Açık İstihbarat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Açık İstihbarat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2020 Cuma

100. Yıl Mutabakatı. Devletler Tıkanır.

100. Yıl Mutabakatı Devletler Tıkanır.



Oyun Bozan
www.acikistihbarat.com
Devletler ve Trumpları
Behiç Gürcihan - Açık İstihbarat

13 Kasım 2016 Pazar

100. Yıl Mutabakatı Devletler Tıkanır.

Damarlarında yılların biriktirdiği tortularla akan kan akmamaya başlar ve bürokratik organlar arasında iletişimsizlik had safhaya ulaşır. Bu tıkanıklığın toplumda ayna görüntüleri olarak cep cep huzursuzluklar baş gösterir.
İşte bu noktada Devletlerin içinde klikleşmeler başlar. Toplumda baş gösteren rahatsızlıklardan da referans alan bu klikler Devlet'e dair farklı mefkureler/idealler çevresinde toplanırlar. 

Topluma göre farklılıklar gösteren bu mefkureler çoğu zaman benzer bir dikotomi (iki kutupluluk) üzerinden birbirine karşı konuşlanır.
Osmanlı'da İslamcılık/Turancılık 'a karşı Anadolu hareketi; ABD'de küresel yayılmacılığa karşı izolasyoncular bu dikotomilere tarihten iki örnek olarak karşımızda.
Bu mefkurelere özenenlerin liberal veya muhafazakar kamplarda yeralması tamamen kendi toplumsal sosyoloji ve siyasi diyalektikleri ile bağlantılıdır ama "önce yurtta sulh" diyenlerle "dünyada sulh da bizden sorulur" un  çekişmesi kadimdir.
Tıkanan bir Devlet'in vücudu üzerinde bu iki farklı hayalet çatışmaya başladığı noktada yatay hiyerarşiler üzerinden cuntalaşmalar başlar. Devletin standart dikey hiyerarşi üzerinden işleyişine paralel bu yatay hiyerarşiler bir dava etrafında farklı bürokratik organlar bünyesinden adam devşirir.
Herkesin sorusu aynı ("Bu Devlet/ülke nasıl kurtulur?") cevabı farklıdır.

Devlet İçi savaşlar başlamıştır.

    Türkiye Devlet'i ve  Millet'i 1997-1999 aralığında en ciddi kalp krizlerini yaşadığında başlayan cuntalaşma 2000'lerin başına gelindiğinde iyice belirginleşmeye başlamıştı.

21. yy'a tıkanan Devlet bünyesinde tortulaşmış en az 3 cunta ile girdik.

    Bir cunta diğerinden daha akıllı idi ve ABD Devleti içindeki baskın cunta (neocon) ile müttefikti.

Bu cunta diğer iki cuntayı ustaca "Ergenekon" ve Balyoz süreçlerinin içine çekip kendi darbesini "darbe yapacaklar" yaygarası altında diğerlerinin üzerine yıktı ve hepimizin malumu tarihi tiyatroyu sahneledi.

Bu Cunta; 

hiç bir Devlet restorasyon projesinin Milletten bağımsız yapılamayacağını bilecek kadar akıllıydı ve o yüzden Devlet'in çevresine tadilat perdesini çekerken tadilat perdesinin yüzüne de Tayyip Erdoğan portresini astı.

Pınarhisar ceza evinde özel şartlarda son antremanı yaptırılan Erdoğan ideal adaydı. Duruşu ve karakteri; ahlakı ve aklı ile Türk Milleti'nin özgül ağırlığının "bizden biri" diyeceği bir profil idi. 

Zamanında  Hürriyet'in hakkında attığı "Kaçak evde oturuyor" manşetlerine sinirlendiğinde ona şu söylenmişti:
"Telaşlanma onlar sana çalışıyor. Bu ülkede kaçak evde oturan milyonlar var. O manşetleri görünce, 'bu adam bizden' diyorlar"

Türkiye'deki ve ABD'deki psikolojik harp üstadlarının(FETÖ'nün patronları) ustaca işlediği Tayyip Erdoğan figürü Devlet'in restorasyon projesinin yüzü haline getirildi.

