DEV YOL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DEV YOL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2019 Pazar

UYUŞTURUCUDAN SUSURLUK'A BÖLÜM 11

UYUŞTURUCUDAN SUSURLUK'A  BÖLÜM 11



Örgüt,
10/7/2000 - 11:00
Atin,

İbrahim Anatolya’da AĞA CEYLAN’ın yeğenini getirtti masasına oturttu. Çankaya MHP İlçe Başkanını da çağırttı oturttu.
Bir yerde, MHP Çankaya İlçe Teşkilatı arkamda mesajını veriyor. Konuştuğunda en büyük ülkücü olarak kendisini empoze ediyor.

Yeşil, DEP Meclis Üyesi 

Çankaya İlçe Başkanı bana “siz nereden geliyorsunuz, ne iş yapıyorsunuz?” dedi. Ben “Diyarbakır’dan geliyorum, DEP’in meclis üyesiyim” dedim, adam bir tuhaflaştı.
İbrahim “Bunda ne var, böyle tuhaflaştın” dedi. Adam inanmayınca ben kimliğimi de gösterdim. Öyle şaşırdı kaldı. Gırgır muhabbetler yaptık öyle. 
Cumhurbaşkanları ve Başbakanların Dostundan Vergi
İbrahim, bana orda iki şey empoze etmeye çalıştı. Ülkücülüğünü ve birde Ağa CEYLAN’ların kendi himayelerinde olduğunu. Oraya zaten CEYLAN’lardan vergi, bağış toplamaya diye geldi. 
Yani bunları ben yiyorum sen bunlara dokunma. “Bu çocuk burda doğmuş, büyümüş, her yeri biliyor, iyi bir çevresi var, bunlara dokunma”. CEYLAN’ın arkasında H.E. (Emniyet Müdürü) var. 
Ben H.E.’ye “Kardeşim, tamam, PKK’lı olduğuna, olmadığına ben bir şey demiyorum, ne olursa olsun, ancak ben sıkıntıdayım, beni görmesi, desteklesi lazım” dedim. 

Aracı Polis Müdürleri

H.E. hemen 250 milyonu aldı, getirdi, "ihtiyacın olunca söyle" dedi. 
Zaten benim kayıplara uğramayan tek param o 250 milyon. “Bunu hesaba yatırsan dedim” Yani yapmak istediğim, parayı ben kayıpsız şey yapmayayım, kayıt, kuyut, belli olsun, kimden ne aldığım belli olsun. “O zaman sen götür yatır, birisine yaptım çekmedi" dedi. 
Ağa CEYLAN’dan çok memnunum yani. Geçenlerde CEYLAN’lardan 250 milyon daha geldi. Polis okulundaki A. Bey getirdi parayı.

Telefon Başkasına Kayıtlı Olunca

Bu işte o kadar garip tesadüfler var ki, şimdi bu tesadüflerden dolayı, inanmanız zor bir olay, ben bunu kabul ediyorum.
İki üç tane isim söyledi o gün başkanım (Mehmet EYMÜR), vallahi tanımıyorum, Başkan o gün bana telefon numarasını veriyor, adresini veriyor, diyor "kim?", ben de diyorum ki "vallahi bilmiyorum başkanım."
Şimdi ben kendimi onun yerine koyuyorum, ben birisine böyle soru soracağım, o diyecek ki "vallahi ben tanımıyorum", şerefsizim ben böyle kalkar oyarım. Allah ne sabır vermiş, "olabilir" diyor. Hiç kahır tutmam, vallahi tutmam.
Yani sen gel de bu ilişkiye inan, bu senin adamın, aradığın görüştüğün adam. İnandırıcı olması mümkün değil ama doğruluk var. Ama ne var? Ben senin adını biliyorum, telefon numaranı biliyorum, şahsen tanıyorum çağrına not bırakıyorum “bu numarayı ara” diye ama o ismi bilmiyorum. Benim görüştüğüm sensin ama o telefon başkasına kayıtlı, o adamı da tanımıyorum.

PKK İşi Hayal Ürünüdür

Şimdi olayın PKK’nın işi olduğunu düşünmek bana göre sadece hayal ürünüdür. Metin, Hacı KARA’nın ortağıdır, Savaş BULDAN’ın da akrabasıdır.
Bana göre Hurşit, çok üst düzeydir, sağlam bir yerdedir. Kesin ben iddia ediyorum, bunun konumu çok yüksektir. 
Bu olayı bir kere PKK yapamaz. O şekilde olması mümkün değil. Polis korkusunu biliyorsunuz. Eğer arabadan indirip ellerini arabaya dayayıp, aramış, bilmem ne yapmişlarsa, yok bunu onlar yapamaz.
Şehir gerillasında Dev-Sol profesyoneldir, açık infazlarda onlar profesyoneldir. Dev-Sol dahi bunu yapamaz. Yapsa bile bu kadar aleni yapmazlar, dışarı götürürler.

O operasyonu MİT dahi öyle rahat yapamaz. 

Şimdi bir defa akıl var mantık var. PKK’nın tüm yeteneklerini şöyle bir inceleyin. Şehir yönünden şöyle bir inceleyin. Şu sokakta, şu caddede bir operasyon yaparken her an polis ekiplerine muhatap olabilirsiniz.

PKK'yı Kimse Benim Kadar Bilemez

Hiç bir PKK’lı, PKK’yı benim kadar iyi bilmez. Taktiğini, yöntemini, çalışma şeklini, propogandasını, şunu, bunu. Sadece savaşmasını bilir, bir bok bilmez. Cepheci sadece kendi birimini bilir, başka bir şey bilmez. Yani herkes kendi bölümünü bilir, başka bir şey bilmez.

Şimdi enterasan bir şey daha var. Ankara Emniyet Müdürlüğüne alındığımda bu olayla ilgili hiç bir şey sorulmadı, hiç bir şey, uzaktan yakından. Hani orada ne yapmak istediler. Benim silahımla atış yaptırıp, bir torba boş kovanı niye oraya koydular, silahımı elime verip, parmak izimle niye bir torbaya koydular, niye, neden?

Beni Öldürecekler

Olayın akışında öyle bir durum var ki, belki ön yargıdır, bu olaydan sonra benim ivedilikle ölmem gerekiyor, tamamlanması için öldürülmem lazım. Parayı alan işte bunlar denilir. Belki hazırlık devresi, hani beni kendileri öldürmemiş empozesini yapmak için, aldık, bıraktık. Belki de ben öldükten sonra kendilerini savunmak için. Artık neler planlıyorlar, tahmin ve yorumlara kaldı yani.
Şimdi bu ÇATLI’nın bir kere polis korkusu ve tereddütü yok. Öyle bir tereddütü yok. Artı, PKK nasıl devreye girdi? Kendi bir ajanını devreye koydu. İyi konumda olan bir ajanını devreye koydu, kendi ajanına bu açıklamayı yaptırdı, olay tuttu. Bu benim yorumumdur.
Ama ben bu olayı en ince detayına kadar çözeceğim. Belli bir zaman süresi içinde ben o eylemi yapanlardan biriyle muhakkak diyalog kurarım.

Yeşil de Telefon Dinlemelerinden Şikayetçi

Şu telefonlarla biz çok rahat konuşuyorduk. Gerçi dinlense ne olacak. Bir tek işte o kırıklarla konuşmamız yani biraz böyle yüzsüz. Her şeyimiz ortada. Biz bu siniri, stresi ancak böyle atabiliriz. Ben kendimi çok iyi biliyorum. Hiç bir tanrı kulu çamurlu tarafımı ortaya çıkarıp kafama indiremez, indirtmem yani. Açık ve net söylüyorum. Artık neler planlıyorlar, tahmin ve yorumlara kaldı yani. Ha şimdi benim bu polis olayı olmasa, iddia ediyorum, bizzat operasyonda olan adamları buraya getiririm, ben buna inanıyorum.
Burda bir haftayı doldurmadık, bu arada onların planları gerçekleşiyor.
Sizin dikkatinizi bir noktaya çekerim. Şimdi ben veya siz böyle bir operasyon yapsak, bunları böyle alırken, çok. gizliliğe riayet ederiz, tecrübemiz, disiplin anlayışımız hep o yönde.

