Erişilebilir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erişilebilir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2017 Cumartesi

Büyük Kürdistan, Erişilebilir Bir Hedef Mi, Yoksa Bir Ütopya mı?


  Büyük Kürdistan, Erişilebilir Bir Hedef Mi, Yoksa Bir Ütopya mı? 




Soner Polat
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü                     
Milli Güvenlik ve Dış Politika 
Araştırmaları Merkezi
05 Aralık 2014 Cuma

Batı ve bölgedeki temsilcisi İsrail uzun zamandan bu yana Ortadoğu’da bağımsız bir Kürt devleti kurmak için çaba sarf ediyor. Batı’nın hedefi,Kürdistan’ı Kuzey 
Irak’ta Barzani ailesi üzerinden hayata geçirmek. Barzani ailesinin İsrail ile olan özel ve gizli ilişkileri zaman zaman basın yayın organlarına da yansıyor. 
Kuzey Irak, ABD’nin Irak’a müdahale etmesinden bu yana, özellikle ekonomik yatırımların cazibe merkezi oldu. Ekonomik bir alt yapı tesis edilmeden 
devletleşme sürecinin tamamlanamayacağı biliniyor. Maalesef Türkiye ve içimizdeki gayrı milli sermaye, birkaç dolar için ülkemize pahalı bir bedel 
ödetecek bu sürece belki de en büyük desteği verdi. Bu süreç Barzani için söylenen, “Türkiye seninle gurur duyuyor!” çığlıkları ile zirve noktasına 
ulaştı.

Kuzey Irak’ta Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) önündeki en büyük engel Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) idi. KYB, daha şehirli ve eğitimli bir tabana dayanıyordu. Asıl rekabet ekonomik kaynakların paylaşımında yaşanıyordu. Stratejik bir vizyona sahip (!) Türkiye, daha AKP 
iktidara gelmeden bu iki hizbi barıştırmak için çaba sarf ediyordu. Emperyalizmin kızarttığı ekmeğe yağ sürdüğümüzün farkında bile değildik. Ama 
yine de yapısal nedenlerle bu iki parti istenildiği gibi bir araya getirilemedi.

ABD’nin Irak’ı işgali emperyalizm açısından bu sorunun çözümü için altın bir fırsat doğurdu. Celal Talabani Irak Cumhurbaşkanı seçtirilerek Kuzey Irak’tan 
uzaklaştırıldı. Böylece Kürtler üzerinde Talabani’nin etkisi giderek azalırken, Barzani rakipsiz kaldı. Kuzey Irak yerel yönetiminde ağırlık bariz şekilde 
Barzani ailesinin eline geçti.

Çekirdek devlet Kuzey Irak’ta kurulacak ve zaman içinde Doğu, Batı ve Kuzeye doğru genişletilecekti. Bu maksatla terör faaliyetleri bir vasıta olarak 
kullanılacak, Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürtler kendi devletlerine karşı kışkırtılacaktı. İran ve Suriye’de terör eylemlerini bir türlü istedikleri 
boyutlara getirememişlerdi. Çünkü biz ne kadar antidemokratik olarak suçlasak da İran ve Suriye’de milli politikaları uygulayan yönetimler teröre göz 
açtırmıyordu. ABD ve AB’nin güdümüne giren Türkiye ise bölücü eylemlere izin vermeyi demokrasi sanan bir çizgiye getirilmişti. Ama kötü siyasetin bütün 
açıklarını TSK kapatıyor, inisiyatifi terör örgütüne bırakmıyordu.

Emperyalizm bu durum çerçevesinde yeni bir oyun kurguladı. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Kuzey Irak’ta PKK ve türevi olan terör örgütlerine yaşam alanı 
sağlayacak bir güvenli bölge yarattı. Böylece PKK Türkiye’nin, PJAK İran’ın, PYD ise Suriye’nin doğrudan baskısından kurtulacak ve geniş lojistik olanaklara 
kavuşacaktı. Ayrıca Batı bu terör örgütlerine doğrudan silah ve malzemeyi örtülü yöntemlerle verebileceği bir coğrafi alana da kavuşacaktı.

Barzani gönülsüz de olsa, emperyalizmin talebi doğrultusunda terör örgütlerinin Kuzey Irak’a yerleşmesini kabul etmek zorunda kaldı. Çünkü Kürtleri yönetme 
konusunda özellikle PKK’nın ihtirasını, teorik derinliğini ve silahlı mücadele tecrübesini biliyordu. Ama Batı da Büyük Kürdistan’ı kurmak için Türkiye, İran 
ve Suriye’nin terörle terbiye edilmesi gerektiğine inanıyordu. Ayrıca Barzani’yi PKK ile PKK’yı da Barzani ile denetim altında tutmak Batı’nın oyun kurgusundaki 
planlarından birisiydi. PKK Kuzey Irak’ı karıştırabilir, Barzani ise PKK’nın ikmal yollarını tıkayabilirdi.Böylece iki unsur, karşılıklı bağımlı hale getirildi. Batı’nın diğer bir hedefi ise Türkiye, İran ve Suriye’de terörü siyasallaştıracak yolların açık kalmasını sağlamaktı.

İran kuru gürültüye pabuç bırakmadı. PKK’nın İran kolu olan PJAK’a(Kürdistan Özgür Yaşam Partisi-PartiyaJiyana Azad a Kürdistane) nefes aldırmadı; Kandil 
dâhil her yerde, kayıplar vermesine rağmen PJAK’a ağır bir darbeindirdi. 

2010’dan itibaren PJAK İran’da eylem yapma yeteneğini kaybetti. Ayrıca 
bölücülüğe karşı ceza yasalarını ağırlaştırdı ve art arda idamlarla siyasi Kürkçülüğün önünü kesti. İran bu sorunda, topraklarının hedef aldığını gördü ve 
bir devlet gibi davrandı.

Suriye, PKK’nın Suriye kolu olan PYD’yi (Demokratik Birlik Partisi- Partiya Yekitiya Demokrat) denetim altında tutmak için çeşitli devlet uygulamaları 
yaptı. Kendisi için önemli bir tehdit haline gelmesine izin vermedi. Ancak Suriye’deki iç savaşın başlamasından sonra Özgür Suriye Ordusu, IŞİD, El Nusra ve türevi terör örgütleri ile savaşında kuvvetlerini bölmemek için Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden çekilerek, buranın denetimini PYD’ye devretti. 

Buna karşılık PYD, Suriye rejimini desteklediğini açıkladı.

Türkiye ise ABD müdahalesi sonrasında, maalesef ne İran’ın ne de Suriye’nin gösterdiği dirayeti sergileyebildi. Sıfır noktasına gelen PKK terörünün Kuzey 
Irak’ta palazlanmasına ve topraklarına saldırmasına engel olamadığı gibi, terörün ve bölücü Kürtçülüğün siyasallaşmasının önünü açtı. AKP iktidar olduğunda analar ağlamıyordu. Uyguladığı yanlış politikalarla anaların 
ağlamasına neden olan AKP, “Analar ağlamasın!” diyerek PKK’nın doludizgin at koşturduğu açılım sürecini başlattı. Ergenekon, Balyoz ve TSK’yı hedef alan 
diğer isimli davalarla TSK önce pasifleştirildi, daha sonra devre dışına çıkarıldı. Terörle mücadelede yetki vali vesavcılara devredildi. Böylece 
Güneydoğu’da denetim altın tepsi ile Batı ve PKK’ya sunulmuş oldu.

