ı düşürür ve ülkeyi genel seçimlere götürür. Sonuç kesin olmamakla birlikte RP büyük ihtimalle seçimlerden eskisinden daha güçlü olarak çıkacaktır."

- "Özetle denmek isteniyor ki: RP düşmanca hareket ediyor, DYP ise bunu frenleyebilecek güce sahip değil, seçim de çare olmayacak. O halde? Türkiye’yi hizaya çekebilmek için hükümetin dövülüp hırpalanması, iktidar ortaklarının yerde süründüğü ve güçsüz kaldığı ortamda seçimlere gidilmesi lâzım!"

- "Peki kim dövecek?.. Belgeden okuyalım:

- Türkiye, Birleşik Devletler'in anahtar stratejik ortağı olarak kalmak mecburiyetindedir ve onun bu pozisyonunu gerçekleştirip sürdürmedeki başarımız, bizim millî menfaatlerimizi doğrudan etkileyecektir. Türk askeriyesi, bu sonucu elde etmeye doğru daha büyük çaba sarf etmesi için harekete geçmeye zorlanmalıdır. Bu konudaki aksiyon planlarınızı ve yorumlarınızı bekliyorum."

- "Anlaşılıyor ki, ABD, 15 Ekim 1996 tarihinde post modern darbe için düğmeye basmış, TSK’ya da görev biçmiş."

- "Bu iddiayı, ilk olarak eski Başbakanlık Müsteşarı Yaşar Yazıcıoğlu, 11 Şubat 2007 tarihli Vakit Gazetesi’ne yaptığı açıklamada dile getirmiş, '28 Şubat’ın startı ABD Dışişleri Bakanlığı’nın gönderdiği çok gizli bir yazıyla verilmiştir' demişti."

- "Ancak belge sırdı. Erbakan’ın masasında ilk defa gördüğümüz bu belge, 28 Şubat’ın nasıl tezgâhlandığını göstermesi bakımından çok önemlidir. Bir yerde darbe emrinin belgesidir. Üstelik Wikileaks dedikodusu değil... "

( Wikileaks Türkiye Belgeleri İngilizce & TÜRKÇE Asıl belge )

http://blogeditoru.blogspot.com/2010/11/wikileaks-turkiye-ile-ilgili-yaynlanan.html

( Wikileaks Türkiye Belgeleri AKP-cemaat-ABD-PKK-İsrail -ilişkileri )

http://www.analizmerkezi.com/gulen-cemaati-wikileaks-belgelerinde-35446h.htm

( Wikileaks Türkiye Belgeleri )

http://www.ntv.com.tr/dunya/wikileaksten-yeni-belgeler,tPn92jjs0UCH5m8JRvK5cg

( Wikileaks Türkiye Belgeleri Erdoğan kanser )

http://isikerol.blogspot.com.tr/2010/11/wikileaks-turkiye-belgelerinin-tum.html


TBMM Muhtıraları ve Darbeleri Araştırma 28 Şubat Alt Komisyonu sürecin yakın tanığı eski istihbaratçı Bülent Orakoğlu’nu dinledi. Dönemin Emniyet Genel müdürlüğü İstihbarat dairesi eski başkan vekili Bülent Orakoğlu, 28 Şubat’ın yaşanmasındaki en önemli siyasi sorumlunun Süleyman Demirel olduğunu söyledi.

28 Şubat darbe değildir, demenin mümkün olmadığını belirten Orakoğlu:

- "28 Şubat Türkiye’nin savunma refleksini kırmıştır. Türkiye kutuplaştırılmıştır, cunta devleti ele geçirmiştir. Türkiye’nin genleriyle oynanmıştır, tankların yerine medya kullanılmıştır. Batı Çalışma Grubu’nun darbenin alt yapısını hazırlayan fişleme çalışmasına ilişkin belgeyi önce Emniyet Genel Müdürü'ne verdik. Oradan da hiyerarşik sırayla İçişleri Bakanı'na, Tansu Çiller’e, Başbakan Erbakan’a, oradan da Cumhurbaşkanı Demirel’e gitti. Ancak Demirel’in gereğini yapmadı. Önce belgeyi Orgeneral Karadayı’ya verdi, oradan da Çevik Bir’e gitti. Demirel BÇG belgesinin araştırılmasını istemedi. Bu belge cuntacılara, darbecilere iade edilmiştir. Cumhurbaşkanı Demirel’in görevini yapmadığı, yargılanması gerektiği kanaatindeyim. Belgeyi eline aldığı andan itibaren bu süreci durdurabilirdi, yapmadı. TSK’nın bütün üyeleri çocukları birer fişleme aracı gibi çalıştılar. Batı Çalışma Grubu illegal bir cunta kuruluşudur, hiçbir hukuki alt yapısı yoktur, TSK’da da bir karşılığı yoktur."

- "O dönemde 11 milyon kişi fişlendi. O fişler şimdi MİT’de. Nesim Malki’nin parası Mossad’ındı. Görevde olduğum süre içinde Nesim Malki cinayeti ve Türkbank olayını araştırdık ve ciddi bulgular elde ettik. Bir ekip olayı araştırmak için Bursa’ya gitti. Mossad'la ilgili ciddi bulgulara rastladık."

- "28 Şubat sürecinde boşaltılan bankalar var. 300 milyarlık zarardan bahsediliyor. Darbenin iç ve dış ayakları vardır. Dış ayağı belli. Türkiye’deki İsrail ayaklarını tespit etmek amacıyla Malki cinayetini araştırdık. Ergenekon iddianamesinde de görüyoruz ki Perinçek’in evindeki aramada Nesim Malki’ye borcu olanların listesi çıkmıştır. Nesim Malki'ye olan borçlarından dolayı bazı bankaların içinin boşaltıldığı iddiası var. Aslında bu paraların MOSSAD’ın olduğu ve bankaların içinin boşaltılmasında Mossad’ın parmağının olduğu iddiaları var."

Bülent Orakoğlu, 28 Şubat’ta NATO subaylarının rolünün sorulması üzerine şu değerlendirmeyi yaptı:

- "Bunun için Gladyo'ya girmemiz lâzım. Bütün NATO ülkelerinde Gladyo tipi yapılanmalar var. 16 NATO ülkesinde bu yapıya rastlanmış. Türkiye ile ilgili bilgi alınamamış, Bu da faal olduğunu gösteriyor. Gladyo tam olarak temizlenemedi. Türkiye’deki adı Gladyo, şimdi bağlantı olarak Ergenekon'dan bahsediliyor."

