AB HELSİNKİ ZİRVESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AB HELSİNKİ ZİRVESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2018 Çarşamba

AB, BİTMEYEN YOL., BÖLÜM 5



AB, BİTMEYEN YOL., BÖLÜM 5



Adaylığımızın İlan Edildiği Helsinki Zirvesi'nden (10 Aralık 1999)

 Önce Neler Oldu? 
Önümüze Nasıl Bir Liste Konuldu?

   Romano Prodi Başkanlığındaki yeni Avrupa Birliği Komisyonu, Parlamentonun 15 Eylül 1999 tarihli oturumunda yapılan onaylamadan sonra göreve başladı. Daha önce görevi sürdüren Jacques Santer Başkanlığındaki Komisyon, yolsuzluk, kayırma ve kötü yönetim suçlamaları nedeniyle 16 Mart 1999'da toplu halde istifa etmişti. Hazırlanan raporda, özellikle bazı Komiserlerin sorumluluğundaki Topluluk Fonlarının yönetiminde yolsuzluk yapıldığı ve personel alımında yakınlarına ayrıcalık tanındığı suçlamalarına yer verilmişti. (Demek ki AB'de de yolsuzluk yapılıyormuş!)

Yeni Komisyon'un çalışma programı ve önceliklerinin ne olacağı konusunda, Romano Prodi'nin Avrupa Parlamentosu'nda yaptığı konuşma, bazı ipuçları vermiştir. Konuşmasında, AB'nin geleceğinin üç temel noktada kaydedilecek gelişmelere göre şekilleneceğini vurgulayan Prodi, bu üç temel konunun "genişleme, kurumsal reform ve ekonomik-sosyal sorunlarla mücadele olduğunu" söylemiştir. 

Prodi'nin, genişleme konusunda ileri sürdüğü en dikkat çekici görüş, AB'nin katılım müzakerelerini sürdürdüğü ve AB üyeliğine hazırlık açısından en ileri düzeyde olan adaylar için Aralık ayında gerçekleştirilecek Helsinki Zirvesi'nde geçiş süreleri uzun olsa dahi, kesin bir üyelik tarihi tesbit edilmesidir. Bu görüş, ülkelerin ilelebet aday bırakılmaması anlamına gelmektedir ki, 43 yıldır bu durumda olan Türkiye için çok önemlidir. Prodi'nin bu tezinin resmîleştiği gün, AB'nin, Türkiye ile işinin bittiği gün olacaktır ve "Şartları yerine getiremiyorsunuz. Adaylığınız iptal edilmiştir." deneceğini şimdiden söyleyebiliriz. 

Prodi, üyeliğe hazırlık çalışmalarında daha az ilerleme kaydeden, bu nedenle daha uzun vadeli bir üyelik perspektifi olan aday ülkelerle (tarif Türkiye'ye uyuyor) ise tam üyelik öncesinde Ekonomik ve Parasal Birlik ile savunma politikaları da dahil olmak üzere AB politikalarına mümkün olan en ileri düzeyde katılım ve AB kurumlarıyla istişare mekanizmalarını da içeren yeni ilişkiler kurulmasını teklif etmiştir. Türkiye'nin bugüne kadar hep "yeni ilişkiler düzeni" adı altında yolunun uzatıldığı dikkate alındığında, Prodi'nin "yeni ilişkiler düzeninden" herhangi bir ülkenin, AB üyeliği dışında ama kontrol altında tutularak, çeşitli külfetlere ortak edilmesini anlayabiliriz. Nitekim Türkiye'ye uygulanagelen politika bu olmuştur, Prodi sadece bunun daha da geliştirileceğinin işaretlerini vermiştir. AB'ye üye olmak isteyen Balkan ülkeleri konusunda ise Prodi, bu ülkelerin kendi aralarındaki sorunları çözmeden AB'ye üye olmalarının mümkün olmadığını vurgulayarak, AB üyeliğinin ön şartlarından birinin iyi komşuluk ilişkileri olduğunu hatırlatmıştır. Balkan ülkeleri için gündeme getirilse de bu yaklaşım Türkiye açısından da önemlidir. Yunanistan'la sorunları her fırsatta gündeme getiren AB'nin, sonunda Türkiye'ye "iyi komşuluk" şartını dayatması sürpriz olmayacaktır.

Prodi'nin açıklamaları ile AB Komisyonu'nun Ekim 1999'da yayınlanan genişleme ilgili raporunu birlikte değerlendiren uzmanlar, yeni genişleme politikasının satır aralarında özellikle ileride Türkiye açısından sözkonusu olacak kritik başka hükümlerin de yer aldığı sonucuna vardılar. (Avrupa Çıkmazı- Erol Manisalı) Bu değerlendirme sonuçları şöyledir:

- AB artık aday ülkeleri tek tek ve o ülkenin özelliklerine göre değerlendirecektir,

- Tam üyelik görüşmeleri başlayıncaya kadar AB malî katkıda bulunmayacak, herhangi bir malî yükümlülük altına girmeyecektir,

- Aday ülke, AB'nin istediği bütün hususları yerine getirmiş bile olsa üyeliğe alınması AB içinde sorun yaratıyorsa alınmayacaktır.

AB'nin kayıtları incelendiğinde, aslında genişleme ile ilgili tartışmaların başladığı günden itibaren, aday ülkelerin tüm kriterleri yerine getirseler bile üyeliğe alınmayacağına ilişkin ifadelere kademe kademe yer verildiği görülecektir. Örneğin, 1987 yılında yaptığımız tam üyelik başvurusu üzerine hazırlanan, komisyon "Görüş"ünde Türkiye'nin, AB'nin dengesini bozacağı imasında bulunulmuştur. AB'nin birtakım kavramların hukuken ne anlama geldiğini açıklayan 19 Mayıs 1998 tarihli "özet" raporlarında da, Birliğin, yeni üyelerin başvurusunu, müzakereler başlamış veya sonuçlanmış bile olsa kabul veya reddetmede özgür olduğu belirtilmiştir. AB, benzer özgürlüğü başvuruda bulunan ülkeye de tanımıştır ancak bu özgürlüğü taraflardan hangisinin daha çok ve daha kolay kullanabileceği tartışılmayacak kadar açıktır.

