30 Ekim 2015 Cuma

'Paralel' Siyasetçinin Uydurması




 'Paralel' Siyasetçinin Uydurması


Prof.Dr.Sami Selçuk: 'Paralel' siyasetçinin uydurması

Prof.Dr.Sami Selçuk:

6 Eylül 2015, Pazar
Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, yargının siyaset dilini bırakıp yargı dilini kullanması gerektiğini söylüyor. “Herkes kendi alanına çekilmeli, yargı da kendi alanına çekilmeli” diyen Selçuk, “Hukukun diliyle günlük siyasetin dilini asla karıştırmamalı” uyarısında bulunuyor
Sami Selçuk, Yargıtay'ın eski başkanlarından. Bugün'e konuşan Sami Selçuk, Türkiye'nin hukukun işleyişi ve adaletin dağıtılması açısından zor günler geçirdiğini söyleyerek bazı yargı kararları ve yargı mensuplarının söylemlerinden dolayı, bir yargıç olarak utandığını anlatıyor. 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasının ardından ortaya atılan ‘Paralel' söylemine sert eleştiriler getiren Sami Selçuk, “Hukukta ‘Paralel' diye bir şey yok. Bunlar siyasetçinin uydurduğu laf” diyor.
YARGI KARARLARININ YÜZDE 99'U GEÇERSİZ
*Türkiye'de adaletin sağlanması noktasında büyük sıkıntıların olduğu görülüyor. Belki her dönemin farklı sıkıntıları vardı. Bu dönemi hukukun işlemesi noktasında geçmişten ayıran nedir?
Bu aslında bugünün sorunu değil. Bu, Batı hukukunun Türkiye'ye alınmasından bu yana başlayan, yaşanan ve yasa almakla hukuk devriminin olup bittiği sanılan bir uygulamanın ürünüdür. Bu yüzden uygulama başarılı olmamıştır. En basit örneği duruşmadır.
Türkiye'de yapılan duruşma, en ilkel topluluklarda bile yoktur. Yargılamanın en önemli evresidir duruşma. Öyle ki yargılama yasalarında bütün maddeler duruşmanın sağlıklı olması için adeta seferber olmuştur. Türkiye'de ise bir yargıç sanığı dinler. Sonraki oturumda başka bir yargıç, tanıkları dinler. Yeni bir yargıç gelir ve dosya üzerinden karar verir. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir karar geçerli değildir. Demek ki Türkiye'de her gün verilen milyonlarca kararın yüzde 99'u geçersiz. Dünyanın her ülkesinde yargıç değiştiği zaman o dava A'dan Z'ye yeniden görülür.
‘PARALEL' SÖZÜ SiYASETÇiNiN UYDURMASI
*Herkesin bir adalet arayışı var. Ancak adalet dağıtan devletin memurlarının bağımsız olmadığı yönünde görüşler var. Ne dersiniz bu görüşe?
Türkiye ilk kez -ki belki yeryüzünde başka bir örneği yok- yargıçları ve savcıları tutuklayan bir ülke oldu. Gerisini sormanıza bile gerek yok. Yargıç yanlış yapmaz mı? Elbette yapar. Yargıçları biz de Yargıtay olarak çok yargıladık. Çok hükümlülük kararı da vermişizdir. Bunların içerisinde Yargıtay'da üye olup da oğlunun mahkûm olduğunu gören arkadaşlarımız oldu. Şimdi bir şey tutturdular “Paralel yapı”. Hukukta böyle bir kavram yok. Deniyor ki, “Paralel yapı ile mücadele edeceğiz”. Böylesine sınırları ve içeriği belirsiz bir deyişe gerek yok. Hukuka aykırı ve suç oluşturan bir durum varsa zaten devletin savcısı ona el koymak zorunda. Bu konuda takdir yetkisi yok. Bu türden deyişler yargıyı tedirgin eder. Hukukta “Paralel yapı” diye bir kavram yok. Siyasetçinin uydurduğu bir laf bu.
YARGITAY BAŞKANI HUKUKUN SÖZCÜSÜ OLMALI
*Hâkimlerin tutuklanmasıyla ilgili karar siyasi miydi?
Amaçlar üzerinde durmam. İşin talihsizliği bunun yargının içine doğru da bir veba salgını gibi yaygınlaşmasıdır. Dikkat edin, Yargıtay Başkanı da dolaylı olarak buna değiniyor. Bu deyişten yola çıkarak Yargıtay Başkanının hâkim tutuklamalarıyla ilgili açıklaması üzücü. Yargıtay Başkanı, sadece ve sadece hukukun sözcüsüdür. Hukuk kavramlarıyla konuşmak zorundadır. Manipülasyona, ideolojik analizlere ve yargılara açık siyasal deyişlerle konuşursanız, adaleti kirletirsiniz, karartırsınız. Hem adaletten söz edecek, hem de böyle bir deyişe yer vereceksiniz. Adalet yüzde bir yabancı maddeyle yüzde yüz kirlenen biricik değerdir.  Benzer bir konuşmayı yargıç kökenli müsteşar da yapmıştı. Bugünün Adalet Bakanı. Tüylerim diken diken oluyor bu tür sözleri dinlerken. Herkesin kendi alanına çekilmesi gerekir.
YARGI SİYASETİN DİLİNİ KULLANMAMALI
*Yargı kendi alanına mı çekilmeli?
Elbette. Yargı kullandığı sözcüklere dikkat edecek. Kendi kavramlarıyla, kendi diliyle konuşacak, siyasetin kavramları ve diliyle değil. Çünkü hukuk kavramları yüz binlerce beynin imbiğinden geçen süzme kavramlardır. Bir çırpıda onlara kıyamazsınız. Bu kavramlar üzerinde kimsenin mülkiyet hakkı yoktur. Sadece yararlanma hakkı vardır. O kadar. Siz yargıçsınız, ancak hukukun diliyle konuşabilirsiniz.
YARGIÇLIK KİMLİĞİNDEN ŞÜPHE EDERİM
*Peki yargı neden siyasetin dilini kullanma gereği duyuyor?
Neden olduğunu öyle konuşanlara soracaksınız. Yargı, siyaseti asla yargıya bulaştırmayacak. Hukukun diline günlük siyasetin dilini karıştıran birinin yargıçlık kimliğinizden kuşku duyarım, ben.
YAKALAYIP GÖTÜRÜYORLAR
*Peki, şu andaki adalet arayışında bireyler ya da kurumlar tarafından 'Hukuka güvenimiz azaldı' şeklinde itirazlar yükselmeye başladı. Bu itirazı nasıl okumak gerekir?
Bu itiraz doğru. Çünkü hukukun böyle uygulandığı bir ülkede hiç kimse güvende değildir. Paralel yapı deniyor. Sokaktaki insan haklı olarak soruyor: “Bu paralel yapı nedir? Günün birinde bu paralel yapının içine ben de girer miyim acaba?” Çünkü yakalayıp, alıp götürüyorlar. Hukuk çerçevesine girmeyen böyle bir durumda siz hukuka güvenebilir misiniz?
*17 Aralık'tan hemen sonra bu 'Paralel' meselesi ortaya atıldı. Bunda bir moda tabirle 'manidar' bir durum yok mudur?
Onu siyasetçi ortaya atabilir. Bizi ilgilendirmiyor. Ben hukukçuyum. Ben dosyaya ve yasaya bakarım. Yasada o eylemin tanımı varsa ona göre karar veririm.
17 ARALIK SONRASINDA KUŞKULAR ORTAYA ÇIKTI
*17 Aralık'tan sonra, soruşturmayı yürüten savcılar ve hakimler değişti. Emniyet'te 'tasfiye' denebilecek değişimler, hatta ihraçlar yaşandı. Buradan sağlıklı ve bağımsız bir yargılama süreci çıkması mümkün müydü?
Bütün bunları düşündüğünüz zaman kamuoyunda ortaya kuşkulu bir durum çıkıyor. Yargıya kuşku duymak bile yargıya güveni ortadan kaldırır. Bunlar yanlış. Yargıya güvenin olmadığı yerde sığınacağınız bir yer yoktur. “Yasalar var ama ben bu yasalara göre karar verileceğine inanmıyorum” dendiği anda o ülkede huzur kalmaz. Türkiye'de en kötü uygulanan yasalar yargılama yasalarıdır. Bu yasalar, özellikle de Ceza Yargılama Yasası iyi uygulanırsa herkes rahat olur.
KARACA TAHLiYE EDiLMEYEREK YASA ÇiĞNENDi
*Şimdi deniyor ki hukuken büyük hatalar yapılıyor, hukuka uygun kararlar verilmiyor. Peki, bu memurlar için ileride yargılama yolu açılır mı?
Yargıçlar, savcılar için bu durum biraz zor. Çünkü hukukçu bir maddeyi sadece okumaz, yorumlar ve öyle uygular. Ama bizim önümüze gelen kimi davalarda yorumdan çok yetkinin kötüye kullanılması söz konusu olmuştur. Hukukta yargının verdiği karar, “gerçek sayılır”. Dikkat ederseniz, özdeyiş, “yargı kararı gerçektir” demez, “gerçek sayılır” der. Çünkü “adli yanılgı” diye bir gerçek vardır.  Dreyfus Davası gibi. İşte bunu gözeten bütün yasa koyucular, “yargılanmanın yenilenmesi” yolunu benimsemişlerdir.