Bülent Orakoğlu, 28 Şubatçılar'ın MOSSAD, GLADYO ile bağlantılarından söz ediyor, ama bu ilişkiler içinde olanların Türk Silahlı Kuvvetleri içinde en üst rütbelere yükselmiş Yahudi Dönmesi (Sabetayist) olduğunu dile getirmiyor.

Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener şöyle diyor:

- "28 Şubat'ın 80 ve 60 ihtilâllerinden net bir farkı var. Sivil toplum, yargı, sermaye ve medyanın üzerinden, aydın diye tabir edilen kişiler üzerinden, sihirli demokrasi sözcüğü üzerinden yapılmış bir müdahaledir."

- "Refah Yol hükümetinin ekonomi yönünün başarılı olduğunu dün de söyledim, bugün de söylüyorum. Refah Yol'un ekonomik tedbirleri İstanbul sermayesinin ciddi mânâda işine gelmemişti. Refah Yol yıkıldıktan sonra birdenbire bankaların çöktüğünü görebeliriz. Birileri durumdan vazife çıkardı, birileri de milletin parasından hırsızlık çıkardı."

- "Refah Yol'un kurulmasını baştan istemeyen DYP'li milletvekilleri, il başkanları vardı. Ben kurulmasını savunanlardanım. Bu bir siyasi parti... Eşit rekabet şartları içinde seçime gitmişsiniz. Savunma nedenim de cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ihtilaf sahaları var. Millet-devlet kaynaşmasının sağlanmasında önemli bir adım olacağını düşünmüştüm. Hâlâ bu iddianın arkasındayım. Rahmetli Erbakan'a büyük haksızlık edildiğini düşünüyorum. Bütün her şey onun üzerine bırakıldı ama kimse düşünmüyor. Afganistan'da Kur'an-ı Kerim yaktılar, halk tepki gösteriyor, bir tane askerinizi çekmiyorsunuz. O dönemde Erbakan'ın partisinin tabanı Filistin'di, imam hatiplerdi. Halktan bir tazyik söz konusuydu. Rahmetli Erbakan yıllardır bir siyasi geleneğin temsilcisi olarak 'Biz bu iktidarı yönetebiliriz' deyip sistemin sahibi olduğunu iddia eden aktörlere (sözde Atatürkçülere) karşı bir tavrı vardı. Tabanının tazyikine rağmen onlarla uyuşmaya gayret ediyordu."

- "Refah Yol hükümeti 28 Şubat'taki o maddeleri imzalamayıp, meselâ erken seçim kararı alsaydı... Doğru olan buydu."

AKP'nin Meclis Başkanı, Bakanı, Hükûmet Sözcüsü, kısacası önde geleni, eski Refah partili Bülent Arınç şöyle diyor:

- "Tabii MGK'dan çıkan kararlar fevkâlâde üzücü kararlardı. Onların imzalanıp imzalanmayacağı söz konusu idi. SONRADAN İMZALANDI. Hükûmet'e sevkedildi, dediler. Bu şartların kabulü veya bu kararların kabulü noktasında değil; Hükûmet bunları öncelikle görüşür, anlamında... Bu kararları istedim. Veremeyiz, dediler. Kararların çok gizli bir kararname haline geldiğini veya MGK'dan almamız gerektiğini söylediler."

28 Şubat darbesi sorumlularının yargılanmaya başladığı günlerde Gazeteci Oktay Ekşi uyanıp KULLANILDIK! dedi... Gerçekten de medyadaki dönmeler bilerek, sahiden irtica geliyor zehabına kapılan kendini Atatürkçü sayanlar da bilmeden kullanılmışlardı. Bu "kullanılma" sona erdi, geçmişte kaldı sanılmasın!.. 1980 öncesinin bunalımla ve kanlı günlerinde feryat eden, 12 Eylül'ü alkışlayarak karşılayan gazeteciler, bugün geçmişte söylediklerini, yazdıklarını unutmuş olarak 12 Eylül'ü bahane edip askerler aleyhine konuşabilmekte, ve orduyu küçük düşüren davranışlar içinde yer almaktadırlar.

28 Şubat sonrasında bir gazeteci kıyımı meydana geldi. Uzanlar Star'ın kadrosunu daraltma kararı aldı. Star gazetesinin kadrosunda yüzde 40'lık bir azaltma yapıldı. Hürriyet gazetesi yazarlarından Oya Berberoğlu istifa etti. Enis Berberoğlu'nun istifası kabul edilmedi. Zeynep Atikkan, Kurthan Fişek ve Pınar Türenç'in de yazılarına son verildi. Gözcü gazetesinin yayınına son verileceği de gelen haberler arasında idi. Gruba bağlı gazeteler ilavelerini kapatırken yüzde 20 küçülme kararı aldı. Medyadaki kriz Sabah gazetesi ile başlamıştı. Önce Sabah grubuna bağlı Yeni Binyıl gazetesi kapatılmış, orada çalışan gazetecilerin işine son verilmişti. Sabah'ın daha sonra başlattığı el değiştirme ve küçülme operasyonlarında da yaklaşık 1200 gazeteci işsiz kalmıştı. Aynı şekilde İhlas Grubu'ndan da 400 gazeteci işten ayrılmak zorunda kalmıştı.

Türkiye'nin sosyal ve ekonomik olarak geri kalmasına bize göre en büyük sebep kendi çıkarlarını herşeyin üzerinde tutan medya patronlarıdır. Ancak kader öyle bir oyun oynadı ki hesap yapanların da haricinde bir hesap yapanın varlığı ortaya çıktı. Gerçek, bu insanların bacaklarına dolanarak yüz üstü kapaklanmalarına sebep oldu. Önce kendi silüetleri kaybolmaya başladı, ardından ise 10 binlerce dolar maaş verdikleri köşe başındaki adamlarına yol gözüktü. Ancak bu arada yükünü tutanlar tutmuş, basın emekçileri 'altta kalanın canı çıksın' mantığıyla defterden silinmişti. Ancak işin tek açıklaması ekonomik kriz miydi? Peki neydi gerçek? Tekel olması muhtemel Aydın Doğan'ın rakibi konumuna gelen Karamehmet bütün dengeleri alt üst etmişti. İnsanın aklına gelmeden etmiyor; acaba 28 Şubat öncesi plaza yönetim kurullarına giden yazar kıyımı listeleri bir kredi karşılığı şimdi yeniden gündeme getirilmiş olmasın... Çünkü böyle bir yazar kıyımının başka türlü bir açıklaması yok.