Batı ve İsrail bu noktaya getirdiği Kürt hareketini, “İnsanlık için insanlık düşmanı IŞİD’e karşı savaşıyorlar!” söylemi ile dünya kamuoyunun gündemine soktu. Bu ise Yunanistan’ın bağımsızlığa kavuşmasından önceki süreci, Lord Byron’ları hatırlattı. Batı basın yayın organları, Selahaddin Eyyubi’nin (1137-1193) torunları (!) olan Kürtlerin, kafa kesen, kadınları taşlayan zalim cihadistlere karşı verdiği şanlı (!) mücadeleyi tefrikalarla yayımlamaya başladı. Kürtlerin insanlık idealleri (!) için savaştığı dile getirildi. Aslında Kürtlerin de Sünni inancına sahip olduğu, ama onların sağduyulu (!) ve fanatizmden uzak (!) oldukları pompalandı!

Batı, 1820’li yıllarda Yunanistan’ın kuruluş sürecinde Lord Byron (1788-1824) gibi şairleri ile oluşturduğu özgürlük (!) rüzgârlarını şimdi de sözde Kürdistan 
üzerinde estiriyor. Batı başkentleri Kürtlere her türlü modern harp teçhizatı verilmesi konusunda aynı görüşleri paylaşıyor. Hatta birbirleriyle yarış içinde 
olduklarını söylemek, sanırım gerçeği yansıtıyor! Batı istihbarat örgütleri bu konuda harıl harıl çalışıyorlar… Daha sonra sıranın IŞİD’e karşı Kürt zaferini 
(!) ödüllendirmeye geleceğini söylemek herhalde fazla yanıltıcı olmaz! Kürtlerin bağımsızlık dışında başka bir mükâfata razı olacaklarını düşünmek safdillik 
olur.

Batı başkentlerinden hem peşmergeye hem de Kürt teröristlere silah ve cephane yağmaya başladı. Özel eğitim programları tezgâhlandı. Ama yine de farklı Kürt 
grupları arasındaki görüş ayrılıkları giderilememişti. Daha doğru bir ifade, Batı ve İsrail’in istediği gibi, tüm Kürtler kayıtsız koşulsuz Barzani’yi destekleyecek bir noktaya getirilememişti.

“Arap Pınarı (Kobani) düşüyor!” denilerek yukarıda sıraladığım Kürt gruplar, neredeyse zorla emperyalizm tarafından Kuzey Irak’ta bir araya getirildi ve 
baskı ve şantaj ile Barzani’ye biat etmeleri ve Kobani’de ortak mücadele etmeleri dayatıldı. Yapılan siyasi ve dolaylı ekonomik baskılarla Türkiye’nin topraklarını silahlı peşmergenin Kobani geçişine açması sağlandı. Böyle bir faaliyet içeride ve dışarıda Türkiye için büyük bir itibar kaybına neden olurken, bölücü Kürtler için muazzam bir propaganda fırsatı doğurdu. Bu şekilde IŞİD’e karşı kazanılacak bir zaferin aslan payının Kürtlere bırakılacağı koşullar  yaratılmış oldu. Böylece Kürt birliği yolunda bir dönemeç daha geçilmiş oldu.

Batı ve İsrail’in büyük Kürdistan yolunda kullandığı en büyük araçlardan birisi de Sünni mezhepçiliği öne çıkaran bölge ülkelerini ustaca istismar etmeleri 
oldu. Irak’ta ABD’nin yarattığı sözde demokrasi düzeni en çok nüfusa sahip Şiileri iktidara taşımıştı. Irak kendi haline bırakıldığı takdirde, Şiilerin 
devlet aygıtını da kullanarak giderek güçlenmeleri en yüksek olasılıktı. Böyle bir durumda Şiiler, öncelikle açıkça ayrılıkçı bir yola giren Kürtleri hizaya 
getirmeye çalışacak ve belki de bu maksatla Sünnilerle birlikte hareket edeceklerdi.

Nehrin bu istikamete akmasını engellemek isteyen emperyalizm, IŞİD’i palazlandırarak Şiilerin üstüne saldı. Irak Merkezi Hükümeti’nin IŞİD tehdidini 
ortadan kaldıramaması, Batı’nın istemediği Başbakan Nuri Maliki’nin istifasına yol açtı ve yerine yine bir Şii olan, ancak Batı’nın taleplerine sıcak bakan 
Haydar El Abadi geçti. Batı’nın hedefi Kürtler için planlanan toprakları garantiye almak, daha sonra Sünniler için mümkün olan en yüksek orandaki alanda 
ayrı bir devletin oluşacağı koşulları yaratmaktı. Böylece, asıl tehdit gördükleri Şiilerin Irak’ın bütününde söz sahibi olmalarını engellemiş olacaklardı.

Batı, Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Katar’ı Sünni ekseninde birleştirerek bölgeye yönelik kirli ve sinsi plânlarında kullanmak istedi. Ancak Mısır, 
Mursi’nin devrilmesinden sonra bu oyunu sezerek daha dengeli bir politika izlemeye başladı. Suudi Arabistan ve Katar bile ulusal çıkarları doğrultusunda 
gerektiğinde bölgeye yönelik politikalarını revize etti.

Bu konuda Türkiye zaten stratejik bir hata yapmıştı. Bütün politikasını Barzani’yi desteklemek ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat’ı devirmek üzerine 
kurmuştu. Irak Merkezi Yönetimi ve Beşar Esat, muhtemelen Şii/Nusayri yönleri ile hedef alınmıştı. İzlenen politika katı bir Sünni mezhepçilik esasına 
dayandırılmış, Türkiye’nin hayati stratejik çıkarları göz ardı edilmişti. Bu politikada bölgedeki jeopolitik gerçeklerin kırıntıları bile yoktu. Türkiye 
tarihinde hiç bu kadar dış politika fukarası olmamıştı.

Emperyalizm, Türkiye’nin bu stratejik sığlığını istismar etmek için derhal harekete geçti. Batı, bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurmak istiyordu. 
Türkiye’nin bölge politikaları ise emperyalizmin değirmenine su taşıyordu. Ankara, bir şeyler döndüğünü anlasa da yapmış olduğu stratejik hataları taktik 
manevralarla kapatamazdı. ABD, AKP gönülsüz olsa da bilinen zorlama mekanizmaları ile peşmergeyi Türk topraklarından geçirerek IŞİD’in üstüne sürdü. 

Türk Ordusu, hiç beklenmedik şekilde tarihi bir değişim ve dönüşüm olarak nitelendirebilecek bir girişim başlattı.  Kuzey Irak’ta peşmergeyi artık Türk 
Ordusu eğitiyordu!Bu gelişme TSK açısından olağanüstü bir kırılmaydı. Ayrıca, Kuzey Irak yerel makamları Türkiye’den silah yardımı aldıklarını her vesile ile 
gazete sayfalarına taşıyorlardı. Bu ise Türkiye’de devlet çapında stratejik denge (check and balance) mekanizmalarının felç olduğunu gösteriyordu.

