Özdem Sanberk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özdem Sanberk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2017 Salı

Gülen Cemaati Üyeleri, Dışişleri Bakanlığına Abdullah Gül döneminde girdi, BÖLÜM 1

Gülen Cemaati Üyeleri, Dışişleri Bakanlığına Abdullah Gül döneminde girdi, BÖLÜM 1


Özdem Sanberk:

Eski Dışişleri Müsteşarı Sanberk: İslam dünyasıyla her zaman ilişkimiz vardı, AKP döneminde kendimizi Orta Doğu'dan Diskalifiye ettik.




Hazal Özvarış
HABER
Hazal Özvarış

01 Mayıs 2016 23:09

Türkiye Büyük Millet Meclisi 1920’de kurulduktan sonra dış politikaya ilişkin ilk kararı Moskova’ya heyet göndermek oldu. İlk Hariciye Vekili Bekir Sami Kunduh’la iki ay sürecek yolculuğa çıkan İktisat Vekili Yusuf Kemal Tengirşenk, Moskova’dayken hatıra defterine şu notu düştü: 

Cici Nazlım, açlık canıma tak etmeye başladı.” 

Moskova’ya ilk gidişinde açlığa da talim eden Tengirşenk’in, Hariciye Vekili olduktan sonra çıktığı ikinci Moskova yolculuğunu bu kez kendisine eşlik eden Maarif Vekili Rıza Nur Bey anlatıyor: 

“ Yaylılara bindik. Yusuf Kemal Bey ile bir arabadayız. Çok soğuk. Hareketsizlikten bilhassa ayaklar donuyor. Bir halısı varmış, dizlerini örtüyor. Ben de kenarını örttüm. İkimize de yetiyor. Kızdı. ‘Halımı berbat ediyorsun, onu ben kendi canım için aldım’ dedi. Hodbinlik!...”  

Heyet, Sovyet Rusya’dan dört milyonunu trenle taşıyacakları 10 milyon altın ruble kredi sözüyle dönerken, Ankara’nın Paris’e atadığı ilk diplomatik temsilci Ahmet Ferit Tek de memleket işleri yolunda yemek takımı ‘aşırıyordu.’

“Türkiye’de iki devlet, iki hükümet ve iki baş varken, Fransa’da tek Türk temsilciği olur muydu? Ankara hükümeti Paris’te temsil edilecekti de İstanbul hükümeti ondan geri mi kalacaktı? (...) İstanbul temsilcisi Nabi Bey’in oturduğu bina, Devleti Aliyye’nin sefaret binasıydı ve her şeye rağmen, tam bir büyükelçilik gibi donanımlıydı. Ankara temsilcisi Ferit Bey’in kiraladığı bina ise tam takırdı. Ferit Bey, resmi bir ziyafet mi verecek? Hemen Numan çavuşu koşturuyor, Başkatip Mehmet Ali Bey’in yardımıyla, Osmanlı Sefaret binasındaki ay yıldızlı yemek takımlarını gizlice beriki binaya taşıttırıyor ve bu sayede, yüz akıyla kusursuz bir ziyafet veriyordu. Yemek sonunda çabucak yıkanıp kurulanan tabak ve çatal-bıçak takımı, aynı gece yine gizlice geri götürülüp yerlerine konuyordu.” 

Türkiye’nin en kıdemli Emekli diplomatlarından Bilal Şimşir’in cumhuriyetin ilk dış temsilcilerinin yaşadıklarını anlattığı Bizim Diplomatlar kitabında, dağılan bir imparatorluğun eşiğinde inşa edilen Cumhuriyet'in dış politika serüveninin, birkaç satırını yukarıda aktardığımız olağanüstü renkli hikâyesi var.

1920’den bu yana 96 yıl geçtikten sonra Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde bugün de şu not yer alıyor: 

“Dışişleri Bakanlığı halen merkezde ve dış teşkilatımızda 2156 diplomatıyla görev yapmaktadır. Türk hariciyesi, kısıtlı kaynaklarına ve personel sayısına rağmen…”

Peki ‘kısıtlı kaynaklar’ın farklı ölçeklerdeki devamlılığı dışında Türk diplomasisinde neler değişti, değişiyor? Değişim sadece gelişmeye mi işaret ediyor, yoksa geri gidişler de var mı? Yanıtları, dış politika perspektifi yetkilerinin tarifiyle ‘sıfır sorun’dan ‘değerli yalnızlık’a evrilen AKP dönemi özelinde konuşmak için Özdem Sanberk’in kapısını çaldık. 

Özdem Sanberk, BM'de Mavi Marmara saldırısını araştırma komisyonunda Türkiye'yi temsilen görev aldı Özdem Sanberk, BM'de Mavi Marmara saldırısını araştırma komisyonunda Türkiye'yi temsilen görev aldıSanberk, 1963’te girdiği Dışişleri’nde Madrid, Amman, Bonn ve Paris’teki OECD ve UNESCO daimi temsilciliklerinde görev alan, başbakan olduğu dönemde Turgut Özal’ın dış politika danışmanlığını, ardından Avrupa Topluluğu nezdinde büyükelçi olarak Daimi Temsilcilik yapan bir isim. Dışişleri’nde bir bürokrat en için en yüksek makam olan müsteşarlığa kadar yükselen, Londra Büyükelçiliği ardından emekli olan Sanberk, bugün Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) başta olmak üzere çeşitli düşünce kuruluşlarında aktif olarak çalışıyor. Uluslararası sularda İsrail saldırısına uğrayan Mavi Marmara gemisi için Birleşmiş Milletler'in başlattığı soruşturma sürecinde Türkiye’yi temsil eden isim de Sanberk oldu.

Dışişleri’nin bugün geldiği nokta için “Kariyer niteliği çok sulandırıldı” diyen Özdem Sanberk’e göre, bunun başlıca sebeplerinden biri Fethullah Gülen cemaati üyelerinin liyakat gözetilmeden bakanlığa alınması. Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı döneminde yaşandığını belirttiği bu gelişme için, Özdem Sanberk, şu notu paylaşıyor:

“Gülen cemaati gibi bir ideolojiyle gelinmesi Dışişleri içerisindeki kaynaştırıcı, disiplinli, dönüştürücü sistemi de etkiledi.” 

AKP’nin ilk döneminde Avrupa Birliği (AB) adaylığı için attığı adımları destekleyen Sanberk, kırılma yılı olarak da AKP’nin AB yolunda en somut kazanımı olan müzakerelerin başlama yılı 2005’i mimliyor. Aynı yıl AKP’nin AB’yi dış politikada öncelik olmaktan çıkardığını savunan Sanberk, eleştirilerine rağmen “Vize kalkarsa çok büyük başarı olur, ben ümitliyim” görüşünü de AKP’den esirgemiyor. 

Yaygın iddianın aksine Türkiye’nin dış politikada sırtını İslam dünyasına hiçbir zaman dönmediğinin altını çizen Sanberk’e göre, son dönemde “Diplomasimizle kendi kendimizi Orta Doğu’dan diskalifiye ettik.” 

İsrail’den AB’ye, Suriye’den ABD’ye uzanan alanda Türk dış politikasını değerlendirirken “Türk toplumunun otoriteye zaafı olduğunu” görüşünü de savunan Özdem Sanberk’in T24’ün sorularına verdiği yanıtlar şöyle: 

Dışişleri’nde klasik diplomasiden kamuoyu diplomasisine

- Dışişleri Bakanlığı’nda aktif yaklaşık 35 yıl çalışmış, sonraki 16 yılda da BM Araştırma Komisyonu’nda Türkiye’yi temsil edecek kadar yakından izlemiş biri olarak söyler misiniz, girdiğinizde hariciye neredeydi, bugün nerede?

Bakanlığa girdikten sonra yaptığım iki yıllık askerlik hizmetini de dahil edince 37 yıl çalıştığımı zannediyorum. Hem müsteşarlık, hem büyükelçiliği Londra’da yaptığım için Dışişleri’nde daha fazla bir hizmet verebileceğimi zannetmediğim den ve yaşım da başka bir kariyer yapmaya müsait olduğundan 61 yaşımda Emekliliğimi istedim ve 2000 yılında düşünce kuruluşları dünyasına girdim. Bundan da hiç şikâyetçi değilim. İnsanın kendini yetiştirmesinin sınırı olduğunu düşünmediğim için iyi oldu.

Girdiğim zamanki Dışişleri ile şimdiki arasında hem olumlu, hem olumsuz farklar var muhakkak. Olumlularını söyleyeyim. İhtisaslaşma var. Eskiden bir Dışişleri memurunun hem tematik, hem coğrafi bakımdan her konuyu bilmesi gerekeceği varsayılırdı. Bir aşamada Arap memleketlerine giderdin, ondan sonra soluğu Birleşmiş Milletler’de (BM) alırdın, oradan örneğin Güneydoğu Asya’ya geçerdin. Şimdi bunlar, tam olmasa da daha ölçülü bir şekilde yaşanıyor. Coğrafi olarak artık Arap dünyası, Avrupa Birliği (AB) veya İspanyol dünyasında ihtisaslaşmalar yaşanıyor. Tematik olarak enerji diplomasisi, çok taraflı - BM, AB, NATO, AGİT - diplomasi gibi alanlarda değerli diplomatlarımzın olduğunu görüyoruz.

Ayrıca eskiden adaylar daha çok siyasal bilgiler ve hukuk gibi sosyal bilimlerden gelirken spektrum genişledi. Şimdi sanırım değişik ihtisas alanlardan gelen diplomatlarımız da çoğaldı.

Bir de tabii, benim Dışişleri’ne girdiğim 1960’lı yıllardaki dünyayla bugünkü arasında çok büyük fark var. O fark da bütün bürokrasiye yansıdığı gibi, Dışişleri’ne de yansıdı. O zaman Osmanlı diplomasi geleneklerinden yetişmiş klasik Türk diplomasisinin temsilcileri hâlâ hayattaydı ve daha çok kapalı kapılar arkasında ilerleyen, kamuoyunu pek nazar-ı itibara almadan klasik diplomasi yapılırdı. Şimdi public diplomacy denilen kamuoyu diplomasisinin önemi daha fazla anlaşıldı.

- ‘Public diplomacy’den ne anlamalıyız? 

Yani medyayı, bilhassa TV kanallarını, düşünce kuruluşlarını, konferans, her türlü toplantı, yayın, lobicilik faaliyeti, hatta sanat, edebiyat, spor gibi alanlarda kitlelerin düşüncelerini, yani kamuoylarını etkilemeyi ve şekillendirmeyi hedefleyen, moda tabiriyle ‘algı operasyonları’ uygulamayı öngören diplomasiyi anlamalıyız. Türk diplomasisinde bu tür bir gelenek yoktur. Yaşadığımız yüzyılda son derece önem kazanan bu tür diplomasinin tanımı içine parlamentoların temas ve etkinlikleri de girer. Eğer siz dünya kamu oylarını etkileyemezseniz özellikle Batı dünyasında diplomatik eylemlerinden hiçbir sonuç alamazsınız. Çünkü muhatabınız olan yabancı hükümetler, eğer serbest seçimlerle iktidara gelmişse, onlar sizin söylediklerinizden çok kendi seçmenlerinin görüşlerine ağırlık vermeyi tercih edeceklerdir. Siz de hükümetinizin politikalarını öncelikle diplomatik eyleminizi yönelttiğiniz ülkenin kamuoylarına anlatabilmeniz ve sırf bulunduğunuz ülkenin hükümetini değil, o ülkenin kamuoyu nezdinde itibar, saygınlık ve itimat duyguları uyandırabilmelisiniz. Bir ülkenin kamuoyu diplomasisinin başarısı o ülkenin imajıyla yakından ilgilidir. Tabii bunu kolayca veya zorlukla yapabilmeniz temsil ettiğiniz hükümetin uygulamalarına geniş ölçüde bağlıdır. Şurasını hiç unutmamamız gerekiyor; Türkiye’nin imajı Türkiye’de oluşur.

