İSHAK ALATON etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSHAK ALATON etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2020 Cumartesi

Türkiye'de Kim Nasıl Zengin Oldu ?

Türkiye'de Kim Nasıl Zengin Oldu ? 

Doç. Dr. Sait Yılmaz
 www.acikistihbarat.com

02.10.2013


Aynı yılın Ağustos ayında Üzeyir Garih ortadan kaldırılıyordu.
Garih, inanılmaz bir tehditle karşı karşıyaydı.
İstenilen parayı vermesi mümkün değildi.
Ortağı İshak Alaton ise Erdoğan, Başbakan olduktan sonra gizli kabinesinde yer aldı.
Erdoğan’ın beynini yönlendiren ilk beş kişiden birisi arasındaydı.



 

1914’deki Rum ve 1915’deki Ermeni tehciri ile Anadolu’daki belli başlı aileler yabancılardan kalan mülke kolay yoldan konmuşlardı.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki özel sermaye, dönme ya da Selanik’den göç edenler (Bezmen, Titiz, Yalman vb.) tarafından oluşturuldu.

Sonraları Türkiye'de öne çıkan büyük sermaye gruplarının bazılarının kökenleri Cumhuriyetin ilk yıllarına dek uzanmaktadır.

İş Bankası bu dönemde en hızlı gelişimi sergilemiş ve sonraki dönemlerde de büyümesini sürdürmüştü.

Bunun dışında Koç, Sabancı, Çukurova gibi büyük grupların kurucuları 1920'lerde iş dünyasında henüz ilk adımlarını atıyorlardı.

Vehbi Koç kendi adına ilk şirketini kurup İstanbul'dan Ankara'ya mal getirip satmaya ve Ford, Mobil gibi firmaların temsilciliğini yapmaya başlarken; Hacı Ömer Sabancı, Adana'da pamuk ticareti ile uğraşmaktaydı.

Yaşar grubunun kurucusu Durmuş Yaşar, 1927 yılında Rodos'tan İzmir'e gelerek başladığı boya ve gemicilik malzemesi ticaretini sürdürüyordu.

Çukurova grubunun kurucuları Eliyeşil ve Karamehmet aileleri ise Tarsus bölgesinde büyük toprak sahipleriydi.

Ancak, Çukurova grubu, 1887'de Rum azınlıklar tarafından kurulan bir iplik fabrikasını 1925 yılında ele geçirerek erken bir tarihte sanayici kimliği de kazanacaktı.

Adana'da Fransız işgalinin 1921'de sona ermesinin ardından Ermeni Aristidis Simyonoğlu’nun bez fabrikası, Kayseri milletvekili Nuh Naci Yazgan tarafından (Kadir Has'ın babası) Nuri Has ve diğer iki ortakla beraber devralınarak Milli Mensucat Fabrikası'na dönüştürülmüştü.

Türkiye’de özel sektörün gelişmesinin önünde en büyük engellerden biri olarak yabancıların, özellikle Yahudilerin ticaretteki hâkim rolleri görülmekte idi.

1942’de çıkarılan Varlık Vergisi, Yahudilerin dışlanmasına yönelikti ve İstanbul’da sermayenin değişimini başlattı.

Vergisi'ni ödemekte zorluk çeken azınlıkların çoğunun mülkleri haczedildi ya da bizzat kendileri tarafından satışa çıkarılarak düşük fiyatla el değiştirdi.

Kısacası, Varlık Vergisi uygulamada gayrimüslimlerden Müslüman-Türk kapitalistlere sermaye aktarımı anlamına geldi.

Türkiye’deki Yahudi iş adamları arasında Üzeyir Garih, JakKamhi, İshak Alaton ve Bursa’da öldürülen ünlü tefeci Malki en çok tanınanlardır.

Bunların dışında Hazar Türkü Museviler ve Karatay Türkü Museviler orta sınıf iş adamları idi.
Karatay Türkü iş adamları bugünkü Karaköy’ü kuranlar olup, sayıları 30’a kadar inmiştir.

Selanik dönmesi (Sabatay) olarak bilinenler ise daha çok tekstil dünyasında hâkim yer edinmişken, daha sonra bu üstünlüklerini kaybettiler.