Dinç Bilgin'in önce Yeni Yüzyıl, o kapandıktan bir müddet sonra Yeni Binyıl adıyla çıkardığı (en azından seviye bakımından) iddialı gazete fazla dayanamadı. Belki de o seviyesizlik içinde Yeni Binyıl gibi seviyeli gazete fazla geliyordu. Kapandı ve arkasında yüzlerce işsiz bıraktı. Sabah gazetesinin Etibank'ı soymasının ardından gazeteciler mağdur vatandaş konumuna düştüler. 28 Şubat'ın oluşmasında rol oynamış dönemin YÖK Başkanı Kemal Gürüz, TİSK Başkanı Refik Baydur, DİSK Başkanı Rıdvan Budak, TESK Başkanı Derviş Günday, TOBB Başkanı Fuat Miras, Türk-İş Başkanı Bayram Meral gibi...

28 Şubat süreciyle birlikte DYP'den ayrılan milletvekilleri, DTP'yi kurdular. DTP, yaptığı transferlerle grup kurmayı başarırken, transferlerde milyarların döndüğü söylentisi Meclis'in üzerine kara bir leke olarak kaldı. DTP, Türkiye'nin, seçime girmeden yaptığı transferlerle hükümet ortağı olan ilk partisi olmayı başardı. 1995'de 134 milletvekili ile Meclis'e gelen DYP, 91'e kadar düştü. Refah Partisi'nin kapatılmasıyla Bağımsızlar'ın sayısı 163'e kadar çıktı. Seçimde 12 milletvekilliği kazanmış olan ANAP transferlerle saydalye sayısını 138'e çıkardı. CHP de milletvekili sayısını 49'dan 55'e yükseltti.

28 ŞUBAT SONRASI TÜRKİYEDE NELER OLDU ? - 1 - vidyo

https://www.youtube.com/watch?v=bdO06X2EvaU

28 ŞUBAT SONRASI TÜRKİYEDE NELER OLDU ? - 2 - vidyo

https://www.youtube.com/watch?v=rwEVlYergQY



EMASYA yapılanması 28 Şubat'ta oluşturulmuştu. ÖHD'nin (Seferberlik Tetkik Kurulu) hazırladığı eylem planında "Toplumda infial uyandıracak olayların planlanması ve gerçekleşmesi neticesinde sokaklara dökülecek kalabalığa EMASYA birliklerinin kullanılması ve mevcut durum bahane edilerek hükümetin görevine son verilmesi" isteniyordu.

Meclis Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Raporu'nda, "28 Şubat sürecinin ülke ekonomisine maliyeti" çıkarıldı.

Raporda, 28 Şubat darbesinin Türkiye üzerinde yapmış olduğu etkinin ekonomik boyutunun ele alındığı belirtilerek şöyle denildi:

- "2001 krizi sonrasında finansal sistemin güçlendirilmesi sürecinde kamu bankalarının görev zararlarının ülkeye maliyeti 21,9 milyar dolar seviyesindedir."

- "Nihayetinde bankacılık görevini yerine getiremeyecek hale gelen şirketlerin 28 Şubat süreci sonrasında şoklara karşı kırılganlıkların daha da yükselmesiyle 1999 ve 2001 yıllarındaki ekonomik küçülmelerin yatırımlara olumsuz yansımaları 47 milyar ABD doları civarındadır."

- "Kamu kesiminin faiz harcamalarının gayri safi millî hasılaya oranının değişmediğini kabul ettiğimizde 1997-2007 periyodunda yaklaşık 119 milyar ABD doları fazladan faiz giderlerine harcama yapıldığı görülmektedir."

- "Bu bağlamda 1999 yılında meydana gelen ânî sermaye çıkışlarının ardından ekonomide yüzde 6,1 oranında, 2001 yılındaki sermaye çıkışları sonrasında ise gelir seviyesinde yüzde 9,5 oranında daralma söz konusu olmuştur. İki dönemdeki sermaye çıkışları sonrasında gayri safi millî hasıla düzeyinde toplamda 75 milyar ABD Doları azalış meydana gelmiştir."

Türkiye'de 2001 yılında meydana gelen devalüasyon sonrasında ihracat, ithalat ve dış borçlar bağlamında aynı miktarda yabancı para karşılığının daha fazla mal ve hizmet satışı ile gerçekleşmesi nedeniyle kazançtan ziyade maliyet unsuru olduğu kaydedilen raporda,

- "Ulusal paradaki değer kaybının öncesi ve sonrası kıyaslandığında ihracat, ithalat ve dış borç servisi bağlamında kriz yaklaşık 13,8 milyar dolarlık ek maliyet getirmiştir."

denilmektedir. 2000-2008 yılları aralığında IMF'den yaklaşık 48,7 milyar dolar destek kredisi alındığı belirtilen raporda,

- "Alınan bu kredinin maliyeti 6 milyar $ seviyesinde gerçekleşmiş ve ABD doları bazında yüzde 12,3 gibi oldukça yüksek faiz oranından borç alınmıştır"
ifadeleri yer aldı.

27 Mayıs 1960 askerî darbesi sonrasında kurulan OYAK'ın 28 Şubat sonrasında siyasî etkinliğini kullanarak finans sektöründe, özellikle de bankacılık alanında önemli gelişmeler kaydettiğine işaret edilen raporda,

- " Aynı zamanda OYAK bu etkin gücü sayesinde Sümerbank'ı TMSF'den çok uygun bedel karşılığında satın almış ve bu dönemde karlılığını önemli düzeyde artıran nâdir kuruluşlardan birisi olmuştur. 28 Şubat öncesinde sıralamaya giremeyen OYAK 2000 yılında 4,9 milyar dolarlık ciroyla Koç ve Sabancı Holding'den sonra üçüncü sıraya yerleşmiştir "

denilmektedir... Askerlerin, daha doğrusu subayların ticaretle, bankacılıkla elbette ki işi yoktur. Üstelik OYAK, emekli general ve albaylara yüksek emekli ikramiyeleri verdiği gibi, karılarına, kızlarına iş sahası olmakta, biriken paralar çarçur edilmektedir. Böyle bir kuruluş TSK bünyesi içinde yer almalı, ticaret ve bankacılık yerine biriken paralar ordunun ihtiyacını karşılayacak tesisler kurulmasına harcanmalıdır. Askerî vakıflar da aynı şekilde TSK bünyesi içinde birer kuruluş haline getirilmelidir.