“Gülen cemaati üyeleri Dışişleri’ne girdi; bakanlığın kariyer niteliği sulandırıldı”

- Dışişleri’nde gözlemlediğiniz olumsuz değişimler neler oldu?

Bir kere siyaset girdi. Aslında siyaset her zaman vardı, ama o zaman tek boyutluydu. Atatürk ilkeleri ve cumhuriyetin değişmez prensipleri temelinde gidilirken özellikle 2000’li yıllardan itibaren AK Parti’nin iktidara gelmesiyle yavaş yavaş bir kere Gülen cemaatinin temsilcilerinin Dışişleri’ne girmesi olayını yaşadık.

- Cemaat üyeleri Dışişleri’ne girmeye başladığı zaman da bunu gözlemliyor muydunuz?

Ben AK Parti iktidara gelmeden, 2000 yılında emekli olduğum için bu süreci takip etmedim.

- Sizce Gülen Cemaatinin Dışişleri’nde varlık göstermesi, Liyakatin göz ardı edilmesiyle mi oldu?

Liyakatin göz ardı edilmiş olduğunu sanıyorum. Ancak bunu konuşabilmek için kurumun içinde yaşamış olmak lazım.

- 2012’de CHP İstanbul Milletvekili Emekli büyükelçi Osman Korutürk, son dönemde Dışişleri Bakanlığı’na alınan ve ileride büyükelçi sıfatı da taşıyabilecek 100 yeni meslek memurunun 70’inin İngilizce dahi bilmediğini belirterek “Bu memurlara ODTÜ’de dışarıdan kurs verdirilerek İngilizce eğitimine tabi tutulduklarına ilişkin bilgi aldık. Dışişleri Bakanlığı’nın geldiği nokta budur” demişti. Star gazetesi yaklaşık 2 hafta önce bakanlıkta benzer yetersizlik gösteren kişileri ‘FETÖ diplomatları’ olarak niteledi. Sizin bu konuda bir duyumunuz var mı?

O beyanların ötesinde bir şey söyleyemem. Ama gördüğüm kadarıyla bu beyanlarda bir hakikat payı var. Dışişleri Bakanlığı’nın kariyer niteliği çok sulandırıldı. Ama buna mukabil Dışişleri Bakanlığı kapılarını daha geniş kitlelere açtı.

- “Dışişleri demokratikleşti ve vasatlaştı” mı diyorsunuz?

Bunu söylemek genelleme olur, orada olup vasat olmayan birçok kıymetli genç var. Türkiye’deki Dışişleri’nin kapıları üniversite mezunu herkese açık. Bir kast sistemi yok ve “Belli bir ideolojiye sahip olanlar girsin” gibi bir eğilim de olmadı. 

- ‘Sulandırma’dan kastınız sizi mahcup eden tavırları da kapsıyor mu?

Dışişleri’nde doğal olarak artık çok sıkı ilişkim yok, ama şunu gördüm; Gülen cemaati gibi bir ideolojiyle gelinmesi Dışişleri içerisindeki kaynaştırıcı, disiplinli, dönüştürücü sistemi de etkiledi. Ancak Dışişleri her şeye rağmen Türk bürokrasisinde önemli yer tutmaya devam ediyor. Dışişleri geleneklerine bağlı ve muhafazakâr bir kurumdur. Muhafazakârlık duraklama ve gerileme anlamına gelmiyor. Japonya ve İngiltere’de gördüğümüz gibi terakkinin etkili taşıyıcısı da olabiliyor. Dışişleri Bakanlığı bu karakterini korumaya devam ediyor.

“Gülen cemaatinin Dışişleri’ne girmesinin  Gül döneminde olduğu yüzde yüz” 

- Netleştirmek adına soracağız, bahsettiğiniz ‘Dışişleri’ni sulandırma, Gülen cemaati üyelerini liyakati göz ardı ederek işe alma’ Abdullah Gül döneminde mi oldu, Ahmet Davutoğlu döneminde mi?

Kesin bilmiyorum ama Gül döneminde olduğu yüzde yüz. Çünkü bu gelişmeler, cemaatle AK Parti arasında her şeyin güllük gülistanlık olduğu o dönemde yaşandı. Kavga 17-25 Aralık’tan sonra ortaya çıktı.

- Sizce İngiltere’de de eğitim gören, AKP döneminden önce Avrupa Konseyi ve NATO parlamenter meclisleri üyeliği de yapan, dolayısıyla dış ilişkilerde liyakatin önemini tecrübe etmiş olduğu düşünülebilecek Abdullah Gül, kendisi Dışişleri Bakanlığı’na geldiğinde liyakati neden göz ardı etmiş olabilir? 

Bu sorunun yanıtını muhakkak ki ancak Sayın Gül verebilir.

- Siz bu gözleminiz hakkında süreçte hiç uyarıda bulundunuz mu?

Hiç bulunmadım.

“Komşularla sıfır sorun olumlu, yapıcı ve çarpıcı bir slogan”

- Sizce Gülen cemaati o dönem dış politikayı belli bir mecraya yöneltmeye çalıştı mı?

Gülen cemaatinin Türk dış politikasının oluşturulmasında ve uygulanmasında bir özel  bir etkisi olduğunu sanmıyorum. AK Parti, esasen kendi iktidarının takriben ilk 10 yılında, ekonomi, ticaret, yatırımlar, jeopolitik, tarih, kültür, eğitim, dil, din, ticaret, gelenekler ve ilişkiler gibi değişkenleri, çok yönlü bir dış politikanın hizmetine vermek şeklinde, Turgut Özal’ın 1980’li yıllarda başlattığı bölgeye ve dünyaya açılma stratejisini benimsedi. Aslında tam bir yumuşak güç stratejisi olan bu diplomatik tatbikatı başarıyla uyguladı. Bu uygulamalarında komşularla sıfır sorun ilkesi gibi olumlu, yapıcı ve aynı zamanda çarpıcı bir slogan da, biraz önce bahsettiğimiz kamuoyu diplomasisinde etkili oldu. Tabii bu başarılı uygulamanın ilk 10 yılının büyük kısmında Sayın Gül ve Sayın Davutoğlu’nun paylarının büyük olduğunun da altını çizmek gerek.

- Dışişleri Müsteşarlığı da yapmış bir isim olarak, mesainiz sürecinde siz nasıl bir devletle karşılaşmıştınız? MİT ve Genelkurmay’la ilişkiler nasıl yürüyordu? Asker ve sivil müsteşarlar hiyerarşisi nasıldı?

Dışişleri’ne girdiğim 1963’ten itibaren İnönü, Demirel, Ecevit, Özal, Çiller, Erbakan dönemleri yaşandı. O zamanki devletin işleyişi de çok verimli değildi, ama uyumsuzluk ve kutuplaşma yoktu. Fakat şu vardı; kurumlar arası rekabet. Bu aslında her devlette değişik ölçülerde yaşanan bir olay. Örneğin, Devlet Planlama ile Maliye Bakanlığı veya Devlet Planlama ile Ticaret Bakanlığı, Dışişleri’yle Maliye Bakanlığı arasında on yıllarca bu rekabet yaşandı. Koalisyon dönemlerinde de önemli bakanlıklar ayrı partilere verildiği için söz konusu rekabet oldukça yıpratıcı oldu.  

Çalıştığım 30 küsur senelik zamanda, Dışişleri Bakanlığı’yla Genelkurmay arasında, Dışişleri Bakanlığı ile MİT arasında çok yakın bir işbirliği oldu. Elbette adı geçen bu kurumlar içine kapalı kurumlardır. İçine kapalılık özellikle MİT için doğaldır. MİT bilgi toplar, ama bilgiyi kolay paylaşmaz. Ama gerektiği zaman gereken kurumlarla paylaşır. Aynı şey İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay için de tabii geçerli. Terörle mücadele ve yabancı ülkelerin yurdumuzda faaliyetleri konusunda bu kurumlar arasında yararlı işbirliği gerçekleştirildi. Eminim şimdi de gerçekleştirilmektedir. Özellikle müsteşarlık dönemimde Genelkurmay’la da çok yakın bir işbirliği içinde çalışıldı. 

“Genelkurmay’la hiçbir sorunumuz olmadı”

- Müsteşarlık döneminizde Askeri vesayeti hissediyor muydunuz?


O zaman Genelkurmay’ın etkisi belliydi; bu, tabii Dışişleri’ni de etkiliyordu. Fakat çok iyi bir istişare mekanizması vardı. Milli Savunma Bakanlığı’nın müsteşarı da vardı, ama esas yetki Genelkurmay Başkanı ve 2. Başkan’daydı. Dönemimde hem her ikisi, hem Dışişleri Müsteşarı ve müsteşar yardımcıları en az ayda bir kere öğle yemeklerinde buluşur yahut toplantılar yapardı. O işbirliği kurumsallaşmış vaziyetteydi. Bizim hiçbir sorunumuz olmadı.

- Okuyucular için hatırlatalım; müsteşarlık döneminizin önemli kısmında Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’ti.

Evet, çok yakın bir işbirliği içindeydik. Tabii işbirliğimiz özellikle Kuzey Irak üzerineydi, ilk sınır ötesi askeri hareketlerimizin başladığı yıllardı. Birinci Körfez Savaşı’nda çok kısa bir süre içinde Kuzey Irak’tan 500 bin kişi girdi.

- Fikret Bila’nın verdiği emirler hakkında yönelttiği “Özal’a, Demirel’e danışıyor muydunuz; MGK’da görüşüyor muydunuz” sorusuna “Hayır, MGK’ya gittiğim zaman da herkes çok memnundu” yanıtı verebilen, sınırlarını kendi belirlediğini amiyane ifadelerle de ifade eden bir isimdi Doğan Güreş. Siz o zaman nasıl bir Doğan Güreş gördünüz?

Doğan Güreş Paşa rahmetli olduğu için kendisinin ifadeleriyle ilgili olarak bir yorumda bulunamam. Ama şu kadarını söyleyebilirim: O zaman alınan diplomatik ve askeri/politik kararlarda tayin edici etki büyük ölçüde Özal’a aitti. Ancak Özal bu kararları tek başına almaz, askeri ve sivil yetkililerle uzun ve derinlemesine görüşme ve istişareler sonucu alırdı. Belki en doğrusu, kararlar aslında bütün bürokrasinin ortak görüşü temelinde halinde veriliyordu. Ancak bu ortak görüşün oluşmasında ağırlık muhakkak ki Özal’daydı.

- ‘Uyumlu çalışma’ devletin işleyişi açısından kulağa hoş gelse de eğitimini katı resmi ideoloji içinde almış, elindeki silahın iktidarıyla da hareket eden askerle uyuşmanız pek çok insanı rahatsız da edecektir.

Olabilir, ama neticede biz uyumlu çalıştık.

“Azerbaycan’a darbe girişimini ilk sezen diplomatımız Mehmet Ali Bayar’dı”  


- Sizin müsteşarlık döneminizde olan bir başka gelişme, MİT’in basına yansıyan bir raporunda Aydınlık gazetesinden alıntıyla “Çiller’in onayıyla (Azerbaycan Cumhurbaşkanı) Aliyev’e yönelik darbe” ibaresiyle geçti. Bu süreçte neler oldu anlatabilir misiniz?

O zaman Demirel cumhurbaşkanıydı. Biz o darbe meselesini haber aldığımız zaman ilk iş Demirel’le temas ettik, Çiller’le pek fazla temasımız olmadı.

- Size haber nereden geldi?

Olayların sırasını hatırlayamıyorum doğrusu, ama bize haber büyükelçimizden geldi. Oradaki büyükelçimiz Altan Karamanoğlu’ydu. Onun yanında da genç diplomatımız Mehmet Ali Bayar vardı. Bu tehlikeyi ilk sezen, büyükelçisini ve bizi uyaran Bayar’dır. Dışişleri Bakanlığı’nın buradaki rolü, Demirel’i zamanında uyarabilmiş olmasıdır. Ve Demirel’in de katkısı çok önemli oldu, Aliyev’le iletişime geçti.