Polis Fazla İnce Düşünmez

Polisin de bir tecrübesi var, birçok büyük operasyonlar yapmış. Yapmış ama, polis öyle bir gizlilik falan gibi fazla ince düşünmez, bilmez. Benim düşündüğüm gibi, sizin düşündüğünüz gibi polis bunu düşünmez. Böyle bir operasyonda görevlendirilen memurun, sırtı pek, rahatı yerinde, kimse ona müdahale etmez, bir şey yapmaz, kendi tecrübesi böyle.
Bir de, bu adamlar eğer bu İranlıların sizinle irtibatını biliyorlarsa, bence operasyondan beklenen olay başka. Acaba Emniyet bunların sizinle irtibatlı olduğunu biliyor mu, bilmiyor mu? Bunu bilmiyorum.

Kurd-A'nın Kaynağı Kim?

Bir de burada bir soru işareti daha var. Yapılan gazete açıklamasında o İranlıların bilmediği husular var mı? Mesela, o iki adam Mehmet Eymür’ün adını, ne iş yaptığını biliyor mu, bilmiyor mu? Acaba o açıklama bir sorgudan mı çıktı, veya açıklamada onların bilmediği ilave şeyler var mı? Bence çok önemli bir ayrıntı. Sorgulananlar bilmiyorsa, kim biliyor? 
Örneğin, itham falan değil de misal veriyorum, efendim orada yazılan bir hususu diyelim ki Korkut Ağabey biliyor, o zaman açıklamanın içindeki adam, oradaki bilgilerden kendiliğinden ortaya çıkar. 
Fakat, çok aşikar olan, olayın tamamen polis tarzı olduğu. Tanıdığınız polisleri düşünün, bunların böyle mantıklarını güzel bir şey yapın, hiç bir zaman böyle ince detay bilmezler. O operasyonu, polisin dışında resmi jandarma bile yapsa, polis tutup sorar, hemşerim ne yapıyorsun der yani, polisin dışında o işi, o şekilde başka kimse yapamaz. PKK’nın şehirlerde en çok eylemi, pek başarılı olmamakla beraber patlayıcılar. Patlayıcı da en basit, en rizikosuz eylem türüdür. Yani böyle fazla aktif olmaya gerek yok. Bu tür bir eylemi PKK’nın yapması mümkün değil, hem dört tane arabayla yapacaksın, hem de bu kadar süre içerisinde öldürmeyeceksin. 

Şartlandığım Zaman Başka Şey Düşünmem 

Bir defa ben, yani ölçü olarak, ANAP’çı MANAP’çı, partici değilim yani. 
Şimdi mesela, kendime bir hedef seçtiğim zaman, kendimi şartlandırdığım zaman saniyede kafamda bir şey çakıyor, başka hiç bir şey düşünmüyorum. 
Gece yattığım zaman da rüyalarımda onunlayım. O, ben o işi bitirene kadar bir saniye aklımdan çıkmaz, bitirene kadar hiç bir iş yapamam, böyle kitlenir kalırım, allahıma bin şükür, kitlenip de başarmadığım hiç bir iş de olmadı, önce ona sığınırım.

Kitlendimmi, yemek yerken, yanımda konuşulurken hiç duymam, konuşurlar, ben duymam, hep kafamda o, bitirene kadar, ama az sürmüş, ama çok sürmüş, illa şey ederim, hep onunla ilgili projeler, hep onunla ilgili şeyler, öyle olmazsa böyle olsun, böyle olmazsa şöyle olsun. 

En Büyük Özelliğim

Yaradana sığınırım, tabi o şeyi de veren o. Benim en büyük özelliğim, eylem anında, değişik durumlara karşı ani bir plan koyabilmem. 
Bir de şuna inanıyorum, bir eyleme giderken, burda yaptığın plan program hep boş oluyor, hepsi çürüyor orda, bitiyor, değişik değişik gelişmeler çıkıyor. Sen mevcut planı uygulamaya kalktığın an orada bocalıyorsun.
Kesinlikle, kitlendiğim olayda, televizyon seyrederim, vallahi billahi ne dediğini bilmem. Bir de kitlendiğim zaman araba kullanmam. Evet ben direksiyonda, bu araba da gidiyor ama, ben çok başka yerlerdeyim, onun için araba kullanmam.
Böyle kitlendimmi, o olay hariç başka hiç bir konuşmayı hatırlamıyorum. Bana diyeceksiniz, "falan yerde yemek yedik", ben "bilmem" dediğim zaman, vallahi şaşırmayın.

Psikolojikman Hastayım

Bazen ben hasta olduğumu kabul ediyorum, psikolojikman hasta, çünkü “yahu biz falan yere gidip yemek yemedik mi?” diye sorulunca “bilmiyorum” dersem inanmıyorlar. Ama ben hatırlamıyorum, zira kitlenince kafamda sadece o olay var, nereye gitmişim, nerde yemişim, nerde yatmışım, vallahi billahi hiç onları hatırlamam. O durum dışında ne varsa hepsi hafızada kayıtlıdır, detaylı böyle, en ince detayına kadar. Benim cürmüm, imkanlarım belli, ben, devlet için çok zor şartlarda mücadele veririm.

Para İşleri - Çirkin Eller

Ben buraya geldikten sonra bu para-mara işlerine bulaştım, burada bulaştım yani, bulaşmak da zorundaydım. Benim tek eksiğim paraydı, param oldu, şu anda hiç bir eksiğim yok, yok oğlu yok.
Benim iki tane engelim vardı, bir, PKK’yla aramda bir set vardı: devlet, bir de para. Parayı bulduğum zaman devlet engelini kaldırırım, rüşvetle kaldırırım, yedire yedire kaldırırım. Ben bunu çok iyi biliyorum, çok da oldu, yedire, yedire engelleri aşarım, bir tek parayla aşarım, başka şekilde aşamam.
Şimdi o zor şartlarda, o kıt imkanlarda, benim verdiğim mücadeleler, aldığım adamlar, neler aldım, neler yaptım, bunların hepsini bana yaptıran çirkin ellerdi, vallahi hiç sevmedim. 
Şimdi benim APO’yla ilgili bazı çalışmalarım sizce malumdur, o kadar kritik bir örgütlenme yaptım ki, şu Türkiye’de kimsenin benim kadar kritik noktalarda örgütlenme yapabileceğine inanmıyorum, bununla da övünürüm. 
O kadar süper bir örgütleme yaptım ki, yani APO’nun gitmemesi mümkün değil. Benim örgütlediğim kişi iki tane El Muhaberat’çıyı ayarladı, ister sağ, ister ölü teslim etmeye hazırlardı. Bendeki başarının sırrı inanç, inanç, inanç. 

En Güvenli Jandarma 

Bizde reklam olmaz, reklam adamı bitirir. 
Ben Jandarma’nın sosyal tesislerinde kalıyorum, lojmanlarda da kalabilirim.
Sınır geçişlerini rahat yaparım, istediğim an jandarma frekansına girerim, bendeki cihazlar taramalıdır, girdiğim yerde “Yeşil” dedim mi beni karşılarlar. 
Her yerde dostlarımız var bizim, bizde gönüldaşlık olayı var. Ben sevdiğim insanla görüşürüm, yani en kötü anımda, en kötü şartlarda yanımda olacak, olabilecek. Jandarma’da var, Polis’te var, MİT’de var, allah razı olsun, vatandaşda var. Var yani, her şeyimizle kabul etmişler, jandarma zaten beni tanıdı.