Cumhuriyetin başlarında bazı ithal malların satılmasında ve devlet ihalelerinde Yahudi ailelerin çok büyük avantajları olmuştu.

1954 yılında Galata’da Üzeyir Garih ile İshak Alaton’un beş bin lira sermaye ile kurdukları Alarko Holding’in bugünkü gücüne ulaşmasında, 1958’de dönemin başbakanı Adnan Menderes’in kendilerine Ankara’da kurulacak olan bir para matbaasının havalandırma tertibatının ihalesini vermesinin önemli rolü oldu.

Koç ve Sabancı’nın ismini duyulması İkinci Dünya Savaşı sonrasında başladı.

Türkiye’de zengin kesimin oluşmasında en önemli etkenlerden biri hükümet ihaleleri olagelmiştir.

Koç’un CHP iktidarı döneminde Numune Hastanesi ihalesini alması ilk örneği teşkil etmektedir.

1946 yılında ABD’den General Electrics ile anlaşarak Türkiye’de ampul fabrikasını kurması Koç ailesi için dönüm noktası oldu.

Koç, daha sonra Amerikalılarla traktör ve otomotiv işine girdi.

Sabancı ise 1950’lerde Demokrat Parti’nin zengin ettiği ailedir.

Sabancı, Koç’a göre daha milli projelerle çalışırken, yurt dışına özellikle otomotiv sektörü (Toyota vb.) ile açıldı.

Aydın Doğan, Koç’un bayisi ve koruması altındadır.

Yabancılarla ortaklık yabancı devletin de korumasından faydalanmak demekti.

Bu zorunluluğun diğer yüzü ise yabancılara tamamen pazarı kaptırmak yerine pay sahibi olabilmekti.

Daha sonra Türkiye’ye Arap sermayesi (Karamehmet, Ercan Holding, Çiftçiler vb.) gelmeye başladı.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında önemli fiyat artışları ve savaş dönemi yokluk-ları ticari birikimin hızlanmasına vesile oldu, genellikle devlet kadroları ile yakın ilişki içinde birçok yeni tüccar ortaya çıktı.

Yabancıdil bilmeyen Koç, Türkiye’deki Yahudiler üzerinden yabancılarla ilişkiyi tercih etti.

Elektrifikasyon ve elektrik malzemelerinin satışı ile piyasaya giren Burla Biraderler’in de gerek devletten aldıkları ihalelerle ve gerekse Türk işadamlarıyla yürüttükleri ortak çalışmalarla kısa zamanda büyük güce ulaştılar.

Vehbi Koç’un arkasındaki ‘Gizli kahraman’ olarak bilinen Bernar Nahum’un da Koç Grubu’na Burla Biraderler’den 1944 yılında transfer edildi.

Koç’un özellikle yurtdışı ilişkilerinin arkasında hep Bernar Nahum’un uluslararası seviyede güçlü bağlantıları yatıyordu.

Elektrik ampulü, taşıt lastikleri, buzdolabı, çamaşır makinesi, Anadol otomobili üretimi gibi başlangıçta çok zor gibi görünen sektörlere girilmesinde Nahum’un hayal gücünün ve uygulama üstünlüğünün payı büyüktü.

Koç grubu, bu dönemde Oliver (traktör), U.S.Rubber (oto lastiği) ve Siemens (elektrikli cihazlar) firmalarının temsilciliklerini almış, Ford bayiliğini Anadolu'nun çeşitli bölgelerini kapsayacak şekilde genişletmiş, yurtiçinde yeni ticaret şirketleri oluşturmuş, ayrıca ilk yurtdışı ticaret şirketini ABD'de 1945 yılında kurmuştu.

Hacı Ömer Sabancı, 1948-49'da Adana'nın önde gelen tüccarlarından Alber Diyap'la birlikte pamuk ihracatına başlarken; Borusan grubuna ait İstikbal Ticaret bu yıllarda demir-çelik ithalatı ve kuru meyve ihracatı, Çukurova grubu ise Caterpillar iş makinelerinin ve çeşitli tarım araçlarının temsilciliğini yapmaktaydı.

Savaşı izleyen yıllarda, özel girişimin öncülüğünde hızlı bir banka kurma çabası vardır.
Ziraat Bankası ve iş Bankası dışında kalan dört büyük banka bu dönemde kuruldular.