AB Komisyonu'nun, sözkonusu genişleme raporunda, Aralık ayında yapılacak Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin adaylığının resmen tanınması önerisinin yanında bir de kötü haberi vardı. "Türkiye, Kopenhag'ın siyasî kriterlerine uyuncaya kadar tam üyelik müzakerelerine başlatılmayacaktı." Böylece, Lüksemburg Zirvesi'nden itibaren altyapısı hazırlanan ve sadece Türkiye için düşünüldüğü görülen bu karar resmîleştirilmiş oldu.

Daha önceki değerlendirmelerde de ifade ettiğimiz gibi, Lüksemburg'ta reddettiğimiz şartların tamamı daha da ağırlaştırılarak, Helsinki'de yeniden önümüze konuldu. AB Komisyonu'nun raporuna göre, müzakereler başlayıncaya kadar, Türkiye'nin tam üyeliğe hazırlanması için bazı önlemler alınması gerekiyordu. Komisyonun bu süreçle ilgili teklifleri arasında, insan hakları adı altında sanal azınlıklar yaratma planlarının yanı sıra, Kıbrıs ve Ege konularında "siyasî diyaloğun yoğunlaştırılması" gibi muğlak ifadeler, tam üyeliğe hazırlık kapsamında AB'nin tüm malî yardımlarının bir çerçevede koordine edilmesi, Türkiye'ye, AB programlarına tam katılım olanağı verilmesi, bir izleme mekanizması oluşturulması ve Türkiye'deki yasaların ve uygulamaların AB'ye uyumlu hale getirilmesi gibi konular yer alıyordu.

Raporun sonuç bölümünde, Türkiye'de insan haklarında hâlâ bazı ciddi eksiklikler bulunduğu, sistematik olmasa da işkence olaylarının görüldüğü ve MGK'nın, siyasî hayatta önemli bir rol oynamayı sürdürdüğü belirtiliyordu. Komisyon, son olarak, "terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan'ın idam cezasının infaz edilmeyeceğini umduğunu" da kaydediyordu. 

Helsinki Zirvesi'nde, AB Komisyonu'nun raporu uyarınca Türkiye aday ülke olarak kabul ve ilan edildi. Helsinki kararlarına göre, Türkiye diğer aday ülkeler gibi Katılım Öncesi stratejisinden yararlanacak, topluluk programları ve ajansları ile aday ülkelerle birlik arasında katılım sürecinde yapılan toplantılara katılma imkânına sahip olacaktı. Yani tüm adaylar gibi üyelik sürecine eşit bir temelde katılmamız öngörülüyordu. Bu bir anlamda bugüne kadar eşit muamele görmediğimizin de ilanıydı. Ancak hemen arkasından Kıbrıs ve Ege ve şartları sıralandı. 

Helsinki'den, Türkiye'ye verilen mesajların özeti şöyleydi:

Kıbrısla İlgili Olarak: Avrupa Birliği Konseyi, 3 Aralık tarihinde New York'ta Kıbrıs meselesinin kapsamlı bir çözümüne yönelik olarak başlatılan görüşmeleri memnuniyetle karşılar ve BM Genel Sekreteri'nin bu süreci başarıyla sonuçlandırma yönündeki gayretlerine güçlü desteğini ifade eder. Avrupa Birliği Konseyi, politik bir çözümün Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne katılımını kolaylaştıracağının altını çizer. Üyelik müzakerelerinin tamamlanmasına kadar kapsamlı bir çözüme ulaşılamamış olursa, Konsey'in üyelik konusundaki kararı, yukarıdaki hususlar herhangi bir önşart teşkil etmeksizin verilecektir. Bu konuda, Konsey bütün ilgili unsurları dikkate alacaktır. 

Kopenhag Kriterleri İle İlgili Olarak: AB Konseyi, artık 13 aday ülkeyi tek bir çerçevede biraraya getiren katılma sürecinin kapsayıcı niteliğini vurgular. Aday ülkeler, katılım sürecine eşit temelde iştirak etmektedir. Aday ülkeler, AB'nin antlaşmalarda yer alan değerlerini ve amaçlarını paylaşmalıdır. Bu çerçevede, AB Konseyi, uyuşmazlıkların, BM Şartına uygun biçimde barışçı çözümü ilkesini vurgular ve aday ülkelerin mevcut herhangi bir sınır uyuşmazlıklarını ve diğer ilgili konuları çözmek için ellerinden gelen tüm çabayı harcamalarını ister. Bu gerçekleşmediği takdirde, aday ülkeler, sorunu makul bir sürede Uluslararası Adalet Divanı'na götürmelidir. AB Konseyi, devam eden sorunlara ilişkin durumu özellikle katılım sürecine yansımaları açısından ve bunların Uluslararası Adalet Divanı vasıtasıyla çözümünü sağlamayı teşvik için en geç 2004 yılı sonuna kadar gözden geçirecektir. AB Konseyi, ayrıca Kopenhag AB Konseyinde ortaya konan siyasî kriterlere uyumun, katılım müzakerelerinin açılması için bir ön şart olduğuna ve Kopenhag kriterlerinin tümüne uyumun, Birliğe katılımın temelini teşkil ettiğine işaret eder. Avrupa Birliği Konseyi, Komisyon'un ilerleme raporunda işaret edildiği gibi Türkiye'de son zamanlarda yaşanan olumlu gelişmeleri ve ayrıca Türkiye'nin Kopenhag kriterlerine uyum yönündeki reformlarını sürdürme niyetini memnuniyetle karşılar. Türkiye, diğer aday devletlere uygulananlar ile aynı kriterler temelinde Birliğe katılmaya yönelmiş bir aday devlettir. Diğer aday devletler gibi Türkiye de mevcut Avrupa stratejisine dayanılarak, reformlarını teşvik etmeye ve desteklemeye yönelik bir katılım öncesi stratejiden istifade edecektir. Bu çerçevede, insan hakları konusu ve 4 ve 9 (a) sayılı paragraflarda belirtilen konular (Kıbrıs ve Ege) başta olmak üzere, üyeliğin siyasî kriterlerini karşılama yönünde ilerleme kaydedilmesi üzerinde durularak, daha fazla siyasî diyalog söz konusu olacaktır. 