Gönüldaşlık

A. Ö. binbaşıya “benimle geleceksin gideceğiz, şu elbiselerini çıkar, sivillerini giy gidiyoruz” desem bitmiştir yani, sadece şöyle bir bakar “öyle mi, iyi, öyle mi karar verdiniz?” der, "öyle karar verdik" deriz, ikinci soruyu sormaz. Onları çıkarır, sivillerini giyer, gelir bizimle, bu kadar basit. 
Ha bunu ona yaptıran nedir, bağ olayı, başka birşeyler üzerine konmuş bağ filan değil ha.
Kalmam için en güzel yer jandarma, öyle girip alamazlar, güvenliği süper, sıkar, ordu üstüne yürür onun (polisin), jandarmadaki hakimiyetim süperdir.
Jandarma’ya sizden çok güveniyorum manasında değil, onlar kazma, sap gibi adamlar, anlamazlar bu işlerden yani, lojmanlarda kalacağım yerler de var, S. binbaşı var mesela, .. subayı, gider anında gönderirim, “sen git kendi işine bak”, ben de evinde yatarım, polis gelsin ordan alsın beni, en emniyetli yer de onun evi yani.

Ağar, "Yeşil Kafa Kopartıyor" Demiş

Geçenlerde AĞAR ne demiş biliyor musunuz? "Siz onun (Yeşil), neler yaptığını biliyor musunuz, kafa kopartıyor" demiş.
AĞAR efendi, kırkbin tane kafa kopartsak senin bir tek kalemin olmaz, bizim yüzümüzden sen ne paralar kazanıyorsun, bizden kaçıp gelip sana sığınanlar hep paketleri sana indiriyorlar, bizim sırtımızdan para kazanıyor, Necdet işte, benden korkan gidiyor oraya indiriyor, ben hepsinin ekmek parası olmuşum vallahi, billahi.
Mehmet AĞAR, Semra Özal’ın küloduna selam duran bir adamdır, ona yaptığı yalakalıkları filan, neler yaptığını ortak dostlar vasıtasıyla biliyorum. Rahmetli Turgut ÖZAL, allah var şimdi, devlete hizmetleri olmuş. başbakanlık yapmış, Cumhurbaşkanlığı yapmış, şu yapmış, bu yapmış. Bugün burda dul bir hanımı var, çoluğu çocuğu var, bunlara olan vefasına bak.
O kadına ne biçim yalvarışlar, yakarışlar, böyle ayağına kapanmalara kadar ne şekillere giriyor, hiç yani bu kadar yakın adamısın, daha güzel bir yere gelmişsin.
Yani bugün, bir şampiyonluk, madalya olayı falan olursa, en süper yalakalık madalyasını Mehmet AĞAR alır, ama hak ederek alır o madalyayı.

Esas "Kafa Koparıcılar"

Şimdi bu Korkut Ağabey'in bak allah var, benim bu kadar aleyhimde davrandığı halde parasal bir olayını duymadım. Ama, İbrahim allahına kadar yapıyor yani, AĞAR kafanın allahını koparıyor, hepsi koparıyor vallahi.
İbrahim diğerinden iyidir en azından, Ben daha önce de arz ettim, ben Mehmet AĞAR’ı sevmem, istihbarat, dedikodur hayatı, yani laf yetiştirmek hayatıdır, gel bana, işte şu olmuş, bu olmuş.

"Örgütten Ayrılma" İkazı

Ben size ilk geldikten sonra birileri bunu duymuş, beni "örgütten ayrılma" diye ikaz ettiler, "özel bir birim kuruluyor, bu özel birim kurulursa çok rahat bir nefes alırız, senin sorunların biter" dediler, aslında ben laf hammallığını sevmiyorum yani.
Bana özet olarak verilen mesaj, "Mehmet Eymür’ün bu işlerden uzak tutulması". İşte şöyledir, böyledir, şudur, budur, falandır. Ben kendi kendime düşünüyorum, allah şahidim yani, şimdi burda yüzümüz eğik, sizden rahatsız olan adamları ben biliyorum, öyle düşünüyorum, bu adamlar sizden rahatsızlık duymasaydı, onlar sizi methetseydi, yemin ederim ben size de kin duyardım, bunu allahım biliyor.
Ben, bazı olayları, benden duyulan rahatsızlığı biliyorum, neden rahatsızlık duyduklarını da biliyorum, benim için önemli olan bir olay vardır, o da devlet, ben ÇATLI yapısında bir adam değilim, ben temiz bir kişiyim, bana sahip çıkarsanız, bana çok yardım etmiş olursunuz.

Eymür'e Güveniyor

Köşk çağırıyor, yok orası çağırıyor, yani bana bu şeyden sonra, "gel AĞAR’la çalış, o senin hemşerindir, falan filan", allah şahidim olsun, sizi, kusura bakmayın, makamınızdan şundan, bundan dolayı değil, şahsınıza, ben vallahi açık söylüyorum, ben Müsteşarınızı da tanımam, bilmem, güvenmem, ama size güvenirim. Yarın emekli olun, yine sizin yanınızdayım.
Beni ikaz edenlere, “ben, her gönüldaşımla konuşurum, inandığım her insanla konuşurum, hiç bir zaman teşkilatımı da götürmem, ben prensip sahibiyim” dedim. 
“Ben elbiseye bakamam, içindeki adama bakarım, içindeki adam benim için önemlidir, şimdi bana paşa, maşa filan diyorsunuz, çok paşa var, sadece boş elbise, içinde adam yok, yani ben öyle boş elbiselerle konuşmak istemiyorum, görüşmek te istemiyorum” dedim. 

Kemal Paşa Çağırttırdı

Hani o laf da, Kemal (YILMAZ) Paşa’dan açıldı, Genel Kurmayda Daire Başkanı, hatta geçenlerde ... yarbay aradı, “kardeş, Kemal Paşa seninle görüşmek istiyor, görüşmemiz lazım, bu gece görüşelim” dedi, telefon detaylarında da vardır, “ben İstanbul’dayım, gelir gelmez arar, görüşürüm” diyerek atlattım.
Ben çok farklıyım, benim için Teşkilat önemli, ben size, yaptığınız görevlere inanmışım, sizinle her şartta varım, oturulan masalar, koltuklar, makam ve mevkiler, hiç bir zaman benim için güven olayı olmamıştır, yani güven, makamı mevkisi olmadan belli olur. 
Bu güne kadar, konuştuklarımızın meyvesini çok gördük, görevdeyken ne edebiyat yapanlar var, sonra anlıyorsun ki o zaman vatan millet dediği, koltuğuymuş, varı yoğu bu olmuş, onun için ben güvendiğim insanla çalışırım, güvendiğim makamla değil. Şimdi bütün samimiyetimle söylüyorum, benim için sizin ağzınızdan çıkan söz bir peygamber bir allah...

Eymür Katli Vacip Desin Yeter,

Dün Arena'da Dündar KILIÇ vardı. Dündar KILIÇ, "efendim Mehmet EYMÜR beni öldürtmek istiyor" diyor. Vallahi telefonu bilmiyordum, yoksa arayacaktım ARENA’yı, veya beni çıkaracaktı oraya, diyecektimki Uğur DÜNDAR’a, "Mehmet Eymür, bunun katli vaciptir diyecek, bu 24 saat yaşayacak mı?, yahut da bak bu gece emretsin, yarın güneşin batışını görürse ben bu kellemi koparır atarım buraya".

Kamer Genç Ölmüştü

Şimdi, Nazımiye’de, PKK’da çok üst düzeyde birileriyle görüştüğünü bildiğim bir kişi ile sohbette, “Kamer GENÇ niye seninle bu kadar uğraşıyor?” diye bir soru yöneltildi. Adam, Kamer GENÇ’i metede, ede göklere çıkardı, “bu topraklarda onun kadar bu devlete sahip çıkan, en dar gününde göreve hazır olan, danışma meclis üyeliğine hazır, çok saygı duyduğum, kıymetli falan filan...
Kamer GENÇ’in, o sıralarda köye gitmesi lazım, Nazımiye’deki kendi köyüne.
Kamer GENÇ, Nazımiye’ye geldi, kendi köyünde olması gerekirken, Nazımiye’de kalmış. O gece yirmi iki kişilik bir grupla o köyü bastık, evleri tek tek aradık, sorduk. Bu, Jandarma Genel Komutanlığı’na gitti, Başbakan’a gitti, “Sakallı beni tehdit etti” diye şikayette bulundu. Güneş Gazetesinin birinci sayfasında açıklama yaptı. Yani Kamer GENÇ o gece orada olsaydı, ölmüştü.