Türkiye bölgedeki küçücük devletlerin bile sergilemeyi başardığı dış politika esnekliğini bir türlü gösteremiyordu. ABD bile gelişmelere göre bölge 
politikalarını yeniden düzenliyor ama Türkiye düştüğü bataklıktan bir türlü çıkamıyordu. ABD, Rusya ve İran’ın cepheden, Çin ve diğer bağımsız ülkelerin 
cephe gerisinden desteklediği Suriye rejimi ile ilgili sert politikasını yumuşat mıştı. Ama Türkiye, ne getirip ne götüreceğini kavrayamadan bu yöndeki katı politikasını inatla sürdürüyordu. Ayrıca, bir taraftan PKK ve PYD’ye karşı çıkarken, diğer taraftan Barzani’ye tam destek veriyordu. Bu üç kesimin 
Kobani’de omuz omuza çarpıştığını göremiyor, böyle bir politikanın hayattan ve gerçeklerden kopmak olduğunu bir türlü anlayamıyordu.

Güney sınırlarımızın hemen ötesinde emperyalizm harita çizme çalışmalarına çoktan başlamıştı. Kürt bölgesini Irak ve Suriye toprakları üzerinden Akdeniz’e 
bağlama çabaları ilk bakışta görülüyordu. Üstelik bu konuda Batı ve İsrail’deki en üst makamlar arka arkaya açıklamalar yapmaya başlamıştı. Şu an denetimden 
çıkmış gibi gösterilen Sünni kesim, IŞİD’in terbiye edilmesiyle kendilerine gösterilen Irak ve Suriye’deki topraklarda devlet ya da devletçikler 
kurabilirdi. Böyle bir girişim, Şii ağırlıklı Irak ve Suriye merkezi yönetimlerini zayıflatacağından emperyalizmin işine de gelecekti.

Türkiye, ABD ve İsrail’in açık birer deklarasyon ile ilan ettikleri sinsi plânı bozacak manevraları kolaylıkla yapabilirdi. Ortaya çıkan yeni gelişmelerin 
ülkenin güvenliği için büyük bir tehdit olduğu tespit edilerek Suriye yönetimi ile buzlar eritilip, ortak stratejiler geliştirilebilirdi. Böylece ÖSO/IŞİD/El 
Nusra kısa zamanda etkisini kaybeder ve Kürtlerin Akdeniz’e ulaşmasını engelleyecek bir tıkaç oluşturulurdu. Barzani yerine Irak Merkezi Yönetimi 
desteklenir, bu suretle hem Kürtlerin hem de IŞİD’in manevra alanı daraltılabilirdi.

Bu esnek politika, Batı, ABD ve İsrail ile hiçbir şekilde mevcut ilişkileri bozmadan ve uluslararası hukuk sınırları içinde kalınarak gerçekleştirilebilirdi. 
Türkiye’nin ABD, NATO, AB, İsrail ile ümitsiz bir aşka dönüşen ilişkilerini bozmadan da yapabilecekleri vardır. 
Çünkü her devletin birinci ödevi, her şeyden önce varlığını, birlik ve bütünlüğünü devam ettirmektir. Bu yönde bir endişe ortaya çıktı mı, dostlardan bu hassasiyetlere saygı göstermeleri beklenir. Aksi bir durumda ise doğru olan adımlar atılır.

Darwin’in[1], “doğal seçim ya da elemeyi (natural selection)” esas alan Evrim Teorisi, devletler için de geçerlidir. Buna göre, en güçlü değil, çevre koşulları na en çok uyum sağlayabilen hayatta kalır ve geleceğe uzanır. Çok güçlü bir devlet, gücünün ötesinde hedefler belirlerse ya da gücünün farkında olmazsa ya da tuzağa düşürülürse, yani ortam koşullarına uygun davranmazsa yıkılır.

Türkiye askeri hiçbir eylemin içine girmeden, sadece Suriye sınırını Suriye muhaliflerine, terörist ve cihadistlere kapatabilir; Barzani’nin tüm ikiyüzlü 
askeri taleplerini şiddetle reddedebilir, ülkemizde şov yapan peşmergenin sınırlarımızdan geçmesine izin vermeyebilirdi. Kürt petrolünü uluslararası 
hukukun açık bir ihlali olan dünya pazarlarına ulaştırma faaliyetlerine son verebilirdi. Askeri bir yardım, eğer gereksiyorsa sadece Irak Merkezi 
Hükümeti’nin meşru güvenlik güçlerine yapılırdı. Böylece Batı ve İsrail politikaları ile Rusya, İran ve arkalarındaki ülkelerin politikaları arasında bir denge oluşturulabilirdi. Bu da Türkiye’ye manevra kolaylığı ve dış politika esnekliği sağlar ve ülkemizin uluslararası arenada aşağıdaki şekilde suçlanmasının önüne geçilmiş olunurdu.

Rusya’da günlük olarak İngilizce yayımlanan “The Moscow Times” adlı gazeteye göre Putin, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Suriye’nin iç meselelerine daha fazla 
karışmaması için uyarmış, aksi halde bölgeyi ateşe açacak yıkıcı bir savaşı tetikleyeceğini” ifade etmişti. Putin ayrıca, “Türkiye’den topraklarını cihadist 
teröristlere kapamasını” talep etmişti.

Putin’in Soçi’de ITAR-TASS haber ajansına verdiği dikkat çekici demeçler de bir o kadar düşündürücüydü:

“Türkiye küresel terörizm için uluslararası bir merkez (international hub) oldu. Türkiye’deki rejim uluslararası güvenlik için ciddi bir tehdittir ve bölgesel 
istikrarı tehlikeye düşürmektedir. Rusya, Erdoğan’ın Ortadoğu’daki intihar macerasını engellemek için her türlü tedbiri alacaktır. Türkiye ve Katar’ın 
istihbarat örgütleri, Irak ve Suriye’de on binlerce günahsız sivil insanın canına mal olan bir mezhep savaşını kışkırttı. Eğer Türkiye sadece Beşar Esat’ı 
devirmek için müdahale ederse, Arap müttefikimize füze, silah ve cephane sevkiyatımızı daha da artıracağız.”

Görüldüğü gibi Büyük Kürdistan için çekirdek devlet olacak Barzani denetimindeki Kuzey Irak Yerel Yönetimi’nin bağımsızlığı için koşullar belirli bir noktaya getirildi. Ancak bu devleti koruyacak PKK ve PYD’de de dâhil Kürt silahlı güçlerinin kuru gürültü olduğu da anlaşıldı. ABD hava gücü olmasaydı, İŞID 
çoktan Erbil ve Süleymaniye’yi ele geçirmiş olacaktı.

Emperyalizm şunu çok iyi anladı. Sünni ve Şii işbirliği sağlanabilirse, bağımsız bir Kürt devleti asla kurulamazdı. Bu nedenle özellikle Kürt bölgelere yakın 
alanlardaki Sünni- Şii çatışması körüklendi. Sünni ve Şiiler birbirleri üzerine enerjilerini boşaltırken, Kürtler askeri olarak güçlendirilecekti. Bu kritik 
dönemde Kürtler güçlü bir bölge ülkesi tarafından korumaya alınmalıydı! Bu konuda, Batı ile bilinen bağları ve coğrafi nedenlerle Türkiye’den daha iyi bir 
ülke bulunamazdı! Batı Türkiye’de 60 yıldır hazırlamış olduğu bütün çevreleri bu alana kanalize etti. Algı operasyonları ile gerçekler Türk halkından gizlendi ve 
TSK’nın peşmergeyi eğittiği bir gerçeklik ile karşı karşıya kaldık.