*Bu bağlamda şunu sorayım. Geçtiğimiz aylarda gazeteci Hidayet Karaca ve tutuklu polisler hakkında tahliye kararı verildi. Bu karar uygulanmadı. Kararı veren hâkim tutuklandı. Değerlendirmeniz nasıl olur?
Yargıcın verdiği karar yanlış olabilir. O yanlış ceza yargılaması içerisinde düzeltilebilir. O bir yorum biçimidir. Söz konusu salıverme kararlarını incelediğimde gerekçeleri doyurucu buldum. Ne dediler? “O kararlar ‘yokluk' yaptırımıyla sakattır.” Hayır, kesinlikle söylüyorum. Bir sakatlık varsa sadece “butlan” yaptırımı söz konusu olabilir ve karar ortadan kaldırılıncaya dek geçerlidir ve uygulanmak zorundadır. Çünkü o kararları kaymakam, vali, emniyet müdürü değil bir yargıç verdi. Bu kararlarda yokluk yoktur, olsa olsa butlan söz konusu olabilir. Butlan yaptırımı ile o karar sakat olsa bile bu durum ortadan kaldırılıncaya kadar o salıverme kararı geçerlidir; uygulanmak gerekir. Gazeteci ve polisleri salıvermemekle Türk Ceza Yasası'nın 109/3-d maddesi çiğnenmiştir.
Makul şüphe ve ‘paralel' denilen kavramlar soyuttur ve sınırları belirsizdir. Türkiye bunlardan vazgeçmeli. Ne yazık ki, MGK bile bu tür deyişlere yer veriyor. Bunlar iktidara da yaramaz. Eninde sonunda çok insanı yaralar.
YARGITAY'A BIRAKIN
*Yargıtay Başkanı, "Yüce Divan görevi Yargıtay'a verilsin" dedi. Eski bir Yargıtay Başkanı olarak bu talebe destek veriyor musunuz?
Bu doğru. Eski Anayasa Mahkemesi başkanlarından biri “Çok iyi inceleyerek karar veriyoruz” demişti. Yadırgamıştım. Elbette iyi inceleyeceksiniz. Kimse kötü inceliyor demiyor. Ama iyi incelemek yetmez. Yine Anayasa Mahkemesi başkanlarından biri de “Biz Yargıtay'ın görüşlerine göre karar veriyoruz” demişti. Öyleyse bırakın bu işe o görüşleri kotaran Yargıtay baksın.
*Ama bu konuşmanın geçtiği zamanki Yargıtay ile şimdiki bir mi? 'Acaba karar verilirken siyasetten kendini soyutlayabilir mi?' kaygısı var?
Soyutlar. Zengin bir Yargıtay içtihat birikimi var. Türkiye'de bir yanlış daha var. Anayasa Mahkemesine en “Yüksek Mahkeme” deniyor. Hayır. Türkiye'de teknik olarak “yüksek mahkeme” yok. Son merci olarak Anayasa'ya göre altı yüksek yargı organı var. Bunlardan ilk üçü Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesidir. Bunlar arasında protokol açısından öncelikler var. Protokolün ilk sırasında Anayasa Mahkemesi var. O kadar. Hukuk alanının en geniş diliminde bulunan mahkeme Yargıtay'dır. 1961 anayasası bunu gözeterek, Yargıtay'ı bütün mahkemelerden önce düzenlemiştir.
MAKUL ŞÜPHE HUKUKTAN KOVULMALI
*Tabii, hukuktan ve adaletten bahsedince 'Makul şüphe' kavramından söz etmemek olmaz. Bu kavramın ucunun çok açık olduğunu ve  kötü kullanıldığını söyleyenler var. Ne dersiniz?
Kimi kavramlar vardır ki, içerik ve sınırları belirsizdir, ucu açıktır. Size göre bir “kuşku akla uygundur”, bana göre değildir. O yüzden hukukta bu tür kavramlar yaratmak çok tehlikelidir. Yasallık ilkesini çiğnemenin ve aklın hilesinin yoludur bu tür kavramlar. “Makul şüphe” de bu kavramlardan biridir.  Hukuk alanından kovulması gereken bir icattır. Gün gelir onu icat edenleri de vurur. Ayrıca kötüye kullanmaya da çok elverişlidir.  
EFKAN ALA BAKAN OLUNCA HUY DEĞiŞTiRDi
*İpek Koza Grubu'na yapılan baskınlar oldu. Gelişmelere ve baskının gerekçelerine bakınca uluslararası hukuk düzeninde nasıl bir yerde duruyor?
Türk insanı her gün olağanüstü olaylarla uyanıyor. Böyle bir ortamda kimse kendisini güvende duymaz. Makul şüphe dediniz, paralel yapı dediniz. Bütün bu kavramlar, soyut, sınırları belirsizdir. Berrak değil. Türkiye bunlardan vazgeçmeli. Ne yazık ki, MGK bile bu tür deyişlere yer veriyor.
Bunlar iktidara da yaramaz. Eninde sonunda çok insanı yaralar. Hukuk insanların uykusunu kaçırmak için değil, tam tersine güven duygusu vermek, uykuları kaçırmamak için vardır. Oysa yaşadığımız hukuk düzeninde ve uygulamasında herkesin onu uygulayanlar da dâhil, uykusu kaçar. Geçmişte bir İçişleri Bakanı ne dedi? “Kimseyi dinlemeyin, savcı da olsa nezarete atın.” Korkunç bir şey bu. Oysa kendisi başarılı bir valiydi. Hiç yakıştıramadım.
*Efkan Ala'dan bahsediyorsunuz sanırım?
Evet. Sanki bakan olunca huy değiştirdi. Şimdi yeni İçişleri Bakanı geldi, “Bunlarla hukuk çerçevesinde savaşacağız” diyecek yerde “Kafalarını ezeceğiz” diyor.Bir hukuk devletinde bir bakan, faşizmin dilini kullanırsa orada duramaz. Tüyler ürpertici. Böyle bir ülkede hukuk bilincinin bulunduğunu söyleyemezsiniz.
DÜNYANIN GÖZÜ OPERASYONLARDA
*Medyaya operasyonların ulusal ve uluslararası sonuçları ne olur?
Bütün dünya gözünü dikti Türkiye'ye bakıyor. Çünkü Türkiye bir demokrasi iddiasıyla yola çıktı. Üstelik bu iddiasını “Ben AB'ye üye olacağım” diyerek sürdürüyor.Oysa üyeliğin koşulları kesin ve belli.  “İyi ama sen önüne geleni ezmek istiyorsun” demezler mi? Derler. Bu nedenle dünya Türkiye'ye bakıyor ne oluyor diye. Yıllardır her gün sabahın köründe operasyon yapılıyor, seksenini aşmış yazarlar bile yaka paça sabahın beşinde yataklarından kaldırılıp gözaltına alınıyor. Böyle bir hukuk uygulamasının iyi duygularla yapıldığına kim inanır ki?
YARGIYA 4 KiŞiDEN BiRi GÜVENiYOR
*Sorun, siyasetin davranışlarıyla hukukun davranışlarının çok da farklılık arz etmemesinden kaynaklanıyor olabilir mi?
Zaten bu izlenim bile hukuku ve yargıyı yıpratır. AİHM, sürekli kararlar veriyor. “Bağımsızım” demek yetmiyor. Görüntüde de bağımsız olacaksınız. Sokaktaki insan diyecek ki, “Bu mahkeme gerçekten siyasetten etkilenmeyen bağımsız bir mahkeme.” Bir ülkede böyle bir durum yoksa yargıya nasıl güven duyulabilir? Yargıya 4 kişiden sadece 1 kişi güveniyor bugün. Günah değil mi? Yazık değil mi?
ÖFKELİ ADALET ÇILGINDIR!
*Hâkim verdiği karardan dolayı tutuklanıyorsa, diğer hâkim nasıl sadece yasanın gereklerini öne alıp karar verebilir ki?
Yargıcın yaptığı yanılgı suç boyutuna ulaşmışsa elbette yargılanır. Gerekirse tutuklanabilir de. Ama tutuklama kural değil, istisna; zorunlu değil, takdiri. Hâlâ tutuklananların bir kesimi hakkında iddianame yok. Ben bir kez tutuklandıktan sonra suçumu bilmek zorundayım. Ama suç isnadı soyut olmayacak. “Hükümeti, devleti yıkmaya teşebbüs etmişsin” dendiği zaman kuşkulu, aleyhindeki kanıtları, yaptığı eylemi bilmek durumunda ve yargı da bunu bildirmek zorunda.  Onu içeride tutuyorsunuz, ama yıllarca iddianame yazmıyorsunuz. Bir yargıç olarak bundan utanç duyuyorum. Soruyorum. Bu meslektaşlarım nasıl uyuyabiliyorlar geceleri? Siyasetle hukuk birbirine karıştırıldığı zaman, bundan sadece tehlikeli adalet çıkar. Öfkeli adalet, çılgındır. Nerede duracağı, neleri yıkıp tüketeceği hiç belli olmaz. Böyle bir ülkede Merhum İnönü'ünün deyişiyle “Birilerinin bu gece ne yapacağı belli olmaz.” Son sözlerim bunlar. Lütfen herkes kendi görevinin başına. 
Ama hukuk içinde.