Halbuki yıllardır bunun tersi yapılıyor!.. Üst rütbeli subaylar OYAK'tan kıyak emeklilik ikramiyeleri aldıktan sonra (2010 yılında bir emekli başçavuş 198.000 TL , bir general ise 960.000 TL. alıyordu. 1. dereceden emekli bir üst düzey memur ise ancak 60-80.000 TL emekli ikramiyesi alabilmekteydi!) , bu da yetmezmiş gibi OYAK koltuklarına yerleşiyor, oğlunu kızını da OYAK'ta işe sokuyor du!.. . Yine yetmedi!.. Bu üst rütbeli emekli subaylar, işadamlarının ordu ile ile ilişkilerini iyi yürütmesi, ordunun sömürülmesi için özel sektörde, sanki işten anlarlarmış gibi, çeşitli holdinglerin yönetim kurullarında "görev" üstleniyorlardı!..

İşte Utanç listesi:

TEOMAN KOMAN: Jandarma eski Genel Komutanı olan Orgeneral Koman, halen İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan Cavit Çağlar’ın şirketi olan Nergis Holding’te uzun süre yönetim kurulu üyeliği yaptı.

MUHİTTİN FİSUNOĞLU: Kara Kuvvetleri eski Komutanı olan Orgeneral Fisunoğlu emekli olduktan sonra batık bankalardan Sümerbank’ta yönetim kurulu üyeliği görevine getirildi. Fisunoğlu hakkında Sümerbank yönetim kurulu üyeliği nedeniyle İstanbul DGM tarafından dava açıldı.

VURAL BEYAZIT: Emekli orgeneral Beyazıt, MİGROS’ta da yönetim kurulu üyeliğini yaptı.

KEMAL YAVUZ: Harp Akademileri eski Komutanı olan Orgeneral Kemal Yavuz, emekli olduktan sonra MARET’te yönetim kurulu üyeliği görevine getirildi. Sucuk, sosis, salam üretti.

AHMET ÇÖREKÇİ: Hava Kuvvetleri eski Komutanı olan Orgeneral AHMET Çörekçi, Park Holding’in sahibi Turgay Ciner’in devletten ihale ile aldığı HAVAŞ’ın yönetim kurulu üyeliği’ni yaptı. Çörekçi kamuoyundan gelen tepkiler üzerine HAVAŞ’taki görevinden istifa etmişti.

GÜVEN ERKAYA: Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral Erkaya, kanserden vefat ettiği tarihe kadar Koç Üniversitesi mütevelli heyeti üyeliği yaptı. Erkaya, Anasol-D hükümetinin Başbakanı Mesut Yılmaz’a da danışmanlık yaptı.

DOĞU AKTULGA: Bir dönem Ege Ordu Komutanlığı yapan Orgeneral Aktulga, Ergenekon’un firarî sanığı Bedrettin Dalan’ın sahibi olduğu İstek Vakfı’nın kurduğu Yeditepe Üniversitesi’nde uzun süre mütevelli heyeti üyeliği yaptı.

BÜLENT ULUSU: 12 Eylül darbesinin ardından darbeciler tarafından başbakanlığa getirilen mason Oramiral Bülent Ulusu da, tıpkı Doğu Aktulga gibi kaçak olarak kurulan Yeditepe Üniversitesi’nde mütevelli heyeti üyeliği yaptı. Ulusu aynı zamanda AKSA Holding yönetim kurulu üyeliği görevinde de bulundu.

SÜREYYA YÜKSEL: 12 Eylül sonrasında Ege Ordu Komutanlığı yapan Orgeneral Süreyya Yüksel, emekli olduktan sonra Yaşar Holding’te danışman unvanıyla görev yapmaya başladı.

İSMAİL HAKKI AKANSEL: 2. Ordu Komutanı’yken emekli olan Orgeneral İsmail Hakkı Akansel, PETKİM’de danışma kurulu üyesi olarak görev yapmaya başladı.

HALİL SÖZER: 1983-1986 yılları arasında Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapan, 1986 senesinde de emekli olan Orgeneral Sözer, Borusan Holding’de yönetim kurulu üyeliği yaptı.

SABRİ DELİÇ: İshak Alaton’un sahibi olduğu Profilo Holding’in Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olan Deliç, bir süre Maltepe Üniversitesi’nde de mütevelli heyet üyeliği yaptı.

İBRAHİM ŞENOCAK: Orgeneral İbrahim Şenocak emekli olduktan sonra bankacılığa soyundu. Şenocak, Etibank Dinç Bilgin’e devredilmeden önce Etiban yönetim kurulu başkanlığı’nı yapıyordu.

TURGUT SUNALP: Harp Akademileri Komutanlığı görevini yaparken emekli olan Korgeneral Sunalp, 12 Eylül askeri darbesinin ardından 1983 senesinde Milliyetçi Demokrasi Partisi’ni kurdu. Partinin kapanmasının ardından Sunalp uzun süre NETAŞ Yönetim Kurulu üyeliği ve Garanti Bankası Yönetim kurulu üyeliği yaptı. Sunalp, öldüğü 28 Ağustos 1999 tarihine kadar holding yöneticiliği görevini sürdürdü.

SEMİH SANCAR: Kenan Evren’den önce Genelkurmay Başkanlığı yapan Orgeneral Semih Sancar, emekli olunca holding yöneticiliğine soyundu. Sancar, Sabancı Grubu’nun bankası Akbank’ta uzun süre yönetim kurulu üyeliği yaptı.

ADNAN ERSÖZ: MİT eski müsteşarlarından general Adnan Ersöz de emekli olduktan sonra holding yöneticiliği yapanlar arasında yer alıyor. 1981 senesinde emekli olan Ersöz, vefat ettiği 1991 senesinde kadar İşbankası yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı.

SERVET BİLGİ: Orgeneral rütbesiyle emekli olan Servet Bilgi, emekli olduktan sonra PTT Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde bulundu. Bilgi, PTT’deki görevinin ardından, BEKOTEKNİK A.Ş. yönetim kurulu üyeliği yaptı.