Yapı ve Kredi Bankası (1944), Garanti Bankası (1946), Akbank (1948) gibi sonraları Türkiye bankacılık sektöründe ilk sıraları alacak olan bankalar birkaç yıl içinde faaliyete geçtiler.

1949 yılında Sanayi ve Kalkınma Bankası’nın (TSKB) kurulması ile ABD istediği kişiye istediği kadar kredi vermek ve Türk ekonomisine yön vermek için vasıta edindi.

Bu krediler bugünün zenginlerini oluşturdu.

30'lu yılların başında Atatürk tarafından yüksek ziraat tahsili yapmak için yurtdışına gönderilen Ali Numan Kıraç, İkinci Dünya Savaşı'nın bitimiyle Amerika'nın başlattığı Marshall yardımlarının dağıtımında görev aldı.

Mehmet Barlas'ın babası Cemil Sait Barlas'la beraber kime hangi yardım dağıtılacaklarına karar veriyorlardı.

İlk büyük yardım paketi içinde Türk çiftçisini pulluktan ve kara sabandan kurtaracak traktörler ithal edildi.

1940'lı yıllarda atölye ölçeğinde imalata başlayan Akkök (iplik ve dokuma), Eczacıbaşı (ilaç ve seramik fincan), Yaşar (boya), Ülker (bisküvi) gibi gruplar, 1950'li yıllarda bu faaliyetlerini tipik olarak TSKB kredileri ile fabrika ölçeğine taşıdılar.
Türk Traktör'ün Türk sermayedarı Vehbi Koç oldu.

1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül olayları da Rum ve Ermeni mallarına el konulması da belirli bir zengin kesim yarattı.

Erdoğan Demirören, Beyoğlu’ndaki Rum menkullerini ele geçirenlerin başında idi.

Bundan sonra iktidarla işbirliği yapan aileler İnönü ve Menderes zamanında ihaleler alarak zengin oldular.

1960’larda ise ABD’de çıkarılan PL 480 kanunu ile buğday, süt tozu, tavuk gibi ihtiyaç fazlası Amerikan mallarının Türkiye gibi ülkelere gönderildi.

Bunların karşılığında oluşturulan fon ile İstanbul’dan İzmit’e kadar kurulan fabrikalar finanse edildi.

Böylece ABD, Türkiye’nin bugünkü zengin kesimini ve sermaye dağılımını, kendi deyimiyle kalkınmasını sağladı.

12 Mart muhtırasından üç hafta sonra, 2 Nisan 1971 günü imzalanan bir protokol ile kurulan TÜSİAD, açıkça finans kapitalin örgütüdür.

Derneğin ilk kurucuları İstanbul ve İzmir'in büyük sermaye gruplarının (Koç, Sabancı, Eczacıbaşı, Sapmaz, Tekfen, Bodur, Boyner, İzmir'den Yaşar, Özakat, Özsaruhan) temsilcileriydi.

TÜSİAD'ın 'dışa açılma' talebi 1970'lerin ikinci yarısında şekil kazanmaya başladı.

1978 yılına gelindiğinde TÜSİAD, AET'ye tam üyelik için harekete geçilmesini ve ekonomide yapısal bir değişimi öneriyordu.

1978 yılında bir heyetle ABD'ye ziyaret gerçekleştiren TÜSİAD, bu ülkede IMF, Dünya Bankası ve finans çevreleriyle görüşecek; görüşmeleri izleyen günlerde kapsamlı bir istikrar programının uygulamaya konması için Ecevit hükümetine baskı yapmaya başlayacaktı.

24 Ocak Kararları ile ilan edilen ve 12 Eylül darbesi ile uygulanma olanağı bulan politikaların özelliği, TÜSİAD tarafından açıklanan 'dışa açılma' ve buna eşlik edecek düzenlemelere yönelik önerilerin karşılık bulmuş olmasıydı.
Nitekim 12 Eylül’ün ilk icraatı her türlü sendikal faaliyeti ve grevleri yasaklamak oldu.
TÜSİAD'ın dışa açılma yönündeki talepleri 24 Ocak 1980 kararlarında karşılık buldu.