Prof.Dr.Sami Selçuk


..

25 Ekim 2015 Pazar

Kıbrıs, Türk’ün milli davasıdır,




Kıbrıs, Türk’ün milli davasıdır,

Akdeniz Karpaz Üniversitesi Dekanı Sayın Emete Gözügüzelli, paneli başarıyla tamamlayan üç öğrencisiyle birlikte...

Nurten AKYAZILILAR

Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık!

Güney Kıbrıs Rum Yerleşkesi ile İsrail, Doğu Akdeniz’de çıkardıkları petrolü, Türkiye üzerinden boru hattı ile Avrupa’ya pazarlamayı tartışıyor. “Türkiye, ya ters bir durumda akışı keserse” diye güvenmediklerinden, sıvılaştırıp Yunanistan’a ulaştırma projesi oldukça pahalı geliyor. Para da yok…

Münhasır ekonomik bölge sınırlarımız ihlal ediliyor!

Bu arada sondaja destek veren İngiltere, Amerika ve enerjide dışarı bağımlı AB dahil bu pazarlığı yapan taraflar, Türkiye ve KKTC’nin münhasır ekonomik bölge sınırlarını tanımıyorlar.

İsrail, sondajdan önce Kıbrıs’a yerleşti bile!

Kıbrıs, Türkiye açısından stratejik ve milli bir öneme haiz. Yabancılar hem Akdeniz sahilimizde hem de Kıbrıs’ın her iki kesiminde ciddi boyutta arazi ve gayrimenkul satın almaktalar. Özellikle de Yahudi kesim; stratejik, dini ve tarihi güdülerle Kıbrıs’ta, ciddi yapılanmaya gitmekte olduğu halde tehlikenin boyutu halen kulak arkası yapılıyor…

Tapu ve Kadastro Dairesi Müdürü Hüdaverdi İyikal ile Kıbrıs İnsan Hak ve Özgürlükleri Derneği Genel Başkanı Hasan Dede Tarhan, yerli işbirlikçiler sayesinde “iş kurma” adı altında Yahudilerin KKTC’de oldukça fazla gayrimenkul sahibi olduklarını ve ellerinde ne kadar mal olduğuna dair de net veri bulunmadığını ifade diyorlar. Türkiye vatandaşlarının KKTC’de mal almasının kolaylaştırılmasıyla birlikte İstanbul’da yaşayan Yahudilerin, bu yolu kullanarak KKTC’den mal almaya başladıklarına dikkat çekerek, Yahudi lobisinin KKTC’de tefecilik yaptığını ve paravan şirketler aracılığıyla gizli yatırımlar yaparak Kuzey Kıbrıs’taki sahil şeridini parsellediklerini belirtiyorlar. (1)

Akdeniz çanağında 3.Dünya Savaşı çıkabilir

Küresel ısınma-soğuma dönemlerinde, bahaneleri farklı yaratılsa da özünde açlık/kuraklık etkileriyle büyük savaşlar yaşandığı ve bunların, Akdeniz havzasında cereyan ettiği bilinmektedir. (2)

Günümüzde küresel ısınmanın etkileri yine ciddi ciddi hissedilmeye başlandı. Yakın bir gelecekte sel, deprem, heyelan, yangın gibi afetler daha da fazla yaşanabilir. Kuraklıktan etkilenen tarım ve hayvancılık sebebiyle açlık baş gösterebilir. Ne yazık ki Hükümetimiz, ‘Ağustos Böceği’ misali sorunun ciddiyetine rağmen önlemler almıyor, stratejiler geliştirmiyor. Oysa Doğu Akdeniz’de başlayan bölgesel bu kızışma, emperyalizmin bölgedeki emelleri doğrultusunda yeni bir 3.Dünya Savaşı çıkarmaya gebedir.

Kanlı Noel’i Anma ve Kıbrıs Davası Paneli

“Kanlı Noel” adıyla tarihin kara sayfalarına geçmiş o günler ile şehitlerin anısına 21.Aralık.2013 tarihinde Narlıdere AKM’de düzenlenen panelden, değerli arkadaşım Reha Atakan aracılığıyla haberdar oldum ve gittim.

Panel, 1963 yılı Aralık ayında gerçekleşen katliamın ve hayatını kaybeden 364 Kıbrıs Türk'ünün anısına hazırlanan kısa video film sunumuyla başladı. (3)

Yavru vatandan gelen koca yürekli bir kadın

İlk konuşmacı, Kıbrıs’tan konuk gelen Akdeniz Karpaz Üniversitesi Dekanı Emete Gözügüzelli idi. Konuşmasına başlarken Kıbrıs’ın bir milli dava olmasına rağmen günümüzde hem KKTC hem de anavatanda, konuya gereken hassasiyetin gösterilmediğini ifade ederek, “Duyarlı olanlar, ne yazık ki şu salonda bulunanlar kadar!” dedi. Belirtmeliyim ki salondakiler, gerçekten parmakla sayılacak kadar azdı.

Bu panele katılabilmek için çalıştığı TV kanalındaki programını da sonlandırmak zorunda bırakılan Emete Hanım, yayınlanan son programına dair anısını paylaştı. İki genç konuğundan biri, “Emete Hocam, her yerde çift bayrak var; bu kadarı da çok fazla” siteminde bulunuyor. Konu hassas olduğu için yayını germemek ve fazla uzatmamak adına Gözügüzelli; “Güney’de de durum farklı değil; bu seni, niye rahatsız ediyor” demiş. Ancak eve geldiğinde programı izleyen babası, Emete Hanıma sitemle:
“Karşındaki çocuk sana dedi ki; ‘Şu KKTC bayrağının yanında dalgalanan Türk bayrağından rahatsızlık duyuyorum’. Senin her şeyden önce Türk milliyetçisi bir insan olarak ona şunu söylemen gerekirdi; ‘Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmadan evvel bu topraklarda yaşayan o Türkler, (Emete Hoca, dosyasından Türk bayrağı çıkartıp açarak ve sesini oldukça yükselterek) işte bu bayrak altında Türklük mücadelesi verenlerden, ismimiz de oradan geliyor zaten” diyor…

‘Türkiyeli’ gibi ‘Kıbrıslı’ kimlik dayatması var

Gençlerde görülen kimlik karmaşasına dikkat çekerek konuşmasını sürdüren Emete Hoca, bunu sebebinin tarih bilinci eksikliğiyle yetişmeleri olduğunu belirterek; “İncecik bir kitapla ki o da ezbere dayalı bir sistemle tarih öğretmeye çalışıyoruz. Bize de şimdi ‘Kıbrıslı’ kimliğini dayatmaya çalışıyorlar. Biz her şeyden önce Türk’üz, Kıbrıs’ta yaşayan Türkleriz” diye konuştu.

AB-D’nin gösterdiği milli hassasiyetleri biz gösterirsek, ‘faşist’ damgası vuruyorlar

Rum tarafında 10-11 yaş arası çocuklar üzerinde yapılan anket sonuçlarına dikkat çeken Emete Gözügüzelli, şöyle devam etti:
“Sonuçlarda görülüyor ki özellikle 1974 Barış Harekâtı’na karşı ciddi hassasiyetleri var. Türkleri, Ada’da istemiyorlar. Yunan bayrağı görmek istiyorlar. Ama bugün bizim çocuklara sorun bakalım; milli ve manevi aynı hassasiyetleri var mı? Zaten bu hassasiyetleri eğer biz yaparsak, bazılarının tabiriyle adı; ‘Faşistlik’ oldu”!

Emete Gözügüzelli, Kıbrıs davasına ilişkin hazırladığı “Vurun Kahpe Kıbrıs’a” adlı kitabının, Avrupa ve Amerika dahil birçok yerde satıldığını ancak ‘faşist yayın’ örneği göstermek amacıyla arşivlendiğini anlattı.

Türklerin Kıbrıs’a gelişinin Osmanlı ile başlamamasına rağmen bizlere hep Osmanlı tarihinin kaynak gösterilmekte olduğuna vurgu yapan Gözügüzelli, “Buraya yanımda benimle gelen üç öğrencim, birazdan sizlere farklı başlıklarla Kıbrıs tarihini anlatacaklar” dedi.

Kıbrıs Türk’ü, Rumlar tarafından soykırıma tabi tutuldu!

Emete Hoca, “Kayıt altına alınsın” diyerek, 1963 yılında Kıbrıs’ta Türklerin başına gelenin ‘soykırım’ olduğunu ifade etti. İnsanların bebek-yaşlı-kadın-erkek-sakat demeden açılan büyük kuyulara canlı canlı gömüldüklerini, dozerle üzerlerinden geçerken Rumların kahkahalar attıklarını, tecavüz edilen kızlarımızı, Binbaşı Dr. Nihat İlhan’ın ailesinin hunharca katledilişini sesi titreyerek tek tek anlattı ve “Şimdi bana diyorlar ki git; bunu yapanlarla birleş!”…

Sınır kapılarının açılması çözüm olmadı!

Son yıllarda yaşanan sorunlara da değinen Emete Gözügüzelli, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Kıbrıs’ta 23 Nisan 2003’te sınır kapıları karşılıklı açıldı. O dönemde Rumlar, ‘Türk tarafında hiçbir gelişme yok, her yer Türk askeri işgali altında’ şeklinde tüm dünyaya yaygara koparmaktaydı... Ancak kapılar açılıp da Rumlar, Kuzey’e geçmeye başladığında, durumun hiç de yaygara kopardıkları gibi olmadığını görerek hayali sukuta uğradılar çünkü KKTC, anavatanın da destekleriyle çok iyi bir kalkınma gerçekleştirmişti”.