VECİHİ AKIN: Emekli Orgeneral Akın, AKSİGORTA yönetim kurulu üyeliği yaptı.

ŞEREF AKINCI: Emekli Orgeneral Akıncı, : Doğuş Holding yönetim kurulu üyeliği yaptı.

NAZİF OKA: Emekli Orgeneral Oka HEMA Holding yönetim kurulu üyeliği yaptı.

FEVZİ AYSUN: Emekli KorgeneralAysun Derborsa yönetim kurulu üyeliği yaptı.

TEVFİK ALPARSLAN: Emekli Korgeneral Alparslan ALTAY ŞirketlerGrubu yönetim kurulu üyeliği yaptı.

CEMİL METE : Emekli Tümgeneral Mete MİNEX Savunma Sanayi yönetim kurulu üyeliği yaptı.

TANJU ERDEM : Emekli Tümgeneral Erdem Yaşar Holding danışmanlığı yaptı.

FİKRİ TOPSEVER : Emekli Tuğgeneral Topsever AKSA Holding Personel Müdürlüğü görevini yaptı.

ŞAHAP AR : Emekli Tuğgeneral Ar ALARKO Holding yönetim kurulu üyeliği yaptı.

SITKI GÜNDAY : Emekli Tuğgeneral Günday OTOMARSAN Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği yaptı.

ORHAN KÖKER : Emekli Tuğgeneral Köker Profilo Holding müşavirliği yaptı.

YILMAZ ORAL : Emekli Tuğgeneral Oral HEMA Holding yönetim kurulu üyeliği yaptı.

KÂMURAN GÜMÜŞSOY : Emekli Tuğgeneral GİMA yönetim kurulu üyeliği, yaptı.

YANLIŞ ANLAŞILMASIN!.. BİZ BU İFADELERLE ŞANLI TÜRK ORDUSUNUN BÜTÜN FERTLERİNİ LEKELEMİYORUZ!.. ELBETTE Kİ, PEK ÇOK DÜRÜST, VATANSEVER VE FEDÂKÂR SUBAYIMIZ VAR. Hatta Dönmeler (Sabatayistler) arasında da var. BİZ SADECE ASLEN TÜRK OLMAYIP, KENDİSİNE TANINAN TÜRKLÜK VASFINA RAĞMEN, BİR TÜRK GİBİ ORDU KADEMELERİNDE YÜKSELMESİNE İMKÂN TANINMASINA RAĞMEN, TÜRK DEVLETİ'NE, TÜRK MİLLETİ'NE İHANET EDİP, YABANCILARLA İŞBİRLİĞİ İÇİNDE OLAN GAYRITÜRK SUBAYLAR İLE, TÜRKLÜĞÜNÜ UNUTUP ONLARIN GÜDÜMÜNE GİREN ZAVALLI TÜRK SUBAYLARI KASTEDİYORUZ!.. ASLA PEYGAMBER OCAĞI TÜRK ORDUSUNA BİR SÖZÜMÜZ YOK! ONUN BAŞIMIZIN ÜSTÜNDE YERİ VAR!.. ÜSTELİK MEDYADA, MAHKEMELERDE BU HAİNLER BAHANE EDİLEREK DÜRÜST TÜRK SUBAYLARINA VE TÜRK ORDUSUNA YAPILAN BÜTÜN SALDIRILARI DA LÂNETLİYORUZ!

Şimdi geldik en önemli kısıma... Yahudi Dönmesi Orgeneral Çevik Bir, Cumhuriyet tarihinde Menderes'in ABD ile yaptığı gibi gizli ikili anlaşmalardan sonra en büyük ihaneti yaparak, Başbakan Necmettin Erbakan'ın ümüğüne basarak, tehditle İSRAİL ile 20 gizli anlaşmayı bir anda imzalatmıştır! Elbette daha önce de imizalanan anlaşmalar vardı. Bu bir "yahudileştirme" sürecidird. 1993 yılından 1996 Ekimi'ne kadar İsrail ile 13 anlaşma imzalanmış iken, 1996 Ekimi'nden 1997 Martı'na kadar 20 anlaşmaya imza atılmıştır!.. Nasıl oldu da müslüman geçinen Erbakan böyle bir gaflete düştü, belki zaman içinde ortaya çıkacaktır.

Bu 20 gizli anlaşmanın konuları şunlardır:

- Silahların Yenilenmesi: 623.5 Milyon Dolarlık İsrail-Türkiye savunma anlaşmalarının en büyüğüne göre 54 Türk F-4 uçağının modernizasyonu İsrail Hava Kuvvetleri tarafından yapılacaktır. Bu aslında bir Amerikan kazığıdır. Amerika'dan satın altığımız uçakların bakımı, modernizasyonu, yedek parçası ABD tarafından sağlanması gerekirken, "Artık siz bunları İsrail'den alın, biz yardımcı olamıyacağız," denmiş , TÜRK Silahlı Kuvvetleri siyonist ve kaatil İsrail'in kucağına oturtulmak istenmiştir... İlk anlaşma Tansu Çiller zamanında yapılmıştı.

- Donanım Satışı: Popeye-1 füzeleri, erken uyarı uçak sistemleri, Suriye ve Irak sınırını denetleyecek çit ve radar sistemi, 5 Milyar dolar tutarında Merkava tankları... Bir Türk analizcinin ifadesine bu dönemde yahudi dönmesi Çevik Bir'in gayreti ile Türkiye İsrail'in elinde olan her şeyle ilgilenmeye başlamıştı.

- Ortak Üretim: Popeye-2 füzesinin yapımı

- Eğitim: İsrail uçakları, kendi ülkelerinin eni boyu dar olduğu için, Anadolu üzerinde, Konya ovasında uzun menzilli uçuşlar ve dağlık alanlarda uçuşlar yapma imkânı elde ediyordu. Bu, su üstünde uçmaktan çok farklı bir eğitim idi. Aynı zamanda İran'a yapılacak muhtemel bir hava harekâtı için elzem bir eğitim idi... İşin vehametini görebiliyor musunuz?.. Türkiye, dost ve müslüman bir ülke üzerine saldırsın diye İsrail uçaklarına eğitim imkânı tanımış!.. İsrail ile böyle bir anlaşma Türk tarihinde ilk kez gerçekleşiyordu. İsrail de tarihinde ilk kez bir Müslüman ülke ile resmi bir askeri anlaşma imzalıyordu.