AB Komisyonu, bu şartlar altında Türkiye için Helsinki'de adaylık statüsü teklif ederken, Avrupa Parlamentosu bir kez daha karıştı. Parlamentoda Hıristiyan Demokratlar adına konuşan Grup Başkanı Hans-Gert Poettering, "Lüksemburg Zirvesi'nden bu yana ne değişti?" diye sordu. Çok doğru bir soru. Evet gerçekten "ne değişti?" diye bizim de sormamız gerekirdi. Talepler aynıydı. Değişen tek şey, aday adaylığından "sanal adaylığa" terfimizin ilan edilmesiydi.
Helsinki Zirvesi Konulu Bakanlar Kurulu Toplantısında Neler Oldu?

10 Aralık 1999 Helsinki Zirvesi'nde Türkiye AB'ye aday ülke yapıldı. Başbakan Ecevit'in ertesi gün "Aile Fotoğrafı" için Helsinki'ye gitmesi gerekiyordu. O gece geç saatlerde Bakanlar Kurulu toplantıya çağırıldı. Toplantıya, konunun önemi sebebiyle o dönemde kabinede görevi olmayan ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz da katıldı. Konu "adaylığımız" ve özellikle de Helsinki Belgesi'ndeki muğlak Kıbrıs maddesi idi. Tereddütler ve tartışmalar üzerine hem AB Dönem Başkanı, Finlandiya Başbakanı Lipponen, hem de İngiltere Dışişleri Bakanının gönderdiği mektuplarla, Türkiye-AB ilişkilerinde Kıbrıs'ın bir "ön şart " olmadığı, sadece siyasî diyalog istendiği güvencesi verildi.

İşte bu belirsizlik ve gerginlik içinde yapılan toplantıda Bakanların önüne, "Helsinki Zirvesi Başkanlık Sonuçlarından Alıntılar" başlığı altında alelacele tercüme edilmiş ve Dışişleri Bakanlığı'ndan Başbakanlığa faksla gönderilmiş 3-4 sayfalık bir metin konuldu. Belgelerde Türkiye ile ilgili bölümler paragraflar halinde yer alıyordu. Dışişleri Bakanı İsmail Cem ve AB'den sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik konu hakkında bilgi verdiler. İrtemçelik'in açıklamalarına göre, Dışişleri bürokratları zirve kararlarına şüphe ile bakıyor ve karşı çıkıyorlardı. Ancak Başbakan'ın huzurunda düzenlenen bir toplantı ile gerekli açıklamalar yapılmış ve bürokratlar "ikna" edilmişti. AB Dönem Başkanı Lipponen ile İngiltere Dışişleri Bakanı'nın mektupları Türkiye'nin endişelerini gidermişti. Ancak söz konusu mektuplar vakit darlığından tercüme edilmemişti. Açıkçası Bakanlar Kurulu üyeleri bu mektupları görmediler. 3-4 sayfalık metin üzerinde de sağlıklı bir değerlendirme yapılmadı. Toplantıda ilk söz alanlardan birisi Başbakan Yardımcısı ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli oldu. Sadece Kıbrıs konusuna değinen ve önceden hazırlanmış yarım sayfalık bir metni okuyan Bahçeli, konuşmasını yüksek sesle, "hayırlı olsun" diyerek, tamamladı. Bahçeli'nin, hazır bir metinle gelmesi, Helsinki Belgesi konusunda önceden bilgi sahibi olduğunu gösteriyordu. Biz bakanlar ise belgeyi toplantıda gördük. Toplantının devamında, Millî Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu, Kopenhag Kriterleri hakkında bilgi isterken, Devlet Bakanı Tunca Toskay, AB'nin bugüne kadar taahhüt ettiği malî yardımları vermediğini hatırlattı ve "Adaylık dönemimiz ile birlikte alacaklarımız ödenecek mi?" sorusunu yöneltti. Bakanlar Kurulu'nda ben de söz alarak, "Bütün endişelerimizi giderdiği söylenen iki mektubun AB'yi bağlayıp bağlamadığını" sordum. Bunun üzerine bir tartışma başladı. Anlaşıldı ki, bu husus değerlendirilmemişti. Uzun bir tartışmadan sonra karar verildi ki, İngiltere Dışişleri Bakanının mektubu, bu ünvanı ile imza attığı için AB'yi bağlamıyordu ama Lipponen'in mektubu, dönem başkanı sıfatıyla imzaladığı için AB açısından bağlayıcıydı. Cevaptan tatmin olmayınca "Lipponen'in mektubu Helsinki'den gelen metnin eki midir?" diyerek sorumu tekrarladım. Dışişleri Bakanı Cem, "Çok iyi söylediniz Sayın Bakanım. Aynen öyledir. Bu mektup, metnin ekidir." cevabını verdi. Teknik bir konuydu ama yine de ikna olmamıştım. Bunun üzerine metnin geneli üzerinde bir değerlendirme yaparak, Helsinki Belgesi'ndeki ifadelerin muğlaklığına ve elastiki bir dille yazılmış olmasına dikkati çektim. Değişik yorumlara müsait bir şekilde hazırlanmasından bir amacın güdülmüş olduğunun anlaşıldığını belirterek, özetle şunları söyledim: 