Emperyalizm, askeri olarak emniyette gördüğü ve güvenliğinden emin olduğu anda Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletini ilan ettirecek. Bu devletin Suriye 
topraklarına doğru genişlemesini engelleyecek herhangi bir güç şu anda ortada gözükmüyor. Uluslararası koalisyonlar da kurularak IŞİD ile mücadele görüntüsü altında Kürtler için güvenli alanların tesis edilmesi çalışmaları çoktan başlatıldı.

Büyük Kürdistan için dört parçalı pastanın bir araya getirilmesi için geride sadece Türkiye ve İran kalıyor. İran’da şu aşamada emperyalizmin ilerleme sağlaması mucizelere bağlı. Çünkü zaman zaman yanlışlar yapsa da İran mükemmel bir dış politika geleneğine sahip. Aynı zamanda jeopolitiğin dilini bildiğinden,          emperyalizme karşı stratejik hamleleri yerinde ve zamanında yapıyor.İlave olarak arka planda RF ve Şangay İşbirliği Örgütü’nün desteğini aldığından kademeli ve derinliğine direnme mevzileri oluşturuyor. Batı, kısa ve orta dönemde İran’ın içine sızamaz!

İmparatorluklar kurma geleneğine sahip Türkiye şu anda tam bir akıl tutulması yaşıyor. İçeride inanılması bile mümkün olmayan devlet çapında hatalar yaparken, dışarıda kendisini hapsedecek zindanın tuğlalarını bizatihi kendisi örüyor. Bir yandan içeride de facto bir Kürt devletinin oluşmasına iktidarı ile muhalefeti ile katkı sağlıyor,diğer yandan dışarıda kan ve ölüm kokan emperyalist politikaların taşeronu oluyor. Adeta Büyük Kürdistan’ı yeşertecek çimenleri suluyor.

Ancak yine de Türklerin genlerinde var olan devleti koruma ve yaşatma yeteneğinin bir anda kaybolduğunu söyleyemeyiz. Gelişmelerin Türk milletinin 
büyük bir çoğunluğu için endişe kaynağı olduğunu görülüyor. Ancak henüz bu endişeler sağlam esaslara dayanan elle tutulabilir gerçekçi politikalara 
dönüştürülemedi. Önümüzdeki dönemin bu konudaki yoğun tartışmalara gebe olduğunu şimdiden ilan edebiliriz. Önümüzde sancılı bir dönem bizi bekliyor!

Eğer, nehir mevcut yatağında debisi değişmeden olduğu gibi akmaya devam ederse, Kuzey Irak’ta, Suriye’deki Kürt bölgesi ile bütünleşik olarak bağımsız bir Kürt devletinin kurulması yüksek bir olasılıktır. Böyle bir gelişme Türkiye’nin güneydoğusunu ateş çemberine döndürür. Batı ve güdümündeki dünya Türkiye’nin karşısına dikilerek, Kürdistan’a bir parça kazandırmak için bütün gücüyle yüklenir.Rusya ve İran,ÇHC de dâhil arkalarındaki ülkelerin desteğini alsalar bile, bu yöndeki bir gelişmeyi, ancak Türkiye’nin katkısı ile engelleyebilir.

Büyük Kürdistan’ın hem anahtarı hem de kilidi Türkiye’dir. Türkiye, hiçbir mantık ve esasa dayanmayan mevcut iç ve dış politikalarını sürdürdüğü takdirde, 
kendi topraklarını da tehlikeye atarak Büyük Kürdistan’ın önünü açar. Aynı zamanda kendi sınırları içinde yüzyıllarca sürecek etnik bir dinamitin fitilini 
bizzat kendisi ateşlemiş olur.

Bölgede İsrail ile bütünleşen Batı, Türkiye’nin etrafındaki çemberi giderek daraltmaktadır. Türkiye Batı yanlısı politikalarla bu çemberi kıramaz. Türkiye, 
başkaları için değil kendi birlik ve bütünlüğü ve yaşamsal çıkarları için bölge ülkeleri ile dayanışma içine girmeli ve ortak stratejiler geliştirmelidir. Bu 
politikalar, bölge dışı devletlerin katkı ve desteğiyle küresel bir etki yaratabilecek dinamikleri bünyesinde barındırmalıdır.

Bu çerçevede, öncelikle, Suriye’deki Beşar Esat yönetimine karşı yürütülen düşmanca eylemlere derhal son verilmelidir. İkinci olarak, Türkiye’ye hiçbir 
yararı olmayan Sünni mezhepçi politikalar terkedilmelidir. Üçüncü olarak, Irak Merkezi Yönetimi, Irak’taki tek meşru hükümet olarak kabul edilmeli ve Türk 
düşmanlığı tescillenen Barzani’nin sinsi ve gizli emellerine alet olunmamalıdır. Bu amaca hizmet etmek üzere Kuzey Irak’ın ekonomik olarak kalkınmasını 
sağlayacak her türlü girişimden uzak durulmalıdır.

Dördüncü olarak, bölgenin diğer büyük ve önemli devleti olan İran’la bu yönde işbirliği arayışı içine girilmelidir. İran ve Türkiye anlaştığı anda,  İran coğrafyası nın da yardımı ile Kandil’de kıstırılacak PKK kısa zamanda komuta kontrol ve lojistik imkânlarını kaybeder!  Kürt coğrafyası nefes bile alamayacağı çaresiz bir iç hat konumuna düşürülür.

Beşinci olarak, Irak ve Suriye’deki Sünni grupları, emperyalizmin maşaları olan Suudi Arabistan, Katar, Ürdün gibi devletlerin kışkırtmalarından ve IŞİD, El 
Nusra gibi cihadist oluşumların ideolojik çizgisinden uzak tutmak için çalışmalar yapılmalıdır. Sünni kesimin Irak ve Suriye yönetimlerinde adil bir şekilde temsil edilmelerini ve böylece ülkelerine sadık kalmalarını sağlayacak çareler aranmalıdır.

Tüm bu faaliyetlerde RF ve ÇHC başta olmak üzere Batı yörüngesi dışındaki devletlerin desteği sağlanmalıdır. Böylece bölge politikalarını küresel denklemin bir parçası haline getirmekve Batı inisiyatifini küresel düzeyde dengelemek imkânı doğacaktır.

Türkiye, bölge ülkeleri ile birlikte, bölge dışı ülkelerin de katkısıyla bu adımları atabilirse, Batı bütün gücünü kullansa bile, bırakınız Büyük Kürdistan’ı, Küçük Kürdistan yolunda bile bir karış mesafe alamaz! Sıra emperyalizme yardım ve yataklık yaparak iki milyon insanın ölümüne neden olanlara fatura çıkarmaya gelir!