- Sürece MİT’in dahlinin olup olmadığı, Çiller’in attığı adımların büyüklüğü, onu yönlendirenlerin kim olduğuna ilişkin söylenti seviyesinde de olsa kulağınıza çalınan duyumlar oldu mu?

Kulağımıza çalınanlar oldu, ancak bu konuda okuyucularımızı aydınlatma sorumluluğunu taşımaya yeterli bilgi unsurlarına sahip değilim.

- Aliyev’e darbe girişimi ardından Tansu Çiller’e neler yaptığı soruldu mu?

Herhangi bir bilgim yok.

Türkiye’de Yeni Atanan Büyükelçiye nasıl bilgilendirme yapılır? 


- Türkiye’deki işleyişini bilmediğimiz bir süreç: Bir büyükelçi atandığında mesai nasıl işliyor? Örneğin apar topar Washington’a mı gidiliyor, yoksa MİT gibi kurumlarla görüşülüp bilgi aktarımı yapılıyor mu?

Tabii ki bir büyükelçi göreve atandığında gideceği devletle ilişkilerimizin siyasi, iktisadi, askeri ve teknik nitelikleri ve bu konulardaki ilişkilerimizin durumu hakkında Dışişleri Bakanlığı’ndaki dosyalara ilaveten, bürokrasinin tüm yetkililerinden bilgi edinir. Ayrıca dışişleri bakanı, başbakan ve cumhurbaşkanı tarafından kabul edilerek talimatlarını alır.

Eski yıllarda, Türkiye’nin büyükelçiliklerinin sayısı az iken yeni atanan büyükelçiler ve yeni atanan müsteşarlar, cumhurbaşkanı ve başbakan tarafından baş başa ve bazen öğle yemeğinde kabul edilir, varsa kendilerine özel talimatları verilirdi. Dışişleri’ne ilk girdiğim dönemlerde dış temsilciliklerimizin sayasının artmaya başlamasıyla bu yavaş yavaş azalmıştı.

- Bugün bir büyükelçiyle hedeflere dair özel bir görüşme yapılmıyor mu?

Bir kararname çıkınca onları toplu halde cumhurbaşkanı ve başbakan kabul eder, talimatları verir. Ama bazı başkentlere tayin olan büyükelçiler hariç karşı karşıya oturup ayrıntıya girmeye pek vakit bulmazlar. En azından benim zamanımda böyle idi. Dışişleri bürokrasisi o açıdan biraz sıradanlaşmıştı. Belki şimdi daha farkldır.

- O zaman dış temsilcilerin biraz körebe oynadığını düşünmek ne kadar yanlış olur?

Büyükelçi olana kadar geçirdiği süre zarfında memur, en az cumhurbaşkanı kadar, hatta belki ondan daha ayrıntılı, dosyaya hakim oluyor. Detaylar açısından büyük bir sorun bu nedenle yok. Devlet başkanı veya başbakanın da ilgili büyükelçinin tayin edildiği yerle ilgili özel bir politikası varsa, bunu zaten MGK’da, kabinede konuşmuş oluyorlar. Bunlar bilinmeyen şeyler olmuyor. Bunların haricinde özel bir şey varsa ayrıca görüşüyorlar.

“Ankara’yla Eşgüdümsüzlük elçileri açığa düşürür”

- WikiLeaks belgelerine yansıyan gazetecilere ilişkin notların sebep olduğu bir merak: Ülke temsilcileriyle görüşen gazeteciler, bilgi aldıklarını düşünürken kendilerine dair de kayıtlar mı düşüyor? Temsilciler, gazetecilerle görüşmelerini hangi kriterle değerlendirip, ne tür usullerle merkezlerine iletiyorlar? 

Temsilciler, gazetecilerle görüşürlerken zaten ne söyleyecekleri o konuda haiz oldukları genel talimatları çerçevesinde bellidir. Bu çerçevede kendi üsluplarına göre gazetecilerle konuşurlar. Tabii temsilci, gazeteci kendisiyle görüşmeden önce o gazeteci hakkında gerekli bilgilere sahiptir.

- Başbakan Davutoğlu Brüksel’deyken Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘ey Batı’ deyince dış temsilcilere ne oluyor, alanları nasıl sınırlanıyor?

Merkezdeki yetkili makamların, yabancı bir ülke hakkında o ülkedeki büyükelçiyi haberdar etmeden yaptıkları kamuya açık beyanlar veya Ankara’da gerçekleştirdikleri girişimlerin yarattığı sakıncalar Türkiye diplomasisinin eski bir yapısal sorunudur. Bu soruna eşgüdümsüzlük adı da verebiliriz. Eşgüdüm gereğine riayet edilmemesi sırf alanları sınırlamakla kalmıyor. Büyükelçiyi nezdinde görevli bulunduğu ülke makamları veya basını karşısında kendi hükümetinin politikaları hakkında habersiz bırakıyor. Büyükelçi, bulunduğu ülkenin Dışişleri’ne çağırılıp hükümetinin ne demek istediği kendisine sorulduğu zaman eğer önceden bir tutum veya üslup değişikliği konusunda bilgilendirilmemişse açığa düşüyor. Açığa düşürülen bir büyükeçi ülkesinin çıkarlarını korumakta zorlanır.

“Dış politikamızın stratejik öncelikleri açık değil”

- Dışişleri’nde başka ne tür yapısal bozuklar gözlemliyorsunuz?

Öteden beri mevcut olan ve sadece bizim kendi ülkemize mahsus da olmayan başka ve daha vahim yapısal bozukluklar bizim diplomasimize zaman zaman hakim oluyor.  Türk dış politikasında eskiden beri olan ama son zamanlarda ağırlığı artan üç yapısal sorun görüyorum. Bir, bugün dış politikamızın stratejik öncelikleri açık değil. Türk dış politikası gerçeklerin oluşturduğu bir temel üzerinde oturur. Türkiye’nin stratejik, güvenlik ve ekonomik çıkarlarını bu gerçekler belirler. Son yüzyıldan beri yaşanan iki dünya savaşı ve bölgemizde ve daha geniş alanlarda meydana gelen savaşlar, büyük stratejik ve kırılmalar Türk dış politikasının oluşturulması ve uygulanmasında ve Türkiye’nin çıkarlarının korunmasında ve ilerletilmesinde gerçeklere dayalı dış politikanın rolunün önemini ispat etmiştir. Geçmiş on yıllarda dış politikamızın  oluşturulması ve uygulanmasında zaman zaman bu üç temel unsurun dışında din, mezhep, ideolojiler, hatta hayaller gibi exogen faktörler rol oynamıştır. Ama bir ölçü dairesinde. Bu exogen faktörlerin etkisi arttığında.Türk dış politikasının topalladığını görürüz. Çünkü o zaman dış politikada öncelik kavramları belirsizleşmeye başlıyor. Bu tür sapmalar hiç şüphesiz başka ülkelerde de oluyor. Ama bizde özellikle son yıllarda Orta Doğu politikasından ABD politikasına kadar bu faktörlerin olumsuz etkisi ciddi şekilde hissedildi. Öncelikler belli olmayınca da dış politika el yordamıyla yapılmaya başlanıyor.

“Dışişleri Bakanlığı’nın etkisi geniş ölçüde kalktı”

İkinci yapısal sorun; karar mekanizmalarının iyi işlememesi. Dış politika nasıl yapılır? Daireler vardır, oradaki memurlar politika opsiyonları hazırlar, onlar bir üst makama gider. Politikalar yukarı doğru çıkar. Bu hazırlanırken kurumlar arası bir işbirliği yapılır. Genelkurmay’la, MİT’le, İçişleri Bakanlığı’yla, iş ekonomiyle ilgiliyse ekonomiyle görevli kurumlarla konuşulur. Bu istişare süreçleri de karar cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman aksaksız işlemedi. Yakın zamanda ise bu sorunun ağırlaştığının en basit misalini Merkez Bankası ile Cumhurbaşkanı arasındaki karşılıklı beyanlarda gördük. Olağan süreçte Dışişleri Bakanlığı’ndan çıkan politika Bakanlar Kurulu’na, başbakandan cumhurbaşkanına gider ve dışişleri bakanından çıktıktan sonra politika artık onun kontrolünde olmaz. Sonuç olarak 180 derece farklı bir politika da tercih edilebilir. O zaman Dışişleri’nin etkisi kalkmış oluyor.

- Şu an sizce Dışişleri’nin etkisi kalktı mı?

Geniş ölçüde kalktığını görüyoruz. Ama bazı konularda Dışişleri Bakanlığı’nın şu andaki üst kademesi, dışişleri müsteşarı ve müsteşar yardımcıları hâlen çok etkili durumda. Hem Türkiye’nin dış ilişkilerinde bir güven unsuru olmayı sürdürüyorlar, aynı zamanda hükümetle aralarındaki köprüyü kuruyorlar. Ama ben bunun kurumsaldan daha çok kişisel olduğunu zannediyorum.

“ Sinirlioğlu ve Ekibi Türk Diplomasinin bir kilit taşı”


- Feridun Sinirlioğlu’nun…

Kişiliği ve tecrübesi, diplomatik mahareti bunu sağlıyor. Ben kendisini ve ekibini halen Türk diplomasinin bir kilit taşı olarak görüyorum. Tabiatıyla onun yerine gelecek kişi aynı şeyi yapabilecek mi bilemiyoruz. Bugün ilan edilmiş bir öncelik göremesek de hadiselere bakarak Suriye ve Orta Doğu’nun ister istemez çok öncelikli bir durumda olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka önceliğimizi, hem Cumhurbaşkanı, hem hükümetten duyuyoruz: “Türkiye, dünyadaki Müslüman toplumların her zaman yanında.” Başka bir önceliğimiz, enerji üreticisi ülkelerle yakın işbirliği. Bunun dışında Türkiye’nin NATO müttefikleriyle, ABD’yle, AB ülkeleriyle ilişkileri hâlâ önemli. Bunları bir sıralamaya tabi tutarsanız, Suriye ve Rusya dahil, etrafımızdaki bölgesel politikalar birinci sırada gelir. “Olayların getirdikleri yerine baştan bir stratejik bir öncelik var mı” derseniz, bunun yanıtı Davutoğlu’nun sıfır sorun politikasıydı. Herkes şimdi karikatürize ediyor, ama bu stratejik bir hedefti ve önemliydi. Ama yürümedi. Çünkü bu politika belli bir öçünün ötesinde hayal değişkenini de içeriyor ve gerçekçilikten uzaklaşıyordu.

“ Herkes Davutoğlu’na yüklendi, O aslında Barış politikası izledi”


- Kastınız?

Tabii şunu da kabul etmek gerekiyor; sıfır sorun politikası biraz da Türkiye’den kaynaklanmayan dinamiklerin sebebiyle başarısız oldu. Arap Baharı da, başarısızlığı da Türkiye’den kaynaklanan bir şey değil, ama bunlar sıfır sorun politikasını berhava etti ve herkes Davutoğlu’na yüklendi. Davutoğlu aslında barış politikası izledi. Fakat bugün barış politikasını pek az komşumuzla izleyebilir hale geldik. Bunun sorumluluğunu da şahsen Davutoğlu’na yüklemiyorum. Dışişleri’ndeki üçüncü yapısal sorun da; Türkiye’nin emelleriyle, yani hedefleriyle kapasitesi arasındaki orantısızlık.

“Türkiye’nin 2005’i Afrika yılı ilan etmesi çelişkiydi”

- Sizce Türkiye dünya içinde kendini nerede görüyor ve aslında kapasitesi ne; bir ayna tutsanız ne söylersiniz?