Kimse Olayın Tamamını Bilmez

Para konusunu aşırı derecede abartıyorlar, diyorlar ki bana, sen diyorlar 34 milyar almışsın, bu doğru değil, kim bana çıkarıp tak 34 milyar verecek. Bir miktar para vardı, beş yüz, bir milyar lirasını Bervan Kod FATMA götürdü. Ama, Fatma bizim baldızımız olmuş, haberim yok.
Bunlar hep benim yaşadığım şeyler. Şimdi şu var, ben hayatta lükse, servete, sermayeye yatırım yapmadım, başımı sokacak yere yatırım yaptım.
Dün başkana da söyledim, daha önce de söyledim, eskiden bilmediğimiz bazı şeyler oldu, yani bazı şeyler dediğim, ne oldu, yani sen bilirsin de soramazsın.

Cem ERSEVER, bildiği bütün olayları en detaylı şekilde yazmıştı. Peki derinlendirilmiş şekliyle hepsini yazmış mıydı? Tek kelimeyle hayır, bunu yapamadı. Zira o sadece bir kısmını biliyordu, o kadarını yazdı., gerçek olay daha büyük.

http://www.atin.org/detail.asp?cmd=articledetail&articleid=223

12. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***


18 Eylül 2015 Cuma

TÜRK SİYASİ TARİHİNİN 2 Cİ ASKERİ DARBESİ 12 EYLÜL VE ÖNCESİ BÖLÜM 9




TÜRK SİYASİ TARİHİNİN 2 Cİ ASKERİ DARBESİ 
12 EYLÜL VE ÖNCESİ   

BÖLÜM 9



_ 12 MART ÖNCESİ VE SONRASI  TOPLUMA ŞİDDET UYGULAYAN EYLEMCİ GRUPLAR..

      THKP.  THKP-C , TKP, THKO, DEV SOL , DEV YOL , 


  _ ÜLKÜCÜ GENÇLİK ve ÜLKÜ OCAKLARI, TÜRK AYDINLAR OCAGI..,


  _ İSLAMİYETİ ÖNDERLİK SAYAN  GRUPLAR


1970-1980 DÖNEMİ ÖĞRENCİ OLAYLARI

Önce masum öğrenci gösterileri şeklinde başlayan, daha sonra anarşiye dönüşen, 1968 yılında bütün dünyayı etkisi altına alan ve bugün dahi farklı biçimlerde devam eden öğrenci ayaklanmalarının birtakım nedenleri vardır.

Öğrenci ayaklanmalarının siyasal hayattaki yerini incelemeye başlamadan önce bu konuda öne sürülen birtakım görüşleri açıklamakta yarar vardır.

Psikolojik açıklamalar


Son yıllarda meydana gelen gençlik hareketlerinin şiddete yönelmesini psikolojik nedenlere bağlayanlar bulunmaktadır.
Psikiyatrlara göre; “Şiddet, derin bir mahkumiyet duygusuna, mutlak gerekli olan şeye sahip olunmadığı duygusuna tepki olarak doğan bir davranıştır.
Çağdaş genç ne babasında, ne toplumda kendisine model olarak alacağı, benzemek isteyeceği görüntüyü bulmaktadır. Şiddeti doğuran neden budur.”

Biyolojik Açıklamalar

Gençliği, özellikle üniversite gençliğinin isyanını biyolojik verilerle açıklamaya çalışanlara rastlanmaktadır. Roger Masters’ e göre gençlik isyanının evrensel nedeni biyolojiktir. Üniversiteli gencin ergenliğin ötesinde çocukça bir faaliyet biçimini sürdürmek zorunda bulunuşu,  sıkıntılarının büyük çoğunluğunun temelindeki nedendir. Çünkü bu şekildeki hayat tarzı gencin hem yetişkinlerin hiyerarşisinde yer almasına izin vermemekte hem de saldırganlık dürtülerini boşaltma olanağı tanımamaktadır.

Klasik Marksist Görüş 


Karl Marks ve Friedrich Engels’ e göre günümüze kadar bütün toplumların tarihi, sınıf kavgasının tarihidir. Marksizm’e göre tarihsel evrim sınıf çatışmasına dayanmaktadır. Bu çatışma “Ezilenlerle ezenler, sömürenlerle sömürülenle arasındaki bir çatışmadır. “ Üretimde ana rolü oynamasına rağmen , üretim ilişkilerinin değişmemesi neticesinde zarar gören toplumsal sınıf üretim ilişkilerini kendi lehine değiştirerek devrim yapar. Özünde öğrencilerin mücadelesi de sınıf çatışmasının bir parçasıdır. Marksizm’e göre “

Gençliğin eylem tarzı da küçük burjuvazinin eylem tarzıdır. Küçük burjuva davranışlarının sorumsuzluğu, kaypaklığı, dönekliği, başı bozukluğu ve terörizme yatkınlığı gençlik eylemlerinde görülecektir. “


1960-1971 dönemlerinde üniversitelerde teorik olarak oluşturulan Maksist akımlar 1971’ den sonra eylemlerle birlikte köy ve kasabalara yansıtılmış,
terör ve anarşiye dönüşmüştür.
Bazı yazarlarca öğrenci hareketlerinin anarşist niteliği öğrencilerin henüz proleterleşme sürecinin başlangıcında bulunmalarına bağlanmaktadır.


ÇAĞDAŞ ÖĞRENCİ HAREKETLERİNİN ORTAK NİTELİKLERİ


1.Üniversiteye Karşı Olmak

Son otuz yıldır ortaya çıkan öğrenci hareketlerinin üniversiteye karşı olma niteliği belirgin bir şekilde ileri derecede endüstrileşmiş batılı ülkelerde görülmektedir. Öğrenci isyanları ilk etapta üniversite içi sorunlardan başlamış, daha sonra ülke çapındaki sorunlara ve  düzenin kendisine yönelmiştir.

Öğrencilerin üniversite içindeki en büyük istekleri yönetimde söz sahibi olabilmektir; ancak bu amaçlarına ulaşamayan gençler üniversitenin kendisine saldırmaya başlamışlardır.
Fransa’ da üniversite öğrencisinin kendi eğitim kurumuna karşı çıkışı 1967 yılının Kasımında görülmüştür. Nedeni ise öğrencilerin özerk üniversite karşılıklı tartışmaya dayanan ders ve daha yumuşak bir sınav sistemi istemeleridir. İkinci neden de yönetimde söz sahibi olmak istemeleriydi.


Üniversitelerdeki öğrenci sayısının artmasına karşılık, üniversite sayısında bir değişiklik olmaması da olayların çıkmasında önemli bir etken olmaktadır. 
Bunun en güzel örneğini Federal Almanya’ da ki Hür Berlin Üniversitesi’nde görmekteyiz. Bu üniversitede huzursuzluk sınıfların kalabalıklaşmasıyla başlamıştır.

Üniversiteler modernleştikçe ve öğrencilerin beklentilerine cevap verebildikçe gençlik isyanı, üniversitedeki sorunlardan çok siyasal sorunlara ve düzene yönelmektedir.


Benzer şekilde Japonya’ da da isyanlar sınıfların kalabalıklaşması neticesinde ortaya çıkmıştır. Endüstrileşmemiş sosyalist ülkelerin büyük çoğunluğunda öğrenci hareketleri üniversiteyi değiştirme isteğinden kaynaklanmamaktadır. Rus Prof, Toparnine’ ye göre Rusya’ da herkese eşit  eğitim olanakları sağlanmaktadır. Bütün eğitim kurumları ücretsiz ve pek çok öğrenci bursludur. Bu yüzden isyanların nedeni üniversiteyi  değiştirmek değildir. Rusya’ da herkese çalışma olanağı bulunduğu için, öğrenim gören gençler geleceklerinden emindirler. Ancak bu durumu genellemekten kaçınmak gerekir. Çünkü sosyalist bir ülke olan Yugoslavya’ da çıkan öğrenci isyanlarının nedeni üniversiteyi değiştirme isteğinden  kaynaklanmaktadır.