24 Ocak 1980’deki odak değişikliği ile Türkiye’de kapitalizm, kendisini güdecek iktisadi liberalizme teslim edildi.

Türkiye'de genellikle TÜSİAD çevresinde yer alan büyük sermaye gruplarının 1990'lardan itibaren belirli bir rekabetle karşılaştıkları, 1990'ların ikinci yarısında kısmi bir güç kaybı yaşadıkları, ancak 2000'li yıllarda hem uluslararası ölçekte hem de ülke içinde bir dizi hamle ile konumlarını sağlamlaştırmaya yöneldikleri söylenebilir.

Türkiye’deki büyük sermaye biri 1980'li yılların başında, diğeri ise son yıllarında olmak üzere iki büyük tasfiye dalgası yaşadı.
1980'li yıllarda ayakta kalabilen (çoğu banka sahibi olan) büyük sermaye grupları, zor duruma düşen işletmeleri ele geçirerek büyümelerini hızlandırdılar.
Daha önceleri fazla karşılaşılmayan 'ele geçirme' olgusu 1980'lerde çarpıcı bir artış sergiledi.
Toprak, Zorlu, Ciner, Çalık, İhlas gibi gruplar 1980 sonrasında pek çok kez hukuk sistemi ile olan sorunlarını bir şekilde aşarak büyümüştür.

Holding formu, çok sayıda şirketi bir merkezden yönetmek ve bir 'iç sermaye piyasası' oluşturmak için elverişli bir kurumsal biçim olarak yaygınlık kazandı.

Yalnızca üç grup (Koç, Sabancı, İş Bankası) İMKB'deki toplam sermayenin 1988'de yüzde 43'ünü, 1991’de yüzde 45'ini, 1994'te yüzde 27'sini, 1998'de yüzde 34'ünü elinde tutmaktaydı.
2001 yılına gelindiğinde, İMKB'de işlem gören şirketlerin toplam sermayesinin yüzde 57'si, 5 büyük gruba ait 55 şirketin elindeydi.

1980'lerden itibaren, özellikle Anadolu kentlerinde büyüme arzusundaki sermayeler için açık olan bir yol, 'İslami sermaye' denilen kesim içinde yer almak biçiminde ortaya çıktı.

Bunda önemli bir neden, küçük işletmelerin kredi sisteminden dışlanmış olmalarıydı.

Alternatif olarak, 1980'lerde 'özel finans kurumları' (faizsiz bankacılık) adı altında başlayan sistemde, genelde İslami cemaatlerle bağlantılı Anadolu Finans, İhlas Finans (Işıkçılar cemaati), Asya-Finans (BankAsya, Fethullah Gülen cemaati) gibi kuruluşlar ve Al Baraka, Faysal Finans, Kuveyt Evkaf gibi Arap sermayeli firmalar bulunmaktaydı.

Özellikle 2001 krizi sonrasına Derviş-IMF iktidarı ile özelleştirmenin önü iyice açıldı.
Kemal Derviş, 2001'de IMF'ten aldığı 40 milyar doları batacak bankalara verdi.
Aynı yılın Ağustos ayında Üzeyir Garih ortadan kaldırılıyordu.
Garih, inanılmaz bir tehditle karşı karşıyaydı.

İstenilen parayı vermesi mümkün değildi.
Ortağı İshak Alaton ise Erdoğan, Başbakan olduktan sonra gizli kabinesinde yer aldı.
Erdoğan’ın beynini yönlendiren ilk beş kişiden birisi arasındaydı.
2003 yılından sonra ‘özelleştirme’adı altında cumhuriyetin 80 yıllık kazanımlarının küresel sermayeye satılması, ‘Levanten burjuvazi’ ve bir kısım ‘sonradan görme’varlık sahiplerinin şirketlerini, bankalarını, arazi, mesken ve arsalarını yabancılara satmaları ile Türkiye’deki sermaye hareketleri içinde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının payı hızla arttı.
Borç niteliğinde Türkiye’ye gelen yabancı sermaye 2003’ten sonra rekor düzeyde yükseldi.
Bugün Türkiye’de 15.000 Avrupalı yatırımcı şirket bulunmakta ve borsasının %60’ı yabancıların elindedir.
Özelleştirmeler ile sadece milli sermaye değil, egemenliğe de darbe vuruldu.