- Ortak Tatbikat: Türkiye Haziran 1977'de Akdeniz'de İsrail ile ortak bir hava ve deniz tatbikatı yaptı. Tatbikatın görünüşteki sebebi arama-kurtarma çalışmalarının koordinasyonu idi. Pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde tatbikat, uluslararası sularda, ama Suriye kıyılarına yakın yerlerde yapıldı... Türkiye ile İsrail'in hangi ortak düşmanı var ki? Yine Türkiye dost ve müslüman bir ülkeye saldırı için eğıtim ve işbirliği yapıyordu... Aynı soru Yunanistan ile Ege Denizi'nde yapılan ortak tatbikatlar için de sorulabilir.

- İstihbarat Paylaşımı: İstihbarat alanında işbirliği yapılacak, bu kapsamda İsrail, Türkiye sınırından İran ve Suriye'yi dinleyecektir. Biz ise PKK'lı militanları eğiten İsrail subaylarını unutup, İsrail'den istihbarat bekledik. Hiç yararlı bir bilgi geldi mi acaba? Acaba biz onlara İran, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Hizbullah konusunda ne gibi bilgiler verdik?

- Ticaret: Mart 1996'da (Çiller dönemi) imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması 1997 Mayıs'ında etkin hale geldi. Serbest Ticaret Anlaşması yapılan yeni düzenlemelerle icrai bir safhaya kavuşmaktu.

- Ulaşım anlaşması: İsrail Türkiye için yeşil pasaportlulardan vizeyi kaldırdı. Biz zaten, maşaallah, eski vatandaşlarımız Balkan halkları, Araplar, Afrikalılar ve Sovyetler Birliği'deki Türkler dışında, kimseye vize uygulamıyoruz ki!.. Bizim vizemiz kendi adamlarımızı dışarda tutmak, gavurları içeeri almak için!

- Su: Türk tarafının "barış hattı" ve İsrail tarafının "barış kanalı" hakkındaki fikirleri Türkiye'den İsrail'e taze su getirilmesi üzerinde yoğunlaştı. bu proje, zaten Yahudi hayranı Özal'ın Manavgat suyunu satma arzusuyla başlamıştı. Sonunda hükûmet Fırat nehrinin suyunu birilerine sattı, ama Yahuidiler'e mi bilinmez. Üstelik Başbakan Erdoğan bunu, "Bize Fırat'ı sattınız, diyorlar. Biz Fırat'ı satmadık. Kullanma hakkını sattık," diyerek savundu. Ne var ki bu savunma, karısını pazarlayan muhabbet tellalının, "Ben karımı satmıyorum, onun kullanma hakkını satıyporum," demesine benziyordu!

- Din: Nisan 1997'de ilk defa bir Türk dinî heyetinin İsrail'e yaptığı ziyarette, İstanbul Müftüsü "İsrail Devleti'nin varlığı hakkında İslamî açıdan hiçbir eleştiri getirilemez" dedi. Biz de o müftünün islâmî yönünden kuşku duyduk. Böyle bir şey söylemesine ne gerek vardı?

Daniel Pipes ve başka kaynaklardan toplanan bilgiler ışığında özetleyecek olursak İsrail Türkiye'ye silah satacak ve Türk savaş jetlerinin modernize edecek, istihbarat alışverişi olacak, ortak tatbikatlar yapılacaktır. Bu anlaşmayla, Ortadoğu'da yeni bir Türkiye-İsrail ekseni oluşturuluyor ve bu yeni eksen, o güne kadar Türk Dış Politikası'nda titizlikle korunmuş olan birçok ilkeyi temelinden yıkıp atıyordu.

Şöyle ki:

1. Türkiye artık Ortadoğu'da stratejik rol oynayamayacaktı. O güne kadar Türkiye, Ortadoğu'da şu üç güç noktasına eşit uzak durmuştu: İsrail, Araplar'ın temsilcisi olarak Mısır, ve İran... Oysa kurulan Türkiye-İsrail askerî işbirliğiyle Türkiye artık bölgede taraf oluyor, İsrail'den yana tavır alıyor ve Araplar'la İran'ı karşısına alıyordu.

2. Türkiye-İsrail askerî işbirliği ile en büyük yarayı İran almıştır. Çünkü bu anlaşma ile İsrail, gelip İran sınırına dayanmıştır. Bu anlaşmadan bir süre sonra, İsrail'in Türkiye-İran sınırında istihbarat ve dinleme istasyonları kurmuş olduğu rapor edilmiştir. Türkiye-İsrail askerî işbirliği anlaşmasından sonra, İsrail eğer isterse İran'ın askerî altyapılarına, cephaneliklerine Türkiye'den, belki o "manevra, tatbikat, eğitim yapıyor" dediği uçaklar ile saldırabilecektir. Muhtemel bir İsrail-İran askerî çatışmasında, İsrail askerî kuvvetleri yakıt ikmalini Türkiye'de yapabilecektir. Son dönemde (2013) Türkiye-Suriye sınırına getirip kondurulan ve TÜRK askerinin değil de, Amerikan, Alman, hollanda askerlerinin denetiminde Patriot füzeleri de Türkiye'yi değil; İsrail'i korumak için yerleştirilmiştir.

3. Türkiye-İsrail Askerî İşbirliği Anlaşması Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde hiç görüşülmemiştir!.. Dolayısıyla, Türkiye-İsrail askerî ilişkileri hâlâ kamu hukukundan yoksundur. Adeta böyle anlaşmalar yoktur!.. Ancak "One Minute" ve "Mavi Marmara" olaylarından sonra bozulduğu söylenen Türk-İsrail ilişkilerine bu hukuktan yoksun askerî anlaşmaların askıya alınması dahil midir, değil midir, belli değildir! Kimse de bu konuda bir açıklama yapmaya yanaşmamaktadır.

Washington Instutite'un Yahudi uzman danışmanı Alan Makovsky, söz konusu anlaşma için şu çok önemli değerlendirmede bulunmuştu:

- "Türkiye ile İsrail arasında yakın ilişkilerin kurulması Soğuk Savaş döneminden sonra Ortadoğu'da yaşanan en önemli stratejik gelişmedir."