Türkiye kendini AB’ye katılacak bir kapasitede gördü. 1957’de Roma Anlaşması imzalandı ve Yunanistan müracaat ettikten hemen sonra biz de müracaat ettik. 1963’te katılımı öngören Ankara Anlaşması’nı yaptık, ardından da Katma Protokol. Bu Türkiye’yi AB’ye doğru götüren bir yola soktu. 1987’de tam üyelik müracaatı yaptık. 2004’teki kararla 2005’te tam üyelik müzakereleri başladı. AB’ye katılmaya hayal, ideal, ihtiras, ne dersek diyelim, biz bu yolu yürütürken 2005’te müzakerelerin başlamasıyla somut bir ara sonuca varıldı. Fakat Türkiye, 2005 yılını Afrika yılı ilan etti. Alın size çelişki! AB’ye katılan bütün ülkelerin öncelikleri topyekûn oraya girmek olmalıyken siz bunu yaparak hem AB’ye, hem de bürokrasinize “Benim olmazsa olmaz hedefim bu değil” mesajı veriyorsunuz.

- 2014’te Avrupa Birliği yılı ilan edildi.

Biraz geç oldu. Müzakerelerin başladığı yıl, yani 10 yıl önce bunun yapılması gerekiyordu. AB tam üyeliği belki ulaşabileceğimiz bir hayaldi, ama ulaşamayacağınız hayaller de var. Örneğin, pan-İslamizm hayali gerçekçi bir devletin düşünebileceği bir şey değil. Bunun ne bir takvimi var, ne de böyle bir dünya var.
- Gazeteci Ümit Kıvanç’ın “Osmanlı romantizmiyle, Pan-İslâmist milliyetçiliği kanatlandıran tehlikeli bir jeopolitikanın ufku” diyerek nitelediği Stratejik Derinlik’i siz ‘hayal’ kapsamında mı değerlendiriyorsunuz? 
Ham hayal olarak görüyorum. İnsanların da, milletlerin de hayalleri vardır, ama gerçeklikten ayrılırsanız hayal kırıklığı bedel ödetiyor.

“Dış politikaya baktığımda Pan-İslamist İzler görmüyorum”


- Peki siz Davutoğlu’nun damgasını vurduğu dış politakaya baktığınızda pan-İslamist izler görüyor musunuz?

Benim böyle bir izlenimim yok. Belki Osmanlı İmparatorluğu etkisinde bir Orta Doğu yahut da bir ihvan liderliği düşüncesi veya hayali olabilir. Dışişleri’nde bu şekilde hazırlanmış kâğıtlar olduğunu zannetmiyorum, ama hükümetin ve hükümeti etkileyen entelektüellerin düşüncelerinde olan projeler olabilir. Osmanlı meselesinde önemli olan şu: Tarihte yaşanmaz, tarih bir rehberdir. Her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğu’ndan çıkan devletler böyle bir projeyi kabul etmiyorlar.

- Dışişleri Bakanlığı’nın senaryoları arasında hilafetin ihyasına ilişkin bir dosya da var mı?

Benim zamanımda yoktu. Bugün de olduğunu hiç tahmin etmiyorum.

- Üst makamlara çıkıp çıkmamasından ve savunulmasından bağımsız bir soru, neden bir ihtimal olarak hilafet senaryolar içinde yer almasın?

Dış politikanın oluşturulması ve uygulanmasıyla ilgili değişkenler arasında din faktörünün de yer aldığına yukarıda değinmiştim, bugüne mahsus değildir. Biz İslam Konferansı Örgütü’ne 1969’da katıldık, yani İslam dinini bir dış politika eylem aracı olarak gördük. Bu değişkenler, zaman zaman kaybolurlar, zaman zaman kullanılırlar. Ama hilafet bu tür süreçlerin içerisinde var mı? Yarın olabilir mi? Araştırma düzeyinde olabilir. Her konunun araştırılması faydalı olur, bu alanda tabular olmamalı.

“Türkiye Dış Politikada sırtını İslam dünyasına Hiçbir zaman dönmedi”

- “Türkiye şimdiye kadar sırtını döndüğü İslam dünyasına AKP’yle yüzünü çevirdi” diyecek birine ne dersiniz; hak mı verirsiniz yoksa ‘yanlış’ mı dersiniz?

Yanlış derim. Türkiye İslam dünyasına hiçbir zaman sırtını dönmedi. İslam ülkeleri 1950’lerden itibaren bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Türkiye özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki Arap ve Arap olmayan İran ve İsrail gibi ülkelerin her biriyle ikili düzeyde, o ülkelerin kendi özelliklerini ve koşullarını göz önünde bulunduran ve 3. ülkelerin çıkarlarına zarar vermeyen pragmatik ilişkiler kurdu. Bu ülkelerin örneğin Müslüman Kardeşler, Baas ve Baas karşıtı grupların mezhep çekişmeleri gibi kendi içlerinde ve aralarında derin anlaşmazlıklar olması sebebiyle, Türkiye’nin Arap ülkelerine uygulanacak genel bir Arap politikası uygulaması gerçekçi değildi. Bu politikanın isabeti bugün açıkça görülmekte. Ayrıca Türkiye Arap ülkeleriyle Arapça gibi ortak bir dil şemsiyesi altında da değil...

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR


***

2 Mart 2017 Perşembe

Avrupa Birliği İçin Yeni Bir Strateji


Avrupa Birliği İçin Yeni Bir Strateji



Özdem SANBERK

20 Temmuz 2009


Hukuki süreç,

Bilindiği gibi TBMM ve Avrupa Birliği üyelerinin Parlamentolarınca onaylanmış olan 1963 tarihli Ankara Antlaşması ve 1970 tarihli Katma Protokol ülkemizle Avrupa Birliği arasında bir ortaklık hukuku meydana getirir. Bu ortaklık hukuku karşılıklı yükümlülükleri içerir. Uluslararası Antlaşmalar olan Ankara Antlaşması ve Katma Protokol aynı zamanda tarafların iç hukuklarının ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bu nedenle riayeti mecburi olan hukuki belgelerdir. Taraflar ortaklık hukukuna aykırı hareket ederlerse bu durum kendileri hakkında uluslararası hukuk sorumluluğunu gündeme getirir. Bu sorumluluğu belirleme ve müeyyide uygulama yetkisi Avrupa Birliği’nin Lüksemburg’daki Adalet Divanı’na aittir. Nitekim Divan 2007 yılında TIR şoförü Mehmet Soysal’ın Berlin Eyalet Mahkemesi’ne yaptığı başvuru üzerine, kısa bir süre önce aldığı kararla, Avrupa Birliği’nin 2000 yılından beri şoförlerimize vize koymasını 1970 tarihli Katma Protokol’ün 41’inci maddesinin ihlali olarak görmüş ve bu karar uyarınca Alman Hükümeti, hizmet sunumu yapmak üzere bu ülkeye seyahat eden Türk vatandaşlarına şimdiye kadar uyguladığı vize rejiminde değişiklik yapmak mecburiyetinde kalmıştır.

Tam üyelik müzakereleri 

Karşılıklı hizmet sunumu, hizmetlerin serbest dolaşımı, iş kurma hakkı gibi konular, vize konusuyla irtibatlı olan ve hepimizi çok yakından ilgilendiren konulara ilişkin dosyalardır.

Bu konular Avrupa Birliği ile halen yürütmekte olduğumuz katılım sürecindeki 35 başlıkta bulunan konular arasında yer alıyor. Ancak tam üyelik müzakere sürecindeki bu dosyalar, Kıbrıs meselesi ve Fransa’nın vetosu gibi nedenlerle ya bir türlü hiç açılamadığı için veya hiç kapanamadığı için vize meselesi dâhil, adı geçen dosyalarda ilerleme sağlamak mümkün olmuyor. Komisyon vize meselesini de, bizim mültecileri geri kabul anlaşmasına razı olmamız gibi siyasi bir koşula bağlıyor.

Oysa şimdi karşılıklı hizmet sunumunda vize muafiyeti konusunun, hak sahibi bir özel kişi tarafından müzakere süreci dışında, ortaklık hukukumuz çerçevesinde, yani hukuki bir süreç içinde ele alınması sayesinde, müzakere sürecinde tıkalı olan bir yolun ortaklık hukukumuzdan doğan haklarımız sayesinde, hiç bir siyasi koşula bağlı olmadan açılabildiğini görmüş olmaktayız.

Siyasi tıkanıklıkları hukuk açıyor 

Bu deneyim bize çok önemli bir gerçeği çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Üyelik süreci ne kadar tıkanık olursa olsun, bu tıkanıklık Antlaşmalardan kaynaklanan ortaklık ilişkimizi ve bu ilişkinin ilzam ettiği karşılıklı yükümlülükleri etkilemiyor. Yani katılım sürecinde Avrupa Birliği tarafından bizim hakkımızda alınan hiç bir karar, ileri sürülen hiç bir siyasi koşul Ortaklık ilişkimiz üzerinde herhangi bir hukuki etki yaratmıyor. Eğer biz Ortaklık hukukumuzdan doğan haklarımızı layıkıyla kullanma becerisini gösterebilirsek, katılım sürecinde sahip olmadığımız yaptırım gücünü ortaklık ilişkimizde elde etmek olanağına sahip olabiliriz.

Siyasi süreç 

Avrupa Birliği’ne tam üyeliğimizi hedef alan 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’nin öngördüğü katılım sürecimiz Birlikle aramızda esas itibarıyla siyasi bir süreç oluşturuyor. Bu süreç Avrupa Birliği için hukuki yükümlülükler içermiyor. Dolayısıyla bu süreçte her aday ülke gibi biz de Birliğe karşı hukuki bir yaptırım gücüne sahip değiliz. Aksine katılım süreci, yine her aday için olduğu gibi Türkiye için de, tek taraflı olarak taahhüt edilen yükümlülükleri ihtiva ediyor. Aday ülke ile arasında ikili siyasi anlaşmazlıkları bulunan üye ülkeler, üyelik müzakerelerinde bu asimetrik ilişkiyi kendi davalarında siyasi avantaj elde etmek için istismar ederler. Bizim katılım sürecimizde de aynen bu durum yaşanmakta. Özetlemek gerekirse Türkiye, tam üyelik sürecinde Avrupa Birliği’ne karşı, bütün aday ülkeler gibi zayıf bir durumda iken, Ankara Antlaşması ve Katma Protokolün oluşturduğu Ortaklık ilişkilerinde hukuken eşit bir statüye sahip.

Tam üyelik süreci hukuki süreci frenlememeli 

Ankara Antlaşması’nda her ne kadar nihai hedef olarak tam üyelikten bahsediliyorsa da ortaklık ilişkisi temelde Gümrük Birliği yoluyla ekonomik entegrasyonu öngörüyor. Katılım süreci ise, açık uçlu olmakla beraber Müzakere Çerçeve Belgesi’nde belirtildiği gibi tam üyelik hedefine yöneliktir. Ancak katılım süreci başladıktan sonra Ankara Antlaşması’ndaki ekonomik entegrasyon hedefinin de fiiliyatta artık tam üyelik müzakerelerinin birer dosyası haline geldiğini ve siyasi nedenlerle tıkanmış olan bu müzakerelerin içinde felce uğramış bir duruma dönüştüğünü görüyoruz.

Çıkmazdan nasıl kurtuluruz? 

Bu çıkmazdan kurtulmanın ancak yeni ve pratik bir strateji aranması ile mümkün olabileceği hatıra geliyor. Tamamen bir zihni egzersiz olarak bu stratejiyi şöyle özetleyebiliriz: 
Bilindiği gibi tam üyelik müzakere sürecinde siyasi engelleler dolayısıyla başlıkları açılamayan veya kapanamayan veya ilerletilemeyen fakat vatandaşlarımızın günlük hayatını, iş ve istihdam yaşamlarını yakından ilgilendiren serbest dolaşım, vize, hizmetler, iş kurma hakkı, sermayenin serbest dolaşımı gibi dosyalar var. Bu dosyalar ayni zamanda Ankara Antlaşması ve Katma Protokol’de yer alan ve ekonomik entegrasyonu hedef alan ve dolayısıyla Avrupa Birliği’nin de yükümlülüklerini icap ettiren konular. Yani Ortaklık hukukumuzun da dosyaları. Bu tespit ışığında yeni strateji, tam üyelik müzakereleri siyasi engellerle karşılaşmadığı yerlerde, bir yandan 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’nde sürdürülürken, diğer yandan siyasi engeller dolayısıyla ilerleyemeyen veya hiç konuşulamayan serbest dolaşım, vize, hizmetler, iş kurma hakkı, sermayenin serbest dolaşımı gibi konuların ele alınmasının katılım sürecinden ortaklık hukukumuz zeminine çekilmesi hedefi etrafında şekillenebilir.

