BİR KAÇ SORU İŞARETİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BİR KAÇ SORU İŞARETİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2020 Pazartesi

ÇÖZÜM SÜRECİ VE BİR KAÇ SORU İŞARETİ

ÇÖZÜM SÜRECİ VE BİR KAÇ SORU İŞARETİ


Feyzi Çelik 
İstanbul. 2017
ÇÖZÜMÜN UÇURUMUNDAKİ SÜREÇ
01.06.2013 


Kişilikli,  kendi farklılığını ifade eden ve farklılığı kabul edilen ilişkilerin olması gerekiyor. Eğer bir taraf diğer tarafı baskı vs yoluyla veya ona başka bir yol bırakmamak şeklinde hareket ediyorsa kendi iradesini ona kabul ettirme çabası olduğundan dolayı bu ilişki biçimi eşit bir ilişki biçimi değildir. Bunu bu şekilde kabul edenler de eşit ilişki içinde olmadıklarının farkındalar. O nedenle onun istemlerinden çok ona bahşedilenden söz etmek daha doğru olacaktır. Beşir Atalay barış sürecini tek taraflı yaptıklarını söylemekten çekinmekle kalmıyor BDP’yi kendileri tarafından atanmış siyasi bir muhatap olduğu şeklinde sözler sarf ediyor Bunun anlamı devlet tarafını üstün görme anlayışının devam etmesidir. Bu da eşitliğe dayalı ilişkiyi dışlayan bir tavırdır. Bu şekildeki tavırlar siyasi ilişki geliştirmek o ilişkiyi başından beri sancılı hale getirir, gelecekte ilişkilerin yürümemesi riskini kendi içinde taşır. Bu şekilde hareket etmenin bir başka olumsuz tarafı da bu tarz ilişkilerin zamana yayılarak farkına vardırmadan onu etki altına almak, bunu bu şekilde tasfiye yöntemi olduğunun anlaşılması durumunda karşısında muhatap olarak yer alanların kandırılmışlık konumuna düşürüldüğünün anlaşılması durumudur. Bu aynı zamanda iki toplum arasında güvensizlik bunalımına yol açar ki gelecek yıllarda çatışma riskini daha fazla içinde taşımasına neden olur. Bu nedenle eşit ilişki temeline dayanılmadığı durumda muhatap olarak kabul ettiğinizi bir taraf olarak da görmekten uzaklaşırsınız bu da sağlıklı ilişki ve iletişimin temeli olan samimiyetin de olmadığını ifade eder.

Beşir Atalay, süreci ayakta tutmak için büyük çaba sarf ediyor. Ancak etrafında dönen oyunları engelleyecek gücü de yoktur,  önemli istihbarat birimleri kendisine bağlı olmasına rağmen bunları etkili bir şekilde kullanamıyor, pratik yönü oldukça zayıf; en önemlisi siyaseti de iyi bilen birisi değil. Bilindiği gibi KCK Operasyonları soruşturması 2007 yılında start aldı. Bir söylentiye göre bu operasyonlarda gözaltına almaları o dönemde Beşir Atalay’ın engellediği söyleniyor ancak bunun doğru olmadığını söyleyebiliriz. Durdurma, yavaşlatma olmuşsa da bu taktiksel bir durdurma, yavaşlatma olduğu söylenebilir. Yerel seçimlerin sorunsuz atlatılması hedeflenmiş olabilir. Nitekim seçimlerden hemen sonra gözaltıların başlamış olması bunun seçimlere dönük bir yavaşlatma olduğunu ortaya koyuyor ayrıca soruşturmanın geniş kapsamlı oluşu da dikkate alınırsa bir yavaşlama ya da durdurmadan söz etmek de mümkün değildir. Böyle bir soruşturma için geçen süre o kadar uzun bir süre de sayılmaz. 