Türkiye’ de ise, 1967-1968 yıllarında ortaya çıkan öğrenci hareketlerinin en belirgin özelliği üniversite içi sorunlar ve genel olarak eğitim sistemiyle ilgili oluşlarıdır.  Bu öğrenci hareketleri öğrencilerin üniversite içi sorunları düzene bağlama isteklerinden doğmuştur. Türkiye’ de öğrencilerin büyük bir kısmı eğitimlerini bitirdikten sonra iş bulabilme kaygısına düşmektedir. Özellikle son sınıflara yaklaştıkça bu kaygı artmaktadır.  Hacettepe ve Erzurum Atatürk Üniversitesi öğrencileri arasında yapılan bir araştırmaya göre son yıllardaki gençlik hareketlerinin nedeni “ tek başına veya başka bir etkenle birlikte eğitim düzenindeki yetersizlik “ e bağlanmaktadır. 

Öğrenci ayaklanmalarının amaçlarından birisinin üniversiteyi değiştirmek olmasının temelinde, üniversitenin öğrencilerinin beklentilerine cevap verememesi yatmaktadır. Bir yandan üniversite sayısı hızla artmış ancak diğer taraftan üniversitenin imkanları artmamıştır. Buna paralel olarak öğrenci ile öğretim görevlilerinin ikili ilişkileri de azalmıştır. Ayrıca olanakları öğrenci sayısının artma hızın yetişememiştir.

Gelişmiş ülkelerde iş bulma olanakları artsa bile bu kişinin aldığı eğitimin karşılığı olacağı anlamına gelmeyebilir. Sorun üniversitenin kendi imkanlarıyla çözülemediği için, üniversiteye karşı doğan bu kızgınlık bir süre sonra rejime ya da düzene yönelmektedir. Ancak bazı ülkelerde bunun tersi bir duruma da
rastlanılabilmektedir. Önemli bir rejim sorunun bulunduğu ülkelerde üniversite içi sorunlar bu yurt çapındaki soruna bağlandığı için rejim sorunu çözüldüğünde ortaya çıkmak üzere bir kenarda beklemektedirler. Polonya’ da buna
benzer bir durum yaşanmıştır.


2)Rejime Ya da Toplumsal Düzene Karşı Olmak


Sovyet Rusya’ da rejime karşı hareket daha çok üniversite öğrencileri arasından çıkmıştır. Öğrencilerin amacı sosyalizmi özgürlük içinde kurmaktı.

Polonya’ da da öğrenci hareketlerinin temel niteliği rejime karşı oluşudur. Ancak karşı oldukları sosyalizm değil, iktidardakilerin sosyalizme  ulaşmak için izledikleri otorite ve bürokratik tutumdur.

Türkiye’ de 1965-1970 döneminde öğrencilerin yaptıkları 92 sessiz yürüyüşten sadece 27 tanesi üniversite ve eğitim sistemi ile ilgili nedenlerdendi. Geri kalan 65 sessiz yürüyüş ise toplumsal düzen ya da siyasal rejimle ilgili sorunlar nedeniyle gerçekleştirilmişti. Yine yeni bir eylem biçimi olan boykot ve işgallerle ilgili olarak da aynı şeyi söyleyebiliriz.

Eylemler sırasında polis tedbirlerine başvurulduğu ölçüde öğrenciler rejime karşı çıkmaya başlamaktadırlar.

3)Yetişkinlerin Örgütlerinden Ve Önderliğinden Bağımsız Olmak 



Öğrenci hareketlerinin yetişkinlerin örgüt ve önderliklerinden bağımsızlaşması olayını en belirgin olarak ileri derecede endüstrileşmiş batılı ülkelerde görmekteyiz. Birleşik Amerika’ da eyleme katılan gençler eskiden yaşlı kuşaklardan önderlerin peşinden giderlerken, bugün bu durum hemen hemen sona ermiştir. Aynı şekilde 1968 Mayıs-Haziran olaylarına gelinceye kadar Fransa’daki  gençlik hareketlerini siyasal partiler kontrol edebiliyorlardı ancak öğrenci ayaklanması olarak değerlendirilen hareket orta ve yaşlı kuşakların egemen oldukları siyasal örgütlerin dışında gelişmişlerdir.

Toplumda köklü değişiklerden yana olan siyasi partilerin iktidara gelme olasılığının bulunduğu ülkelerde, gençlik hareketleri yetişkinlerin örgütlerinin paralelinde gelişmektedir. Ancak geleneksel partilerin itibarlarını yitirmiş olduğu ülkelerde öğrencilere mümkün bir bütünleşme yolu kapanmış bulunmaktadır.

Türkiye’ de 12 Mart 1971’ e giden olaylar içerisinde gençlik hareketleri hızla yetişkinlerin örgütlerinden ve önderliklerinden bağımsızlaşmıştır.
Bunun örneklerini siyasal yelpazenin sol kanadında bulunan Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye İşçi Partisi’ nde görülmüştür. TİP yöneticilerinin anarşik nitelikteki eylemlere karşı çıkmaya başlamasıyla bütün etkinliğini yitirmiştir. CHP’ de ise, gençlik kolları birçok konuda değişmez Genel Başkanla
karşıt görüşleri savunabilmiştir.

4) Şiddet 

ABD’ de öğrenci hareketlerinde şiddet 1964 yılından itibaren ortaya çıkmaya başlamıştır. Berkeley Üniversitesi’ nde siyasal parti ve grupların üniversite içinde faaliyet göstermesini yasaklayan eski bir kuralın uygulanmaya başlamasıyla öğrenci hareketleri şiddet kazanmaya başlamıştır.

Fransa’ da bütün dünyanın ilgisini çeken öğrenci ayaklanmalarının ilk sinyalleri 1 Mayıs 1968’ de Paris’ de Edebiyat ve Hukuk bölümlerinin bulunduğu Nanterre’ de başlamıştır. Aşırı sağcılar tarafından yangın çıkarılması üzerine öğrenciler toplanıp protestoya başlamıştır. Polisin ikazı, uzun süren çalışması sonucu
bina tahliye edilmiştir.

Alman öğrencilerinin başvurdukları şiddet yolunun gerekçesi “ gösteriler sırasın da polis halk ne kadar tahrik edilir ve öğrencilere karşı ne derecede sert tedbirler almaya zorlanırsa, halk o oranda cereyan eden hadiseler ve bunların altında yer alan taleplerle ilgilenecek, ezilen, dövülen fikirlerini serbestçe ifade etmekte alıkonulan öğrencilerin safında yer alarak onları destekleyecektir.” 


Sosyalist ülkeler içinde en şiddetli öğrenci hareketlerine Polonya’da rastlanmıştır. 1967 Kasımında bir piyesin yasaklanması ile başlayan olaylar birçok öğrenci önderinin üniversiteden çıkarılması ile hız kazanmıştır.
Polis copları öğrencileri bir yandan şiddete bir yandan da rejime karşı çıkmaya itmiştir.

Türkiye’ de 1967-70 dönemler indeki öğrenci hareketleri incelendiğinde öğrencileri şiddete iten olayları şöyle sıralamak mümkündür.

 “Polis, öğrenci eylemlerinin henüz saldırıya dönüşmediği dönemlerde bile zaman zaman gereksiz şiddet göstermiş ve siyasal çatışmada bir taraf gibi davranmış tır. Sonuç başlangıçta tarafsız olan büyük öğrenci kitlesinin emniyet kuvvetlerine güvenlerini yitirmeleri olmuştur.


Özellikle başlangıçta, bazı eğitim kurumlarının yöneticileri öğrenci isteklerine karşı anlayışsız davranmış, barışçıl eylemler karşısında bile, çağ dışı kalmış disiplin hükümlerini uygulamak istemişlerdir.


Masum eylemlere ilgi göstermeyen kamuoyu ve basın organları şiddet eylemlerine özel bir ilgi göstermiştir.

Sağ terörün cezasız kaldığı izlenimi yaratılarak, sol grupların buna karşı silahlanması sağlanmış, her iki taraf da böylece silahlı çatışmanın içine çekilmiştir.