Kapıların açılmasıyla sorunların çözülmediğini kaydeden Gözügüzelli, dinleyicilere şu örnekleri sundu:
“Kapılar açıldıktan tam 3 ay sonra bir Rum, Kuzey’e geliyor. Dönüşte de yanına bir köpek alıyor. Rum tarafına geçişte durduruluyor. Kendisine, giderken yanında bir köpek olmadığı belirtiliyor ve “Bu köpeği Türk tarafından aldın. Bu köpek, Türk köpeği” diyerek o köpeği, oracıkta diri diri yakıyorlar. Ve de bize, bunlarla bugün bir araya gelin, diyorlar…
2004 yılında Kuzey’den Güney’e gezmek için geçen nişanlı bir çift var. Sivil bir araç, onları yolda durdurmaya çalışıyor. Çocuklar panikliyor, gaza basıp ilerliyor. O siviller, nişanlı çiftimizin aracına ateş açıyor. Çocuklar, İngiliz üssüne sığınıyor. Yapılan girişim sonucunda Rumlar, mahkemeye çıkarılıyor. Trafik kuralı ihlali yaptıkları gerekçesiyle olayın gerçekleştiği ifadesiyle para cezası alıyorlar.
2004 Temmuz’unda, Rum tarafında olimpiyat meşale kutlamaları oluyor. Türklerle Rumların yaşadığı ortak bir bölgemiz var; o akşam oradaki tüm evleri Yunan bayraklarıyla donatıyorlar, havaya ateş açıyorlar ve Türklere ait evlerin camlarını kırıyorlar.
2005’te yolda, iki Türk genci durduruluyor, feci şekilde dövülürlerken; “Pis Türkler, sizi burada istemiyoruz; defolup gidin” şeklinde hakarete maruz kalıyorlar.
Rum tarafında 14 yaşında bir Türk çocuğu boğularak öldürülüyor.
2005’te Rumlar tarafından mezar ve tarihi alanlarımızın tahrip edildiği haberleri yer alıyor.
15 Kasım 1983’te kurulan KKTC’nin bu yılki 15 Kasım törenlerinde, hassasiyet göstermesini beklediğimiz kişiler maalesef gereken duyarlılığı göstermediler. Ertesinde Güney’e geçen bir Türk, saldırıya uğradı.

Kıbrıs, Türkiye için kilit noktadır!

Kıbrıs’ın ‘kilit nokta’ olduğunun altını çizen Gözügüzelli, şunları ifade etti:
“Kıbrıs’ın birleştirilmesi ya da Türkiye’den koparılması demek, üzülerek belirteyim ki Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanma sürecini başlatır. Bugün Diyarbakır’da olanları, Türkiye’de olanları görüyorsunuz. Bunlar, siyasilerin planlı-programlı girişimleri ve bu planlar içinde Kıbrıs ta var”.

Emete Hoca, konuşmasını sonlandırmadan önce tarihi bir anıyı şöyle anlattı:
“Kurtuluş Savaşı sonrası Ankara’da yapılan İstiklal kutlamalarında misak-ı milli sınırları içinde kalan tüm illerden gelenler, yanlarında temsilen topraklarından getiriyor. O coşkulu kalabalık arasında Mustafa Kemal Atatürk, arkalardaki bir hareketliliği hassasiyetle fark ediyor ve “Durum ne orada, sanki bir huzursuzluk var gibi algılıyorum?” diyor. Gidip bakanlar Ata’ya der ki; “Birileri sizinle görüşmek istiyor”… Paşa hemen; “Buyursunlar, gelsinler” diyor. Huzura getirilen o gruptan biri, kendini öne atar ve bağırır: (Emete Hanım, o narin bedeninden beklenmeyecek şekilde sesini yükselterek) Paşa, bizler Kıbrıs Türk’üyüz. Bizlerin bugün, ne bir toprağı, ne bir bayrağı, ne de vatanımız var ancak bizler de bileklerimizden akan kanı, bu topraklara akıtmaya geldik”...

Emete Gözügüzelli hocamızın paneldeki son sözleri; “Bizim yüzümüz de gönlümüzde anavatanda. Kıbrıs davasına sahip çıkalım çünkü bu, bizim milli birlik ve beraberliğimizin temelidir” şeklinde oldu.

Türkiye’den KKTC’ye su akması elimizi her bakımdan güçlendirir

Kahve arasında Emete Gözügüzelli ile tanışma onurunu yaşadım. Kendisine hemen Türkiye’den Kıbrıs’a uzanan su boru hattını sordum. Aldığım yanıt şöyle:
“Kıbrıs’a su boru hattının gelmesi, Kıbrıs Türk’ü açısından çok önemli; ekonomik olarak büyük katkı sağlayacak.  Ekonomik katkının da ötesinde kendi elektriğini üretebilecek. Böylece Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne, elektrik ve su satma durumu söz konusu olacaktır. Daha ileri zamanda ise Kıbrıs üzerinden Ortadoğu’ya da elektrik ve su vermesi gündeme gelebilir. Kuraklık biliyorsunuz en büyük sorunumuz;  hâlihazırda ticari ve tarım alanında Güney Kıbrıs’a kıyasla daha iyi durumdayız. AB araştırmalarına göre Kuzey, üretim bazında Güney’i geçmiş durumda.  Su rahatlığı sağlandığında Güney ile ticari rekabette çok daha güçlü duruma geliriz. Bizim arazimiz ve ekip biçme alanımız, Güney’e oranla daha fazla. Boruları Kıbrıs’ta gördük.  Su geldiğinde insanlarda refah düzeyinin artışına etken olacaktır.

Temennimiz, Ada’da iki devletli bir oluşum

Bu projenin uygulanması, ileriki zamanda Kıbrıs’taki siyasi gelişmelere de etki edecektir. Bu etkilenme şu anlamda olabilir; dış güçlerin veya Kıbrıs müzakerelerinde ‘masaya oturun, anlaşın’ diyen tarafların, suyu da Rum tarafına bahane edebileceği ve Ada’da petrolün de bulunmasıyla birlikte her ikisinin Ada’ya ne kadar önemli olduğunu ortaya koyarak Kıbrıs’ta bir birleşme yolunda amaçları olduğunu gözlemleyebiliriz. Bu durumda temennimiz, KKTC devletinin devam etmesidir çünkü Rumlar, bugün halen bizim egemenliğimizi kabul görmüyorlar. Masa başında bizi azınlık statüsüne layık görecek haklara tabi tutmaya çalışıyorlar. Tek egemenlik değil iki bölgeli egemenliğin olduğu, belki konfederal bir sistem gibi oluşuma kimse itiraz edemez. Siyaset umarım bu yönde şekillenir.

-Son siyasi gelişmelerden sonra Türkiye’ye güvenlerini kaybedenler olduysa, su boru hattıyla birlikte belki yeniden güven duymaları açısından önem de arz edebilir.

GKRY’e geçen Türkler, sorun yaşıyor ama müzakereler için ört-bas ediliyor!

Güvenliğimiz, Türk askeriyle zaten tesis edilmiş durumda; onların varlığı bizim için büyük bir güvence ve bu güvence doğrultusunda Kıbrıs Türk’ü şu an rahat. Kendinden emin. Kapısını kapattığında, dışarı çıktığında can korkusu yaşamıyor.

Güney’e geçildiğinde Kıbrıs Türk’ünün neler yaşadığı farklı ama müzakereler ön plana çıkarıldığı için bunlar gündeme çok fazla getirilmek istenmiyor.

Ada’da Türk Devleti varlığı kaldırılırsa tarih tekerrür eder!

Bilinmesi gerekiyor ki Kıbrıs’ta iki farklı ırk, iki farklı millet var. Farklı dine, dile, kültüre, anlayışa sahip iki tane yıllardır bir arada yaşayamayan bu toplumu bir araya getirmek, Ada’da yeniden kargaşa dönemine girmek demektir. Öyle bir durum olursa çok sürmez; emin olun,  huzursuzluklar kısa sürede başlar. Tarihin tekerrürünü yaşarız ama bu kez bize müdahale edecek bir anavatan bulur muyuz bu noktada o güce sahip, orasını zaman gösterecek.

2- http://nurtenakyazililar.blogspot.com/2012/07/iii-dunya-savasnn-canlar.html
3- http://www.youtube.com/watch?v=CpAqzJ4GNww


***

Sayın Ali TARTANOĞLU'nun yorumu:

Aaahh Nurten kardeş ah!. Bizi yoran, düşkünleştiren, yabancı düşman değil, içerideki ucuz, pespaye yerli işbirlikçi-düşman. Kaldı ki yabancı düşman da eskisi gibi sınır ötesinden, tel örgülerin ötesinden değil, yerli düşmanların konuğu olarak Esenboğa'dan eskortlar eşliğinde, "ATATÜRK Bulvarı"ndan "MİLLİ MÜDAFA CADDESİ'ndeki Bakanlıklara... "MİLLİ Eğitim" Bakanlığına, "MİLLİ SAVUNMA" Bakanlığına geliyor... BAŞBAKANLIĞA geliyor en önemlisi...

Emete Hoca'nın öğrencisinin KKTC bayrağının yanında Türk (TC) bayrağının dalgalanmasından rahatsız olmasının kaynağı, Türk, TC bayrağından, hatta TC ibaresinden rahatsız olan alçak, hain yetki ve koltuk sahipleridir. Atatürk'ün, Kuvvayı Milliyenin Ankara'sı, Anadolu'su... Anavatan kan ağlıyor; yavru vatanın kan ağlaması kaçınılmaz.



..

ANAYASA



Anayasa



Özellikle gerici iktidar sahiplerinin aynen uymak ve uygulamak istediği tek anayasa var: Bizzat kendilerinin yazdıkları anayasa!.. Yani kendi ağızlarından çıkan kanun olsun, anayasa olsun isterler.


Anayasa- Ali Tartanoğlu




 Ali Tartanoğlu

Anayasalar biçimsel ve basit olarak, ülkelerin temel devlet örgütlenmesini, devlet ve yurttaş arasındaki ilişkileri, her iki tarafın yetki, görev, hak ve sorumluluklarını düzenleyen temel metinler.