"Kıbrıs ile ilgili maddede hiçbir siyasî otoriteden bahsedilmemekte sadece Kıbrıs denilmektedir. Bu ifade ile Ada'nın bütün olarak AB'ye alınmasından söz edilmektedir. KKTC, "Bu hukuka aykırıdır ve ben Türkiye ile entegrasyona gidiyorum" dese de, Çin Seddi gibi duvarlar çekse de KKTC'dekiler de AB vatandaşı olacağından bu insanlar nasıl tutulacaktır? Eğer bu metne dayalı olarak adaylığı kabul edersek, korkarım ki, Kıbrıs ve Ege'deki haklarımızı, ayrıca insan hakları adı altında Türkiye'de yaratılmak istenen yeni azınlıklar yolu ile de bütünlüğümüz ve üniter devlet yapımızı korumada çok zor durumda kalabiliriz. Biz, insan hakları denildiğinde insanların eşitliğine ve hukukun üstünlüğüne dayalı gelişmiş bir demokratik hayata ulaşılmasını anlıyoruz. AB ise, bugüne kadarki metinlerinde de görüldüğü gibi Türkiye'ye diğer ülkelerden farklı bir anlayışla yaklaşıyor ve yeni azınlıklar yaratmak suretiyle, bütünlüğümüzü ciddi olarak rahatsız edecek gayretler içinde görülüyor. Bu sebeplerle biz bu muğlak metinden Kıbrıs, Ege ve insan hakları konularında ne anladığımızı açık ve kesin bir dille yazıp, bir devlet belgesi olarak karşı tarafa gönderip, bu şartlarda müzakere yapacağımızı bildirelim. Bunlardan ne anladığımızı beyanatlara değil yazıya dayandıralım. Çünkü devletlerarası ilişkiler yazılı dosya bilgilerine göre yürütülür. Bunu yapmazsak ileride bir problem çıkması halinde Türkiye'nin hak ve menfaatlerini koruyamayız." 

Özellikle Kıbrıs'la ilgili olarak adeta bugün yaşananları görürcesine anlattıklarım karşısında ANAP Genel Başkanı Yılmaz ise, başını arkaya doğru sallayarak, beni tasvip etmediğini gösteriyordu. Yaratılmak istenen azınlıklar konusundaki sözlerim üzerine ise Dışişleri Bakanı Cem, bizim azınlıklarımızın Lozan ve Bulgaristan Antlaşmaları ile belirlendiğini, müktesebatına göre AB'nin, aday veya üye ülkeler içinde azınlık tarif ve tesbit etme yetkisi bulunmadığını söyledi. Cem, bu konuda, egemen devletlerin kendi karar ve beyanlarının esas olduğunu da kaydederek, "Onun için hiçbir AB organ veya yetkilisinin şu veya bu şekilde bizim etnik veya azınlık grubumuz bulunduğunu ileri sürmesi mümkün değildir." dedi. 

Yapılan bu açıklamalara rağmen, yazılı cevap hazırlanması teklifimi iki kez daha tekrarladım ancak hiçbir bakan arkadaşımdan destek görmediğim için sonuç almak mümkün olmadı. Mektuplar konusunda ikna olmadığımdan, Bakanlar Kurulu toplantısından sonra, bunların hukukîliğini araştırdım. Maalesef mektupların hiçbir hukukî bağlayıcılığı yoktu. Çünkü bünyesinde veto sistemi olan kuruluşlarda hukukî temsil mümkün değildi. Yani Bakanlar Kurulu doğru bilgilendirilmişti. 1 yıl sonra verilen Katılım Ortaklığı Belgesi (KOB)'da Kıbrıs ve Ege'nin ön şart haline getirilmesi üzerine Dışişleri Bakanlığımız Lipponen'in mektubunu hatırlatmak zorunda kaldı. Hâlâ, mektubun hukukî bağlayıcılığı olduğuna inanılıyordu. AB, bu ikazımızı ciddiye bile almadı. 

Helsinki'de Başbakan Ecevit ile "Aile Fotoğrafı"nda yer aldıktan sonra yurda dönen Dışişleri Bakanı İsmail Cem, ilk kez "Kıbrıs'la ilgili ifadeler aleyhimizedir." dedi. Cem, bu durumu şu sözlerle açıkladı: 

"Daha önce dört ülke, İtalya, Almanya, Fransa, Belçika açık bir biçimde, "bölünmüş Kıbrıs'ı AB'ye alamayız" diyorlardı. Yunanistan bunu kaldırmak istiyordu. Helsinki'de bunu sağlamış oldu. Helsinki metnine Kıbrıs'ı bütünleşmesine veya bölünmesine bakılmadan koydurmak istiyordu ve koydurttu. Bu açık söylemek gerekirse bizim aleyhimizedir. Ancak Kıbrıs paragrafının sonunda, üyelik aşamasında Kıbrıs'la ilgili bütün faktörlerin gözden geçirileceği yazılı. İşte bu ifade bize bu konuda nefes aldırıyor. Ama genel olarak Kıbrıs'la ilgili bölüm Yunanistan'ın lehine görünüyor." 

Bütün bunlara rağmen Cem, Türkiye'nin adaylığının hiçbir şarta bağlanmadan kabul ve ilan edildiğini, diğer adaylarla eşit konumda olduğunu savunuyor ve Lipponen'in mektubunun Helsinki kararının eki niteliğinde olduğuna da inanmaya devam ediyordu. Dışişleri Bakanı Cem'in, "Bize nefes aldırıyor" dediği, "Üyelik aşamasında Kıbrıs'la ilgili bütün faktörlerin gözden geçirileceği" ifadesi, bugüne kadar AB'nin resmî ağızlarınca görmezden gelindi ve hiç telaffuz edilmedi. Helsinki'deki bu ibare ile AB, Kıbrıs'ı meydana getiren temel hukuk kurallarını dikkate alacağını söylüyordu ama söz konusu ibareyi gündeme getirmeyerek, bir kez daha iki yüzlü davranıyordu. Ne yazık ki, "Bize nefes aldırdığı" söylenen söz konusu ibare, Cem'in ilk günlerde verdiği bu beyanat dışında, Türkiye'de de hatırlanmamıştır.

  Maalesef, gerek Kıbrıs ve Ege, gerekse de insan hakları adı altında yaratılmak istenen "sanal azınlıklar" konularında bugün gelinen nokta beni haklı çıkarmıştır. 

Helsinki'den Sonra Kimlerden, 

Ne Tür Tepkiler Geldi?