Bu tarz restorasyon projelerinde ortaya çıkabilecek toplumsal ve bürokratik dirençler Dink suikasti ve "Ergenekon" operasyonları gibi toplumu ve bürokrasiyi paralize eden şoklarla aşıldı. Toplumun özgül ağırlığını temsil eden muhafazakar kitleler ise RTE'nin "networking" başarısının da katkısı ile tek bir lider arkasında ; kalan kitle de karşısında hizaya sokuldu.
 
Toplumu yönlendirmek  artık bir tahtırevalliyi idare etmek kadar kolay hale gelmişti.
Sonuçta Devlet içindeki savaşı Tayyip Erdoğan'ı sahaya süren cunta kazandı ve Devlet'i " Yeni Türkiye-Osmanlı " mefkuresi yolunda dönüştürdü; dönüştürmeye devam ediyor.

Bu iç akıl bu süreçte o kadar ustalaştı ki; Devlet içi yeni cuntaları tespit edip, onların ayranını köpürtüp kendi lehine yeni dinamikler yaratmadaki becerisini son olarak 15 Temmuz darbe girişiminde gördük. 

Bir kısım TSK içi muhalif, Fetullahçı ajanlar tarafından kışkırtılıp sahaya sürüldü ; yüzlerce masumun katli ile sonuçlanan süreçte bir kez daha darbe girişiminden darbe çıkartıldı.

Devlet'in restorasyon projesi sürüyor ; İçerdeki  ufak direniş odakları AKP'nin ufak adamlarla yaptığı geçici ittifaklarla aşılmaya çalışılıyor.
Bu restorasyon projesinin bir benzerine ise ABD'de start verildi.

     Tıkanmış bir diğer Devlet olarak ABD.

ABD Devletinin tıkanmışlığı bir kaç sene önceki bütçe sürecinde  iyice ayyuka çıkmıştı. ABD bütçesini geçiremedi, bütçesiz kaldı.
Hedefine koyduğu ülkeler için uydurduğu "failed state" kategorisine kendisi düştü.
Yıllardır finans kapitalin kucağında altyapısını, eğitim sistemini ve imalat sanayini ihmal eden ABD'de elitlerle avamın arasındaki fark 2008 krizinden sonra daha da açılmıştı. ABD şehirleri sadece alt sınıfın değil orta sınıfların da sessiz çığlıklarına sahne olmaya başladı. Avamın iyice huzursuzlanmaya başladığı noktada kimsenin şerif bile olamaz dediği bir portre tabandan yükselmeye başladı.
ABD'nin liberal kesimlerinin toplumun geneline empoze etmeye çalıştığı değerler bütününe (political correctness, lgbt hakları,eşcinsel evlilikleri,vs.)  alerji duymaya başlayan muhafazakar kitleler üzerinde sörf yapan muhafazakar muhalefet kanalları arttı. IŞİD projesi anti-İslamcılık üzerinden bu muhalefeti ayrıca güçlendirdi.

Bütün komplo teorilerinden bağımsız olarak 11 Eylül sonrasında ABD'de eyaletlerini merkezi federatif devlete bağlayan bağlar özellikle güvenlik bürokrasisi üzerinden güçlendirilmeye başlanmıştı (Bkz: Patriot Yasası). Özellikle eyalet polisleri ile FBI ; Homeland Security  bakanlığı kanalları ile daha sıkı bir işbirliğine girdi.

ABD Devleti içinde yaşanan cunta savaşlarında Neoconların tasfiyesi sonrasında özellikle FBI'ın "İsrail lehine casusluk" soruşturmaları perde arkasında hız kazandı; bir çok isim mini "Ergenekon" usullleri ile tasfiye edildi.
ABD  Devleti içinde , İsrail ile araya mesafe konmasını ve ABD'nin çıkarlarının İsrail çıkarları lehine  feda edildiğini savunmaya başlayan "ulusalcı" anlayış güç kazanmaya başladı.
Hem içindeki, hem dışındaki dengeler nedeni ile İsrail'e karşı açıkca cephe açamayacağını bilen ulusalcı ABD; İsrail'e "one minute" 'i  Türkiye/RTE üzerinden söyledi.