Ama çok daha önemlisi, anayasa, sınırsız otoriteyi, dizginiz gücü sınırlama mücadelesinin, denetleme çabasının adı.

İktidar gücü, bireyin zaten doğuştan sahip olduğu haklara saygı duyacak, bireye bunların dışında yeni haklar tanıyacak; bu hakların başka bireylerce saldırıya uğramasını önleyecek...

Ama çok daha önemlisi, her şeyden, herkesten önce gücü, iktidarı kullanan kişi, kurum, makam saldırmayacak o haklara.

Çünkü bireyin, kendi hakkını başka bireye saldırarak koruması, geri alması (ihkak-ı hak, kısasa kısas), bir noktadan sonra yanlış bulunup yasaklanmış; çatışan bireysel çıkarlar arasına, hakem olarak devlet-yargı-hukuk sokulmuş.

Ama ya yürütme-yargı-yasama hak ihlal eder, haksızlık yaparsa, «ya tuz da kokarsa?..»

Bu soru hep sorulmuş, hep cevap beklemiş.

Çünkü «tuz», çok büyük bir sıklıkla KOKMUŞ!.. Yani yargı, yasama, yürütme, yani başbakanlar, başkanlar, krallar, padişahlar çok ağır hak ihlalleri yapmış, çalıp çırpmış, itiraz edene zulmetmiş.

Bir başka anlatımla demokrasi mücadelesi, insan hakları mücadelesi, bireyin bireye karşı hak mücadelesi değil. Bireyin bireye haksızlığına engel olması için oluşturulan devletin, onun organlarının ve en önemlisi bütün bunlara hükmeden şahıs ve şahısların kendilerine verilen yetkiyi haksızlık, kötülük, zulüm yönünde kullanmalarına karşı mücadele...

Dolayısıyla anayasa, anayasacılık, demokrasi, demokratikleşme, özgürlük mücadelesinin asıl nedeni, bireyle devlet, bireyle güç sahibi, iktidar sahibi çatıştığında, bireyin hakları güç (iktidar) sahibi tarafından korunmadığında, hele bir de iktidar sahibinin saldırısına uğradığında ne olacak, sorusu... Tuz kokarsa ne olacak sorusunun cevabı...

Jean Jacques Rousseau ve benzeri birçok düşünür, devletin oluşumunu, «içtimai mukavele», toplumsal sözleşme kavramı ile bu sorunun cevabına bağlamıştı. Yani bireyler «kimin gücü kime yeterse» durumunu ortadan kaldırmak için devleti yaratmışlar; devletin eline hukuk denilen, yargı denilen aracı vermişler, «biz kavga edersek önce kavga etmemizi önle, bizi ayır, haklıyı haksızı belirle» demişti.

Ama birincisi, iktidar sahibinin kullandığı devlet aygıtı, bireyler arası çatışmayı, bireyin bireye haksızlığını, saldırısını bile hala tam olarak önleyebilmiş değil.

Çünkü toplumsal sözleşme ile haklıyı haksızdan ayırmakla görevlendirilenler yine insan... Haksızlık yapan, bu yüzden çıkacak kavgayı ayıracak olana (polise, savcıya, hakime, hükümete) çıkar sağlar, kandırır, korkutur, vb. ise, haksızlık devam ediyor.

Sosyalist bakış açısına göre iktidar sahipleri, bu çatışmalarda taraflardan birini, hem de güçlü, varlıklı, ezen, sömüren tarafı özellikle destekliyor; hukuk, yargı gibi araçları desteklediği taraf lehine kullanıyor; dolayısıyla kaçınılmaz olarak güçsüz tarafın sürekli haksızlığa uğramasına yol açıyor.

Dahası...

Kendisi de yurttaş bireyle doğrudan çatışmaya giren iktidar, kontrolündeki devlet organlarını (yasama, yürütme, yargı), yaptığı haksızlığa itiraz edenlere karşı bir sindirme ve cezalandırma silahı olarak kullanmaktan da kaçınmıyor. Çünkü iktidar sahibinin istediği her şey parlamento çoğunluğu sayesinde yasa oluveriyor; iktidar sahibinin yasaya, hukuka aykırı hiçbir eylemi, işlemi kalmamış oluveriyor.

İktidar sahibine hiçbir suç isnat edilemeyecek, suçlanamayacak; buna karşılık tüm yasalar, iktidara yönelik eleştirilerin, itirazların tamamını suç sayacak; buna da «milli irade»«halk böyle istiyor» denilecek...

Modern anayasacılık veya kamu özgürlükleri tarihi, güç sahiplerinin haksızlıklarına karşı insanlığın mücadelesinin başlangıcı olarak İngilizlerin 1215 tarihli ünlü «Magna Carta Libertatum» una işaret eder.

Demek, insanlık en az 800 yıldır, güç sahiplerine karşı «bana haksızlık etme, bana zorbalık yapma» mücadelesi veriyor. Ama bugünkü manzaraya bakıldığında, 800 yıllık bu mücadele neredeyse hiç işe yaramamış!..

Çünkü anayasalar hukuki oldukları kadar siyasi metinler. Uygulama aşaması hukuki olsa da, yapılma aşaması tamamen siyasi; çünkü tüm yasaları olduğu gibi anayasaları yapan siyasi organlar, yani meclisler (parlamentolar, yasama organları), çıkarları çatışan toplumsal sınıfların temsilcileridir. Bu temsilcilerin genel olarak ezici çoğunluğu da hep varlıklı sınıfın temsilcilerinden oluşur. Dolayısıyla bu kurullardan çıkacak yasaların, bu kurulların çıkaracağı anayasaların emekçilere, yoksullara haksızlık yapmaması imkansız. Zaten öyle oluyor.

* * * *

Öte yandan, anayasaların, hem öteki tüm hukuk metinleri açısından tartışılmaz bir üstünlükleri, hem de bu düzenlemeleri yapanlar ve uygulayanlar açısından tartışılmaz bir bağlayıcılıkları var. Yani hem tüm alt hukuki metinlerin mutlaka anayasaya uygun olması, hem de yargıdaki, yürütme ve idaredeki tüm uygulayıcıların anayasaya uygun hareket etmesi şart!..

Oysa kavga da buradan, anayasaya uymak istemeyen kişi, kurum ve organların çokluğundan, cüretinden çıkar. Özellikle gerici iktidar sahiplerinin aynen uymak ve uygulamak istediği tek anayasa var: Bizzat kendilerinin yazdıkları anayasa!.. Yani kendi ağızlarından çıkan kanun olsun, anayasa olsun isterler.

Dolayısıyla burada, anayasa terimini esasen bildiğimiz «hukuk» olarak algılamakta yarar var.

* * * *

Anayasalar, olağan parlamentolar tarafından değil, sadece anayasa yapmak üzere oluşturulmuş kurucu meclislerce yapılır. Genellikle toplumdaki bütün hak ve çıkar gruplarının temsilcileri, bu kurucu meclislerde de bulunur. Ama en azından görünürde, bu grupların hiç biri, kurulu, örgütlü bir siyasi parti mensubu, dolayısıyla parti disiplini baskısı altında değildir; gelecek seçimde yeniden seçilme kaygısı taşımaz. Temel özellikleri budur; anayasalar bu nedenle bu tür özel meclisler tarafından yapılır. Ve bu meclisler de seçilmiştir, olağanüstü yetkileri yoktur. Tek yetkileri ve görevleri anayasa yapmaktır.

«Yeni anayasa» tartışmalarının birinci sorunlu yanı buydu.

Yeni anayasa çalışmaları, 2011 Haziran'ında olağan ve rutin biçimde seçilmiş parlamentoca yürütüldü. Uzlaşma Komisyonu üyelerinin hepsi parlamentoda grubu bulunan partilerin temsilcisiydi. Hepsi belli bir parti disiplinine uymak zorundaydı... Hepsinin «yeniden seçilme» kaygısı vardı. Bu nedenle de hepsinin gözü kendi partilerinin yöneticilerindeydi. Ve en önemlisi, iktidar partisinin geleceğe yönelik pek çok seçim beklentisi (siyasi çıkar beklentisi), başta başkanlık sistemi olmak üzere bu komisyonun çalışmalarına, engelleyici biçimde yansıyordu.

Oysa bir «kurucu meclis» te bir iktidar partisi çoğunluğundan, bu çoğunluğun, hele onun başındaki şahsın otoriter, diktatoryal, hatta faşist siyasi çıkar beklentisinden söz etmek mümkün olmazdı, olamazdı. Başkanlık sisteminin son Mohikanı receptayyip erdoğan ise, yargı ve yürütmenin tamamen kendisine bağlı olması, başbakanın bile masum numan kurtulamamış modelinde bir «çıkmayan ses» olmasının ötesinde, parlamentoyu da canı istediği zaman feshetmeyi pervasızca, babasından harçlık isteyen zamane çocuk şımarıklığı, küstahlığıyla isteyebildi.

Hazır bu kendini beğenmiş, kifayetsiz ama muhteris cesareti bulmuşken, neden«başkanlık, babadan oğla, hatta başkan kimi istiyorsa ona geçer»dememişse...

Yeni anayasa tartışmalarında bir başka sorunlu yan, «anayasa değişikliği mi, yeni anayasa mı» sorusu...