Bu şartlar altında yapılan Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin adaylığının ilan edilmesinden sonra farklı tepkiler geldi. Bunlardan bazıları şöyle:
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel: Şartlar içinde olabildiğince iyi bir karar. Zaman içinde pek çok şey değişecektir. Türkiye Avrupa'nın içine girmiştir. Yarın yeni şartlar ortaya çıkar. (Demirel, yine Cumhurbaşkanı sıfatıyla 2 Şubat 1995'te "AB Sevr'i istiyor" demişti.
Ecevit: Evet dedim ama içime sindiremedim. 
İsmail Cem: Rum kesimi ile ilgili paragraf bu kesimin görüşme masasından kaçmasını tamamen teşvik ediyor. Korkarım artık Kıbrıs sorununun çözüm ihtimalinden biraz uzaklaştık. Ancak adaylıkla Türkiye'nin haklı görüşlerini bundan böyle AB içinde etkin olarak dile getirebileceğiz. 
Yunanistan Başbakanı Simitis: Türkiye aday olmuştur, bu adaylık ile somut yükümlülükler altına girmiştir ve bu yükümlülüklerini yerine getirmekle mükelleftir. 
Yunan Hükümet Sözcüsü: Çok mutluyuz ki Kıbrıs dahil bizim tekliflerimiz kabul edildi. 
Finlandiya Dışişleri Bakanı Tarja Halonen: Solana Ankara'ya adaylık konusunda ciddiyetimizi göstermek için gitti. Ancak bu Türkiye'nin son şansıydı. Biz Türkiye'ye şu mesajı ilettik. Kabul et veya etme. Reddedersen yakın bir zamanda adaylık konusunda bir görüşme yapılmasını bekleme. Bu son teklif.
Günter Verheugen (AB'nin Genişlemeden sorumlu Komiseri): Merak edecek bir şey yok; biz Türkiye'ye tam üyelik için hiçbir güvence vermedik.

İtalya Başbakanı Massimo D'Alema: Şimdi Öcalan'ın hayatı kurtuldu. 
İsveç Dışişleri Bakanı Anna Lindth: Kürt sorununun çözümüyle ilgili yasal adımlar atılmalı ve bu yasalar hayata geçirilmeli. Böyle olursa terör yerine siyasî diyalogun sorunların çözümünde daha etkili olduğunu PKK ve yandaşları anlar. Benim önerim Kürtçe eğitimine fırsat verilmeli. Ayrıca Kürtçe yayına izin verilmeli. 

Alman Federal Parlamento Sözcüsü Michael Kloss: Adaylık statüsü sembolik kalacak ve tam üyelik için yıllarca beklemek zorunda kalacak olan Türk halkı büyük hayal kırıklığına düşüp, AB'den soğuyacak. 

İsveç Televizyonu: Adaylığın tescili Abdullah Öcalan'a yaradı ve adaylık onun için hayat sigortası oldu. 


6 CI BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,


***

28 Temmuz 2018 Cumartesi

AB, BİTMEYEN YOL., BÖLÜM 4


AB, BİTMEYEN YOL., BÖLÜM 4


AB Zirvelerinde, Türkiye İle İlgili Ne Kararlar Alınmıştır?

AB'nin Türkiye'nin önce adaylığına, daha sonra da üyeliğine ilişkin şartları zaman içinde hep değişiklik gösterdi. Bunu AB'nin genişlemesinin ele alındığı zirvelerde görmek mümkündür.

Maastricht Zirvesi (9-10 Aralık 1991): AB Antlaşmasının belirlendiği bu zirvede üyelik için üç şart öngörüldü. Bunlar, "Üyelik başvurusunda bulunan ülkenin Avrupalı olması, demokratik rejime sahip olması ve insan haklarına saygılı olması" diye belirlendi. 

Lizbon Zirvesi (25-27 Haziran 1992): AT Konseyi, Kıbrıs, Malta ve Türkiye'nin başvurularını değerlendirdi. Türkiye açısından Konsey, "Avrupa'nın mevcut politik yapısı içinde Türkiye'nin rolünün üst düzeyde öneme sahip olduğunu ve Türkiye ile 1963 yılında imzalanan ve en üst düzeyde politik diyaloğu öngören Ortaklık Antlaşmasına (Ankara Antlaşması) uygun olarak işbirliğinin geliştirilmesi için bütün şartların bulunduğunu" vurguladı ve komisyondan önümüzdeki aylarda bu temelde çalışmaların başlatılmasını istedi. Burada tam üyeliğin, Ankara Antlaşması dolayısıyla Türkiye'nin hakkı olduğu üstü kapalı olsa da teyid edilmiş oldu ama gereği yapılmadı.

Kopenhag Zirvesi (21-22 Haziran 1993): Bu zirvede, isteyen Merkezî ve Doğu Avrupa Ülkelerinin topluluğa tam üye olabilecekleri açıkça kaydedildi. Ayrıca "Tam üyeliğin, üyelik için gerekli ekonomik ve siyasî şartları yerine getiren ortak üye ülkeler bakımından, mümkün olan en kısa sürede gerçekleşeceği" vurgulandı. Meşhur Kopenhag Kriterleri böyle ortaya çıktı. Bu kriterler tümüyle, demokrasiye henüz geçen doğu bloku ülkelerinin şartları dikkate alınarak hazırlanmıştı. Ancak peşinen AB'nin genişlemesinin bu ülkeleri kapsayacağı belirtilerek, bu ülkelere açık çek verildi ve bir anlamda kriterlerinin diğer ülkeler için geçerli olacağı ilan edildi.

Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye ile işbirliğinin, sadece Gümrük Birliği'nin geliştirilmesi kapsamında tutulması kararlaştırıldı.

Cannes Zirvesi (26-27 Haziran 1995): Bu zirvenin en önemli özelliği toplantılara ilk kez üye devletler dışında ülkelerin de davet edilmesi oldu. Merkezî ve Doğu Avrupa Ülkeleri, Baltık Ülkeleri, Kıbrıs ve Malta'nın gözlemci olarak çağrıldıkları zirvede, gerek son iki ülke ile tam üyelik müzakerelerinin başlaması, gerekse de MDAÜ ile Baltık ülkelerinin Birliğe katılmalarının hızlandırılması yönünde bu ülkelere gösterilen istek ve kararlılık ortaya konuldu. Nitekim bu ülkeler için öngörülen malî işbirliği miktarı, Akdeniz ülkelerine sağlanması öngörülen yardımın çok üstünde belirlendi. Ayrıca Birlik, uzmanlarına hazırlattığı Beyaz Kitap ile MDAÜ ile Baltık Ülkelerinin tek pazara zorlanmadan geçişlerine ve üyeliklerinin kolaylaştırılmasına ortam sağladı. Buna karşılık, Türkiye ile ilgili olarak yine sadece Gümrük Birliği'nin tamamlanması konusundaki niyet ve oluşan sıkı bağlardan kaynaklanan memnuniyetin ifade edilmesiyle yetinildi.