Alınan bir sonuç var 

İlk bakışta gerçekçi gibi görünmeyen bu önerinin gerçek hayatta nasıl mümkün olduğunu Avrupa Adalet Divanı, yukarıda değindiğimiz Soysal kararıyla kanıtlamış bulunuyor. Bu karar aslında hepimizin gözlerini açan bir işaret fişeği niteliğinde. Çünkü tam üyelik müzakereleri devam ederken bu müzakere konularından henüz ele bile alınamayan bir dosya, başka bir düzlemde-ortaklık hukukumuz düzleminde- açılmış ve sonuç vermiştir. Unutmayalım ki Avrupa Adalet Divanı da Ortaklık hukukumuzun organlarından biri.

Ekonomik entegrasyon 

Öte yandan ortaklık ilişkimizin öngördüğü ekonomik entegrasyon hedefinin, tam üyelik müzakerelerini kesmeden fakat bu müzakerelerin sonuçlanmasından önce bugünkünden daha büyük oranda gerçekleştirilmesi tam üyelik hedefine varmamızı geniş ölçüde kolaylaştırır. Esasen bu gün dahi Ankara Antlaşması, Katma Protokol ve eksiklikleri ne kadar fazla olursa olsun, Gümrük Birliği uygulamaları sayesinde Avrupa Birliği ile artan ticaret hacmimiz ve aramızdaki müktesebat uyumunun halen sürdürdüğümüz tam üyelik sürecimizde bize sağladığı ciddi avantajlar biliniyor.

Geri dönüş yok 

Unutulmaması gereken bir diğer nokta da, ekonomik entegrasyona bir kere erişildikten sonra bu entegrasyonun yarattığı karşılıklı iş, istihdam ve refah düzeyleri söz konusu entegrasyon seviyesinden geriye dönülmesine izin vermez. Tam tersine yaratılan karşılıklı ekonomik bağımlılık ve karşılıklı çıkarlar ekonomik entegrasyonun ekonomi dışı alanlara genişletilmesi sonucunu doğurur. Avrupa Birliği’nin bu gün vardığı karmaşık entegrasyon düzeyi de aynen bu süreci izlemiştir.

Canlanma 

Ortaklık ilişkilerimizin yeniden gündeme getirilmesi ve ortaklık organlarımıza yeniden hayatiyet kazandırılması Avrupa Birliği ile ilişkilerimize yeni bir canlılık getirir. Bu canlılık Bakanlar düzeyinde Ortaklık Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey gibi Ankara Antlaşması’nda öngörülen yetkili organların teknik çalışma kapasitesine yeniden kavuşturulması ile sağlanır.

Tam üyelik dışı yolları TBMM kapar 

Bu stratejinin bizim tam üyelik dışında bir hedefe yeşil ışık yaktığımız şeklinde muhataplarımızın zihninde yanlış anlamalar oluşturmaması için ise, Komisyon’la halen müzakereleri sürdürmekte olan heyetimizin müzakere yetkisinin sadece tam üyelik hedefiyle sınırlı bulunduğu yolunda TBMM’ce bir karar alınması yeterli olur. Bu şekilde Türkiye’nin birbirine paralel fakat birbirini güçlendiren iki süreci, yani 1963 tarihli Ankara Antlaşması ve 1970 tarihli Katma Protokol’den kaynaklanan ortaklık süreci ile 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’nden kaynaklanan tam üyelik sürecini birlikte sürdürdüğü teyit edilmiş olacak ve imtiyazlı üyelik formüllerine kapalı bulunduğumuz milli iradeyi temsil eden en yetkili makam tarafından tescil edilmiş bulunacaktır.

AB iki paralel sürece itiraz edemez 

Avrupa Birliği’nin ortaklık hukukunu işletmeyelim deme şansı yoktur. Zira ortaklık hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerimizin yerine getirilmesini üyelik kriterleri arasında yukarıda anılan Müzakere Çerçeve Belgesi’nde esasen kendisi belirtmekle iki süreç arasındaki irtibatı bizzat kendisi kurmuş bulunuyor.

Zemin kaybı 

Hiç şüphesiz Avrupa’nın da içinde bulunduğu ekonomik ve mali kriz ortamında işçilerin serbest dolaşımı gibi hassas bir dosyadan, ortaklık hukukumuzun işletilmesiyle de olsa, sonuç alınması gerçekçi bir beklenti olamaz. Bununla birlikte Türkiye’nin bu konuda 1/80 sayılı Konsey kararıyla kazanılmış haklarının son yirmi yıldan bu yana zemin kaybettiği açıktır. Bu haklarımızın takip edilmesi ve ayni şekilde işadamlarımızın vize sorunun 1/95 sayılı Gümrük Birliği kararı dolayısıyla Ortaklık Kurumlarını gündemine getirilmesi meşru ve beklenen bir davranış tarzı olur.

Sırf Hükümetin görevi değil 

Bu görüşlerimiz sadece Hükümete yönelik değil. Birlik ile ilişkilerimizde sahip bulunduğumuz hukuk yollarının araştırılması ve kullanılması hedefine daha fazla ilgi göstermemiz ayni zamanda muhalefet partilerimize, mesleki kuruluşlarımıza, düşünce kuruluşlarımıza, fakat bilhassa değerli hukukçularımıza düşen bir görevdir. Çünkü Avrupa Birliği içinde hakların savunulmasında temel unsur hukuk, başat aktör ise bireydir. Sonuçta yalnız Avrupa’da altı yüz yıllık varlık tarihimizin bu ilişkimize ilgisizliğimiz yüzünden gözlerimizin önünde buharlaşıp yok olmasına şahit olmakla kalmayacağız. Kazanılmış haklarımızı, dış komplolar arayışlarıyla zaman kaybedeceğimize, kendi iç dinamiklerimize güvenerek koruma mücadelesine odaklanamazsak, ayni zamanda bu gün kıtada yaşayan milyonlarca Türk vatandaşı ve soydaşımızın haklarını savunmaktan da feragat etmiş olacağımız artık farkına varmalıyız.

Zorluklar sürecek 

Avrupa Birliği projesinin bitmeyen zorlukları, tartışmaları, hayal kırıklıkları ve umutları bellidir. Türkiye karşıtı çeşitli çıkar çevrelerinin ve etnik grupların faaliyetleri ortadan yok olmayacaktır. Birliğin bazı üyelerinin biz karşı tavırları zaman içinde dondurulamaz. Avrupa Birliği süreci hem bizim için, hem Birlik için gönüllü iradeye dayalı dinamik bir süreçtir. Bu dinamiği ne Avrupa Birliği’nin şu veya bu üyesi, ne de biz tek başımıza belirleyebiliriz. Son yirmi yıldan beri çok coğrafyalı bir yöne doğru seyretmeye başlayan Avrupa Birliği’ndeki gelişmelerin nabzını her gün tutmamız lüzumu var. Nasıl bir Avrupa istediğimizi, Hükümet olarak, muhalefet olarak, sivil toplum ve bireyler olarak biliyor muyuz?

İdeolojik tartışmalar gündemden teknik icraatlar dönemine 
Ama bu gün vardığımız noktada artık, yeni bir stratejiye ihtiyacımız olduğu kesin. Evet, Hükümetimizce demokrasi ve hukukun üstünlüğü hedefi yönünde yeniden bir reform seferberliğine dönülmesi bu seferberliğin, kamuoyumuzca anlaşılması ve muhalefet partilerimizce de desteklemesi böyle bir stratejinin olmazsa olmaz bir koşulu. Ama asıl gerekli olan şey Avrupa Birliği tartışmasının ülkemizde bugünkü ideolojik ve siyasi niteliğinden kurtarılması. Her birimizin gündelik yaşamımızda hissedeceğimiz pratik sonuçlara dönüştürebilmesi. Bunun gerçekleştirilebilmesi ancak teknik icraatlar gündemine geçilebilmesiyle mümkün olur. Son yıllarda Avrupa yönünde kaybedilen kamuoyu desteğinin yeniden kazanılmasının yolu Avrupa Birliği hedefinin gündelik yaşamımızda somut bir anlam ifade etmesinden geçer.

*Bu röportaj 22 Haziran 2009 tarihinde Radikal Gazetesi’nde yayınlanmıştır.



http://www.bilgesam.org/incele/813/-avrupa-birligi-icin-yeni-bir-strateji-/


***

Çözüm Sınır Aşan Vicdanların Harekete Geçirilebilmesinde



Çözüm Sınır Aşan Vicdanların Harekete Geçirilebilmesinde





14 Haziran 2010


Bugün Obama yönetiminin, bölgede bir dünya gücüne düşen liderlik rolünü yerine getirememesi, Ortadoğu’da tırmanan gerginliğin başlıca nedenleri arasında yer alıyor. Bölgede etkin bir Amerikan liderliği olmadan Ortadoğu’daki sorunların çözülmesi mümkün değil. İsrail’in bir ölçüye kadar kulak vereceği tek ülke Amerika. Ama Amerika Ortadoğu’daki politikalarını İsrail’in izlediği çizgiden ayıramıyor. Bunu ayıramadığı müddetçe de Amerika, bölgede iki ata aynı zamanda binmeye çalışan bir süvari görüntüsünden kurtulamıyor. Amerika’nın Ortadoğu’daki asıl çıkarları Arap Yarımadası’nda ve Körfez’de yatıyor. Yönetim en çetin mücadeleyi bu Körfez bölgesindeki çıkarlarını korumak için verecektir.

Obama yönetiminin, Amerikan dış politikasını yönetmekle görevli kurumlarına hakim olmakta başarısız kalması bölge ve dünya barışı için potansiyel tehlikeleri barındırıyor. Bunu en son örneğini çok kısa süre önce İran’la takas anlaşması konusunda Obama’nın Lula ve Erdoğan’a gönderdiği mektup olayında yaşadık. Şimdi de yardım konvoyları krizinde yaşamaktayız. Sebepleri ne olursa olsun bu kriz Amerika’nın bölgedeki en eski iki müttefikinin arasının açılması sonucunu doğurdu. Bu sonuç bölgedeki dengeleri kökünden değiştiriyor. ABD Başkanının Ortadoğu’daki başarısızlığı, kendinden sonra Cumhuriyetçilerin daha sert politikalarla ve Bush sonrası yeni muhafazakâr bir gündemle sahneye çıkmaları sonucunu doğurur.


Birleşmiş Milletler’in İşlevsizliği

İsrail Gazze kuşatması sırasında kullandığı aşırı güç dolayısıyla uluslararası hukuku ihlal etti. Bu ihlal BMGK’nin görevlendirdiği Güney Afrikalı Yahudi asıllı Hollandalı hukukçu Goldstone başkanlığında kurulan komisyon raporu ile kanıtlandı. Ancak İsrail Amerika’nın da yardımıyla bu raporun BMGK de görüşülmesini engelledi. Oysa bu raporun tartışılması engellenmeseydi belki de Gazze’ye uygulanan ambargo hafifletilecek ve böylece bu günkü gibi bir kriz yaşanması ve dokuz can kaybı belki de önlenmiş olacaktı. Esasen Birleşmiş Milletler de esasen bunun için var. Ama görevini yapamadığı sürece işlevsizleşmiş durumda. Barış ve istikrarın kurulmasına yardımcı olamamakta. Aynen 2004’te Kıbrıs’ta Rumların adanın birleşmesini öngören Kapsamlı Barış Planını referandumda reddetmelerinden sonra, o zamanki BMGS Annan’ın, Rumları sorumlu tutan raporunun Güvenlik Konsey’inde görüşülmesinin yine daimi üyelerden bazılarının (bu kere Rusya ve Fransa’nın) engellemeleriyle önlenmiş olması gibi.