12 Eylül darbesi ürünü, her alanda hak ve özgürlüklere, demokrasiye aykırı pek çok hüküm içerdiği apaçık 1982 anayasasının, 1983 yılındaki seçmenlerin yüzde 92'sinin oyunu alarak meşrulaştığı, matematiksel, aritmetiksel bir gerçek. «Kabul» biçimindeki yüzde 92 ne kadar ürkütücü bir büyük oran ise, «red» diyen yüzde 8 de o kadar düşündürücü, kaygı verici, düş kırıcı bir küçük oran.

O yüzde 92'nin temsil ettiği toplum kesimleri, kurumları, kişileri hala aramızda. Eğer % 92 kötü, utanılacak, bugün «değiştirelim» diye soluk soluğa kalınacak bir sonuç idiyse, hiçbir toplum kesimi kendisini kolay kolay tamamen aklayamaz. Bugünkü verilere göre AKP'ye oy veren yüzde 49 da, CHP'ye oy veren yüzde 26 da, MHP'ye oy veren yüzde 14 de, 1982 anayasasına «red» diyen «yüzde 8» den büyük; en azı neredeyse iki katı... Demek ki AKP'ye de, CHP'ye de, MHP'ye de oy verenlerin büyük çoğunluğu, teorik olarak 1982 anayasasına «evet» demiş. Bu tablonun askeri yönetim, sıkıyönetim korkusuyla mazur gösterilmesi de mümkün değil; bu tablo bu ülkenin seçmen yurttaşları için övünülecek, yüz akı bir tablo da değil.

* * * *

1982 anayasası buna rağmen kötü, değiştirilmeli. Ancak...

Sonuncusu 12 Eylül 2010'da olmak üzere onlarca kez değiştirildi bu anayasa!!!.. Amaç demokratikleşme idiyse, ve sadece anayasa değiştirilerek, üç beş kanun çıkarılarak demokrat olunabilecekse, bunca değişikliğe rağmen neden hala demokratikleşmedik?

Demek çok yasayla, çok anayasayla veya anayasayı, yasaları çok değiştirerek ne hukuk devleti olunuyormuş, ne de demokrat!..

İngiltere'nin yazılı bir anayasası YOK! Hangisi daha hukuk devleti? İngiltere mi, Türkiye mi?!..

Ya yapılan değişiklikler gerçekten demokratikleşme amacıyla değil, «zevahiri kurtarmak» üzere yapılmış; ya demokratikleşmeyi sağlayacak alanlarda, maddelerde değil, uyduruk konularda yapılmış; ya da en kötüsü, tamamen demokrasiye aykırı değişiklikler yapılmış.

2010 anayasa değişiklikleri işte tam da buydu. Yargı sisteminin eli kolu, receptayyiperdoğanı asla suçlayamayacak, yargılayamayacak, hele kesinlikle mahkum edemeyecek; buna karşılık her türlü muhalefeti (neredeyse TBMM'deki muhalefeti bile!..) her an, her biçimde suçlayıp, yargılayıp mahkum edecek, hatta artık öldürecek, kafasını patlatacak, gözünü çıkaracak, suyla havaya uçurup yere çalacak, zehirli gaza boğacak ölçüde bağlandı.

Çünkü mevcut iktidar, yaptıkları ve yapmak istedikleriyle mevcut hukuk ve yargı sistemi devam ederse suçlanmaktan, yargılanmaktan ve mahkumiyetten kurtulamayacağını çok iyi biliyordu. 2010 değişiklikleriyle Anayasa Mahkemesi'nin, Yargıtay'ın, Danıştay'ın, özellikle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun, iktidar partisinin adeta il başkanlıkları düzeyine indirgenmesindeki amaç buydu.

* * * *

«Yeni anayasa» söyleminin, tartışmasının, dayatmasının, tutturmasının en çarpık yanı da buydu...

İki bin yıllık Türk devletinin başına MAALESEF(!) getirilen aşiret reisi veya kasaba tüccarı, 2010 değişikliklerinin esası olan 26 anayasa maddesinin, kendileri için«kırmızı çizgi» olduğunu, bu 26 maddenin tartışılmasına kesinlikle yanaşmayacağını çok net olarak açıkladı. Kabile büyücüsü burhankuzu gibi daha alt düzey hınk deyiciler ise «uzlaşma hiç mümkün olmazsa aynı anayasayla yolumuza devam ederiz. 2010 değişikliğinin 26 maddesi bize yeter» dedi.

2010 anayasasının 26 maddesine hiç dokunulamayacak ve aynen sözde YENİ(!..) anayasaya aktarılacaksa, aşiret reisinin emrettiği anayasanın neresi «YENİ» ydi?!.. Yoksa reis oturamayanboğa, «alt tarafınız AŞİRET.. Anayasa sizin neyinize» mi demek istiyordu?

Peki biz aşiret miydik?!..

Kendisi de onun için mi tüm devlet kurumlarını «başkanlık» haline getirip, bunun için mi «BAŞKAN» olmak istiyordu? «Başkan»«reis» in Türkçesi malum! Kendisine anca aşiret reisliğini, kabile reisliğini yakıştıran, bize de aşiretliği yakıştırmış çok mu? Çapı, hacmi, istiap haddi bu kadar!.. N'aaapsın!..

Demek ki «yeni anayasa» lakırdısı tam bir lafıgüzaftı... Demek ki amaç, demek ki sorun, gerçekten bir «yeni anayasa» yapmak değildi. Demek ki amaç, AKP (receptayyip) ve BDP'nin (öcalankandil) siyasi beklentilerinin, anayasada birleştirilerek gerçekleştirilmesi.

AKP'nin (receptayyip), iki temel isteği var. 1) Anayasa'daki ilk dört maddenin ve laiklikle ilgili düzenlemelerin kaldırılması, 2) Başkanlık sistemi...

BDP'nin (öcalankandil) istekleri de biliniyor. En başta yine ilk dört maddenin kaldırılması var. Sonra öcalanın koşullarının rahatlatılması... Ana dilde savunma... Ana dilde eğitim... En azından özerklik... Olursa federasyon... Nihayet bağımsızlık...

İki partinin istekleri aynı temelde birleşiyordu: Sevr!... BDP ve AKP, anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek ilk dört maddesinin yok edilmesinde anlaşıyordu. Başkanlık sistemi de «özerklik» talebiyle pek ala uyuşuyordu.

Laiklik, cumhuriyet, hele tam bağımsızlık BDP'nin de derdi değildi. Ama anlaşılıyordu ki, başkanlık rejimi yaftasıyla bir receptayyip diktatörlüğü de umurlarında değildi. receptayyip diktatörlüğü, apo diktatörlüğünden daha ağır olamazdı ya!...

* * * *

Bütün bu hengamenin vitrindeki, sahnedeki gerekçesi «demokratikleşme», «daha demokrat bir Türkiye» değil miydi?!.. Bakalım «değiştirilmesi teklif» dahi edilemeyecek, ama değiştirilmesi, söz konusu iki parti tarafından çok istenen maddelerine:

MADDE 1 – Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.

MADDE 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.

MADDE 3 – Türkiye devleti ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı«İstiklal Marşı» dır. Başkenti Ankara'dır.

Dördüncü madde de, bu hükümlerin değiştirilemeyeceğini, değiştirilmesinin teklif edilmeyeceğini emrediyordu.

Şimdi soralım: Türkiye devleti bir «cumhuriyet» olmasa mıydı? Türkiye Cumhuriyeti«toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti» olmasa mıydı? Türkiye Devleti, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olmasa mıydı? Dili Türkçe olmasa mıldı? Bayrağı, beyaz ay yıldızlı al bayrak olmasa mıydı? Milli marşı«İstiklal Marşı» olmasa mıydı? Başkenti Ankara olmasa mıydı?..

Niye?!.. Cumhuriyet olmayınca, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, laik ve sosyal bir hukuk devleti olmayınca, dili Türkçe olmayınca, bayrağı beyaz ay yıldızlı al bayrak olmayınca, başkenti Ankara olmayınca, ülkesiyle ve milletiyle bölünür olunca; yasama da bakanlar kurulu da aşiret reisi receptayyiperdoğanın kuklası haline gelince mi fevkalade demokrat olunacaktı?.. Kabile büyücüsü burhankuzu, o zaman mı yıllardır rüya haline getirdiği bakanlık koltuğuna oturacaktı?

Bu tartışmanın bütün tarafları, özellikle bu dört maddenin kaldırılmasını isteyenler, bu sorulara en net cevabı vermeli.

Ya, «hayır, bizim böyle bir niyetimiz, kastımız yok. Bunların demokratikleşmeyle de ilgisi yok» demelidirler. Ya da «evet; biz laik cumhuriyet değil İslam Cumhuriyeti istiyoruz; sosyal hukuk devleti istemiyoruz; anti emperyalist-tam bağımsız Türkiye istemiyoruz; dil Türkçe olmasın, bayrak beyaz ay yıldızlı al bayrak olmasın, başkent Ankara olmasın; ülke ve millet varsın parçalansın» demelidirler... Diyebiliyorlarsa...

* * * *

Gelelim başkanlık sistemine...

Anavatanı ABD... Ama erdoğanın dayattığı başkanlık yetkilerinin neredeyse hiç biri ABD başkanında yok. Hele başkan ile Kongre çoğunluğunun, Temsilciler Meclisi ve Senato kanatlarından her hangi birinde farklı partiden olması halinde Kongre, başkana her adımında adeta kök söktürüyor.

erdoğanın istediği bu değil. O, bugünkü sistemimizin sağladığı, kendisinin de kitabına uydurarak, hatta kitabı da hiçe sayarak yarattığı ve Obama'nınkinden çok daha fazla olan yetki ve olanaklarla bile yetinmiyor. AKP'nin, başkanlık sistemi ile ilgili olarak TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na verdiği önerilerde neredeyse bir tek,«başkanlık babadan oğula geçer» maddesi eksikti.