Bundan sonraki Madrid, Torino, Floransa gibi zirvelerin tamamında da Türkiye sadece  GB ilişkisi açısından dikkate alındı. 

Dublin Zirvesi (13-14 Aralık 1996): Merkezî ve Doğu Avrupa ile Baltık ülkeleri, Kıbrıs ve Malta bu toplantıya yine davet edildiler. Zirvede, Türkiye ile ilgili olarak, insan hakları standartlarının yükseltilmesine işaret edildi ve ilk kez "Ege sorununa uluslararası normlar çerçevesinde kabul edilebilir bir çözüm bulunması" gündeme getirildi. Konsey, Kıbrıs sorununa BM Güvenlik Konseyi'nin önerileri doğrultusunda çözüm bulunabilmesi için Türkiye'nin etkisini kullanması hususunu da ısrarla tavsiye etti. 

Lüksemburg Zirvesi (12-13 Aralık 1997): Kopenhag Zirvesi kriterlerine uygunluk, bütün katılım müzakerelerinin başlatılabilmesi için ön şart olarak kabul edildi. Ancak aynı zirvede Merkezî ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Kıbrıs için tam üyelik süreci öngörüldü. Türkiye hariç, adayların tamamının müzakere takvimi belli oldu. 31 Mart 1998'de Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Polonya, Slovenya ve Kıbrıs Rum kesimi ile katılım müzakerelerinin resmen başlatılması kararlaştırıldı. Bulgaristan, Litvanya, Malta, Romanya ve Slovekya ile müzakereler ise 15 Şubat 2000'de başlatılacaktı. 12 aday ülke için müzakere takvimi belli olduğundan Kopenhag kriterlerinin müzakerelere başlamak için ön şart olması kararı, bunlar dışındaki ülkeler için geçerli olacaktı. Dolayısıyla doğrudan ve sadece Türkiye'yi ilgilendirmektedir. 

Bu zirvede, Kıbrıs konusuna geniş bir şekilde yer verildi. Ada'nın bir bütün olarak AB'ye katılımının sağlanması, bu katılımın barış ve uzlaşmayı teşvik etmesi gerektiği ifade edilerek, "Katılım müzakereleri, Kıbrıs sorununa, iki toplumlu ve iki bölgeli federatif bir yapı kurulması yönünde, BM bünyesinde devam eden çözüm arayışlarına da olumlu bir katkıda bulunacaktır. Bu açıdan Konsey, Kıbrıs Hükümetinin, katılım müzakerelerine Kıbrıs Türk toplumu temsilcilerini da dahil etme yönündeki niyetini somutlaştırmasını talep etmektedir. Bu niyetin somutlaştırılabilmesi amacıyla, Başkanlık ve Komisyon gerekli girişimlerde bulunacaktır." denildi.

Türkiye ile ilgili olarak da, Türkiye'nin AB'ye katılmaya ehil olduğu teyid edilip, diğer aday ülkelerle aynı kriterlere göre değerlendirileceği belirtildikten sonra Türkiye'yi her alanda AB'ye yakınlaştırarak, katılıma hazırlamak için bir strateji belirlendi. Ancak 5 maddeden oluşan stratejinin tamamı yine Gümrük Birliği ve malî işbirliği ile ilgili oldu. Hemen arkasından bu stratejinin Kopenhag kriterleri çerçevesinde yeniden inceleneceği belirtildi. Böylece malî yardımlar da Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesi şartına bağlanmış oldu.

Avrupa Konseyi, Türkiye'nin AB ile bağlarının güçlendirilmesi için yapılacakları sıralarken, bugün Türkiye'ye dayatılan şartları ilk kez liste haline getirmiş oldu. Türkiye'nin, "AB'de yürürlükte bulunan insan hakları normları ve uygulamalarına uyum sağlaması, azınlıkların haklarını koruması, Yunanistan ile tatminkâr ve istikrarlı ilişkiler kurması, ihtilafların çözülmesinde hukukî yollara başvurması (Uluslararası Adalet Divanı'na gidilmesi) ve BM Güvenlik Konseyi Kararları çerçevesinde Kıbrıs sorununa politik bir çözüm bulmak amacıyla BM gözetiminde gerçekleştirilen müzakerelere destek vermesi" istendi. Liste verildikten sonra da "Şimdi aday ülke olarak düşünülmelidir." denildi. 

Aday ülkeler arasında sayılmadığı gibi, Avrupa Konferansı'na da yukarıda sayılan kriterleri kabul etmesi şartıyla davet edilen Türkiye, Mart 1998'de yapılan bu konferansa katılmama kararı aldı. O dönemde MHP Genel Başkan Yardımcısı sıfatıyla yaptığım açıklamada, AB'nin bize, bu liste ile "Kıbrıs'ı Yunanistan'a verin ve Türkiye'nin bölünmesini kabul edin, sizi aday ülkeler listesine alalım" dediğini belirterek, üyelik müracaatımızı hemen geri almamız çağrısında bulunmuştum.

Ancak Lüksemburg'da kabul edilmeyen bu şartların tamamı 2 yıl sonraki Helsinki Zirvesi'nde yeniden Türkiye'nin önüne konulacak ve bu kez kabul edilecekti. Helsinki'nin, Lüksemburg'tan tek farkı, "aday ülke" ilan edilmemizdi. Adaylık ilanı uğruna bu çok önemli ve ağır şartların kabulü, o dönemde meseleye prensipler açısından değil, sadece prestij açısından bakıldığını ortaya koymuştur.  Sonraki Cardiff, Viyana ve Köln zirvelerinde de Türkiye'ye yaklaşım değişmeyecekti.  

Lüksemburg Zirvesi'nden Sonra Neler Oldu?

Lüksemburg Zirvesi genişleme sürecinin ilanı olmuştu ve buna göre geleceğin Avrupa'sında Türkiye'nin yeri yoktu. Ama öte yandan net siyasî talepler peş peşe sıralanıyordu. Türk-Yunan ilişkileri, Güneydoğu ile ilgili talepler... Türkiye sert tepki verdi, artık AB ile hiçbir siyasî konuyu konuşmayacaktır.