Beşir Atalay’ın yumuşak söylemlerine kanmamak, hükümetin yumuşak yüzü şeklinde bakmak bizi yanıltıcı sonuçlara götürebilir. Onun söylemlerine inanılarak Kürtler üzerinde rehavete de yola açabilir. Bu kadar KCK adı altında operasyonlar yapılırken bunda yer alan aktörlere hiçbir şey olmadan onlar kendi konumlarını devam ediyorlarsa politik olarak farklı bir yönelimin olmadığını bize gösteriyor. Ya da somut adım atılıp bu davaların doğrudan düşmesini sağlamaları gerekiyor madem ki bu operasyonların yapılmasının yanlış olduğu söyleniyorsa o zaman bunca insan neden mağdur edilmeye devam ediliyor, normal yargılama sürecinde dahi tutukluluğun bu kadar uzun sürmesi mümkün değilken, açılımın konuşulduğu bir dönemde hiçbir eyleme karışmamış insanların bu kadar uzun süre tutuklu kalmalar burada bir oyalamanın, zamana yayarak unutturma, onların içerde oluşunu normalmiş gibi topluma yedirme anlayışının hakim olduğu görülüyor. Devlet, bir anlamda Kürt siyasi kadrolarını dizayn etmeye çalışıyor, adeta birilerinin önü kapatılırken birilerinin önü açılıyor benzeri bir durum var. Kürt siyasetinin bir bölümünde çözüm olsun da ne olursa olsun anlayışının giderek etkisini gösterdiği, AKP’nin kendisini egemen güç haline getirip her şeye hükmedebileceği anlayışının kabulüne benzer eğilimlerin Kürtlerin devrimci mücadelesiyle çelişmektedir. Kürtler bulundukları konum, mücadele dinamikleri, dört ayrı ülke içinde etkili siyaset yürütebilmeleri siyasetin Kürtlerin konumuna göre yapılmasını gerektiriyor. Zaten Kürtler bu konuda kararlı bir duruş sergilerse diğer güçlerin Kürtlerin konumuna göre siyaset yapacakları belli olmasına rağmen Kürtlerin bu güçlerinin farkında olmayışları, geçmişin acı olaylarının yarattığı izler nedeniyle kendilerine olan güvenlerini kaybetmeleri konusundaki psikolojileri de bunda etkili olabiliyor. Yapılması gereken en önemli husus birliktelikten ve birlikteliğe dayalı örgütlülüğü daha da geliştirmektir. Geçmişte AKP’ye sonuna kadar kapıyı sonuna kadar kapalı tutmaları nasıl normal değilse AKP’ye kapıların tamamen açık tutulması da normal değildir. Geçmişten bir dakika durun, AKP’yi anlamaya çalışın denildiğinde içinde AKP geçen ne varsa elinin tersi ile geri çeviriyorlardı. Şimdi Reyhanlı olayında dahi AKP’ye yönelik ciddi bir eleştiri yapılmayışı bu söylemle ilgili olabilir. 

Bu Kürt siyaseti için tehlikelidir çünkü kendi içinde tartışmayı ve şeffaflığı da ortadan kaldıran bir durumdur. Eleştirilmesi gereken bir husus da “biz Öcalan’a güveniyoruz, geri çekiliyoruz, Öcalan’a güveniyoruz demokratik siyaset yapıyoruz” söylemidir. Bunu Kürt halkına anlatmak kolay ancak başkalarına bunu inandırmak o kadar kolay olmamaktadır. Onlara da “bu sürecin arkasında Öcalan var, ondan dolayı herkes rahat olsun” diyemiyoruz. Onlar daha somut belirtiler görmek istiyorlar ve bunda da haklılar. İşte böyle bir durumda daha önce Kürtlere yakın durmuş devrimci demokratik çevreler giderek Kürt siyasal hareketinin giderek AKP’yle aynı zemine geldiklerini düşüneceklerinden dolayı Kürtlerin sürekli yaratmak istedikleri birlikteliklere de zarar verecektir. Zarar vermekle kalmayacak bu çevrelerin AKP’nin oluşturmak istediği muhafazakar otoriter yapı karşısında ulusalcı güçlerin yanına savrulmasını da beraberinde getirmektedir. Kürt siyasal hareketi ile AKP arasındaki ilişkilerde eşitlik temelinde gelişmediği için bunun Kürtlerin siyasal varlığına zarar vermeye başladığını görmek gerekiyor.
< Kürdistan Ortadoğu’nun yıldızı veya Kürt sorununu çözen Türkiye Ortadoğu’da güç olacak gibi görüşlerin yoksul Kürde bir faydası yoktur. Kürtler kendi çabasıyla neden Türkiye’yi güç haline getirsinler ki Kürtler neden göbeklerini Türkiye’den koparmıyorlar Türkiye’yi büyüten Kürtlere Türkler ne verecek? >