Makovsky'yi böyle tarihî bir tesbite götüren anlaşmalar için Erbakan'ın bir tek şartı olmuştu: Anlaşmalar kesinlikle gizli tutulacak!..

O sebeple Ortadoğu'da tüm dengeleri İsrail lehine çeviren bu anlaşmaların hâlâ neler ihtiva ettiğini resmî olarak bilemiyoruz.

Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan'ın 10-12 Ağustos 1996 tarihinde İran'la başlattığı olaylı yurtdışı gezilerinin hemen sonrasında 29 Ağustos 1996 tarihli Hürriyet gazetesinin "İsrail'le Gizli İmza" başlığıyla verdiği haber ilgi çekiciydi. Habere göre 23 Şubat'ta Çevik Bir'in İsrail'le yaptığı ilk anlaşmadan sonra İsrail'le ikinci askerî anlaşma, Erbakan'ın "anlaşma kamu oyuna açıklanmayacak" şartıyla imzalanmıştı.

Dışişleri Bakanlığı Basın Sözcüsü Ömer Akbel, anlaşmanın Ankara'ya gelen İsrail Savunma Bakan yardımcısı Müsteşarı David Ivry ve Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı Korgeneral Tuncer Kılınç tarafından imzalandığını açıkladı. Erbakan'ın bu şartı İsrail'e de bildirildi, Ivry'nin ziyaretinin ve anlaşmanın imzalanmasının kesinlikle kamuoyuna açıklanmaması istendi. Ne var ki, Ivry'nin ziyareti ve anlaşmanın imzalanacağı haberi duyuldu. Olayın açığa çıkması üzerine Dışişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı anlaşmayı açıklamak zorunda kaldılar... Gizlilik kodunu bozan taraf sürekli İsrail olmuştur. Çünkü İsrail, İran ve Suriye'nin etkilenmesi için anlaşmaların duyulmasını istiyordu. Yani anlaşmaların psikolojik etkisinden de faydalanmak istiyordu. O sebeple de anlaşmalar İsrail tarafından ve el altından duyurulmuştur.

Yahudi Dönmesi Orgeneral Çevik Bir'in baskısıyla Erbakan hükumeti ile İsrail arasında yapılan gizli anlaşmaların İsrail'e kazandırdıklarını anlamak için, öncelikle Türkiye'nin öneminin Telaviv'de nasıl algılandığına bakmak gerekir.

Bu konuda Dr. Amikam Nechami'nin açıklamaları şöyledir:

- "İsrail Dış politikasında Türkiye'nin önemi, ABD ve İngiltere'den daha az değildir."

Ve bir başka İsrailli diplomatın değerlendirmesi:

- "Türkiye'nin İsrail ile güçlü ilişkileri parayla ölçülemez değerdedir."

Bugün İsrail'i ayakta tutan, yaşatan 3 ülkeden birisi Türkiye'dir. Prof. Dr. Yalçın Küçük'ün deyimiyle "Türkiye 'deki İsrail, İsrail'deki İsrail'den çok daha güçlüdür". Türkiye'de Türkler'i uyutup memleketin idaresini ele geçirmiş olan dönme politikacılar, bürokratlar ve işadamları sayesinde İsrail'i yaşatan ve şımartan ülke Türkiye'dir. Öyleyse İsrail'i ancak Türkiye durdurabilir ve bu işgalci ülke ile mücadele de samimiyet sınavı İsrail ile yapılan anlaşmaların behemehal feshinden geçmektedir. Öyle Gazze katliamı için ağlamakla, üç-beş kutu yardım göndermekle olmaz!

İsrail'i durdurmanın yolu Türkiye'nin İsrail'e verdiği desteğin kalmasından geçiyor... Şayet Türkiye "İsrail'e hayat suyu veren ülke" rolünden vazgeçerse, İsrail'in de azgınlığı aynı oranda duracaktır. Ama bunun için önce Türkiye'nin tepesindeki İsrail ajanları temizlenmelidir!

Erbakan'ın oyuna mı geldiği, yoksa onda da bir İsrail hayranlığı olup olmadığı iyice araştırılmalıdır. Saadet Partisi'nin yahudi lobileri ile ilişkisi var mıydı? Erbakan partisi kapatıldıktan ve muhalefete düştükten sonra da aynı yola devam etmiş midir?.. Fazilet Partisi döneminde ABD'deki İsrail lobileri ile içli-dışlı olmuş mudur?

İddiaya göre Yahudi vatandaşımız Üzeyir Garih Refah-Yol hükûmetini desteklediğini açıklamakla yetinmedi, ABD'deki İsrail lobisini ikna etti. Yahudi ADL heyetine konuşan Devlet Bakanı ve Refah Partisi Başkan Yardımcısı Fehim Adak, "Dinî aşırılığa karşıyız ve İsrail ve Yahudi toplumu ile diyaloğumuz sürecektir." açıklamasını yaptı. Neo-Con'ların ABD'deki en ünlü isimlerinden Daniel Pipes'in Erbakan'ın iktidarda olduğu günlerde "A New Axis, The National Interest" de yazdığı yazıdan bir bölüm:

- "...Karşılıklı gidiş gelişler İsrail Dışişleri Bakanı David Levy'nin Ankara'yı 8-9 Nisan'da ziyaret etmesi ile başladı ...(Böylece) daha düşük bir seviyede de yarım yüz yıllık stratejik diyalog somutlaşıyor ve Haziran'da Türk savaş gemileri İsrail limanlarını ziyaret ediyordu."

Bu yoğun ve yüksek düzey gidip gelmelerin sonuçlarının hepsi kamuoyuna açık değildir. Ancak resmî açıklamalar ve konuşkan bazı yetkililerden anlaşıldığına göre 5 ana alanda yoğunlaşılmıştır ki, bunları yukarıda saydık.

Saadet Partili eski yetkililer haklı olarak Abdullah Gül'ü "İsrail Gülü" olduğunu söyleyerek eleştiriyorlar. Gül'ün Bakan iken özellikle Yahudi kuruluşları ile ABD'de yürüttüğü temasları "kişisel bağlam"da çevirdiğini ifade ediyorlar. Bakınız onlara Abdullah Gül, "Yol Ayrımı" kitabının 397. sayfasında nasıl cevap veriyor:

- "Şimdi hayretler içinde bakıyorum, ben Bakan olarak ABD'yi ziyaret etmişim. 58 tane toplantı yapmışım..... Erbakan Hoca'nın "gizli dünya devleti" dediği CFR'de onuruna verilen yemekli toplantıda, Türkiye'deki baş örtüsü sıkıntısını anlatmışım. O zamanlar parti büyüğü ağabeylerimiz, Erbakan Hoca, yaptıklarımızla övünürlerdi. Beni takdir ederlerdi. NE YAZIK Kİ BÜTÜN BUNLAR GİZLİ BİR BULUŞMAYMIŞ, BENİM GİZLİ İLİŞKİLERİMMİŞ GİBİ TAKDİM EDİLİYOR."