[1]Charles Darwin (1809-1882), 1859 yılında yayımladığı, “Türlerin Kökeni (Origin of Species)” adlı eseri ile organik evrim teorisini ortaya koyan ünlü 
İngiliz doğa bilimcisi


***

21 Şubat 2015 Cumartesi

Büyük Kürdistan, Erişilebilir Bir Hedef Mi, Yoksa Bir Ütopya mı?





  Büyük Kürdistan, Erişilebilir Bir Hedef Mi, Yoksa Bir Ütopya mı? 


21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü                    
Milli Güvenlik ve Dış Politika 
Araştırmaları Merkezi
05 Aralık 2014 Cuma
Soner Polat tarafından yazıldı.


Batı ve bölgedeki temsilcisi İsrail uzun zamandan bu yana Ortadoğu’da bağımsız bir Kürt devleti kurmak için çaba sarf ediyor. Batı’nın hedefi,Kürdistan’ı Kuzey 
Irak’ta Barzani ailesi üzerinden hayata geçirmek. Barzani ailesinin İsrail ile olan özel ve gizli ilişkileri zaman zaman basın yayın organlarına da yansıyor. 
Kuzey Irak, ABD’nin Irak’a müdahale etmesinden bu yana, özellikle ekonomik yatırımların cazibe merkezi oldu. Ekonomik bir alt yapı tesis edilmeden 
devletleşme sürecinin tamamlanamayacağı biliniyor. Maalesef Türkiye ve içimizdeki gayrı milli sermaye, birkaç dolar için ülkemize pahalı bir bedel 
ödetecek bu sürece belki de en büyük desteği verdi. Bu süreç Barzani için söylenen, “Türkiye seninle gurur duyuyor!” çığlıkları ile zirve noktasına 
ulaştı.

Kuzey Irak’ta Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) önündeki en büyük engel Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) idi. KYB, daha şehirli ve eğitimli bir tabana dayanıyordu. Asıl rekabet ekonomik kaynakların paylaşımında yaşanıyordu. Stratejik bir vizyona sahip (!) Türkiye, daha AKP 
iktidara gelmeden bu iki hizbi barıştırmak için çaba sarf ediyordu. Emperyalizmin kızarttığı ekmeğe yağ sürdüğümüzün farkında bile değildik. Ama yine de yapısal nedenlerle bu iki parti istenildiği gibi bir araya getirilemedi.

ABD’nin Irak’ı işgali emperyalizm açısından bu sorunun çözümü için altın bir fırsat doğurdu. Celal Talabani Irak Cumhurbaşkanı seçtirilerek Kuzey Irak’tan 
uzaklaştırıldı. Böylece Kürtler üzerinde Talabani’nin etkisi giderek azalırken, Barzani rakipsiz kaldı. Kuzey Irak yerel yönetiminde ağırlık bariz şekilde Barzani ailesinin eline geçti.

Çekirdek devlet Kuzey Irak’ta kurulacak ve zaman içinde Doğu, Batı ve Kuzeye doğru genişletilecekti. Bu maksatla terör faaliyetleri bir vasıta olarak kullanılacak, Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürtler kendi devletlerine karşı kışkırtılacaktı. İran ve Suriye’de terör eylemlerini bir türlü istedikleri boyutlara getirememişlerdi. Çünkü biz ne kadar antidemokratik olarak suçlasak da İran ve Suriye’de milli politikaları uygulayan yönetimler teröre göz açtırmıyordu. ABD ve AB’nin güdümüne giren Türkiye ise bölücü eylemlere izin vermeyi demokrasi sanan bir çizgiye getirilmişti. Ama kötü siyasetin bütün açıklarını TSK kapatıyor, inisiyatifi terör örgütüne bırakmıyordu.

Emperyalizm bu durum çerçevesinde yeni bir oyun kurguladı. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Kuzey Irak’ta PKK ve türevi olan terör örgütlerine yaşam alanı 
sağlayacak bir güvenli bölge yarattı. Böylece PKK Türkiye’nin, PJAK İran’ın, PYD ise Suriye’nin doğrudan baskısından kurtulacak ve geniş lojistik olanaklara 
kavuşacaktı. Ayrıca Batı bu terör örgütlerine doğrudan silah ve malzemeyi örtülü yöntemlerle verebileceği bir coğrafi alana da kavuşacaktı.

Barzani gönülsüz de olsa, emperyalizmin talebi doğrultusunda terör örgütlerinin Kuzey Irak’a yerleşmesini kabul etmek zorunda kaldı. Çünkü Kürtleri yönetme 
konusunda özellikle PKK’nın ihtirasını, teorik derinliğini ve silahlı mücadele tecrübesini biliyordu. Ama Batı da Büyük Kürdistan’ı kurmak için Türkiye, İran 
ve Suriye’nin terörle terbiye edilmesi gerektiğine inanıyordu. Ayrıca Barzani’yi PKK ile PKK’yı da Barzani ile denetim altında tutmak Batı’nın oyun kurgusundaki 
planlarından birisiydi. PKK Kuzey Irak’ı karıştırabilir, Barzani ise PKK’nın ikmal yollarını tıkayabilirdi.Böylece iki unsur, karşılıklı bağımlı hale getirildi. Batı’nın diğer bir hedefi ise Türkiye, İran ve Suriye’de terörü siyasallaştıracak yolların açık kalmasını sağlamaktı.

İran kuru gürültüye pabuç bırakmadı. PKK’nın İran kolu olan PJAK’a(Kürdistan Özgür Yaşam Partisi-PartiyaJiyana Azad a Kürdistane) nefes aldırmadı; Kandil 
dâhil her yerde, kayıplar vermesine rağmen PJAK’a ağır bir darbe indirdi. 2010’dan itibaren PJAK İran’da eylem yapma yeteneğini kaybetti. Ayrıca 
bölücülüğe karşı ceza yasalarını ağırlaştırdı ve art arda idamlarla siyasi Kürkçülüğün önünü kesti. İran bu sorunda, topraklarının hedef aldığını gördü ve 
bir devlet gibi davrandı.

Suriye, PKK’nın Suriye kolu olan PYD’yi (Demokratik Birlik Partisi- Partiya Yekitiya Demokrat) denetim altında tutmak için çeşitli devlet uygulamaları 
yaptı. Kendisi için önemli bir tehdit haline gelmesine izin vermedi. Ancak Suriye’deki iç savaşın başlamasından sonra Özgür Suriye Ordusu, IŞİD, El Nusra ve türevi terör örgütleri ile savaşında kuvvetlerini bölmemek için Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden çekilerek, buranın denetimini PYD’ye devretti. Buna karşılık PYD, Suriye rejimini desteklediğini açıkladı.

Türkiye ise ABD müdahalesi sonrasında, maalesef ne İran’ın ne de Suriye’nin gösterdiği dirayeti sergileyebildi. Sıfır noktasına gelen PKK terörünün Kuzey 
Irak’ta palazlanmasına ve topraklarına saldırmasına engel olamadığı gibi, terörün ve bölücü Kürtçülüğün siyasallaşmasının önünü açtı. AKP iktidar olduğunda analar ağlamıyordu. Uyguladığı yanlış politikalarla anaların  ağlamasına neden olan AKP, “Analar ağlamasın!” diyerek PKK’nın doludizgin at koşturduğu açılım sürecini başlattı. Ergenekon, Balyoz ve TSK’yı hedef alan 
diğer isimli davalarla TSK önce pasifleştirildi, daha sonra devre dışına çıkarıldı. Terörle mücadelede yetki vali vesavcılara devredildi. Böylece 
Güneydoğu’da denetim altın tepsi ile Batı ve PKK’ya sunulmuş oldu.