Her tıkanan Devlet yapısında olduğu gibi işte bu klik savaşlarının yoğunlaştığı bir noktada Trump figürü sahneye sürüldü.

Bu figür aynen Erdoğan gibi, ABD Devleti'nin çevresine çekilecek "Tadilattayız" perdesine asılacak posterdir.
Mevcut hakim elitlerin bu postere verdiği aşırı duygusal tepki ile zamanında RTE seçildiğinde şoke olan laik şehirli kitlenin tepkisi sosyolojik olarak aynı kulvarın yolcusudur. 

Alışık oldukları düzenin ayaklarının altından kaydığını hissederken yine de bunun geçici bir sapma olduğunu ümit eden bir gayretle sokağa düşen ABD'lilerin  "Cumhuriyet mitingleri"  

ABD Devleti içindeki klik savaşlarını kızıştıracaktır fakat tarih uzun vadede hep yükselen ve yaygın bir toplumsal dalganın enerjisini kullanabilenlerin galip geldiğini bize göstermiştir.

Türkiye'de RTE , ABD'de Trump işte bu sosyolojik dalganın önyüzleri olarak Devlet içindeki kliğin poster çocuğu olarak sahneye sürülmüştür.
ABD ile Türkiye arasında tarihsel süreci bizimkinden farklı kılabilecek bir dizi ayrıntı mevcut. Neticede toplumsal çeşitliliği bizden çok daha yüksek; devlet içi kontrol/denetleme mekanizmaları bizden daha güçlü ve yargı sistemi yapısal olarak farklı bir canlı olan bir organizmanın yaşayacaklarının Türkiye'nin yaşadıkları ile birebir paralellik arzedeceğini  öngörmek safdillik olacaktır.
Fakat ABD'nin sırf ABD olduğu için dünyayı dönüştürmeye soyunan küresel güçlerin hedefinde olmayacağı ve bu küresellere karşı ABD devleti ve toplumu içinde de karşı odakların kristalize olmadığını varsaymak da eşit derecede safdilliktir.

Küreseller için ABD de bir hedeftir. Gerekirse parçalanması gereken bir hedef.
ABD içinde birileri , mevcut küresel gidişat ile ABD'nin bir bütün olarak kalamayacağını gördüler ve bu gidişata karşı cevap olarak ABD Devleti'nin federalizmden üniterleştirmeye doğru evriltecek bir konsolidasyon projesi başlattılar.

Bu proje küresellerin ekonomik ve politik düzeyde bir çok planına aykırı. (Örnek: Transpasifik, TransAmerika, TransAtlantik ticaret anlaşmaları)
Devletin konsolidasyon süreci yürütürken küresellerin kışkırtabileceği onlarca toplumsal dinamiğe karşılık (Bkz. California) ; ABD Devleti'nin toplumdaki özgül ağırlığı olan kitleyi gerektiğinde tutacak, gerektiğinde harekete geçirecek bir lidere ihtiyacı vardı.

Ve o lideri Trump'ta buldu.

Hem dili, hem vücud dile  ile sıradan ABD'linin "bu adam benden" diyebileceği ideal bir portre Trump.

Politik söylemi "Kadına wo-man demeyelim, çünkü o erkeğin önünde eğilme kökünden geliyor/Tarihe his-story demeyelim çünkü o erkeğin tarihi demek" düzlemine sıkıştıran dangalak liberal solcuların asla anlayamacağı bir damardan avamın özüne hitap ediyor.

Avamın açlığına midesinden; iktidarsızlığına "erkek" söylem üzerinden derman oluyor.
RTE'nin bir yandan kömür/makarna, bir yandan Osmanlı hayali dağıtması gibi;
Trump ta bir yandan iş/yol/altyapı , diğer yandan " Yeniden Güçlü Amerika " hayali dağıtıyor.