Abdullah Gül, CFR'nin Erbakan onuruna yemek verdiğini ve buna benzer kuruluşlarla 58 toplantı yaptığını söylüyor... Erbakan'a yakın isimler ise Gül'e bu imkânın Erbakan tarafından verildiğini söyleyerek, Gül'ü vefasızlıkla ve "bu ilişkileri kendi lehine kullanmakla" itham ediyorlar. Yani taraflar birbirlerini lobilerin gücünü çalmakla suçluyorlar. Ancak görünüş o ki, Yahudi lobileri ile kurulan gizli dostluklardan rahatsızlık duymuyorlar!

Bir dönem Fazilet Partisi'nin, Refah'ın akibetine uğramamak adına (ki uğradı, o da kapatıldı) hem iç politika ile, hem de dış politika ile ilgili konularda sisteme güven verme ve ehlileştiğini gösterme çabası sezilmekteydi. Fazilet Partisi'ndeki bu çaba en çok da parti başkanı Recai Kutan'ın 1999 yılının Kasım ayı başlarındabir heyetle gerçekleştirdiği ABD ziyaretinde açıkça ortaya kondu. Kutan'ın ABD gezisinin Washington'u kapsayan kısmı, Fazilet Partisi'nin Refah Partisi'nden farklı olduğunu, ya da olmaya çalıştığını anlatmakla geçti. Washington'daki temaslar boyunca görüşülen kişi ve çevreler gözönüne alındığında muhatabın Amerikan resmî çevreleri olduğu anlaşılıyordu. Bu yönüyle gezinin Washington ayağı çok da önemli değildi. Asıl önemli olan ve Kutan'ın ziyaretini kayda değer kılacak şey gezinin New York kısmıydı. Çünkü Fazilet heyeti, New York'ta İsrail için lobi faliyetleri yürüten Yahudi kuruluşları ile temaslarda bulunacaktı. New York'ta gerçekleştireceği temaslar, Amerikan derin devleti ile yapılmış görüşmeler anlamına geliyordu. Recai Kutan Woodrov Wilson düşünce kuruluşundaki konuşmasında soruları cevaplandırdı. "Asla İran gibi olmayız" mesajı verdi. Şöyle konuştu:

- "Bugün İsrail Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ile ilişki halindedir. Kimse İsrail yok demiyor. İsrail vardır, Türkiye de İsrail ile eşit şartlar altında işbirliği yapabilir. Bunda sakınca görmüyoruz."

Erbakan'ın seçim meydanlarındaki halka "Kudüs'ün kurtarılması için" çalışmanın da yer aldığı "Milli Görüş yemini" hâlâ hafızalarda canlıyken, Fazilet Partisi'nin İsrail'i bir gerçeklik olarak tanıdığını açıklayıp, "asla İran olmayacakları" yönünde Amerikalılar'a teminat vermesi, pek ikna edici bulunmasa da Fazilet'teki bu dönüşün, kendi tabanı üzerinde olumlu bir etki bırakmadığı da ortadaydı. Belki de 2001 seçimlerini bu yüzden kaybetti. Tabii bunda bir zamanlar "Haçlı Klubü" olarak nitelendirdiği AB'yi, daha sonra bir "ideal" olarak savunmasının, hatta "Seçime gitmeyelim, AB yasalarını çıkaralım," diyerek liberal partilerden daha hızlı AB'ci olmasının da etkisi vardır... Recep Tayyip Erdoğan'ın AKP'si de "Avrupa Birliği'ni biz daha çok savunuyoruz," diyerek durumdan istifade etmiştir. Zira Erbakan, "Haçlı Kulübü" dediği AB'yi savunmakla ülkenin en dinamik ve en dirençli bölümü olan muhafazakâr kesimi "galiba bu Avrupa Birliği iyi bir şey ki, Hoca bile methetti," düşüncesiyle AB'ci yapmış, bu büyük değişim ile, deyim yerinde ise AKP de kitlelerin kimyasını bozarak kötü günlerimizi hazırlamıştır. Öyle ki, Recep Tayyip Erndoğan'ın "Avrupa Birliği ile katolik nikâhı" kıymaya kalkması bile halkta fazla tepki uyandırmamıştır.

Prof. Laçiner yayınlanan son kitabı “ Dışımızdaki PKK İçimizdeki İsrail ” isimli kitapta en stratejik kurumlar olan TSK ve MİT’e girmeyi başarmış ayrıca PKK ile de ilişkisi olan İsrail’i anlatıyor:

- "İsrail’in bakışında Türkiye’nin İslam’dan uzaklaştırılması veya en azından İslamî unsurların ‘zararsız’ hale getirilmesi önemli bir rol oynamıştır. Tohumların ıslah edilmesi, kısırlaştırılması gibi bir durumdur bu. 'Türkiye’nin de-islamizasyonu' meselesi daha doğrusu ‘ehlileşmiş’, ‘ılımlı İslam’ projesi, sadece İsrail için değil Batı dünyası için de önemli bir projedir."

Sözün kısası, bizce AKP'nin iktidar olması, Erbakan'ın AB'ci olmasının bir sonucudur. Bu da "politikacı" olmanın özelliğidir. Siyaset "devlet idare etmek", politika ise "her ne yolla olursa olsun, iktidar olmak" demektir. Onun için politikacı daima "yanar-döner"dir. Nitekim Erdoğan da, "NATO'nun Libya'da ne işi var?" demesinin ertesi günü NATO saldırı güçlerine katılmış, Libya'ya gemi ve uçak göndermiş, müslüman bir ülkenin bombalanmasında rol üstlenmiştir.

Allah hepsini bildiği gibi yapsın!

http://www.angelfire.com/rnb/atadiyar/ata38.html



3 CÜ  BÖLÜMLE DEVAM EDECEKTİR




...