Batı ve İsrail bu noktaya getirdiği Kürt hareketini, “İnsanlık için insanlık düşmanı IŞİD’e karşı savaşıyorlar!” söylemi ile dünya kamuoyunun gündemine 
soktu. Bu ise Yunanistan’ın bağımsızlığa kavuşmasından önceki süreci, Lord Byron’ları hatırlattı. Batı basın yayın organları, Selahaddin Eyyubi’nin (1137-1193) torunları (!) olan Kürtlerin, kafa kesen, kadınları taşlayan zalim cihadistlere karşı verdiği şanlı (!) mücadeleyi tefrikalarla yayımlamaya başladı. Kürtlerin insanlık idealleri (!) için savaştığı dile getirildi. Aslında Kürtlerin de Sünni inancına sahip olduğu, ama onların sağduyulu (!) ve fanatizmden uzak (!) oldukları pompalandı!

Batı, 1820’li yıllarda Yunanistan’ın kuruluş sürecinde Lord Byron (1788-1824) gibi şairleri ile oluşturduğu özgürlük (!) rüzgârlarını şimdi de sözde Kürdistan 
üzerinde estiriyor. Batı başkentleri Kürtlere her türlü modern harp teçhizatı verilmesi konusunda aynı görüşleri paylaşıyor. Hatta birbirleriyle yarış içinde 
olduklarını söylemek, sanırım gerçeği yansıtıyor! Batı istihbarat örgütleri bu konuda harıl harıl çalışıyorlar… Daha sonra sıranın IŞİD’e karşı Kürt zaferini 
(!) ödüllendirmeye geleceğini söylemek herhalde fazla yanıltıcı olmaz! Kürtlerin bağımsızlık dışında başka bir mükâfata razı olacaklarını düşünmek safdillik 
olur.

Batı başkentlerinden hem peşmergeye hem de Kürt teröristlere silah ve cephane yağmaya başladı. Özel eğitim programları tezgâhlandı. Ama yine de farklı Kürt 
grupları arasındaki görüş ayrılıkları giderilememişti. Daha doğru bir ifade, Batı ve İsrail’in istediği gibi, tüm Kürtler kayıtsız koşulsuz Barzani’yi destekleyecek bir noktaya getirilememişti.

“Arap Pınarı (Kobani) düşüyor!” denilerek yukarıda sıraladığım Kürt gruplar, neredeyse zorla emperyalizm tarafından Kuzey Irak’ta bir araya getirildi ve 
baskı ve şantaj ile Barzani’ye biat etmeleri ve Kobani’de ortak mücadele etmeleri dayatıldı. Yapılan siyasi ve dolaylı ekonomik baskılarla Türkiye’nin topraklarını silahlı peşmergenin Kobani geçişine açması sağlandı. Böyle bir faaliyet içeride ve dışarıda Türkiye için büyük bir itibar kaybına neden olurken, bölücü Kürtler için muazzam bir propaganda fırsatı doğurdu. Bu şekilde IŞİD’e karşı kazanılacak bir zaferin aslan payının Kürtlere bırakılacağı koşullar yaratılmış oldu. Böylece Kürt birliği yolunda bir dönemeç daha geçilmiş oldu.

Batı ve İsrail’in büyük Kürdistan yolunda kullandığı en büyük araçlardan birisi de Sünni mezhepçiliği öne çıkaran bölge ülkelerini ustaca istismar etmeleri 
oldu. Irak’ta ABD’nin yarattığı sözde demokrasi düzeni en çok nüfusa sahip Şiileri iktidara taşımıştı. Irak kendi haline bırakıldığı takdirde, Şiilerin devlet aygıtını da kullanarak giderek güçlenmeleri en yüksek olasılıktı. Böyle bir durumda Şiiler, öncelikle açıkça ayrılıkçı bir yola giren Kürtleri hizaya 
getirmeye çalışacak ve belki de bu maksatla Sünnilerle birlikte hareket edeceklerdi.

Nehrin bu istikamete akmasını engellemek isteyen emperyalizm, IŞİD’i palazlandırarak Şiilerin üstüne saldı. Irak Merkezi Hükümeti’nin IŞİD tehdidini 
ortadan kaldıramaması, Batı’nın istemediği Başbakan Nuri Maliki’nin istifasına yol açtı ve yerine yine bir Şii olan, ancak Batı’nın taleplerine sıcak bakan Haydar El Abadi geçti. Batı’nın hedefi Kürtler için planlanan toprakları garantiye almak, daha sonra Sünniler için mümkün olan en yüksek orandaki alanda 
ayrı bir devletin oluşacağı koşulları yaratmaktı. Böylece, asıl tehdit gördükleri Şiilerin Irak’ın bütününde söz sahibi olmalarını engellemiş olacaklardı.

Batı, Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Katar’ı Sünni ekseninde birleştirerek bölgeye yönelik kirli ve sinsi plânlarında kullanmak istedi. Ancak Mısır, Mursi’nin devrilmesinden sonra bu oyunu sezerek daha dengeli bir politika izlemeye başladı. Suudi Arabistan ve Katar bile ulusal çıkarları doğrultusunda gerektiğinde bölgeye yönelik politikalarını revize etti.

Bu konuda Türkiye zaten stratejik bir hata yapmıştı. Bütün politikasını Barzani’yi desteklemek ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat’ı devirmek üzerine kurmuştu. Irak Merkezi Yönetimi ve Beşar Esat, muhtemelen Şii/Nusayri yönleri ile hedef alınmıştı. İzlenen politika katı bir Sünni mezhepçilik esasına dayandırılmış, Türkiye’nin hayati stratejik çıkarları göz ardı edilmişti. Bu politikada bölgedeki jeopolitik gerçeklerin kırıntıları bile yoktu. Türkiye tarihinde hiç bu kadar dış politika fukarası olmamıştı.

Emperyalizm, Türkiye’nin bu stratejik sığlığını istismar etmek için derhal harekete geçti. Batı, bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurmak istiyordu. 
Türkiye’nin bölge politikaları ise emperyalizmin değirmenine su taşıyordu. Ankara, bir şeyler döndüğünü anlasa da yapmış olduğu stratejik hataları taktik 
manevralarla kapatamazdı. ABD, AKP gönülsüz olsa da bilinen zorlama mekanizmaları ile peşmergeyi Türk topraklarından geçirerek IŞİD’in üstüne sürdü. 
Türk Ordusu, hiç beklenmedik şekilde tarihi bir değişim ve dönüşüm olarak nitelendirebilecek bir girişim başlattı.  Kuzey Irak’ta peşmergeyi artık Türk 
Ordusu eğitiyordu!Bu gelişme TSK açısından olağanüstü bir kırılmaydı. Ayrıca, Kuzey Irak yerel makamları Türkiye’den silah yardımı aldıklarını her vesile ile 
gazete sayfalarına taşıyorlardı. Bu ise Türkiye’de devlet çapında stratejik denge (check and balance) mekanizmalarının felç olduğunu gösteriyordu.