İzleyip hep beraber göreceğiz;

ABD Devleti'nin bu restorasyon projesinde koçluk yaptıkları bizimkiler kadar başarılı olup olamayacaklarını.
ABD'nin Diyarbakır'ı California 'ya ;

ABD'nin ABD'si İngiltere'ye ve ABD'nin Soros'u Soros'a özellikle dikkat etmeyi unutmadan.

Soruyorlar;

Açık İstihbarat bir yıl önceden beri nasıl "Trump Seç(tir)ilecek" tespitinde bu kadar ısrar etti diye?

Cevap soruda gizli:

Kendi eko odasından dışarısını duyabilen kulaklar;
Kendi yansımasından ötesini görebilen gözler;
Kendi derdinden başkasının derdini hissedebilen kalpler ve 
Kendi gururunda/goygoyunda boğulmayan akıllar için
Her şey 

AÇIK İSTİHBARAT.
B.G.

3 Hükümetli Anadolu Projesinin İlk Günü

3 Hükümetli Anadolu Projesinin İlk Günü 


16 Temmuz 2016 
( 3 Hükümetli Anadolu Projesinin İlk Günü )
Behiç Gürcihan - Açık İstihbarat
26 Eylül 2016 Pazartesi

Türü:İç Politika 

    Ordu komutanının müttefiklerin desteği ile İstanbul hava sahasının kontrol altına alındığına dair güvencesi olmasa idi her an bombalanmaya açık bu katı komuta merkezine çevirmeleri mümkün olmayacaktı.

Sabahın ilk ışıkları sökmeye başlarken havada görülen jetlerin hükümete bağlı hava kuvvetleri ile  dost müttefikler olduğu gerçeği içini rahatlatmıştı.

Adalara doğru uçan helikopterleri gösterip sordu:

" Bunlar nedir Paşam? "

Sabiha Gökçen'den Selimiye'ye gelene kadar yolda atlattıkları badireleri unutmaya çalışıyor,  önünde vermesi gereken çok daha büyük kararlara odaklanmaya çalışıyordu. 
Selimiye'de kendisine ayrılan komuta katından boğazın girişini ve Marmara'yı seyrederken bir yandan kulağı yüksek tavanlı odada sesi yankılanan TRT spikerindeydi.

Spiker Ankara'da kontrolü ele alan "Yurtta Sulh Konseyi" 'nin İstanbul'a çağrısını okuyordu. İstanbul'daki TSK "unsurlarına" şehri teslim etmeleri çağrısı yapan bildiride , kendisini Vahdettin'e benzeten ifadeleri duydukça gözlerine o karanlık ifade çöktü.

Fatih varken, Yavuz varken, Abdülhamid varken Vahdettin'e benzetilmesi öfkesini kabarttı. Gözü geniş makam odasının duvarında asılı görkemli üniformalı Gazi tablosuna takıldı.  

"Değiştirin şu kanalı, CNNTürk'ü  felan açın" 

Öfkeli sesi odada yankılanırken ekibi  kumandayı elinde tutan Hasan Doğan'a baktı. Hasan Doğan alışık olmadığı TV'de CNNTürk'ü bulmaya çalışırken arada FlashTV'de halay çekenlerin görüntülerini telaşla zaplamak zorunda kaldılar.
Ordu komutanının verdiği sözü yerine getirmesi içini rahatlatmıştı. Bir komuta kontrol merkezine çevrilen Boğaza nazır bu odada bu kadar rahat oturabilmelerinin bir nedeni de bu güvence idi. 
Ordu komutanının müttefiklerin desteği ile İstanbul hava sahasının kontrol altına alındığına dair güvencesi olmasa idi her an bombalanmaya açık bu katı komuta merkezine çevirmeleri mümkün olmayacaktı.
Sabahın ilk ışıkları sökmeye başlarken havada görülen jetlerin hükümete bağlı hava kuvvetleri ile  dost müttefikler olduğu gerçeği içini rahatlatmıştı.
Adalara doğru uçan helikopterleri gösterip sordu:

"Bunlar nedir Paşam?"