Başkanlık sisteminin uygulandığı ABD dışındaki ülkeler içinse anayasa hukukçuları«başkancı sistem» deyimini kullanıyor. Yani kuvvetler ayrılığı, denge ve denetleme yok. Başkan ne diyorsa o!..

****

İdeal anlamda «başkanlık sistemi», doğduğu ülke olan Amerika için neredeyse kaçınılmaz bir sistem. Amerika, kendi koşullarının doğal sonucu olarak bu sistemi benimsemiş. Başka çaresi yoktu, «parlamenter sistem Amerika için düşünülemezdi», demek bile mümkün.

Amerika BİRLEŞİK devletlerini oluşturan eyaletlerin sayısı, başlangıçta sadece 13 idi. Bunlar, başlangıçta İngiltere krallığına bağlı kolonilerdi. İngiltere'nin yoğun sömürgeci baskısı karşısında, önce İngiltere'ye karşı çok ciddi, hatta kanlı bir bağımsızlık savaşı verdiler. Ve kazandılar...

BİRLEŞİK DEVLETLER'i oluşturmaları daha da sancılı oldu. Güney'deki eyaletler çok ağırlıklı olarak tarım bölgeleriydi. 18'inci yüzyıl koşullarında ucuz emeğe çok ihtiyaçları vardı. Bu emeğin kaynağı da Afrika'dan zorla getirilmiş zenci kölelerdi. Ziraatçi olmayan Kuzey eyaletleri köleliğin kaldırılmasını önerirken Güney buna asla yanaşmadı. 4 yıl sürecek son derece, İngiltere'ye karşı verilen bağımsızlık mücadelesinden de kanlı bir iç savaş yaşandı «BİRLEŞİK» Devlet olmak uğruna...

AMERİKA, DÖRT YIL SÜREN O KANLI İÇ SAVAŞI, BİZE DAYATTIĞI GİBİ, İRAN'A, IRAK'A, SURİYE'YE, LİBYA'YA DAYATTIĞI GİBİ AYRILMAK İÇİN DEĞİL BİRLEŞMEK İÇİN YAŞADI.

Güney yenildi; BİRLEŞİK Devlet olmaya razı oldu. Ama elbette şartları vardı. Her eyalet, iç işlerinde neredeyse tamamen bağımsız olacaktı. Valisini, belediye başkanını, emniyet müdürünü (şerif – Red Kit) kendisi seçecek, vergisini toplayacak, güvenlik, sağlık, eğitim dahil bütün yerel hizmetleri kendisi görecekti. Nitekim görüyor. Vaşington'daki başkan ve Kongre ise sadece dış savunma, dış politika, genel ekonomi gibi bütün ülkeyi ilgilendiren işleri yapacak ve bir de protokoler anlamda ülkeyi temsil edecekti.

Kuzey eyaletleri buna razı oldu, çünkü başka türlü BİRLEŞME mümkün olmayacaktı. Bugün de, her eyaletin kendi yasaması ve yürütmesi son derece güçlü olduğu gibi, Vaşington'daki yasama, yani Kongre de Başkan (ana... merkezi yürütme) karşısında son derece güçlü.

Kısaca Amerika'daki başkanlık sistemi tamamen o ülkenin kendi özgün koşullarının ürünü olduğu gibi, hiç de bizde düşünüldüğü gibi padişah yetkilerine sahip astığı astık bir devlet başkanı modeli değil. Aksi taktirde «BİRLEŞİK» Amerika mümkün olmazdı; güney eyaletleri asla birleşmezdi.

Aynı durum, örnek gösterilebilecek başka ülkeler için de söz konusu. Hatta durum bizde sanıldığından çok daha karmaşık veya farklı... Örneğin, BASK'ı ile, ETA'sı ile, Katalonya'sı ile 17 özerk bölgesi ile durmadan örnek gösterilen İspanya'da başkanlık sistemi yok. Devlet başkanlığı makamında, tıpkı İngiltere'de olduğu gibi monarşik kral var. Ama apaçık ve güçlü bir parlamenter sistem var...

İtalya'da da özerk bölgeler var, ama sembolik temsili ve idari yetkilere sahip seçilmiş bir cumhurbaşkanı dışında yine çok güçlü bir parlamenter sistem de var.

Portekiz ve Almanya, tıpkı İtalya'ya benzer; özerk bölgeler var; ama başkanlık değil klasik parlamenter sistem söz konusu.

İngiltere, bir İrlanda deneyimi ve örneğine sahip olmakla birlikte, bugün için David Cameron, monarşinin kraliçesine (kralına) rağmen tüm yetkilerin sahibi, güçlü bir parlamenter sistemin başbakanı. Saray, kraliçe (kral), neredeyse tamamen bir tarihi sembol, hatta nostalji...

Fransa ayrıksı... Hem özerk bölgeleri var, hem de başkanlık değil ama yarı başkanlık sistemine sahip. Ama aynı zamanda ülkeyi, içeride adı üstünde «yarı yarıya»başbakan yönetiyor.

Bu ülkelerin hemen hepsinde gayet güçlü anayasa mahkemeleri, güçlü bir yargı bağımsızlığı, güçlü muhalefet partileri, güçlü bir sivil toplum, çok gelişmiş, geleneği olan üniversiteler, bizimkinden çok daha etkin bir parlamento, olabildiğince güçlü bir katılımcılık da var.

Fakat çok daha önemlisi, sahip oldukları sistemin, tıpkı Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi, yine tamamen bu ülkelerin kendi özgün koşullarından doğması... Bir kere federal yapı veya özerk bölgeler bu ülkelerin de olmazsa olmazı. Bir başka ifadeyle, tarihi koşulları, toplumsal yapıları itibariyle eğer özerk bölgeler veya federal yapı söz konusu olmasaydı bugün bir İspanya Krallığı, bir Almanya Federal Cumhuriyeti, bir Fransa, İtalya cumhuriyeti olamazdı!

BU ÜLKELER ANCAK BU HALLERİYLE, YANİ FEDERAL YAPILARIYLA, ÖZERK BÖLGELERİYLE VAR OLABİLMİŞ. BU ÜLKELER BİRLEŞEBİLMEK İÇİN KAN DÖKMÜŞ...

BİZE DAYATILDIĞI GİBİ, AYRILMAK İÇİN DEĞİL!

FEDERAL YAPI VEYA ÖZERK BÖLGELER SÖZ KONUSU OLMASAYDI KAN DA DÖKÜLSE BİRLEŞEMEZLERDİ.

Çünkü bu ülkeler, örneğin İspanya, İspanya Krallığı olmadan önce bağımsız krallıklardan ibaretti. İtalya, Almanya sayısız küçük prenslikten, kontluktan, dukalıktan vb. oluşuyordu. İtalya, İspanya, Almanya sadece coğrafi bölge adları idi...

İtalya adı, önceleri yalnızca bugünkü İtalya'nın güneyindeki bir bölgeyi anlatmak için kullanıldı. Bu adın tüm yarımadanın adı olması, ancak Romalıların bölgeyi ele geçirmesinden sonra... Roma İmparatorluğunun batı bölümü, 5. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar İspanya, Galya ve İtalya'yı içine alan bağımsız krallıklara bölünmüştü. Venedik, Cenova, Floransa, Napoli başta olmak üzere siyaset, sanat ve kültürde de dikkat çeken, hümanizm ve Rönesans hareketlerine öncülük eden bu şehir devletleri, ticaret burjuvazisinin ayrıcalıklı olduğu yönetimlere sahipti.

1800'lerin, 19'uncu yüzyılın başına gelindiğinde İtalya yarımadasında Papalık Devleti, Sardunya-Piemonte Krallığı, Toskana Grandüklüğü, Modena Düklüğü ve Lombardiya-Venedik Krallığı bulunuyordu. Ama Giuseppe Garibaldi gibi komutanlar öncülüğünde birleşme mücadelesi de sürüyordu. İtalyan ulusal birliği, yine de ancak 1886'da Venedik'in birliğe katılmasıyla tam olarak tamamlanıp İtalya Krallığı kurulabildi. Daha 128 yıl öncesine kadar, bugün Berlusconi'si, Mussolini'si, Sophia Loren'i, Umberto Eco'su, Marcello Mastroianni'si, Bertolucci'si, Pasolini'si, Fellini'si, Visconti'si, Cinema Paradiso'su, Tomaso Albinoni'si, Vincenzo Bellini'si, Verdi'si, Vivaldi'si ile bildiğimiz bir İtalya Cumhuriyeti yoktu.

Bugün var; özerk bölgeleri de var; ama başkanlık sistemi yok!

Onlar özerk bölgeleri, bize dayatıldığı gibi ayrılmak üzere değil, ayrılarak değil, birleşmek için, birleşerek kurmuşlar; iç ve dış işlerinde zaten tamamen bağımsız olan şehir devletleri, bazı haklarından vazgeçip daha güçlü bir yapı kurmak için özerk biçimde birleşmiş.

İspanya ve Portekiz'deki de benzer bir durum. 1716'ya kadar, bugünkü 50 il ve 17 özerk bölgeden oluşan bir İspanya krallığı yok.

1871'e kadar, adı Prusya dahi olsa, imparatorluk da olsa hukuken, resmen bir «Alman» devleti de yok. Önce konfederalleşerek, sonra federalleşerek ancak oluşabilmiş.

Birbirleriyle veya yabancı düşmanlarla dövüşerek veya kimseyle dövüşmeden... Federalleşerek, özerklikle... zaten ayrı, bağımsız olan birimler birleşmiş tarihte.