Türkiye bölgedeki küçücük devletlerin bile sergilemeyi başardığı dış politika esnekliğini bir türlü gösteremiyordu. ABD bile gelişmelere göre bölge 
politikalarını yeniden düzenliyor ama Türkiye düştüğü bataklıktan bir türlü çıkamıyordu. ABD, Rusya ve İran’ın cepheden, Çin ve diğer bağımsız ülkelerin 
cephe gerisinden desteklediği Suriye rejimi ile ilgili sert politikasını yumuşatmıştı. Ama Türkiye, ne getirip ne götüreceğini kavrayamadan bu yöndeki katı politikasını inatla sürdürüyordu. Ayrıca, bir taraftan PKK ve PYD’ye karşı çıkarken, diğer taraftan Barzani’ye tam destek veriyordu. Bu üç kesimin 
Kobani’de omuz omuza çarpıştığını göremiyor, böyle bir politikanın hayattan ve gerçeklerden kopmak olduğunu bir türlü anlayamıyordu.

Güney sınırlarımızın hemen ötesinde emperyalizm harita çizme çalışmalarına çoktan başlamıştı. Kürt bölgesini Irak ve Suriye toprakları üzerinden Akdeniz’e 
bağlama çabaları ilk bakışta görülüyordu. Üstelik bu konuda Batı ve İsrail’deki en üst makamlar arka arkaya açıklamalar yapmaya başlamıştı. Şu an denetimden 
çıkmış gibi gösterilen Sünni kesim, IŞİD’in terbiye edilmesiyle kendilerine gösterilen Irak ve Suriye’deki topraklarda devlet ya da devletçikler kurabilirdi. Böyle bir girişim, Şii ağırlıklı Irak ve Suriye merkezi yönetimlerini zayıflatacağından emperyalizmin işine de gelecekti.

Türkiye, ABD ve İsrail’in açık birer deklarasyon ile ilan ettikleri sinsi plânı bozacak manevraları kolaylıkla yapabilirdi. Ortaya çıkan yeni gelişmelerin 
ülkenin güvenliği için büyük bir tehdit olduğu tespit edilerek Suriye yönetimi ile buzlar eritilip, ortak stratejiler geliştirilebilirdi. Böylece ÖSO/IŞİD/El Nusra kısa zamanda etkisini kaybeder ve Kürtlerin Akdeniz’e ulaşmasını engelleyecek bir tıkaç oluşturulurdu. Barzani yerine Irak Merkezi Yönetimi desteklenir, bu suretle hem Kürtlerin hem de IŞİD’in manevra alanı daraltılabilirdi.

Bu esnek politika, Batı, ABD ve İsrail ile hiçbir şekilde mevcut ilişkileri bozmadan ve uluslararası hukuk sınırları içinde kalınarak gerçekleştirilebilirdi. Türkiye’nin ABD, NATO, AB, İsrail ile ümitsiz bir aşka dönüşen ilişkilerini bozmadan da yapabilecekleri vardır. Çünkü her devletin birinci ödevi, her şeyden önce varlığını, birlik ve bütünlüğünü devam ettirmektir. Bu yönde bir endişe ortaya çıktı mı, dostlardan bu hassasiyetlere saygı göstermeleri beklenir. Aksi bir durumda ise doğru olan adımlar atılır.

Darwin’in[1], “Doğal seçim ya da elemeyi (natural selection)” esas alan Evrim Teorisi, devletler için de geçerlidir. Buna göre, en güçlü değil, çevre koşullarına en çok uyum sağlayabilen hayatta kalır ve geleceğe uzanır. Çok güçlü bir devlet, gücünün ötesinde hedefler belirlerse ya da gücünün farkında olmazsa ya da tuzağa düşürülürse, yani ortam koşullarına uygun davranmazsa yıkılır.

Türkiye askeri hiçbir eylemin içine girmeden, sadece Suriye sınırını Suriye muhaliflerine, terörist ve cihadistlere kapatabilir; Barzani’nin tüm ikiyüzlü 
askeri taleplerini şiddetle reddedebilir, ülkemizde şov yapan peşmergenin sınırlarımızdan geçmesine izin vermeyebilirdi. Kürt petrolünü uluslararası 
hukukun açık bir ihlali olan dünya pazarlarına ulaştırma faaliyetlerine son verebilirdi. Askeri bir yardım, eğer gereksiyorsa sadece Irak Merkezi 
Hükümeti’nin meşru güvenlik güçlerine yapılırdı. Böylece Batı ve İsrail politikaları ile Rusya, İran ve arkalarındaki ülkelerin politikaları arasında 
bir denge oluşturulabilirdi. Bu da Türkiye’ye manevra kolaylığı ve dış politika esnekliği sağlar ve ülkemizin uluslararası arenada aşağıdaki şekilde 
suçlanmasının önüne geçilmiş olunurdu.

Rusya’da günlük olarak İngilizce yayımlanan “The Moscow Times” adlı gazeteye göre Putin, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Suriye’nin iç meselelerine daha fazla karışmaması için uyarmış, aksi halde bölgeyi ateşe açacak yıkıcı bir savaşı tetikleyeceğini” ifade etmişti. Putin ayrıca, “Türkiye’den topraklarını cihadist teröristlere kapamasını” talep etmişti.

Putin’in Soçi’de ITAR-TASS haber ajansına verdiği dikkat çekici demeçler de bir o kadar düşündürücüydü:

“Türkiye küresel terörizm için uluslararası bir merkez (international hub) oldu. Türkiye’deki rejim uluslararası güvenlik için ciddi bir tehdittir ve bölgesel istikrarı tehlikeye düşürmektedir. Rusya, Erdoğan’ın Ortadoğu’daki intihar macerasını engellemek için her türlü tedbiri alacaktır. Türkiye ve Katar’ın istihbarat örgütleri, Irak ve Suriye’de on binlerce günahsız sivil insanın canına mal olan bir mezhep savaşını kışkırttı. Eğer Türkiye sadece Beşar Esat’ı devirmek için müdahale ederse, Arap müttefikimize füze, silah ve cephane sevkiyatımızı daha da artıracağız.”

Görüldüğü gibi Büyük Kürdistan için çekirdek devlet olacak Barzani denetiminde ki Kuzey Irak Yerel Yönetimi’nin bağımsızlığı için koşullar belirli bir noktaya getirildi. Ancak bu devleti koruyacak PKK ve PYD’de de dâhil Kürt silahlı güçlerinin kuru gürültü olduğu da anlaşıldı. ABD hava gücü olmasaydı, İŞID 
çoktan Erbil ve Süleymaniye’yi ele geçirmiş olacaktı.

Emperyalizm şunu çok iyi anladı. Sünni ve Şii işbirliği sağlanabilirse, bağımsız bir Kürt devleti asla kurulamazdı. Bu nedenle özellikle Kürt bölgelere yakın alanlardaki Sünni- Şii çatışması körüklendi. Sünni ve Şiiler birbirleri üzerine enerjilerini boşaltırken, Kürtler askeri olarak güçlendirilecekti. Bu kritik dönemde Kürtler güçlü bir bölge ülkesi tarafından korumaya alınmalıydı! Bu konuda, Batı ile bilinen bağları ve coğrafi nedenlerle Türkiye’den daha iyi bir ülke bulunamazdı! Batı Türkiye’de 60 yıldır hazırlamış olduğu bütün çevreleri bu alana kanalize etti. Algı operasyonları ile gerçekler Türk halkından gizlendi ve TSK’nın peşmergeyi eğittiği bir gerçeklik ile karşı karşıya kaldık.