"Merak etmeyin efendim; ABD konsolosu adada mahsur kalan bir ABD'li grubu tahliye etmemizi rica etti,onları almaya gidiyorlar"
"ABD büyükelçisi geldi mi?"
"Yolda geliyorlar efendim"
Gözlerini ekibinin üzerinde gezdirdi:

"Bana hemen bu Ankara'daki hainlere karşı bir bildiri hazırlayın. Bizi işgal altındaki İstanbul hükümeti gibi göstermeye çalışacaklar, Atatürkçülük oynayacaklar. Gazi de biziz, Abdülhamid de biziz. Bizi İstanbul'a sıkıştırıp dostlarımızdan yardım istedik diye bir de çarmıha gerecekler bu deyyuslar." 

Yıllardır yanından ayırmadığı Hasan'a döndü:

--"Hasan bütün medyayı çağır, üç dört saate kadar dünyaya sesleneceğim. Hakan'dan haber var mı?"
--"Henüz ulaşamadık efendim. Genelkurmay karargahından onun da götürüldüğü bilgisi geliyor ama teyit edemedik."
--"Her şey kontrol altında diye diye geldiğimiz noktaya bak.Diğer merkezlerde durum ne?"
--"Ankara doğusunu ve iç anadoluyu kontrol altına almış durumda.Sahillerde ise kontrol bizde. Güneydoğu'da ise işler karışık."
Komutan araya girer:

--"Sahilleri müttefiklerimiz sayesinde kontrol altına aldık efendim. Neticede denizden desteğe ihtiyacımız olacak. Bazı komutanları bizzat NATO'daki meslektaşlarımıza arattım. Seçilmiş hükümet sizsiniz ve dünya sizden yana."
--"Sence bu ABD büyükelçisi bizden ne isteyecek?"

--"ABD'nin size tam desteğini açıklayacaktır."

Yıllar önce büyükşehir belediye binasının çıkışında ABD başkonsolosunun kendisini öven sözlerini hatırladı. O gün büyük şeytanla dansetmeye başlamış ve kimi zaman uzaklaşıp kimi zaman yakınlaşarak bugünlere gelmişti. Bu sefer yine ilk günkü kadar muhtaç noktada, reddedemeyeceği bir dans teklifi ile karşı karşıya kalacaktı.
O masadan bir şeyleri bırakmadan kalkamayacağını bilecek kadar tecrübeliydi artık.

Hasan yanaşıp kulağına bir şeyler fısıldadı.

"Ver bakalım, konuşalım" diyerek uzattığı telefonu aldı. Hattın ucundaki Barzani her türlü desteğe hazır olduğunu ve on binlerce peşmergesinin emrinde olduğunu bildirdi. Bir saat önce de aynı şekilde İran'dan üst düzey destek gelmişti.
İkisi de "tedbir amaçlı" sınırdan içeride darbecileri geriye doğru püskürtmeye başladıklarını "müjdelemişlerdi"
Bu arada CNN Türk ekranlarında ABD birliklerinin belli noktalara çıkartma yaptıkları haberleri yayınlanmaktay dı. İstanbul da Ankara da can derdindeyken ülkeye "vatandaşlarını koruma bahanesi" ile giren bu birliklerle eşzamanlı olarak Diyarbakır'dan yoğun çatışma haberleri gelmeye başlamıştı.
Barzani telefonda güvence verdi:
"Merak etmeyin bizimkiler darbeci birlikleri sınırdan püskürtmeye çalışıyor. ABD'li dostlarımız da bize yardımcı oluyor. Siz kontrolü ele alana kadar Ankara'dakileri sıkıştırmaya devam edeceğiz"