Öte yandan ine BMGK’nin bir başka kararı ise uluslararası toplumunu, Gazze’ye insani yardım yapılmasını zaten öngörüyor. İsrail donanmasının yardım götüren Mavi Marmara ve yanındaki gemilere hücum botlar ve helikopterlerle saldırması bu kararı da hiçe sayıyor. İsrail’in Gazze’yi kuşatma altında tutması ve sivil halk üzerinde baskı ve tecrit politikaları uygulamaya devam etmesi sadece moral bakımdan sorunlu olmakla kalmıyor. Aynı zamanda, yine aynen Rum Yönetiminin, barış ve birleşmeye evet diyen Kıbrıs Türklerine uyguladığı kuşatma politikası gibi ahlaka aykırı olduğu gibi, siyasi bakımdan da yararsız.


Her iki ambargo da sürdürülebilir olmaktan çıkmış durumda. Tabii bu arada Kıbrıslı Türklerin şu anda, ikinci dünya savaşından beri, Saraybosna’dan sonra, Avrupa’da kuşatma altında yaşayan son halk olduğunu da, dünyada, başta biz kendimiz olmak üzere, hatırlayan kimse yok, Biz dahil, hatırlatmaya çalışan da yok. Türkiye Kıbrıs Türklerine uygulanan haksız ambargoyu dünya gündemine getirmekte geç kaldığı sürece, başkalarının Kıbrıs’ın işgalden kurtarılması gibi tutarsızlıkları gündeme getirmesine hayret etmemeli.


İsrail’in Meşruiyet Zemini

İsrail vahim bir kuşatılmıştık psikolojisi içinde. Sırtını Amerika’ya dayayarak uluslararası kuruluşların kararlarını hiçe sayıyor. Bu davranışı ile bölge barış ve istikrarını zehirliyor. Aynı zamanda kendi güvenliğini de zaafa uğratıyor. İsrail’in güvensizlik duygusunun bilhassa 1970’lerde Enver Sadat’la barış fırsatı kaçırmasından sonra artarak kötüleşti. Oysa İsrail, barış için ikinci fırsatı iki kutuplu dünyanın sona ermesi ve Körfez Savaşı sonrasında Oslo süreci ile elde etmişti. Bu süreç Türkiye ile ilişkilerin normalleştirilmesinin de meşru zeminini oluşturmuştu. Ne yazık ki İsrail bu süreçte sert ve yayılmacı stratejisini terk etmedi. Özellikle yeni yerleşim birimleri kazanma politikalarını ve sırf Arap alemi için değil, tüm İslam alemi için mukaddes sayılan ve bu nedenle çok hassas olan Kudüs’teki kazılarını sürdürdü. 2006’da Lübnan’a saldırması ve nihayet Hamas’ın roket saldırılarına karşılık son Gazze bombardımanı ve sonrasında sivil halka uyguladığı ambargo dünya kamuoyunu olumsuz etkiledi. Bu politikalar aynı zamanda İsrail kamuoyunda da ciddi eleştirilere yol açtı.


İsrail Halkının Sorumluluğu

Asırlarca büyük haksızlıklara, ayırımcılıklara maruz kalmış ve kitlesel ıstıraplar çekmiş bir halk olan Musevilerin, ikinci dünya savaşından sonra kendi devletlerini Ortadoğu’da Arap toprakları üzerinde kurmaları, muhakkak ki tartışılması daha uzun sürecek bir tarihi vakıa oluşturmakta. Bu tartışmayı sona erdirmek ve artık herkesin bu gerçeği kabul edip Yahudilerin ana vatanı olan bir İsrail devletiyle barış içinde yaşama iradesine kavuşmasına sahip olmasına yardımcı olmak, geniş ölçüde İsraillilerin elinde.


Bütün mesele İsrail hükümetlerinin ve bu ülke halkının, aşırı güç kullanma ve yeni yerleşim birimlerine devam edilmesi gibi, uluslararası toplum tarafından mahkum edilen politikalarının barış sürecini sürekli akamete uğratmaya ve dolayısıyla Ortadoğu’yu zehirlemeye devam etmesinin önüne nasıl geçileceği konusunda atık bir karara varabilmesi.


Türkiye

Türkiye’nin kendi iç sorunları var. Bu sorunların önemli bir kısmının kökleri kendi sınırlarımızın dışına taşıyor ve bölgemizdeki sorunlara karışıyor. Biz artık kendi sorunlarımızı biriktirmek istemiyoruz. Bu nedenle bu sorunların iltisaklı olduğu çevremizdeki sorunları da, barış girişimleri olsun, arabuluculuk çabaları olsun, kalıcı şekilde çözme iradesini sergiliyoruz. Bu amaçla Erdoğan hükümeti, hem içerde hem dışarıda ciddi açılımlara girişti ve ciddi süreçler başlattı. Fakat süreçler uzuyor. Uzadıkça da kamu oyu desteğini muhafaza etmek güçleşiyor. İsrail’in Ortadoğu’da barışın kurulmasına iştirak etme fırsatını kaçırması, sorunların birbirleriyle iç içe geçmiş olması nedeniyle, bize de ülkemizde istikrar ve refahı sağlamaya, işsizlik ve yoksulluk gibi temel meselelere odaklanma fırsatlarını kaçırtıyor. Ortadoğu’daki bütün sorunların gelip dayandığı Filistin sorunu çözümlenmeden bölgede güvenlik sağlanamaz. Bölgede barış ve güvenlik sağlanamadan Türkiye bölge sorunları ile iç içe geçmiş olan kendi dahili sorunlarının üstesinden gelemez ve tüm enerjisiyle temel ekonomi ve demokrasi hedeflerine kilitlenemez. Bu nedenlerle Türkiye bölgede kurulacak barışın biri nevi hissedarı durumunda. Bu nedenle bölgede düzen kurucu bir rol oynamak istiyor. Yine ayni nedenle de burada barışın temeli olan Filistin meselesi, duygusal yönlerine ilaveten, bizim için bir milli mesele.


İsrail

İsrail Netenyahu hükümetinden ibaret değil. Bu ülkede de barış isteyen insanlar, aydınlar ve güçlü siyasi çevreler olduğunu biliyoruz. Bu çevreler daha huzurlu bir Ortadoğu kurulması için Türkiye’nin etkin ve yapıcı bir rol oynayacağının farkındalar ve buna inanıyorlar. Örneğin Amos Oz, David Grossman ve Gideon Levy bu aydınlardan bir kaçı. Ayrıca İsrail işçi sendikası Hisdradut var.


Daha İsrail devleti kurulmadan mevcut olan en eski ve nüfuzlu kurumlar arasında yer alıyor. Dünyanın en köklü ve etkili sendikalarından biri. İşçi Partisi’nin de güç kaynağı, sosyalist ve sosyal demokrat ideolojisi ile barış kampının başını çekiyor. Muhakkak ki İsrail’de adlarını bilmediğimiz ve şu anda ortalarda fazla görünmeyen başka kişiler ve sivil toplum kuruluşları da var.


Barış ve uzlaşma arayan, çaresizlik içinde olanlara yardım elini uzatmak isteyen insanlar hiç şüphesiz bölgedeki başka komşularımızda, Lübnan’da, Mısır’da Ürdün’de de bulunuyor. Hangi ülkeye mensup olurlarsa olsunlar, bu insanların amaçlarını paylaşmaları, çabalarını birleştirmeleri sağ duyunun bir gereği. Ne yazık ki Mavi Marmara’da dökülen kan bu kapasitenin kullanılmasını şimdilik geniş ölçüde sekteye uğratmış durumda. Bu fırtınanın sebep olduğu yıkımın kaldırdığı toz bulutları önümüzü görmemize izin vermiyor. Hasarların tamir edilmesi lazım. Bu tamirat mevcut şartlar altında bu hemen gerçekleşecek bir şey değil. Bu aşamada devletlerden ve resmi teşebbüslerden medet ummak yersiz. Hükümetlerin şimdi muhtemelen ihtiyatla beklemekten ve olayları dikkatle izlemekten başka çareleri yok.


Sivil Toplum

Ne var ki tarih süratle hareket ediyor. Kendi hızına yetişemeyenleri affetmiyor. Barış fırsatları kaçıyor. Bu fırsatları kaçırmanın, maliyeti başta Filistin halkı olmak üzere herkes için çok ağır olabilir. Gazze’de ıstırap çekenlerin, devletlerin harekete geçmesini bekleme lüksü yok.


Bugün dış politika artık sadece devletten devlete yapılmıyor. Düşünce kuruluşları, mesleki teşekküller, yardım kuruluşları, işadamları, doktorlar, gazeteciler, sendikalar artık dış ilişkilerin devlet dışı aktörleri haline gelmiş bulunuyorlar. İşte sırf bir IHH’nın bir eylemi, Gazze dramını dünya gündeminin en üst sırasına çekebildi. BMGS tecridin sona ermesi çağırırsında bulundu. Daha şimdiden refah kapsısını açtırdı.


Türkiye’nin bundan sonra izleyeceği yol haritası da İsrail ile ilişkilerin koparılması gibi, çatışmacı ve menfi bir gündem üzerine değil, değerli diplomat ve siyaset adamı Mehmet Ali Bayar’ın geçen pazar akşamı bir TV programında önerdiği gibi, insanlık sorumluluğuna dayalı sınır tanımayan vicdanlar üzerine kurulmalı ve bizim sivil toplumumuzla, İsrail’de Netenyahu hükümetine karşı çıkan zinde sivil kuvvetleri arasında bir dayanışma işbirliği gerçekleştirilmesi zeminine oturtulmalıdır. Böyle bir dayanışma muhakkak ki ancak demokratik ülkelerde yapılabilir. İsrail’in, her şeye rağmen bir demokrasi olduğu ve saldırıya uğrayan yardım konvoyunda İsrail vatandaşlarının bulunduğu gerçeğini unutmayalım.


Türkiye ile İsrail arasında bir sivil dayanışmanın uluslararasında büyük yansımalar yaratacağından ve uluslararası sivil toplum dünyasına hale hale yayılacağından kimse şüphe etmesin. Böyle bir girişim aynı zamanda Türkiye’nin Ortadoğu’da yumuşak güce dayalı düzen kurucu rolünü uygun düşeceği gibi Başbakan Erdoğan’ın Netenyahu Hükümetiyle İsrail halkı arasında mesafe koyan tutumunu da teyit edecektir.


* Bu yazı Radikal Gazetesi'nde 12 Haziran 20010 tarihinde yayınlanmıştır.

http://www.bilgesam.org/incele/1268/-cozum-sinir-asan-vicdanlarin-harekete-gecirilebilmesinde-/

Gülen Cemaati Üyeleri, Dışişleri Bakanlığı'na Abdullah Gül döneminde girdi, BÖLÜM 4




Gülen Cemaati Üyeleri, Dışişleri Bakanlığı'na Abdullah Gül döneminde girdi, BÖLÜM 4


Vize kalksa da Bürokratik yük 
çok Azalmayacak

- “Geri Kabul Anlaşması hâlen vize kolaylığını Türk vatandaşlarının tamamına değil bazı meslek gruplarına tanıyor” ifadeniz nedeniyle soracağız, olası muafiyette bir meslek ayrışması mı olacak?

Pratikte öyle oluyor; iş adamları, sanatçılar bu hakları kullanıyor.  

- Ancak öyle bir hüküm yok, değil mi?

Hayır, öyle bir hüküm yok. Ancak dünya kadar belge istemeye devam edecekler. Bürokratik yük çok azalmayacak.