Bu arada Yunanistan, PKK ve teröristbaşı Abdullah Öcalan'a verdiği destekle tam anlamıyla suçüstü yakalanmıştı. İşte böyle bir dönemde Brüksel adeta Yunanistan'ı kurtarmak istercesine Türkiye'ye el uzattı ve AB Komisyonu, Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin aday ülke ilan edilmesini teklif etti. 

2 yıl içinde ne değişmişti de bu karar alınmıştı? Lüksemburg Zirvesi'nden sonra Türkiye'nin AB ile ilişkilerini kesmesi, planları bozmuştu. Bu şartlar altında Kıbrıs Rum kesiminin üyeliği ve Ege sorunlarında Yunanistan'ın talepleri doğrultusunda ilerlemek mümkün olmayacaktı. Ayrıca Türkiye gibi büyük ve stratejik konumu olan bir ülke başka arayışlara girebilirdi. Elden kaçırılmaması gerekiyordu. 1989 yılında başvurumuzu reddederken de Türkiye'yi açıkça  kontrol altında tutma gereği ifade edilerek, sonu gelmeyecek  bir yol haritası çizilmişti. 10 yıl Gümrük Birliği ile oyalanan Türkiye'nin, yolunun uzatılması için bulunan yeni formül  "özel ilişki ve aday ülke" formülü oldu. Bekleme odası olarak da nitelendirilebilecek bu formülde, Türkiye ne içeri alınacak, ne de dışarı çıkmasına izin verilecekti. AB'nin belgeleri incelendiğinde bu tablo net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.          


AB'ye Çok İlginç Bir Mektup... Kim Yazdı, Ne İstedi?

İddialara göre, Helsinki Zirvesi'nden sadece 1 hafta önce Kuzey Irak'tan AB'ye bir mektup gitti. Kürdistan Demokrat Partisi Parti Meclisi imzalı bu mektubun başlıklarıyla birlikte tam metni şöyledir. 

Kaynak- http//www.pdk.bakur.com/helsinki zirvesi 041299 htm.yahoo 

PARTÎYA DEMOKRATA KURDISTAN - BAKUR

KURDISTAN DEMOCRATIC PARTY - NORTH

KURDISTAN DEMOKRAT PARTISI - KUZEY

AB HELSİNKİ ZİRVESİNE 

AÇIK MEKTUP

10-11 Aralık günleri Finlandiya'nın başkenti Helsinki, Avrupa Birliği'nin en önemli zirvelerinden birini gerçekleştirmenin hazırlıklarını yapıyor. Birliğin milenyum sonrası geleceğini tesbit edecek toplantıda, AB'nin genişletilmesi konusu da gündemin önemli konuları arasında yer alıyor. Bununla bağlantılı olarak, Türkiye'nin de Avrupa Birliği ile ilişkisi bir çerçeve alacak ve TC Devleti'nin aday üyeliğe kabul edilip edilmemesi de bir karara bağlanacak. 

Partimiz, özellikle Türkiye ile ilgili olarak, AB devletlerinin dikkatini Kürt sorununa çekmelerini ve bu konuda Türkiye' den bağlayıcı taahhütler almasını talep ediyor. Helsinki zirvesi öncesi edindiğimiz kanı, TC Devleti'ne aday üyelik kapısının açılacağı yönündedir. AB devletlerinin aday üyelik şartı olarak gerçekleştirilmesini istedikleri Kopenhag kriterleri Türkiye'de hâlâ tartışma düzeyinde seyretmekte ve Ankara'nın bu kriterleri yaşama geçirmeyeceği şaibesi mevcut bulunmaktadır. Özellikle insan hakları ve azınlıklar konusunda Türkiye'nin bu kriterlere uymayacağını ülkenin en yetkili ağızları dile getirmektedir. TC Devleti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel: Kürt dilinin olmadığını, böylelikle bir Kürt dilini tanıma gibi bir sorunlarının olmadıklarını dile getirdi. Başbakan Ecevit, tanınacak bir Kürt televizyonunun veya dil özgürlüğünün, ülkeyi parçalama tehlikesi taşıdığını beyan etti. Zaten Ankara Hükümeti'nin ikinci büyük koalisyon partneri MHP'nin Kürt sorunu ile ilgili konsepti herkes tarafından biliniyor. Kürt sorununun varlığı bile kabul edilmiyor. Bu tavırlarla bağlantılı olarak yalnız Kasım ayında onlarca Kürt insanı, Kürtçe dilini praktize ettikleri için ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. TV 21 Kürtçe bir şarkıyı yayınladığı için bir yıl süreyle kapatıldı. Kürdistan'da mahalli birçok radyo Kürtçe müzik çaldıkları için ağır para cezalarına çarptırıldılar ve yayınları durduruldu. 

Bunun yanında Türkiye topluluğa aday ülkeler arasında demokrasi değerlerine tahammülsüzlükte, insan ve azınlık haklarını tanımamakta ve fikir özgürlüğüne zincir vurmakta yalnız Avrupa'da değil dünyada bile en ön sıralarda bulunan ülkelerden biridir. Ayrıca dış siyaset alanında ve komşuları ile ilişkilerinde saldırgan bir politika sahibidir. En önemlisi de, yerküremizin en ağır ulusal problematiklerinden biri olan -Kürt sorunu'nu sırtında taşımaktadır. 

Böylesi bir realitenin yaşandığı Türkiye'nin, AB'ne aday üyeliği tabiidir ki Avrupa nezdinde ağır bazı sorumluluklar da taşımaktadır. Demokrasinin beşiği Avrupa kıtasının bu değer yargılarını taşımayan bir ülkeyi en önemli platformuna taşıması, Avrupa'ya olan inanç ve güveni de sarsacaktır. Eğer AB Helsinki zirvesinde, Kopenhag kriterlerini Türkiye'nin aday üyeliği için askıya alırsa, Ankara üzerinde demokrasi, insan hakları ve çağdaşlaşması yolunda, bugünkü bazı yaptırım imkânlarını da elinden kaçırmış olacaktır.