Barışçıl yollarla sağlanamayan bazı isteklerin şiddete başvurulduğunda sağlandığı örnekler olmuştur. “


“1968’lerde ülkemizde siyasi liderler milli birlik yolu içinde köklü önlemler ele alacakları yerde tersine olayları körükleyici nitelikte semboller kullanmak suretiyle ortamı sürekli gergin tutmaya çaba göstermişlerdir. Buna paralel olarak üniversite üstü kuruluşlar hatta bazı üniversite  yetkilileri üniversitedeki huzursuzlukları siyasi sebeplerden ziyade sosyal amaçlı ‘masum öğrenci ‘ istekleri olarak değerlendirmek  suretiyle polisin üniversite kampüslerine girmeyeceği tezini savunmuşlar , hükümeti desteklememişlerdir.”


ÖĞRENCİ HAREKETLERİNİN SINIFLANDIRILMASI


Genel eğilim, öğrenci ayaklanmalarının kapitalist, sosyalist ve geri kalmış ülkelere göregruplandırmak şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Böyle bir tipoloji denemesi için üç boyut temel olarak alınmalıdır. Üniversite, siyasal rejim ve toplumsal yapı.

Üniversite

Üniversitenin modern ya da geleneksel oluşu , öğrenci hareketlerinin gelişme çizgisi yönünde önemli rol oynamaktadır. Üniversitenin değişen koşullara
uyum sağladığı ve demokratikleştiği doğrultuda hareket üniversite dışına yönelmektedir. Üniversite içi sorunlar çözüldükçe, öğrenciler asıl  problemlerinin çözümlenemediğini görerek toplumsal düzene ya da rejime yönelmektedirler. 
Bu asıl sorunların başında da gelecekte beklentilerine uygun bugünkü çabalarının karşılığı bir toplumsal konuma sahip olamama endişesi yatmaktadır. Modern ve büyük üniversitelerde öğrenci hareketleri üniversite dışına , geleneksel üniversitelerde ise daha çok üniversite içi sorunlara yönelik olmaktadır.

Siyasal Rejim

Rejimin otoriter ya da liberal siyasal iktidarın toplumsal düzendeki köklü değişmelerden yana veya karşı oluşu ve siyasal iktidarın genç kuşaklara açık ya da kapalılığı, öğrenci hareketlerinin niteliklerinin belirlenmesinde önemli etkenler olarak ortaya çıkmaktadır.
Rejim otoriterleştikçe, öğrenci hareketleri rejime karşı bir görünüm kazanmakta ve toplumdan belirli bir destek görebilmektedir. Tam aksine rejim liberalleştikçe, öğrenci hareketleri çoğunlukla toplumsal düzendeki bozukluklara karşı çıkmakta dır. İktidarın gençlere açık ya da kapalı olması da bu sorunla yakından alakalıdır. İktidar genç kuşaklara kapandıkça, öğrencilerin rejime karşı çıkma eğiliminde bulundukları görülmektedir.

Toplumsal Yapı

Gelişmiş kapitalist ülkelerde siyasal iktidar orta yaşlı kuşakların elindedir. Bu yüzden öğrenciler için tek mümkün faaliyet yolunun gençlik hareketleri olması kaçınılmazdır. Gençler tüketim toplumunu adaletsiz ve akıl dışı buldukları için reddetmektedirler. Gençlere göre teknolojik gelişme akılcı toplum için daha
fazla olanak sağlamaktadır.

Gelişmiş sosyalist ülkelerdeki öğrenciler ideoloji ile uygulama arasındaki çelişkiye karşı çıkmaktadırlar. Sosyalizme itirazları yoktur ancak daha fazla özgürlük istemektedirler.

Geri kalmış ülkelerde ise öğrenciler hızlı ve adaletli bir kalkınmadan yana olup siyasal hayatta önemli bir rol oynamak istemektedirler.

Son yıllardaki öğrenci hareketlerini belirgin özellikleri açısından iki grupta incelemek mümkündür.


A: Şiddete dayalı isyan niteliğindeki öğrenci hareketleri

B: Rejimle bütünleşmiş, rejimin bir parçası halindeki isyan niteliğinde olmayan öğrenci hareketleri


Asıl önemli olan birinci gruba giren öğrenci hareketleridir. Bunları da kendi arasında üçe ayırmaktayız.

1-Toplumsal düzene karşı, diğer kesimlerden kopuk öğrenci hareketleri

Bu özelliklere sahip öğrenci hareketlerine daha çok rejimin o toplumun şartlarına göre liberal sayılabileceği ve üniversitenin değişen şartların büyük ölçüde gerisinde kalmadığı ülkelerde rastlanır. Batı Almanya’ da Hür Berlin Üniversitesi’ nde ortaya çıkan öğrenci hareketleri ile Türkiye’ de ODTÜ etrafında gelişen öğrenci hareketleri bu gruba dahil edilebilir.

2-Siyasal rejime karşı, toplumdaki diğer bazı güçlerle dayanışma halindeki öğrenci hareketleri

Dikkati çeken nokta siyasal rejimin otoriter karakterde olduğu ülkelerde öğrenci hareketlerinin toplumda yalnız kalmadığı ve toplumsal düzene değil, rejime karşı çıktığıdır. Rejimin yumuşaması amacı içinde toplumun birçok kesiminden destek görmektedirler. Rejim sorunu ön plana çıktığı için, üniversite içi sorunlar çoğu zaman söz konusu bile edilmemektedir.

3-Üniversiteye ve toplumsal düzene karşı, toplumun diğer kesimlerinden kopuk öğrenci hareketleri

Üniversitenin geleneksel niteliğini koruyup, değişen koşullara uymadığı durumlarda , bu hareketler başlangıçta daha çok üniversiteyi değiştirme amacına yöneliktir .Bu yolda etkin olamadığı durumlarda öğrenci çoğunluğunun sorunu düzene bağlaması hızlanmaktadır.
Türkiye’ de İstanbul ve Ankara Üniversiteleri gibi ODTÜ’ne oranla daha eski ve geleneksel olan kuruluşlardaki öğrenci hareketleri de daha çok bu çizgiyi işlemişlerdir. Mücadele rejim dışına taşınca hareketin toplumsal destekten yoksunlaşması daha hızlı bir zaman içinde olmaktadır.
Türkiye’ de 1968’ den sonraki öğrenci hareketlerini daha öncekilerden ayıran en önemli farklılıklardan birisi budur.

B) İsyan niteliğinde olmayan, siyasal rejimle bütünleşmiş öğrenci hareketleri 

Bunlar ya teknolojik ve demografik gelişmenin çok gerisinde kaldıkları için kuşaklar arası bir çatışmanın doğmadığı ülkelerdir , ya da çok önemli bir milli mesele toplum içinde genel dayanışmayı zorunlu kılmaktadır.


Geri kalmışlığın alt sınırında olan ya da toplumsal düzende köklü değişikliklerden yana iktidarların bulunduğu ya da çok önemli bir ulusal sorunla karşı karşıya kalan ülkelerde, öğrenci hareketleri isyan niteliğine bürünmemekte, rejimle bütünleşmektedir.

27 MAYIS 1960 DARBESİ VE GENÇLİK HAREKETLERİ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ


“ 27 mayıs 1960, ülkemizin tarihinde yeni bir dönemin, ordunun siyasete egemen olduğu ya da en azından bu alanda etkin rol oynadığı yeni bir dönemin
başlangıcı.”

O dönemde yaşanan toplumda yıllardır süregelen memnuniyetsizliğin, sosyal birikimin patlamasıydı.” Menderes iktidarı korkunç gafletleri ve bin bir hatası ile genç subayların bu cüretli girişimi için gerekli zemini çoktan hazırlamış bulunuyordu. “

27 Mayıs ihtilalinin dikkati celbeden özelliklerinden birisi gençlerden tam destek görmesidir. Gençlik 27 Mayısın gerçekleştirilmesinde önemli katkılarda bulunmuş, hatta Kurucu Mecliste bile üyeliklere getirilmiştir.


“Ülkemizde askeri müdahaleler yolunu açmış olmakla birlikte, 27 Mayıs Devrimi , özgürlük ve demokrasi adına yapıldı. Meşruluğunu buradan alıyordu, gerekçesi buydu. 27 Mayıs olayının gerekçesi anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlara son vermek, demokrasiyi ve özgürlüğü yeniden sağlamak.”