- Meksika’yla yapılan elektronik onay benzeri bir sistem kurulamaz mı?

Belki olabilir. Ama şimdi mesela evin varsa tapuların isteniyor. Bir kısmı istenmeye devam edecek, onların hangi belgeler olduğu henüz açıklanmamış olabilir.

- Göç ve vize anlaşmalarının gözden kaçan başka artı ve eksileri neler?

Avrupalılar, göç krizi çıkınca haklı bir paniğe kapıldılar. Zaten Yunanistan başta olmak üzere Euro krizinden dolayı sallantıdaydılar, ayrıca İngiltere’nin AB’den çıkmayı tartıştığı Brexit, sağın yükselişi, yerleşik partilerin güç kaybetmesi, başta Almanya için olmak üzere büyük bir tehlike ifade eden güçlü bir ırkçılık akımı karşısındalar. Bu soruların bütünü Avrupa Birliği için yaşamsal bir kriz oluşturuyor. AB’nin ulusüstü bir kurum olarak dönüştürücü gücünün devam etmesi Avrupa bakımından hayati, ki dünya ve bizim için de öyle. Merkel’in cesaretli girişimi sonucunda Türkiye ile akdedilen bu anlaşma bu bakımdan çok önemli. Almanya Başbakanı kimsenin gözyaşına bakmadı, hedefe kilitlendi. Ama bir yandan da “Türkiye’nin üyeliğine de taraftar değilim” diye açıkça söylüyor. Bu girişime karşı bizim reaksiyonumuz çok akıllıca ve vizyoner oldu. Türkiye “Ben bir Lübnan veya Ürdün değilim. Seninle aramda bir tam üyelik süreci var. Biz bu işe taktik olarak bakmıyoruz” dedi ve şantaj yapmadı. “İstediğimiz şey AB’nin de buna stratejik bakması” diyerek sorunu tam üyelik sürecimizin canlandırılması çerçevesine oturtan bir stratejik yaklaşım gösterdi. Ve şunu söyledi: “Kapattığınız fasıllar var. Sen bunu Kıbrıs gibi exogen dinamiklere bağladın. Birincisi, bunları tek tek kaldır. İkincisi, sana gelecek göçmenlerin burada kalmalarını sürdürebilmek için gerekli finansmanı sağla. Ve vizeyi kaldır.” Merkel, “Türkler stratejik bakıyor, haksız da değiller’’ görüşünü ortaklarına kabul ettirmeyi başardı. Ama bu zor anlaşıldığı için üç günde bir buraya geliyor ve bunu canlı tutuyor.

“ Bölge için küresel düzeyde yeni bir 
Marshall Planı Seferberliği ”

Türkiye’den Yunanistan’a giden mülteci sayısının azaltılması ancak Yunanistan dışındaki Avrupa ülkelerinin daha fazla mülteci almayı kabul etmeleriyle mümkün olabilir. Üye ülkeler şimdi ayak sürüyorlar. Fakat Yunanistan-Türkiye yolu kapatılırsa bu kez Kuzey Afrika-İtalya yolu açılacak. O zaman da karşılarında anlaşma yapabilecekleri başka bir devlet bulamayacaklar. Bu sorunu çözmek için bize bir yerde mahkûm oldukları için kızgın bulundukları açık. “Türkiye bize şantaj yapıyor” diyorlar. Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk, “Türkiye’ye söyleyenecek hiçbir şey yoktur, bundan daha iyisini kimse yapamaz” dediğinde doğru söylüyordu.

Göçmen krizinin çözümü Avrupa’nın daha fazla göçmen kabulüne bağlı. Bu konuda belki söylenece son söz şudur: 500 milyon nüfuslu AB ve zengin Körfez ülkeleri birleşerek göçmen meselesinin temel nedenleri olan kitlesel yoksulluk konusunu ele almak cesaretini gösteremezse bu kriz hiçbir zaman çözülemez. Bunun anlamı bölge için küresel düzeyde yeni bir Marshall Planı seferberliğidir.

- Erdoğan’ın Mart 2016’da vize muafiyeti ve üyelik hakkında konuşurken “AB yine sözünü tutmayacak” demesine yol açan AB’nin geçmişte attığı güven sarsıcı adımlar neler oldu?

Pek çok örnek var, ama sadece birkaç somut örnek vereyim: 2004’te Annan Planı’nın kabulü halinde KKTC’ye konulan ambargonun kaldırılacağı ve evvelce vaat edilen yardım ve imkânların yürürlüğe konulacağı sözü verilmişti. Ama Avrupalı liderler sonra geri adım attılar. Türkiye GB Protokolü’nü, söz verdiği gibi 25 Temmuz 2005 tarihinde imzaladı. Ama bunun karşılığında AB, verdiği sözlerin aksine ne ticaret tüzüğünü çıkardı, ne de yardımları yürürlüğe koydu.

3 Nisan 2003 tarihli AB Genişleme Antlaşması’na ek 10 No’lu Protokolu, Kıbrıs’ın mevcut üyeliğinin geçici bir durum olduğunu söyler, çözüm geçekleşene kadar AB mevzuatının sırf güneyde geçerli olacağını belirtir ve bu mevzuatın, adanın bütün yurttaşlarının yararına olmasını öngörür. Bu zaman zarfında AB’nin adanın kuzeyinde yaşayan Türklerin de kalkınmasına katkıda bulunmasını ve adanın entegrasyonu için özel bir ticaret rejimi uygulanmasını ve AB nin kuzeye doğrudan yardım yapmasını ve BM’nin süreci desteklemesini öngörür. Protokolün 2. maddesi, bunların yerine getirilmesi için Komisyon’un Konsey’e öneride bulunmasını ister. Nitekim

Konsey, 2004 yılında gerçekten de Komisyon’a bu öneride bulundu ve Komisyon’dan doğrudan ticari ve doğrudan ulaştırma yönetmenliğini çıkarmasını ve kuzeye koşulsuz yardımların başlatılmasını istedi. Doğrudan ticari yönetmenliği, doğrudan ulaştırma  yönetmenliği hâlâ çıkmadı, yardım ise kısıtlı ve koşullu başladı.

“ Türk toplumunun otoriterliğe zaafı var ”

- Türkiye’nin AB adaylığında ciddiyeti göstermek için şu sorunların çözülmesi gerektiğini söylediniz: 1) PKK ile mücadelede güvenlik güçlerinin maruz kaldığı ithamlara inandırıcı cevap verebilme, 2) Yayın yasakları, 3) Tartışma sınırlamaları, 4) Yıllarca sonuçlanamayan yargılama süreçleri, 5) Uzun tutukluluk, 6) Gazeteci, yazar, aydın ve akademisyenlerin yargı karşısına çıkma sıklıkları, 7) Sosyal medyayı sınırlama, 8) Yolsuzluk iddialarını takipsizlik ve en önemlisi 9) Halkın bütününde demokratik topluma dönüşme heyecanının olmaması ve partilerin buna öncülük etmede isteksizliği.

Bu maddeler çok önemli ve sonuncusu belki en önemlisi. Halkımızın demokratik talebi yoksa yapacak bir şey yok. AB tam üyelik süreci bu nedenle de, yani Türkiye toplumunun  değişmesini ve dönüşmesini doğal bir sürece soktuğu için çok önemli.

- Bu görüşünüzü açan bir alıntınız daha: “Türkiye demokrasisini derinleştirmeden, dış politikasında ağırlığı Ortadoğu politikasına verir, önceliğini bu bölgeye kaydırırsa,  korkum otoriter bir Ortadoğu ülkesi olma cazibesinin toplumumuzda da giderek güçlenmesi. Aslında böyle bir cazibenin mevcudiyetini bugün dahi hissetmemek mümkün değil.” Sizce Türk toplumunun otoriterliğe bir zaafı mı var?

Evet, var.

- Açar mısınız?

Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana devlet kavramı süreklilik taşıyor. Unutmayalım, Osmanlı İmparatorluğu bir ordu devletti. Türkiye hiçbir zaman sömürge olmadı, yabancı tahakkümü altında kalmadı. Türküyle Kürdüyle her zaman bağımsız ve birarada yaşadılar. Bağımsız devlet kavramı, Tükiye için tarihi bir özellik taşıyor. Türkiye’nin bu özelliği, dünyada çoğunluğu Müslüman olan bugünkü devletler arasında tek örnek olması. Türk milleti Osmanlı döneminden beri devleti eleştirir.  Tarihte zaman zaman mevzii ayaklanmalar da oldu. Bugün de var. Bugün dahi devlete dair her şeyden, hastanesinden postahanesine, karakolundan konsoloshanesine kadar şikâyet ederiz. Ama devletin varlığı ne zaman bir ciddi tehditle karşı karşıya kalsa halkın hiç şüphesiz yüzde 100’ü değil ama hatırı sayılır bölümü devlete taraftar çıkıyor. Bu şunu gösteriyor; evet, Türkiye’de bugün büyük bir kutuplaşma yaşıyoruz. Ama bu kutuplaşmaya rağmen en son kamuoyu yoklamaları halkın yüzde 84’ünün en güvendiği kurumun silahlı kuvvetler olduğunu ortaya koyuyor. Devlete karşı kalkışma geleneği var, ama çoğunluğumuz bölünmeye de taraftar değil. Başka deyişle kitleleri dini, mezhepsel veya etnik nedenlerle devlete karşı topyekûn seferber etme ideali bir ütopya. Bu nedenle bölünme korkusundan kurtulmamız lazım. Buna mukabil otoriter bir yönetim altında yaşama alışkanlığımız var. Bu da bizim 21. yüzyılın gerektirdiği siyasi ve sosyal reformaları ve dönüşümleri yapmamızı kolaylaştırmıyor. Hep otoriter bir yapılar içinde yaşayan toplumlar kendilerini  kolayca dönüştüremiyor.

“ Türk halkının Önemli bir Bölümünün 
ilave Demokrasi talebi yok ”

Almanlar bunu yaşadı, otoriter yönetimler yüzünden başlattıkları iki büyük savaş kaybettikten sonra kendi kendilerini milli bir değişikliğe evirdiler. Japonlar için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Ama biz cumhuriyetten sonra yukarıdan aşağı devrimlerle modern bir devlet yaratmak için otoriter bir sisteme yöneldik ve bu devrimleri 20. yüzyılın ilk 20-25 yılında dondurduk. Bu otoriter geleneğimiz bizde hâlen devam ediyor. Türk halkının önemli bir bölümünün ilave demokrasi talebi yoktur dememizin sebebi bu. Çünkü bizi ancak yukarıdan bir gücün dönüştürmesi lazım. Biraz Rus dünyasıyla bu konuda benzerliğimiz var. Rus devrimleri dün ve bugün hep yukarından aşağı  gerçekleşmekte. Türkiye de AB katılım sürecine devam edebildiği ölçüde modernleşme reformlarını sürdürmesi mümkün olacak. Sürecin özü, önemi de burada, yani devamlılığında yatıyor zaten.

- Umut ettiğiniz yine Türk toplumunun dışarıdan/yukarıdan dönüştürülmesi. Bunları söylerken cumhuriyetin kurucularının demokrasi gibi bir dertlerinin olmadığını da söylemiş oluyor musunuz?

Böyle bir dertleri vardı. Ama stratejik bir vizyon olarak. Değişim eş zamanlı olmuyor. Atatürk dönemini kimse bir liberal demokrasi olarak adlandırmıyor, İnönü dönemi de böyle bir şey değildi, ama orada büyük bir dönüşüm oldu. İlk defa serbest seçimler yapıldı. 46’da hile vardı, ama 50’de serbest seçimle iktidar değişti. Bu Müslüman bir ülkede ilk kez oldu. Dönüşüm bu demektir. Değişimler her yerde büyük dirençle karşılanıyor. Biz daha çağdaşlaşmayı tamamlamadan Orta Doğu’ya doğru yönelirsek, ki yöneldik, doğal naturamız olan otoriterleşmeye çok daha kolay kayarız. AB’ye girdikten veya reform sürecinde ileri aşamalara ilerledikten sonra bunu yapsaydık bu kadar sıkıntı olmayabilirdi. Liberal demokrasi her iklimde yeşeren bir bitki değil.