Kaldı ki bu ülkelerin hemen hepsinde, ayrı ayrı iken federalleşerek veya özerklikle birleşen unsurların çok azı farklı etnisite veya millet... Örneğin İspanya'da 17 özerk bölgeden sadece üçünde veya dördünde farklı etnisiteden söz edilebilir; kalanların hepsi İspanyol. Yani farklı etnisitelere mensup oldukları ve biri diğerine üstünlük tasladığı, biri diğerini ezip sömürdüğü, dilini yok ettiği, inkarcılık yaptığı için özerk değil.

İtalya ve Almanya'da ise İspanya'daki kadar dahi farklılık yok. Alman federe devletlerinin tamamının halkı Alman, İtalya özerk bölgelerinin tamamının halkı İtalyan... Almanya'da, İtalya'da, hatta Katalanların, Baskların bütün ukalalıklarına rağmen İspanya'da kim kimi inkar etmiş de federalizm, özerklik var?..

TÜRK'LE KÜRT İSE ZATEN BİRLEŞİKTİ. ŞİMDİ TÜRK'LE KÜRT SÖZ KONUSU OLUNCA ÖZERKLİK-FEDERALLİK, AYRILMAK İÇİN KULLANILMAK İSTENİYOR.

BİRLEŞİKKEN FEDERALLEŞMENİN, ÖZERKLEŞMENİN... AYRILMAKTAN (BAĞIMSIZLIKTAN) BAŞKA ANLAMI YOK... İNSANLIK TARİHİNİN DÜNYANIN HER YERİNDE VERDİĞİ DERS BU...
«İspanya, İtalya, Almanya öyle olabilir. Ama ben ayrılmak istiyorum. Bunun için de silahlı veya siyasi mücadele ediyorum» derseniz bunu anlamak mümkündür. Öyleyse, Amerika, İngiltere, İspanya... diyip durmayacaksınız. Tam tersine, bu örnekleri, verecekse, kendi tezini, konumunu savunmak üzere Türkiye Cumhuriyeti verecek, siz de yine tam tersine karşı çıkacaksınız. Çünkü sizin istediğiniz, bu örneklerle bağdaşmaz. Onlar birleşmek için savaşmış ve ancak özerklikle, federasyonla birleşmiş. Siz ayrılmak için savaşıyorsunuz.

Sizin istediğinizin, birilerinin tam yetkili padişahlık isterken Amerika'nın başkanlık sistemini örnek göstermesinden farkı yok.

200 yıldır, akıl almaz entrikalar eşliğinde çıkarılan tüm silahlı isyanlara rağmen Osmanlı'da ve Anadolu'da Kürt'le Türk koparılamamış. Şimdi isteniyor ve yapılmaya çalışılıyor ki, Türkiye'nin ve Türklerin savunma refleksleri, «bak itiraz edersen oğlun şehit olur, anan ağlar... Hem bak Silivri'de mahkemeler, hapishaneler var» tehdidi ile istenilenlerin tümü Anayasa'ya konarak yasallaşsın, hukuksallaşsın, meşrulaşsın, kimse birilerine hain diyemesin, suçlayıp yargılayamasın... Araya bir de seçilmiş krallık (SEÇİLMİŞ AŞİRET VEYA KABİLE REİSİ) koyarsak spesiyal bir lezzet olur...» kıvamında kırılsın.

Kırılır mı? Hele böyle demokratikleşme, geçmişle hesaplaşma gibi; ezdi, sömürdü, inkar etti gibi, dil yasaklandı gibi son derece alçak, en kibar ifadelerle gönül kırıcı, haksız, gerçek dışı iddialar varsa kırılır mı? Mühür sahibi, alçak, işbirlikçi, hain Türk'lerle ortaklaşa, Amerikan, Avrupa kıçı yalayarak «bağımsızlık» diyorsan, kırılır mı?

Demokratikleşme başka şeydir, bütün bunlar başka şey. Gerek başkanlık sistemi, gerek özerklik, federalleşme bağlamında verilen yabancı örneklerin hiçbiri Türkiye için uygun değil; en başta örnekleme yöntemi uygunsuz. Bu konular, oradan buradan kopya çekerek halledilmez. Amerika'n modeline aynen uyarak, yani kopya çekerek yahut başkasının kopyası olarak, hele Amerika'nın kucağında bağımsız olunmaz. Olsa olsa uşak olunur. İster Türk olun, ister Kürt, Çerkez, Laz, Arap, Filipinli, Japon, Çinli, Hint, Pakistanlı, Yunan, İtalyan... Ve hatta Fransız, Alman, Rus...

Avrupa Birliği bile...

Kimden, ne kadar bağımsız? Sırf İkinci Dünya Savaşı yaramazlığı nedeniyle ve sırf Amerika öyle istediği için (yani Amerika tarafından verilen ceza ve Amerika'nın dünya planlaması anlamında), Avrupa'daki devletlerin hemen hiçbirinin doğru dürüst ordusu yok!.. Avrupa dışındaki Japonya dahil.

Amerika bu nedenle dünyanın halt edici jandarması... İdi... Irak, Libya ilkelliği, Tunus, Mısır düzenbazlığı ve nihayet Suriye halt etmesine kadar...

Şimdi niye «hadi Esad'a yükleniverelim» diyen en sadık uşağı, Türkiye'deki oturamayanboğaya, «otur yerinde. Ben de tek başına bir şey yapmam. Elimde sihirli değnek yok» diyor?

****

Demokratikleşme sadece Kürtlerin sorunu değildi. Türkiye'deki herkesin demokratikleşme ile ilgili sorunu vardı; bugün yoksa yarın olacaktı; olurdu. Böyle giderse yakın gelecekte AKP kabilesinin ve onun şefinin, reisinin, şeflerinin, reislerinin bile olabilir.

Türkleri kırıp, küstürüp korkuturken Kürtleri böyle alabildiğine şımartmak; Türk Silahlı Kuvvetlerini görünürde hükümeti devirmek için terör örgütü kurmaktan, ama esasen bal gibi PKK'ya karşı savaşmaktan müebbet hapse mahkum ederken, aynı PKK'yı azat etmek değildi demokrasi. Hele bunu anayasa ile yapmak hiç değildi.
«Yargının», hatta yarın çoğunluğun kaybedilmesi ihtimalinin bulunduğu yasamanın denetiminden, anayasa aracılığıyla kurtulmak değildi demokrasi.

Laiklikten, bayraktan, Ankara'dan, sosyal devletten, tam bağımsızlıktan kurtulmak değildi demokrasi.
«Malum» şahsı seçimle padişah, idam mahkumu bir başka «malum» şahsı da onun yanına eş-padişah yapmak değildi demokrasi.

Kaldı ki, hukuki metinlere, yasalara ve anayasalara bu kadar ağır yük yüklemek, onlardan bu kadar çok şey beklemek de hem gerçekçi değildi hem de haksızlıktı. Bütün hukuki metinler insanlar tarafından yazılır ve uygulanır. Kafası gerçekten medeni olmaya basmayan insanın eline en iyi anayasayı versen ne yazar!? Yazılı anayasası olmayan İngiltere bizden daha mı geri, anayasası olmadığı için? Ya da biz, yazılı anayasa bir yana, her gün değiştirmeye debelendiğimiz için daha mı ileriyiz?

Sürekli değiştirilmek, yenisi yazılmak istenen anayasanın, iyi bir metin olacağı izlenimini hiç vermemesi bir yana; çok yasa, iyi yasa, iyi anayasa olması her şeyin gül gülistan olduğu, kusursuz demokrasi, kusursuz insan hakları anlamına gelmezdi. Bizde 15 binin üzerinde yasa var; resmen dört anayasamız olmuş, sadece sonuncusunda 100'e yakın değişiklik yapmışız.

Bugünkü durumumuzun, yüz sene önce,

«- Yok kanun, yap kanun! Yaparım olur, bozarım olmaz» diyen ve günümüzde anayasa ve yasalardan çok şey bekleyen çevrelerin yerden yere vurduğu İttihatçı Enver Paşa'dan ne farkı var?!..

Durmadan kanun çıkarıp anayasa değiştirmek, her şeyi yasanın, anayasanın içine sokmak; hukuka çok saygı duymak, hele hukuk devleti olmak anlamına gelmezdi. Prosedüre, usule uygun kanun çıkarabilirdiniz; bu hukuktur, tamam; ama vicdan, adalet olmayabilir günümüzde görüldüğü üzere.

Parlamentoları, resmi gazeteleri olmayan padişahların, kralların hiç mi vicdana, adalete, hakkaniyete uygun fermanı yoktu? Ya da parlamentolardan her zaman vicdana, adalete, hakkaniyete uygun kanun mu çıkıyordu?

Kimse kendi özel niyetini demokrasi, özgürlük, din, ahlak, namus, millet, milliyet diye allayıp pullayıp serçeyi bülbül diye satmaya kalkışmasın.

Demokratlık, kitabına uydurulmuş kaypaklık, kitabına uydurulmuş takiyye mi demektir?!..

17 Aralık 2014'ten bu yana bu kaypaklığın en müstesna örneklerini yaşıyoruz. Yine durmadan meclise kanun sevk ediliyor, meclis durmadan sözde çalışıyor.

Bütün bunlar ne Reis Oturamayan-susamayanboğayı David Cameron, Obama, Merkel yapar, ne Türkiye'yi İngiltere, Amerika, Almanya...

Yapsa yapsa Türkiye'yi «kabile», erdoğanı kabile reisi yapar!

 Ali Tartanoğlu