Her şey yolunda gidiyor derken Milli Birlik Komitesi’nin aldığı bir karar kendisine olan güvenin sarsılmasına neden oldu. MBK 27 Ekim de bir tebliğ yayınlamış ve bununla üniversitelerde bir tasfiye operasyonu başlatmıştır. Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 114 sayılı kanun ile üniversitelerin 28’ i Ord. Profesör, 57’ si Profesör ve diğerleri de öğretim üyesi ve asistanı olan 147 öğretim üyesi görevlerinden alınmışlardır. Bunlar arasında MBK’ nın ihtilal günü davet ettiği Tarık Zafer Tunaya da yer almaktaydı. Haber yükseköğrenim çevrelerinde şaşkınlıkla karşılanmıştır. Tasfiyenin gerekçesi net bir şekilde açıklanmamış ve listede yer alan kişilerin yetersizlikleri belirtilmemiştir.

27 Mayısın gerekçelerini en iyi kavrayabilecek ve kamuoyunu aydınlatabilecek olanlar şüphesiz ki aydınlardır. Aydınların da seslerini en iyi duyurabilecekleri yer üniversitelerdir. Bu yüzden 27 Mayısçı subayların en büyük destekçisi olan üniversite öğretim üyelerini yine bu subayların üniversiteden tasfiye etmesi
yadırganmamalıdır.

“147 öğretim üyesinin büyük çoğunluğu gerçekten de solcu ya da sol eğilimli oldukları için değil fakat MBK onları genel olarak öyle sandığı için görevden uzaklaştırılmışlardır.

27 Mayısın ne denli sol düşmanı olduğu buradan açıkça anlaşılmaktadır.

Bu olaylara paralel olarak iki rektör; Sıddık Sami Onar ile Fikret Nerter görevlerinden istifa etmişler ve 27 Mayısın en önemli destekçilerinden olan
üniversite gençliği MBK’ ne sırt çevirmiştir. Öğrenciler 1 Kasımda yani üniversitenin açılış gününde boykot kararı almışlar, MBK gençliği ikna
etmeye çalışmış ancak yaptığı toplantılar halkı oyalama taktiğinden başka bir şey olmadığı için bir sonuç alınamamıştır.

Ancak bu 2 Ordu-Gençlik el ele şarkılarıyla gelen bir iktidarın kendi hatası yüzünden, ayaklarının altındaki zeminin kayması demekti.
MBK desteğine büyük gereksinim duyduğu üniversitenin gözünde kendi ölüm fermanını imzalamıştı artık. “


“Üniversiteler birçok sosyal patlamalarının devrim eylemlerinin döl yatağı olmaktadır.Topluma başkaldırmalar, ona yeni norm ve biçimler vermenin ilk tohumları üniversitelerde yeşermektedir.
 Çünkü gençlik enerjisi ve psikolojik itici güçlerin kaynağı bu kuşağın sosyal tortuları üzerine kurulur. Bunun gibi üniversite gençliği, sosyal entelijansiyanın tamamlayıcısı unsuru olarak öteki halk tabakalarıyla doğrudan bütünleşme ve onları belirli idealler etrafında yönlendirme imkanına da sahiptir.”

27 Mayısın getirdiklerinin en önemlisi Yeni Anayasa idi. 1961 Anayasası düşünce ve anlatım özgürlüklerinin güvence altına alınmasını sağlamış, hatta yıllarca söylenmeye cesaret edilemeyen, ağza alınamayacak sol düşüncelerin açıklanması olanağını yaratmıştır.
Fakat 27 Mayıs öncesi en masum sosyal demokrat düşünceler bazı çevrelerin komünistlik suçlamalarına hedef oluyordu. Artık sol yayınlar rahatlıkla basılmaya başlamıştır. Üniversite gençliği ise kendisini klişeleşmiş düşüncelerden kurtarmaya çalışmıştır.

Üniversitelerde Anayasa teminatı altında Fikir Kulüpleri kurulmaya başlamıştır. Gençlerin eylemleri ihtilalin amacına uygundu. 

27 Mayıs ihtilalinin gerçekleştirilmesin de büyük payı olan gençler ve örgütleri önem kazanmışlardır. Gençlerin yapmış olduğu eylemler Atatürk ilkelerini korumaya yönelikti. 27 Mayıs ve devrimlere yönelen hareketlere, ilk tepki çıkaran gençlerdi.

CHP’ den kopmalar


Atanın ilkelerini koruma uğruna savaş veren gençler bizzat Atanın partisi olan CHP’ den kopmaya başlamışlardır. Bunda en büyük etken CHP’nin gençlerin ihtiyaçlarına cevap verememesi ve 1961 Anayasasının öngördüğü yapı değişikliklerini gerçekleştirecek reformları yapamamalarıdır.

O dönemde mecliste salt çoğunluğu sağlayan bir parti olmadığı için CHP-AP koalisyonu kurulmuş ancak bu koalisyon ülke sorunlarını çözmekte yetersiz kalmıştır.

Bunların yanı sıra CHP’nin gençliğin tepkisini almasının nedenlerinden biri de üniversite harçlarına zam kararı almasıdır. Gençlik öğrenimine engel olan eski zihniyetle, harç uygulaması çıkaran zihniyeti aynı kefeye koymaktaydı. Hükümet yine de gençliğin sorunlarıyla ciddi olarak ilgilenmemiş yalnızca gençliğe bilimsel değeri olmayan kitapları sunmuştur.

Politikacılar öğrenci örgütleriyle işbirliğine girmişler ve liderleri kontrollerinde tutarak kitlelere hükmedebileceklerini zannetmişlerdi.
Ancak gençlik anayasanın getirdiği özgürlükler sayesinde çok çeşitli kitaplar okumuş ve kendilerini yönetmek isteyen siyaset adamlarının çoğunu alt etmişlerdir.

Öğrenciler bu bilinçlenme doğrultusunda yalnızca öğrenci sorunlarıyla ilgilenmemiş aynı zamanda ülke sorunları için de kafa yormuşlardır.

Patlak veren bu olaylar neticesinde gençlik yavaş yavaş CHP’ den kopmaya başlamıştır. Aynı dönemde Türkiye İşçi Partisi zamanının CHP’ si gibi gençlerin gözdesi haline gelmiştir.

Sağ Şahlanırken 


Bu arada milliyetçi kesim de boş durmuyordu. Kızıl yobaz olarak nitelendirdikleri komünistlere karşı faaliyetteydiler.

10 Ekim 1965 tarihinde mecliste bütün dengeler yerinden oynamış ve iktidar sağ kesimin eline geçmiştir. Adalet Partisinin iktidara gelmesi ile beraber “1960’tan
sonra kontrol altında tutulan ‘Doğucu-İslamcı Cephe’ yayından fırlamıştı artık. 1967’de Süleymancılık diye adlandırılan bir tarikat ortaya çıkmıştır. Bu kesim
İlahiyat Fakülteleri dahil, tüm öğretim kurumlarına karşı çıkmıştır.

Solda Kıpırdanmalar


Sağdaki bu gelişmelere karşılık bir yandan O da Türk solunda kıpırdanmalar başlamıştır. ODTÜ’de Demirel aleyhtarı gösteriler başlamıştır. 27 Mayıs Milli Devrim Derneği kurulmuştur bu konuda çalışmalar yapmak üzere. TİP kısa sürede büyük gelişme göstermiş dolayısıyla sosyalizmi benimseyenlerde bir artış olmuştur. 1963 yılından beri fakültelerde oluşturulan Fikir Kulüpleri, Fikir
Kulüpleri Federasyonu adı altında bir araya gelerek 1960 sonrasının ilk sosyalist gençlik örgütünü kurmuşlardır. Gençlik o yıllarda TİP’in izinde gitmekteydi; ancak çok geçmeden sol içinde TİP’e karşı örgütler ortaya çıkmaya başlamıştır. “Sol Kemalistler” olarak tanımlanan bu grup Yön dergisinde başlayıp, Devrim gazetesinde iyice belirginleşmiştir.