Gönülsüzce teşekkür etti. Barzani'nin ne kadar sinsi bir politikacı olduğunu bildiği halde her zamanki gibi yılana sarılmaktan başka çaresi olmadığı bir denize düşmüştü. Her türlü finansmana ve lojistiğe ihtiyacı olacağı bu dönemde Barzani'ye ihtiyacı olacağını biliyordu.
Komutan düşüncelerini böldü:
"Efendim sabah namazını kılmak isterseniz mescidimiz hazır. Sonrasında da ABD büyük elçisini huzura alabiliriz"
Bugüne kadar onun hep önünü açan Allah'ına sığınmıştı. Bütün günahlarının tek şahidi huzurunda rüku ederken kafası bir yandan büyük şeytanla oturacağı pazarlıkla meşguldü. 
ABD büyük elçisi görüşme için ayarlanan özel odanın girişinde kendisine "Sayın Başkan, nasılsınız?" dediğinde komutan ve Erdoğan gözgöze geldi; komutan gülümsedi.
--"Bizler iyiyiz, esas siz Ankara'dan nasıl çıktınız"
-- "Sağ olsun sizinkiler bizi de önceden haberdar ettiği için gerekli tahliye protokollerini devreye almıştık"
-- "Bu arada komutanımız anlattı , biz havadayken çok büyük destek vermişsiniz.İyi ki Atatürk hava limanına inmemişiz"
-- "Görevimiz Sayın Başkan. Dostlar bugünler içindir. Atatürk havalimanına ineceğiniz söylentisi işe yaradı.Sabiha Gökçen merkezli olarak sizi daha rahat koruyabildik."
Büyük elçi görüşme boyunca ABD'nin ve Batı dünyasının seçilmiş hükümetten yana olduğu ve Ankara'daki darbecileri püskürttmek için her türlü desteği vermeye hazır olduğunu belirtti.
Büyük elçi elinde özel bir dosya ile gelmiştti. Başından beri şüphelendiklerinin somut kanıtları ile dolu bir dosya.
"Sayın Başkan;  Fetullah Gülen'in bu darbeyi planlayan odak olduğuna eminiz ve ABD bu kanıtlar çerçevesinde bu zatın ülkenize iadesi için şu anda kendisini gözaltına almakla meşgul.Yalnız sizden bu zatın hukuka uygun olarak yargılanacağı ve idam edilmeyeceği konusunda güvence almamız lazım ki bunu kendi kamuoyumuza anlatabilelim"
Yıllardır devletin her kademesini ele geçirmesine izin verdikleri bu şebekeyle yollarını ayırdıkça darbe söylentileri artsa da bu kadar erken harekete geçeceklerini tahmin etmemişti.
Hatta kendisini ziyarete gelen bir emekli diplomat "bunlar iç savaş bile çıkarabilirler" diye uyardığında, "çıkarsınlar ezer geçeriz" dediği günü hatırladı. Çok güvendiği müsteşarının güvencesi ile  her şeyin kontrolü altında yürüdüğünü zannettiği bu süreçte bir anda her şey kontrolden çıkmıştı. 
Büyük elçinin getirdiği dosyayı gözden geçirdikçe Ankara'daki hainlere karşı oyun planı kafasında daha da netleşti.
"Hasan yapacağım konuşmayı hazırladınız mı?"
"Üzerinde çalışıyorlar efendim."
"Bunların Ankara/İstanbul , Mustafa Kemal/Vahdettin oyununa izin vermemeliyiz. ABD imamı Fetullah'ın askerleri oldukları vurgusunu ön plana çıkarın.Bu savaşta herkese ihtiyacımız var"

Büyükelçinin yanında daha fazla ayrıntıya girmeden Hasan'ı yolladı ve büyükelçiye döndü:
-- "Öncelikle bu durumun geçici bir durum olduğu ve herşeyi kontrol altına alınacağını siz de biliyorsunuz"
-- "Tabiki Sayın Başkan. Ama yine de hiç bir şeyi şansa bırakmamak için Marmara üzerindeki hava sahasını kontrol altına almamız ve bu Fetullah'ın adamlarının İstanbul içinde karışıklık yaratmaması için ek desteğe ihtiyacınız olduğunu düşünüyoruz. Davetinizle gemilerimiz ve askeri birliklerimiz sizinkilerle beraber gerekli noktaları kontrol altına alacaktır.NATO'nun beşinci maddesini hemen devreye alabiliriz"
-- "Evet 5. madde doğru olacaktır.Neticede bir NATO müttefiki askeri saldırı altında ve milletimize bunu anlatmamız daha kolay olur"
-- "Zaten şu anda İstanbul'un bütün meydanlarında size destek için toplanmış durumdalar. Dünya da sizin arkanızdaki halk desteğini görüyor. Bu aynı zamanda İstanbul'u hayallerinizdeki noktaya taşımak için Allah'ın size sunduğu bir fırsat"
Büyükelçi ile görüşmesi sonrasında kafası daha netleşmişti.
Ankara'yı dünya nezdinde yalnızlaştırırken ilk günlerindeki gibi İstanbul'dan güç alarak 2023 hedefine yürüyecekti. 