Pek çok fabrika Türkiye’de gibi gözükse de mülkiyeti yabancılara aittir.

Sermaye kendini koruma aracı olarak medya vasıtası edinmeyi de bir sigorta aracı olarak görmeye devam etse de, Türkiye’deki baskılar medyayı da içine almakta, gündemi karartmaktadır.

2007 yılından itibaren AKP’nin yeşil sermayeye yer açmak için başlattığı tasfiye harekâtı büyük sermaye grupları ile aralarında kırılmaya neden oldu.

Türkiye ekonomisinde uzun yıllardır hâkim konumda bulunan büyük gruplar (özellikle TÜSİAD çevresi) yavaş yavaş'devre dışı' kaldı; bunların yerini ise AKP tarafından kollanan 'yandaş' sermayeler ve MÜSİAD almaya başladı.

Bir yandan özellikle medya sahibi 'eski' gruplar üzerindeki sıkı maliye denetimleri ve kesilen cezalar, bir yandan da kamu ihaleleri ve özelleştirmeler yoluyla yandaşlara aktarılan rantlar, büyük sermaye içindeki çekişmeyi özetlemektedir.

AKP, kendi 'organik burjuvazisini' yaratmak için uğraşmakta ve TOKİ ihaleleri, yerel yönetimler gibi kanallar aracılığıyla bu grubu beslemektedir.

Bununla birlikte, AKP'nin neo-liberal politikalarından TÜSİAD çevresindeki büyük sermaye de nemalanmaya devam etmektedir.

Türkiye ekonomisinde büyük sermaye gruplarının belirgin ağırlığı devam etmektedir.

Son yıllarda Türkiye’de bir yandan yeşil sermaye içinde MÜSİAD (Çalık, Emine Erdoğan vb. ) ile TUSCON (Gülen cemaati) arasında rekabet başladı.

Bu rekabete son zamanlarda Başbakan ve hükümet üyelerinin sık sık toplantılarına katıldığı diğer bir yeşil sermaye kuruluşu olan TÜMSİAD katıldı.


http://acikistihbarat.com/HaberGoruntule.aspx?id=10418


***

31 Aralık 2014 Çarşamba

İSHAK ALATON VE LEYLA ZANA'DAN TAHRİK EDİCİ AÇIKLAMA




İSHAK ALATON VE LEYLA ZANA'DAN TAHRİK EDİCİ AÇIKLAMA.,




Türkiyeyi Bölmek için  Tüsiad dayım..,




Eskiden Kürdistan kelimesini kullanmanın mümkün olmadığını söyleyen Alaton, bugün gelinen noktada bölge insanının Türkiye'den ayrılıp ayrılmama konusundaki tercihinin sosyal araştırmalarla tespit edilmesi gerektiğini söyledi. Üstü kapalı olarak bu konuda referandum çağrısı yapan Alaton, Kanada, İskoçya ve İngiltere gibi ülkelerin bu yola başvurarak, önemli ilerlemelerde bulunduğunu hatırlattı. Alaton, "Kürtleri teskin edecekse Öcalan ev hapsi konumuna da geçirilebilir. Parlamentonun toplumu bu fikre hazırlayacak, toplumsal zemini hazırlaması gerekiyor. Bu toplumsal bir hazırlık icap ediyor. Kürt meselesinin bugün geldiği yere silahla ulaşıldı. Bunu da biliyorum. Ancak silah bundan daha fazlasını alamaz. Silahları bırakmak şart. Şiddet devam ettikçe, elde ettiklerini hızla kaybedeceklerdi ortadır" diye konuştu. Leyla Zana ise, "30 yıldır Kürtleri bu aşamaya getiren Sayın Öcalan ve örgütüdür. PKK ortadan kalkarsa Kürtler ortadan kalkar." dedi. Haber-Kamera: Özgür ALTUNCU - Özgür ARSLAN

KONUYLA İLĞİLİ DİĞER HABERLER ;
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=18051.0




NİHAT GENÇ  YAZISI;

İshak Efendi Bu Ne Cehalet















Eskiler ‘zenginin horozu bile yumurtlar’ der, doğruymuş, İshak Alaton Efendi’nin yumurtlamalarına hep birlikte şahit olduk. İshak Efendi’nin ağzından medyaya yansıyan beş-altı cümlesine şahit olduk, hepsi ‘cehalet ürünü’..