Doğan Avcıoğlu’nun öncülüğünü yaptığı Sol Kemalistlere göre “işçi sınıfı ülkemizde sol kapitalistlerin, ağaların, tefecilerin vs. ördüğü bir ağ içersinde
tutsak olduğu için seçim kazanamaz. Parlamentoda çoğunluğu sağlayarak iktidar gelmek Türkiye solu için bir düştür. Bu olanaklı olsa bile çok uzun bir süreyi gerektirtir. Oysa Türkiye’nin bu sürece dayanma gücü yoktur. Ne var ki devrimci bir yönetim toplumdan yana olursa, toplum onu kendiliğinden destekleyecektir.”

AP militanı gençler O dönemde tarafından Türkiye Milli Talebe Federasyonuna karşı (TMTF) bazı görüş ayrılıklarının ortaya çıkması sağlandı. Ancak TMTF’nin
amacı zaten apaçık ortadaydı. “Atatürkçü halkı, devrime, 27 Mayıs Anayasası ile öngörülen temel hedeflere bağlı Türk halkını çileden yoksulluktan kurtaracak, çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak yönde dinamik, sağlam eylemlere bağlı bir yol.”

İktidar döneminin bu önemli örgütü ele geçirilmeliydi. Bu yüzden AP TMTF binasına türlü hilelerle hakim olmayı başarmıştır.

Bütün bu uygulamalara karşılık solcu gençlik yeni örgütlenme yoluna gitmiştir. Sosyal demokrat gençler tarafından Sosyal Demokrasi Dernekleri Federasyonu kurulmuştur.

Öğrenci dernekleri Anayasanın, bazı grupların çıkarlarına yönelik kullanılmasına karşıydılar. Bu yüzden 14 Kasım 1967’de İstanbul-Ankara arasında özel üniversitelerin kurulmasını protesto etmişlerdir.

“1965’lerden itibaren ülkemizde siyasi parti liderleri, hükümetler ve benzeri kuruluşlar giderek üniversite ve kampüslerinde yoğunlaşan boykot ve işgal gibi eylem biçimlerini milli birlik ruhu içinde ele alacakları yerde meseleyi ‘sen-ben’ kavgasına sürüklemek suretiyle hafife almışlar hatta bununla da iktifa etmemek üzere-adeta yangının üzerine körükle gidercesine- boykot ne ise işgal de odur denilerek bu işgalleri meşru göstermeye çalışmış veya ‘sokaklar gezmekle aşınmaz’ teranesiyle öğrenci eylem biçimlerinin akış kanallarını genişletmişler dir.”

1965 sonrasında hemen hemen her konuda öğrenci kuruluşları görüş bildirmiş, eylem yapma yoluna gitmiştir. Örneğin Ortaca’da meydana gelen Alevi,Sünni çatışmasını İTÜ Öğrenci Birliği olaya müdahale ederek barışla sonuçlandırmıştır.

Yine bu dernekler ülkenin politik yaşamında da olumlu bir rol üstlenmişlerdi. Durum böyle olunca bu kitlesel güçten korkan iktidar kamuoyunda gençlere karşı tepki oluşturmaya başlamıştır. Eylemlerin farklı boyutu halka yansıtılıyor, bu öğrenci dernekleri aleyhine propagandalar yapılıyordu.

“Ülkemizde 1968’lerde başlayan sol sloganlarının malzemesini teşkil eden ‘üniversite özerkliği’ veya ‘halka dönük’ üniversite dövizleri, üniversite-devlet arasındaki zihniyeti büyük ölçüde zedelemiş, adeta üniversiteler ‘devlet içinde devlet’ kurma eğilimine dönüşmüşlerdir. Durum böyle olunca birer feodal kuruş haline gelen üniversiteler rahatlıkla içerden fethedilmek suretiyle sol kuruluşların kucağına itilmişlerdir. Bu yüzden üniversitelerimizin siyasallaşması (politize olmasının) önüne geçilememiştir.

Bir diğer önemli nokta; Türkiye’nin de demokrasiyle yönetilen diğer ülkeler gibi dış güçlerin etkisinde olup, ihtilalcilerin propagandalarına maruz kalmasıdır. Zaten ülkenin yapısı da buna çok müsaittir. “İdeolojik tehditler ve propagandalar, gerilla faaliyetleri, bölücü ve bölgeci cereyanlar, din istismarı, toplumumuzu tehdit eden faktörlerin başlıcalarıdır.”

1968 yılına gelindiğinde sağ cephede de epey kıpırdanmalar olduğu görülmektedir. Sola karşı ‘şahlanış mitingleri’ düzenlenmiştir. Bu yıllarda Suudi Arabistan Kralı Faysal tarafından Rabıtat-ül Âlem-il İslami’ye (Dünya İslam Birliği) kurulmuştur. Cemiyet Türkiye’de şeriatçi düzenin kadrolarını kurmuş ve devlet sektörünün önemli noktalarına hakim olmuştur.

1968 yılı dünyada ve Türkiye’de öğrenci olaylarının en yoğun olduğu dönemdir. 

Soldaki kimi gençlik grupları iktidara yönelik eylemlerine bu dönemde başlamıştır. 

Bunun ilk örneklerinden biri AIESEC toplantısında görülmektedir. (ekonomi ve ticaret öğrenimi yapanlara staj olanağı sağlamak, uluslar arası işbirliğine katkıda bulunmak gibi amaçlar taşıyan kuruluş). Aralarında Deniz Gezmiş’inde yer aldığı bir grup bu eylemlerde etkin rol oynamışlardır. Eylemler sırasında tutuklanmış ve hayatlarında ilk kez hapishaneyle tanışmışlardır. Hapishane de bir devlet
büyüğüne karşı helebilme cesaretini gösterebildikleri için tutuklular tarafından çok iyi karşılanmışlardır. Kendilerinin ifadelerine göre eylem iktidara karşı yapıldığı için ilerici-demokrat kamuoyu onları sahiplenmiştir.

Bu olayların yanı sıra emperyalist devletler sömürülerine karşı çıkan ve Türkiye’nin NATO’dan ayrılmasını isteyen gençlerin de etkinlikleri yoğunlaşmıştır.

Öğrenci derneklerinde yeni oluşumlar meydana gelmiştir. FKF’nin başına Doğu Perinçek getirilmiş ve bu örgüt yalnızca üniversite gençliğinin örgütü olmaktan çıkmış, işçi ve köylü gençliğini de kapsamıştır.

Bu yoğun dönemde Yükseköğrenim gençliğinin üzerinde yoğunlaştığı tek nokta “üniversitede reform”du. Artık öğrenciler ilkokuldan üniversiteye kadar eğitimin her aşamasında devrim istemekteydiler.


Milliyetçi Hareketleri



Alpaslan Türkeş gençliğin bir kısmını kendi safına çekmeyi başarmıştı. Emellerine ulaşma yolunda Emin adımlarla ilerliyordu. “27 Mayısı gerçekleştirenlerin arasında yer almasına karşın, 1940’lardan beri Irkçı-Turancı çalışmaları yürüten Türkeş’in özlemi ülkeyi Nazi yöntemlerine göre yönetmekti.” Turancıların gerçek amaçlarını şöyle sıralamak mümkündür:

“1- Nazi Almanyası’nda olduğu gibi komando kampları ve gençlik kuruluşlarının yardımıyla , çeşitli propagandalar vasıtasıyla  hükümeti yıpratıp iktidarı ele geçirmek,

2- İktidarı ele geçirdikten sonra çeşitli baskı metotlarına başvurarak Nasyonel Sosyalist Doktrini Türkiye’ye uygulamak,

3- Nasyonel Sosyalist rejimin Türkiye’ye tatbikinden sonra Türklerin Turan denilen toprak parçası üzerinde toplanmasını ve Tek Millet, Tek Devlet prensibinin gerçekleştirilmesi.

Yurdumuzda

Turancılık ülkesini benimseyen şahıslar iktidara gelip, arzularına göre tek partili Nasyonel Sosyalist bir devlet kurduktan sonra, Turan devleti hudutları
içindeki Türk ırkından olmayan azınlıkları da temizlemeyi planlamaktadırlar.”

10 CU BÖLÜM İLE DEVAM EDECEK..,


.