“ AK Parti dönemi bir hayal kırıklığı oldu ”

- Çok partili seçimlerden sonra her 10 senede bir asker Kemalist değerleri de öne sürerek iktidarını konsolide etmeye çalıştı. Bugün “Kemalizmin hatalarının bir sonucu olarak da AKP’de otoriterlik görüyoruz” der misiniz, Hasan Cemal’in ‘dindar Kemalistler’ çıkışına katılır mısınız?

Ben Kemalizm diye bir bilimsel bir düşünce sisteminin olduğunu kabul etmiyorum. Atatürk düşüncesi var, bu düşünce moderniteye, yani yaşanılan çağın gereklerine ve değerlerine erişilmesi, yani gerisinde kalınan dünya standartlarının yakalanması için pragmatik yol haritası. Ataürk’ün yetiştiği dünya içerisinde liberal demokrasi yoktu. Hedef moderniteydi ve bu, yaşanan çağın standartlarında temel hakların geçerli olacağı, hukukun üstün olacağı bir sistemdir. 1923’teki modernite vizyonu da bugünkünden çok farklıydı. Ve biz değişimleri sancılarla yaşadık, yaşıyoruz; gerek sivil, gerek askeri dönemlerde. Menderes’in, İnönü’nün, Atatürk’ün dönemi de otoriter bir dönemdi. AKP iktidara geldiği vakit demokrasi, özgürlükler ve modernitenin 2000’li yıllardaki anlayışıyla yönetime kavuşacağımız beklentisine kapılmıştık. Bir hayal kırıklığı oldu. Bu neden oldu? Bizde muhalefet partileri de otoriter geleneklere yatkındır. AB Müzakere Çerçeve Belgesi’ndeki maddeleri uygulamamız moderniteyi iyi kötü yakalamamız için aslında yeterli olur.

“ Cumhurbaşkanlığı’nda başörtüsü 
görmekten hâlâ rahatsız oluyorum”

- Sizin dönüşümüzü de merak ediyoruz; 2010’da Hürriyet Okur Temsilcisi Faruk Bildirici’ye Cumhurbaşkanlığı’nda başörtüsü görmekten rahatsız olduğunuzu söylemiştiniz. Bugün rahatsızlığınız geçti mi?

Bu görüşümde büyük bir değişiklik yok. Ben bir kadının başörtüsü takmasını kendi rızasıyla özgürlüklerinden bir fedakârlık olarak görüyorum.

- Kişinin kendi iradesini neden azımsıyor musunuz?

Azımsamıyor um. Kişisel tercihler saygıya layıktır. Ne var ki eleştiriye de kapalı olmamalı.

- Bildirici’yle konuşurken sözlerinize şöyle devam ediyorsunuz: “Cumhurbaşkanının eşi bir rol model. Davranışları,  giyimi, görüşleri ülkenin bütün hanımlarına örnek olur. (…) Şunu unutmayalım:  Cumhuriyetimiz sadece açık olanların Cumhuriyeti değil.  Başörtüsü Çankaya’ya çıkınca Cumhuriyet şimdiye kadar erişemediği ve kendini dışlanmış hisseden kitlelere uzandı, dolayısıyla güçlendi. Bu da, benim başörtüsü veya türban konusundaki görüşlerim ne olursa olsun, 100.yılına yaklaşırken Cumhuriyetimizin olgunlaştığını kanıtlıyor.” Kendi görüşünüzün uygulanmadığı bir Cumhuriyeti olgun olarak tabir etmek nadir rastlandığı için sizin tabirinizle sorsak...

Türkiye 78  milyon nüfuslu bir ülke. Ben herkesin benim gibi düşünmesini nasıl beklemiyorsam, milyonlarca kişinin de benim kendileriyle aynı düşüncede olmamamı beklemelerinin doğal olduğunu düşünüyorum.

- Örneğin Emine Erdoğan, kıdemli bir diplomattan bunu duymayı varoluşuna da bir saldırı olarak görmez mi?

Başörtüsü tartışmasını artık geride bıraktığımızı düşünüyorum. Bence alıntıladığınız sözlerimin devamı görüşlerimdeki dengeyi sağlıyor. Bu görüşümü biraz daha açayım isterseniz. Burada mesele şu: Başörtüsü sorunu Türkiye’de artık kitlesel bir ayrışma olmaktan çıktı. Bu konuyu yeniden gündeme getirmekte bir yarar yok. Geçmiş yıllarda dini geleneklerine bağlı muhafazakâr orta sınıfın büyük kısmı cumhuriyetin kadın-erkek eşitliği ve laiklik gibi temel ilkelerinin devrimsel uygulamasını uzun zaman yukarıdan aşağı bir dayatma gibi hissetti. Geniş kitlelere yayılan bu duygular tabii cumhuriyetin ülke çapında geniş ve kapayıcı bir entegrasyon sürecinde kolayca ilerlemesine yardımcı olmadı. Oysa şimdi dindar muhafazakâr görüşleri savunan bir politikacının cumhuriyetin en üst makamına halkın oylarıyla geçmesiyle bu kitlenin cumhuriyeti bir bütün olarak daha sıkı sahiplenmelerine yol açmakta.

Bu da cumhuriyetin sentez yoluyla bütünleşme sürecini güçlendiriyor. Ne var ki bugün sahiplenilen bu cumhuriyetle kuruluş yılları sırasındaki cumhuriyet arasında 100 yıllık bir fark var. Bu fark dünya koşullarında da var.

“Emine Erdoğan ve Hayrünnisa Gül’e 
yapılanlar Cumhuriyetimizin Ayıplarıydı ”

- Başörtüsü nedeniyle Emine Erdoğan’ın GATA’ya alınmadığını, Hayrünnisa Gül’ün asker istemediği için Çankaya’da bazı noktalardan geçemediğini duyduk.

Bu yanlışlar Cumhuriyetimizin Ayıplarıydı.  

- Dışişleri’nde başörtüsüne benzer bir ayrımcılık yaşandı mı?

Hayır.

“ Yarın Türkiye’nin başörtülü bir büyük elçisi olabilir, neden olmasın ”

- Sizce Türkiye’nin ne zaman başörtülü bir büyük elçisi olur?

Yarın olabilir. Neden olmasın?

-2013’te kamu personelinin başörtüsü takmasının önü açıldığı ve diplomasi bir kariyer mesleği de olduğu için başörtülü bir büyükelçinin yurt dışına tayin  edilmesi ne kadar zaman alır?

Kadın büyükelçilerimizin tercihlerine ve hükumetin büyükelçi kararnamesi çıkarabilmekteki süratine bağlı. Türkiye’de askerler zamanı gelir, terfi ederler. Biz de, yani sivil bürokraside de terfiler yapılır ama yurt içine ve dışına tayinler çeşitli sebeplerle gecikebilir. Benim bildiğim bir seneden beri kararname çıkmıyor, sebebi de iç problemler. Ama Türkiye’de kadınların en fazla görev aldığı ve terfilerinin normal yapıldığı kurumlardan biri de Dışişleri Bakanlığı’dır. Son yıllarda bakanlığa giren gençlerin yüzde 40’a yakını kadın. Önemli sayılarda kadın büyükelçimiz de var.

- Cengiz Çandar, Hasan Cemal’in bugünü açıklamak üzere kullandığı “ Ben değil, Erdoğan değişti ” tezine dair bir parantez açarak “ Türkiye’deki siyasal İslam’ın otokrasiye evrilme ihtimalini öngöremediklerini” söyledi. Murat Belge, referandum sürecinde ‘kandırılmış’ hissettiğini, Adalet Ağaoğlu da yetmez ama evet diyerek ‘enayilik yaptığını’ söyledi. ‘AKP’nin birikmiş sorunları çözme iradesi’ ve AB’ye katılım çabalarını takdir eden sizin süreç için benzer bir özeleştiriniz var mı?

Özeleştiri yapma konusunda hiçbir kompleksim yok. Benim için AK Parti’nin özellikle ifade ve basın özgürlüğü konusunda kendinde en ufak bir yanlışlık olmadığı görüşünü savunması, ‘onlar gazeteci değil terörist’  gibi beyanlarla yetinmesi büyük bir hayal kırıklığıdır. Kırılma noktamı sorarsanız, o da 2005’te AB müzakerelerine başlaması gibi tarihi bir sonucu elde ettikten sonra bu sürece birinci öncelik verilmemesi ve sürecin hangi sebeple olursa olsun duraklamasına izin verilmesidir. Bu duraklama, katılım sürcinin gereği olan toplumsal dönüşümü de yavaşlattı. Ne var ki bu sürecin durdurulmasına muhalefet de ciddi bir tepki göstermedi. Süreci sahiplenmedi. Demek ki  muhalefet de aslında kendisinin nüfuz edemediği o muhafazakâr dindar tabanı dönüştürmek istemedi.

Türkiye halkı olarak nasıl bir toplum modeli istediğimiz konusunda bir mutabakatımız yok. Kutuplaşmanın sebebi de bu. Toplum modelimizi bir dindar toplum olarak mı kurmak istiyoruz, yoksa temel haklara, sekülerizme dayalı bir toplum olarak mı? Modeli çoğunluklu anlayış temelinde dayatarak mı, yoksa yurttaşların gönüllü rızasına dayalı ve farklı görüşlere saygı temelinde mi kuracağız? Bu konulardaki zihin karışıklığı giderilmeden de anayasa değişikliği çok kolay yapılmaz.

- Erdoğan eleştirilerinize karşı o ünlü cümlesini tekrarlasa ve “Bizim yaptıklarımızı diplomasideki monşer eskileri anlamadı. Bunlar monşer geldiler, monşer gidiyorlar” dese? 

Diyebilir. Dışişleri’nde ve muhtemelen bazı çevrelerde çok büyük bir coşku yaratmaz. Bazı çevrelerde ise yaratır. Toplumumuzdaki kutuplaşmaları azaltır mı? Bu sorunun yatını da size bırakayım.

“ İsrail, Türkiye ile Anlaşmak için Gazze Ablukasından vazgeçmez ”

- Bu yaklaşıma rağmen BM Soruşturma Komisyonu’ndaki Mavi Marmara incelemesinde Türkiye temsilcisi oldunuz. Bu teklif size nasıl geldi?

Dışişleri Bakanlığı bildirdi.

- İbrahim Kalın geçen hafta içinde “ İsrail’le Müzakerelerin son aşamasındayız ” dedi ve Gazze’ye ablukanın kaldırılması dahil 2 maddede mutabakat sağlandıktan sonra anlaşma imzalanacağını söyledi. Sizce abluka maddesinde bir mutabakat olası mı?

Çok zor. İsrail için bu bir güvenlik meselesi. Güvenliğimi sağlayacağım diye bütün bir Filistin halkını insanlık dışı cendere altında tutması kabul edilebilir bir şey değil.

- İsrail, sizce Türkiye’yle anlaşma için bu politikasından vazgeçer mi?

Geçmez.

- Dolayısıyla anlaşma imzalanmayacak mı sizce?

Bir ülkenin bir diğer ülkeyle gül bahçesi ilişkisi olmaz, birçok sorunu olur. Türkiye’nin İsrail’den başka bir çok devletle ciddi sorunları var. Örneğin Rusya ile Yunanistan’la, hatta Amerika’yla... Ama başkentlerimizde büyükelçiler görevlerine devam ediyor. Böylece sorunlarımızı doğal yollardan çözümlemeye çalşıyoruz. İsrail’le de yapılacak iş, tüm sorunların çözümünü beklemeden artık süratle karşılıklı büyükelçi değişimlerinin gerçekleştirilmesi. Bu şekilde Gazze ablukasının kaldırılması veya hafifletilmesi politikamızın uygulanması için geniş hareket alanı kazanırız.