Partimiz, Türkiye'nin çağdaş dünya ile entegre olmasını, insan haklarına saygılı davranmasını, demokratik değer yargılarını yaşama geçirmesini talep ediyor. Kürt sorununun barış, siyasî diyalog ve çağdaş uluslararası normlar ile çözümünü savunuyor. Bu anlamda Türkiye'nin AB'ne aday üye, hatta üye olmasını destekliyor. Fakat bunun için de ülkenin yukarıda saydığımız normları yaşama geçirmesini istiyor. En azından Helsinki zirvesi ile bağlantılı olarak Türkiye'nin bu normları yaşama geçireceğine dair bağlayıcı bazı antlaşmaların imzalanmasını talep ediyor.

04. 12. 1999

Kürdistan Demokrat Partisi/Kuzey (PDK/Bakur)

Parti Meclisi

Bilindiği gibi, Kopenhag kriterleri, 1993'te AB üyeliğine alınmak için yerine getirilmesi gereken şartlar olarak tesbit edilmişti. 1997 Lüksemburg Zirvesi'nde ise, bu kriterlerin müzakerelere başlanabilmesinin şartı olması kararlaştırıldı. Ancak Türkiye dışındaki tüm aday ülkelerin müzakere takvimi belirlendiği için bu değişiklik diğer 12 aday ülkeyi değil, sadece Türkiye'yi etkileyecek bir karardı. 1997 yılında bu karar alınırken, kriterler arasında herhangi bir öncelik sıralaması ya da tercih yapılmadığını özellikle vurgulamak istiyoruz. Sonraki 1999 Helsinki Zirvesi'nde ise üçüncü bir değişiklik daha yapılarak, Kopenhag kriterlerinin içinden siyasî kriterler bölümü seçildi ve Türkiye'nin adaylık döneminde bunları yerine getirmesi ön şart sayıldı. 

Bu hatırlatmalarda bulunduktan sonra Kuzey Irak'tan AB'ye gönderilen mektuba dönersek; içeriğindeki ifadelerin AB'nin arzuları ile neredeyse bire bir örtüştüğü görülmektedir. Bugün Kuzey Irak'ta parlamentosu, güvenlik güçleri, merkez bankası ve hatta parası ile fiilî Kürdistan devletini kurduğu söylenen Kürdistan Demokrat Partisi'nin Türkiye'nin AB üyeliği ile bu kadar yakından ilgilenmesi ve AB'den bazı taleplerde bulunması kayda değer bir husustur. Özellikle de Helsinki Zirvesi'nden hemen önce, Kopenhag'ın siyasî kriterleri açısından Türkiye'yi bağlayıcı anlaşmalar imzalanmasının teklif edilmesi gerçekten dikkat çekicidir. Siyasî kriterlerin ön şart olmasının, Helsinki Zirvesi'nde gündeme gelmesiyle beraber düşünüldüğünde mektubun önemi daha da artmaktadır. Elbette AB'nin, Kürdistan Demokrat Partisi'nin bir mektubu ile bu kararı aldığını iddia edecek değiliz. Ancak hedeflerin bire bir örtüşmesi ve KDP'nin "Kopenhag'ın siyasî kriterleri açısından Türkiye'yi bağlayıcı anlaşmalar imzalanması" teklifinin hemen ardından gelen, siyasî kriterlerin sadece Türkiye için ön şart olması kararı da herhalde tesadüf olarak değerlendirilemez. Belgelere tam anlamıyla yansıtılmasa da iki tarafın isteklerinin ortak bir formülde buluştuğu veya buluşturulduğu görülmektedir.

Böyle bir mektubun varlığı ilginç bir ilişkiyi de ortaya çıkarmaktadır. Acaba KDP ile AB arasında böyle bir yazışma ne anlama gelmektedir ve bu ilişkiler düzeni nasıl bir çerçeve içinde kurulmuştur? Bunun, cevabı verilmesi gereken önemli bir husus olduğu muhakkaktır. "Kürt sorununun" Türkiye'nin sırtına yüklenilmesi ve AB üyeliğimizin doğrudan bu soruna bağlanması bütünlüğümüze yönelik bir takım planların varlığını ortaya çıkarmaktadır. Bu durumda da KDP'nin, Kuzey Irak'taki fiilî bir durumun ötesinde, bölgede bir devlet kurma hesaplarının aslî unsuru olarak görülmesi gerekmektedir. Türkiye ile ilgili son derece ağır ifadeler kullanan ve AB'den bir takım taleplerde bulunabilen KDP kimden destek almakta veya kimlere güvenmektedir ki bu cüreti gösterebilmiştir?

Bu arada, bölücü, terör örgütü PKK'nın da Helsinki Zirvesi öncesinde Türkiye'nin adaylığı için çalıştığını hatırlatmak istiyoruz. Zirvenin hemen ardından, 12 Aralık 1999 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde yer alan şu haber dikkat çekicidir:

"PKK'nın yayın organı Özgür Politika, PKK'nın siyasî kanadı ERNK'nın İskandinavya Temsilcisi Havin Güneşer ile Finlandiya Kürt Barış Formu Başkanı Prof. Görün Von Bonsdroff'un Türkiye için diplomasi yaptığını yazdı. PKK temsilcisi AB Dönem Başkanı Finlandiya Dışişleri Bakanlığı yetkilileriyle Türkiye'nin adaylığına Kürtlerin destek verdiğini söylemiştir."

Teröristbaşı Abdullah Öcalan'ın, ilk duruşmasında panik içinde yaptığı şu konuşma ise kendisini kullananlar ile bunların niyetlerini gösteren bir itiraf niteliğindedir:

"Türkiye'de 1993 yılından beri 1925 yılında yaşanan süreç (Batı destekli Şeyh Sait isyanı) gündemdedir. Bugünkü durum Musul ve Kerkük'ün kaybedildiği 1925'ten daha tehlikeli, daha derindir. Lütfen beni anlayın, anlamanızı rica ediyorum. Türkiye'nin bütünlüğü çok önemlidir. İngiltere geçmişte de Musul ve Kerkük'ü böyle oyunlarla aldı."

AB, KDP ve PKK'nın ortak bir noktada buluşması ortaya gerçekten ilginç bir tablo çıkartmıştır. 

5 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,


***