Komutanla kahvaltı masasında başbaşa kaldıklarında kafasını meşgul eden soruyu ona da sordu:

"Paşam, sence bu ABD büyükelçisi neden sürekli Başkan deyip durdu görüşme boyunca?"
"Efendim ABD'lilerin siyaset tarzları bu. Böyle dolaylı yolları seviyorlar. "
"Uzun süreli bir askeri karargahta kalmamız yanlış mesajı verecektir. NATO'nun 5. maddesi için gerekli hazırlıkları yapın. Dolmabahçe'de gerekli önlemleri alın. Padişahlarımızın da Gazi'nin de ortak mekanı orası. İlk bakanlar kurulu toplantısını orada yapacağım."

"Emredersiniz"

Kısa bir istirahat için kendisine hazırlanan odaya geçerken artık ailesini Kısıklı'ya yollayacak kadar İstanbul'da durum kontrol altına alınmıştı. 
Kendisine aylardır "merak etmeyin herşey kontrolümüz altında her adımları takip ediliyor" diyen müsteşarından hala haber alınamadığını hatırladı. Son bir kez yanından ayrılmayan Hasan'a sordu:
"Ne oldu,bizimkinden hala mı haber yok?"
"Hayır efendim, en son Akıncılara götürülürken görülmüş"
"Ankara'da bu hainlerin başı belli olmadı mı hala?"
"Hayır efendim; bilinçli olarak muğlak tutuyorlar"
"Özel Kuvvetlerdeki Semih Terzi ne oldu?"
"Yaralı olarak çıkıp herşey kontrolümüz altında demeci verdi ama liderliği açıkca üstlenmedi. Askeri değil siyasi bir figüre ihtiyaçları var ve Batının desteğini yanlarına almaya çalışıyorlar. Sizin konuşmanızı duymadan hamlelerini yapmayacaklardır"

"O deyyusu yaralayan astsubayımız ve  Aksakal  generalimiz  etrafında bütün şehitlerimizi sembolleştirelim. Bana Olçak'ı çağırın, bütün propaganda operasyonunu o halledecek. Bu işin gerçek yüzünü dünyaya duyurmadan, propaganda savaşını kazanmadan askeri başarıyı kazanamayız "
Hasan odanın kapısını kapatıp dışarı çıkarken gözü koridorun ucunda toplanan kalabalık içinde Erol Olçak'ı aradı. Olçak yanındakilere hararetle talimatlar veriyor,herkesin kulağında cep telefonu bu talimatları canlı olarak uçlara iletiyordu.

Olçak'ı kolundan tutup komuta odasında bir köşeye çekti.
"Abi top sende. Reis özellikle astsubayımız ve Aksakal generalimiz üzerinden şehitleri sembolleştirip milleti meydanlarda tutmanı istiyor"
"Merak etme Hasanım, herşeyi ayarladım. Sosyal medya üzerindeki savaş sahadaki kadar çetin olacak ve bütün askerleri cepheye sürdüm."
"Seni çok rahat gördüm abi. Sanki bir kaç saat önce ölümden dönmemiş gibisin."
"Sen düğünden mi döndün Hasan, sen de Reis'le az badire atlatmadın"
"Sorma da ben çok endişeliyim. Bu ABD'ye fazla mı güveniyoruz abi? Bizim Hakan Bey'den bile haber alamadığımız Ankara'dan bu adamlar nasıl ellerini kollarını sağlayarak çıktı bunlar?"