Verecekleri özgürlük olmayacağı kesin. Verebilecekleri bahşişten öte bir şey olmaz Kürtler, Türklere Anadolu topraklarını açtıkları zaman kazançları ne oldu güçlü bir devlet haline gelen Selçukluların karşısında Bisans gerilemiş oldu daha sonraki aşamalarda Selçuklu çökünce Kürtlerin de çöküşü oluyor ancak Türkler Osmanlı’yı kuruyorlar. Osmanlı zayıf Bisans’ı kolayca yeniyor önünde en büyük engel İran’dı İran’a karşı Osmanlı birlikteliği Osmanlı’nın egemenliğini sağlamakla kalmıyor, Osmanlı İran’ı da arkasına alacak şekilde genişlemesine devam ediyor. 

Ondan sonraki tarihi süreç içersinde Osmanlı ile İran’ın savaşmayışı Osmanlı’nın genişlemesi üzerindeki etkisindendir. Bu şekilde İran siyasi varlığını devam ettirmiştir. Bu kadar önemli siyasal sonuçların oluşmasını sağlayan Kürt-Osmanlı anlaşmasından Kürtler lehine siyasal/tarihsel bir kazanımın çıkmayışı üzerinde Kürtlerin iyi düşünmesi gerekiyor.  Kürtlerin kalıcı bir başarısı yok sadece kendi bölgesinde özerklik(beylik)  benzeri bir durum var. İran’la birlikte olmuş olsalardı daha büyük imkanlar elde edebilecekler miydi? Bunun cevabını vermenin bir anlamı yoktur. Önemli olan bunun bilincine varabilmektir.  Osmanlı’nın son dönemi de Ermeni vs. gelişmelere de bu kapsamda bakmakta fayda vardır. Unutulmaması gereken bir şey varsa o da  yoksul halka dayalı bir hareketi getirip egemenlerin hizmetine koymanın halkların kalıcı barışına bir katkı sunmadığıdır.
Başbakan Erdoğan, 2009 yerel seçimlerinden önce Diyarbakır için Ortadoğu’nun parlayan yıldızı demişti. 

Diyarbakır demek Kürdistan demek olduğu için Demirtaş’ın sözleriyle Erdoğan’ın sözlerinin benzerliği ikisinin hedeflerindeki benzerliği ortaya koyuyor. 

PKK'nin 2004 yılında getirilmek istendiği duruma geldiği görülüyor o dönem ki koşulların uygun olmayışı nedeniyle Öcalan buna karşı durmuştu ya da bundan haberdar edilmemişti yani örgüt bölünürken Öcalan haberdar edilmemişti. 

Bu da yapılmak istenilenin yapılmayışı anlamına geliyordu. Kürdistan konumu ile dünyanın yıldızı durumu da olduğu için rahat yüzü görmüyor Kürdistan’ın suyu, petrolü ve çıkarılmayı bekleyen yer altı zenginlikleri ve uranyumu onu başlı başına yıldız yapıyor. Bu aynı zamanda Kürdistan’ın şanssızlığıdır herkesin Kürdistan’a el atmasının da yolunu açıyor Kürdistan’ın bölünmesinin en önemli nedenlerinden biri de budur. Kürtlerin yapması gereken onları bölenlerden uzak durup bölgenin yoksul ezilen halklarıyla birlikte mücadele edebilmektir. Yoksul Kürdün kanını dökerek mücadeleyi getirdiği aşamayı birine teslim edip onların koruyuculuğuna girmenin Kürtlerin ve Kürdistan’ın kurtuluşu ile ilgisi yoktur. Öteden beri yapılmak istenen, istenilene katılma söz konusudur. Ortadoğu’daki mevcut güçlere yapılan müdahalenin siyasi biçimi Kürtlere ve onun örgütlerine uygulanmıştır, dayatma ile karşı karşıyalar. Ne yazık ki bu dayatma karşılığını bulmuş sivri uçlar törpülenmiş, yumuşak uçların önü açılmıştır. Öcalan da buna ikna olmuştur şimdi yapılmak istenilen 2004'te yapılmak iste istenilenin gerçekleşmiş halidir.