Emperyalizm, askeri olarak emniyette gördüğü ve güvenliğinden emin olduğu anda Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletini ilan ettirecek. Bu devletin Suriye 
topraklarına doğru genişlemesini engelleyecek herhangi bir güç şu anda ortada gözükmüyor. Uluslararası koalisyonlar da kurularak IŞİD ile mücadele görüntüsü altında Kürtler için güvenli alanların tesis edilmesi çalışmaları çoktan başlatıldı.

Büyük Kürdistan için dört parçalı pastanın bir araya getirilmesi için geride sadece Türkiye ve İran kalıyor. İran’da şu aşamada emperyalizmin ilerleme 
sağlaması mucizelere bağlı. Çünkü zaman zaman yanlışlar yapsa da İran mükemmel bir dış politika geleneğine sahip. Aynı zamanda jeopolitiğin dilini bildiğinden, emperyalizme karşı stratejik hamleleri yerinde ve zamanında yapıyor.İlave olarak arka planda RF ve Şangay İşbirliği Örgütü’nün desteğini aldığından kademeli ve derinliğine direnme mevzileri oluşturuyor. Batı, kısa ve orta dönemde İran’ın içine sızamaz!

İmparatorluklar kurma geleneğine sahip Türkiye şu anda tam bir akıl tutulması yaşıyor. İçeride inanılması bile mümkün olmayan devlet çapında hatalar yaparken, dışarıda kendisini hapsedecek zindanın tuğlalarını bizatihi kendisi örüyor. Bir yandan içeride de facto bir Kürt devletinin oluşmasına iktidarı ile muhalefeti ile katkı sağlıyor,diğer yandan dışarıda kan ve ölüm kokan emperyalist politikaların taşeronu oluyor. Adeta Büyük Kürdistan’ı yeşertecek çimenleri suluyor.

Ancak yine de Türklerin genlerinde var olan devleti koruma ve yaşatma yeteneğinin bir anda kaybolduğunu söyleyemeyiz. Gelişmelerin Türk milletinin 
büyük bir çoğunluğu için endişe kaynağı olduğunu görülüyor. Ancak henüz bu endişeler sağlam esaslara dayanan elle tutulabilir gerçekçi politikalara 
dönüştürülemedi. Önümüzdeki dönemin bu konudaki yoğun tartışmalara gebe olduğunu şimdiden ilan edebiliriz. Önümüzde sancılı bir dönem bizi bekliyor!

Eğer, nehir mevcut yatağında debisi değişmeden olduğu gibi akmaya devam ederse, Kuzey Irak’ta, Suriye’deki Kürt bölgesi ile bütünleşik olarak bağımsız bir Kürt devletinin kurulması yüksek bir olasılıktır. Böyle bir gelişme Türkiye’nin güneydoğusunu ateş çemberine döndürür. Batı ve güdümündeki dünya Türkiye’nin karşısına dikilerek, Kürdistan’a bir parça kazandırmak için bütün gücüyle yüklenir.Rusya ve İran,ÇHC de dâhil arkalarındaki ülkelerin desteğini alsalar bile, bu yöndeki bir gelişmeyi, ancak Türkiye’nin katkısı ile engelleyebilir.

Büyük Kürdistan’ın hem anahtarı hem de kilidi Türkiye’dir. Türkiye, hiçbir mantık ve esasa dayanmayan mevcut iç ve dış politikalarını sürdürdüğü takdirde, 
kendi topraklarını da tehlikeye atarak Büyük Kürdistan’ın önünü açar. Aynı zamanda kendi sınırları içinde yüzyıllarca sürecek etnik bir dinamitin fitilini 
bizzat kendisi Aateşlemiş olur.

Bölgede İsrail ile bütünleşen Batı, Türkiye’nin etrafındaki çemberi giderek daraltmaktadır. Türkiye Batı yanlısı politikalarla bu çemberi kıramaz. Türkiye, 
başkaları için değil kendi birlik ve bütünlüğü ve yaşamsal çıkarları için bölge ülkeleri ile dayanışma içine girmeli ve ortak stratejiler geliştirmelidir. Bu 
politikalar, bölge dışı devletlerin katkı ve desteğiyle küresel bir etki yaratabilecek dinamikleri bünyesinde barındırmalıdır.

Bu çerçevede, öncelikle, Suriye’deki Beşar Esat yönetimine karşı yürütülen düşmanca eylemlere derhal son verilmelidir. 
İkinci olarak, Türkiye’ye hiçbir yararı olmayan Sünni mezhepçi politikalar terkedilmelidir. 
Üçüncü olarak, Irak Merkezi Yönetimi, Irak’taki tek meşru hükümet olarak kabul edilmeli ve Türk düşmanlığı tescillenen Barzani’nin sinsi ve gizli emellerine alet olunmamalıdır. Bu amaca hizmet etmek üzere Kuzey Irak’ın ekonomik olarak kalkınmasını sağlayacak her türlü girişimden uzak durulmalıdır.

Dördüncü olarak, bölgenin diğer büyük ve önemli devleti olan İran’la bu yönde işbirliği arayışı içine girilmelidir. İran ve Türkiye anlaştığı anda,  İran  coğrafyasının da yardımı ile Kandil’de kıstırılacak PKK kısa zamanda komuta kontrol ve lojistik imkânlarını kaybeder!  Kürt coğrafyası nefes bile alamayacağı çaresiz bir iç hat konumuna düşürülür.

Beşinci olarak, Irak ve Suriye’deki Sünni grupları, emperyalizmin maşaları olan Suudi Arabistan, Katar, Ürdün gibi devletlerin kışkırtmalarından ve IŞİD, El 
Nusra gibi cihadist oluşumların ideolojik çizgisinden uzak tutmak için çalışmalar yapılmalıdır. Sünni kesimin Irak ve Suriye yönetimlerinde adil bir şekilde temsil edilmelerini ve böylece ülkelerine sadık kalmalarını sağlayacak çareler aranmalıdır.

Tüm bu faaliyetlerde RF ve ÇHC başta olmak üzere Batı yörüngesi dışındaki devletlerin desteği sağlanmalıdır. Böylece bölge politikalarını küresel denklemin bir parçası haline getirmekve Batı inisiyatifini küresel düzeyde dengelemek imkânı doğacaktır.

Türkiye, bölge ülkeleri ile birlikte, bölge dışı ülkelerin de katkısıyla bu adımları atabilirse, Batı bütün gücünü kullansa bile, bırakınız Büyük Kürdistan’ı, Küçük Kürdistan yolunda bile bir karış mesafe alamaz! Sıra emperyalizme yardım ve yataklık yaparak iki milyon insanın ölümüne neden olanlara fatura çıkarmaya gelir!


[1]Charles Darwin (1809-1882), 1859 yılında yayımladığı, “Türlerin Kökeni (Origin of Species)” adlı eseri ile organik evrim teorisini ortaya koyan ünlü İngiliz doğa bilimcisi


..