Bir, İshak Efendi buyuruyor ki Kürtler ayrılsın mı diye bir ‘oylama’ yapalım.. Cevap, sayın İshak Efendi, dört beş yılda bir seçimler yapılıyor ve ‘ayrılık’ isteyen partinin oy oranı yüzde beş ila yedi arasında, sizi tatmin etmeyen başka nedir?

İki, Kanada’nın Quebec örneği sık sık veriliyor, sayın İshak Efendi, Quebec bir ‘koloni’dir.. Yani ‘batılı yerleşimcilerin siyasi sosyal kavgası’, karıştırmayın..

Üç, Abdullah Öcalan’ı Mandale ile kıyaslıyor.. Mandale’yi çağımızın en güçlü barışçı liderleri Gandhi ve Martın Luther King’in yanına yaklaştıran şiddeti destekleyen konuşma ve çağrısı asla olmamıştır, etnik kanlı çatışmayı bu gibi benzer yakıştırma anahtarlarıyla açamazsınız, dikkatli olun..

Dört, dil konusunda sık sık Belçika örneği veriliyor, İshak Efendi, Belçikaca diye bir dil yoktur, çünkü tampon devlettir, Fransa’ya yakın olanlar Fransız’a Hollanda’ya yakın olanlar Hollandaca’ya yakın konuşur, zamanında Thatcher ziyaret edip iki ayrı dilde eğitim verilen okulları görünce: Siz deli misiniz? Demişti..

Kurduğunuz birkaç cümlede kullandığınız kavram ve kelimeler işte bunlar. Ancak bugün medyamıza bakınca konuşmanız çok cesurca bulunmuş.. Hani magazin sayfalarında mankenler soyundukça ‘kışkırtıcı, çok cesur pozlar’ diye bir dil kullanılır..

Ortaya sallayıp kaçmak yok, dünyada eşine benzerine rastlanmayan bir ‘etnik sayım’dan bahsediyorsanız, bunun nasıl mümkün olacağını da söyleyebilmelisiniz, mesela, karıncaları dahi saymak mümkündür, ya da şunlar hamsi şunlar uskumru, şu kadar kedi var..

Ancak insan evladı birbiriyle evlenmiş, ki, dünyada birbiriyle en çok karışmış bir coğrafyada oturuyoruz, velhasıl, birimizin annesi Kürt diğerimizin babası, diğerimizin dedesi.. Anketciler eve geldiğinde nasıl bir cevap vereceğiz..

Mesela üniversiteye giden oğlumuzun kaşlarına bakıp Kürt dedesine benziyor, Kürt olmalı mı diye cevap vereceğiz.. Sayılması mümkün olmayan saçma sapan ırki bir kafatası ölçümünden bahsetmediğinizi düşünüyorum, yani teklifiniz ‘siyasal inançlarımızın’ oylaması

Eee siyasal seçimler de her dört beş yılda yapıldığına göre, sizin yeni ve cesur teklifinizi biraz daha açmanız gerekiyor, sallayıp kaçmak yok, eskiler kuru sıkı sallayıp kaçanların arkasından dalga geçerek ‘yalanları kubbesiz bıraktın’ der, bu etnik piyasada iş bulmak istiyorsan yalanlarının hepsine birer ‘kubbe’, tartışmada sıkışırsan ekranlarda şahit olduğumuz gibi kubbelerine de ayrı ayrı ‘alemler’ takmalısınız, gerçi horoz ibiği gibi kızarmış şişmiş yalandan uzamış burnunuzu da taksanız, bizler şebeğiz, yeriz…

Sayın İshak Efendi, keşke ‘etnik çatışmalar’ üzerine birazcık okumuş olsaydınız şunu öğrenmiş olurdunuz: Dünyada hiçbir ülkede etnik tartışmanın barışçıl bir çözümü olmamıştır ve dünyada etnik siyasetin bütün şekilleri ‘iç savaşa’ sürüklenmiştir.