Suriye konusunda Türkiye ile ABD aynı düşünmüyor görünürde he ikisi de Esad’ın gitmesi konusunda görüş birliği içinde ancak ABD, Esad sonrası Suriye’de etkili olacak radikal İslam’dan dolayı endişeli İsrail’in radikal İslam’ın denetiminde güvenliğinin ne olacağı ABD için önemli bir kaygı. Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerginlik de dikkate alındığında Türkiye’nin denetleyebileceği bu şekildeki Suriye’nin güvenliği için olası zorluklar ABD’nin Türkiye’nin istekleri doğrultusunda hareket etmesini önlüyor. ABD’nin öncülüğü Türkiye ile İsrail’in ilişkilerini düzeltmektir. Ondan sonra çözüm de kolay olacaktır. Türkiye’nin radikal unsurlarla ilişkisini kesmesini istiyorlar aynı şekilde Mısır’ın da mübarek dönemine dönmesini istiyorlar kendi başına hareket eden bir Filistin’i istemiyorlar. Bunun ilk adımı HAMAS’ın Şam’ı terk etmesiyle atılmıştı. Böylece Filistin’i koruyucu gücü haline gelen Lübnan Hizbullah’ının etkisi kırılmaya çalışılıyor. Filistin konusunda mezhepçi yönelimlerden uzak kalan Hizbullah mezhep batağına çekilerek etkinliği ve saygınlığı sıfırlanmaya çalışılıyor. Hizbullah bu halde Suriye’ye girip savaşırsa karşısında Sünni güçleri bulacaktır. HAMAS’ın ve FKÖ’nün de Sünni olduğu dikkate alındığında Filistin davası için meydana gelen birlikteliğin mezhep temelli ayrışması ve çatışması büyük bir kaos demektir böylece saflar giderek derinleşirken İsrail kendisini daha fazla güvence altına alacaktır. Kürtlerin Ortadoğu devriminde öncü rolü vardır. Bunu saptırmanın başkaca güçlerin hizmetine koşturmanın bir anlamı yoktur. Aynı şekilde Arap baharındaki halklara verilen devrim umudunun tüketilmesi de bununla bağlantılıdır. Kürtler kendi devrimlerinin Arap baharı gibi amacından saptırılmasına izin vermemelidirler. Kürtler bunu Türkiye Ortadoğu’nun bir gücü haline gelsin diye bu mücadeleyi vermediler. Güçlü bir ülke haline geldikçe Türkiye’nin Kürtlere yaptıklarını hiç bir zaman unutmamaları gerekir. Güçlü bir devlet haline gelecek bir Türkiye Kürtlere ne verecek Kürtlerin güçlü bir Türkiye’den alacağı bir bahşişten öteye geçmeyecek tir. Bu da ulusal olmayacaktır geçmişte devletle işbirliğine giren ağa ve şeyhlerin konumuna düşülecektir. Belki özerklik benzeri uygulamalara geçiş olsa bile bunun üzerindeki etkili idari ve mali vesayetle kendisine bağımlı hale getirmeye devam edecek.

“Kürtler İstanbul’dan, İzmir’den, Adana’dan neden vazgeçip de Hakkari’ye mahkum olsunlar.” şeklindeki görüşlerin Kürtler tarafından dillendirilmesinin Kürt toplumunun toplumsal-tarih bilinci üzerindeki olumsuz etkileri üzerinde de durulması gereklidir.  Neden bir Kürt başkasının ülkesini kendi ülkesinden daha çok sevsin ki eğer Kürdistan bu kadar kötü veya geri ise TC neden orayı terk etmiyor ki! Kendi askeri gücünün yarısını orada tutuyor ki o zaman Kürdistan bu kadar geri ve kötüyse neden devlet orada kalıyor ki, onlar Kürtlerin kaşı gözü için mi orada kalıyorlar durum böyle iken Kürtler aptal mı ki İstanbul’u bırakıp Hakkari ile yetinsinler demenin bir anlamı var mı? Kürtler acaba İstanbul’da hangi şartlarda yaşıyorlar? Ekonomik imkanları nedir? Nasıl bir eğitim görüyorlar? 
Bunu biliyorlar mı? Böyle diyenler gönüllü asimilasyona razı olanlardır.

***