Aydınlarımız gece gündüz teravih namazı gibi devletten CHP’den çözüm isteyip duruyor, kendileri söylesin bir çözüm, yeryüzü topraklarında etnik tartışmanın iç savaştan başka çözümü olmuş mu, bu kanlı bir çarşaftır her gelenin altına sermeyin, her konuşmanızda her yazınızda bu kanlı çarşafı demokrasi gibi yastıklara sarma oyunundan vazgeçin..

Ve Kafkasya ve Orta-Doğu ve Balkanlar coğrafyasının sınırları ‘hayvanat bahçesi’ne döndürülmüştür, kara kaşlılar bu tarafa tavşanlar diğer kafese..
İnsan sosyal bir varlıktır, başkalarıyla evlenir tanımadığı insanlarla yakınlaşır sosyalleşir ve etnik tartışma siyaseti, beğenmediğiniz ulus devletleri hayvanat bahçesi kafeslerine çoktan döndürmüştür..

İshak Efendi, Bosna ortadan ikiye ayrılmıştır, Lefkoşe iki ayrı şehirdir, Beyrut ortadan ikiye ayrılmıştır Kerkük artık iki ayrı bölgedir ve Batum, Tiflis topyekün bir etnik kazımayla yüzbinlerin ölümü ve şehri terk etmesine şahit olmuştur.

Etnik siyaseti kabul ettiğiniz takdirde gideceğiniz tek yer iç savaş ve gidilen tek yer birkaç bölgeye ayrılmış şehirler, yani üç parça Siirt, dört parça Diyarbakır..

Sayın İshak Efendi, İsrail kendisinin olmayan Filistin toprağını tepeden bombalarla elli yıldır aralıksız öldürüyor, İshak Efendi, Çin, kendisinin olmayan Sincan’a elli yıldır kan kusturuyor, İshak Efendi, Rusya kendisinin olmayan Çeçenistan’ı daha on yıl önce iki ayrı savaşta yüzbinleri öldürerek sindirdi..

İshak Efendi çok hevesliyseniz siz kendinize ait olan evinizden önce bir kilim bir sandalye verin, sanırım bu şefkaniz hiçbir öksüzü doyurmaz, kendi evinizi de pekala verebilirsiniz.. Kaşınmak isteyen insanın hiç değilse tırnakları olmalı, sizi coşturan ‘malın çok yağlı’ olması..

Evet, ‘etnik tartışma’ yağlı bir maldır, mesela etnik tartışmaya taraf değilseniz NTV’de sizi kimse konuşturmaz ve ‘etnik meseleyi’ her gün kaleme almazsanız sizi ‘ırkçı, faşist’ yaparlar.

Bu da medyada bir türlü yer bulamayanlar için çok büyük acı verici ölümcül bir durumdur, etnik tartışmadan söz edin, medyada baş köşeye oturturlar sizi..

Şöyle bir bakının Türkiye’nin şöhretli kalemleri ve işadamlarına, baş köşelere kimler oturtulmuş, edebiyatçısından siyasetçisine yazarına, durmaksızın ‘etnik tartışmayı’ bu ülkeye dayatanlar..

Keşke yumurtalarınızın bir tek tanesinin içinde ‘sarısı’ da olsa biz de ciddiye alsak, yeter be, bu ne iştah, kan gördükçe ekmek bandırmaktan usanmadınız..

Hani Nazım Hikmet’in ünlü şiiridir Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan..

Küçük beyinlerinizle bu kısrağa ‘eyer’ değil ‘semer’ giydirmeye çalışıyorsunuz, ne zaman anlayacaksınız, o semerleri batılılar etnik tartışmayı hepinize öğreterek sizlerin sırtına taktığını ve şimdi de bu eşekleri tepe tepe kullandığını..

Bir de üstüne patronsunuz, ben ne desem bunlar zengin düşmanı diyeceksiniz, bir de soyadınız Alaton, ne desem bunlar anti semitist diye suçlayacaksanız..

‘Dengimle tartılacak bir adam yok karşımda’, burda keselim lafı..


Nihat GENÇ - 9 Nisan 2011, Odatv.com


***



 http://webtv.hurriyet.com.tr/haber/ishak-alaton-ve-leyla-zana-dan-aciklama_46897



..