"Olum ABD bu, boru değil. Vardır onların A,B, C planı. 

Merak etme, ben o konuda ordu komutanının öngörülerine güveniyorum. ABD Türkiye'nin uzun süre bu kaosta kalmasına izin vermeyip Ankara'yı tepelememize yardım edecektir. Tabi sonra Cumhuriyet'le birlikte İstanbul nasıl kaderine terkedildiyse, yeni Cumhuriyet'le birlikte de Ankara'da kaderine terkedilecek."
"Reis Ankara'ya dönmez diyorsun yani.Sarayı boşuna mı yaptık şimdi?"
"Dolmabahçe'nin ağırlığı ile o binanın ağırlığı bir mi Hasan.Reis hep İstanbul'a aşıktı. İlk aşkına geri dönecektir.Sen de planları ona göre yap"
" Eyvalah abi, boşuna sana Goebbels demiyorlar "
Erdoğan'ın iki sırdaşının köşede gülüşmeleri odadaki ağır havayı dağıtır. Hazır patronları istirahattayken diğerleri de bunu üzerlerindeki o ağır havayı silkeleyip bir nebze olsun rahatlamak için fırsat bildiler.
Ceketler çıkarılıp salondaki geniş koltuklara yerleşilirken TV'de Binali Yıldırım basın mensuplarına karargahın kapısı önünde açıklama yapmakta idi:
" Evet Bolu hattında darbecilerle çatışmalar yaşandığı doğru fakat İstanbul'a ilerleyişlerini durdurmuş durumdayız. 
Buradan bütün halkımıza sesleniyoruz. Ülkenin meşru hükümeti İstanbul'dadır. Dünya liderleri tek tek desteklerini açıklıyor. 
Ankara'daki isyancılar daha fazla geç olmadan teslim olsunlar.
Bundan sonra yaşanacakların bütün veballeri Ankara'daki bir kaç maceraperest generalin omuzundadır ve buna Türkiye Cumhuriyeti 
devleti olarak ne pahasına olursa olsun izin vermeyeceğiz.
Başkomutanımız Cumhurbaşkanımız bir kaç saate kadar bütün dünyaya sizlerin huzurunda bir açıklama yapacak.
Siz de bu arada dinlenin arkadaşlar. 
Önümüzde uzun günler var. "

****

19 Ocak 2020 Pazar

Taraf.., Yeni Cumhuriyettir.,

Taraf.., Yeni Cumhuriyettir.,


Kategori: Siyaset
2008-09-23
Behiç Gürcihan, Açık İstihbarat, taki 

“Taraf Yeni Cumhuriyettir” yazısında, her zaman olduğu gibi, bazı orijinal fikirler ve bilgiler içeren, okunmaya değer olan, ama temeli doğru olmayan bir analiz yapmış. Behiç Gürcihan, “liberal-demokrat kesim”i sert şekilde eleştiren birçok diğer fikir adamı(Nihat Genç, Yalçın Küçük vb.) gibi, orijinal şeyler söylüyor ama yanlış noktada duruyor.

Behiç Gürcihan yazıya şöyle girmiş:

“Taraf, Yeni Cumhuriyet’tir.
Mehmet Altan da yeni İlhan Selçuk.”

İlhan Selçuk / Cumhuriyet, “Laiklik Söylemi”nin medyadaki ve hatta toplumdaki temel imtiyaz sahibi/sembolü gibiydiler. Ama “Demokrasi Söylemi”nin temel imtiyaz sahiplerinin/sembollerinin Mehmet Altan/Altanlar/Taraf olduğunu iddia etmek pek gerçekçi değil.

Mehmet Altan/Taraf, “liberal-demokrat sesler”in içindeki odak noktalarından sadece bir tanesi. Kendine İlhan Selçuk’u ve Cumhuriyet’i idol bellemiş, onları tabulaştırmış elitimsi bir (gerçi Türkiye’deki hiçbir elit gerçek elit değil ya, anladınız siz ne demek istediğimi) kitle var. Ama kendine Mehmet Altan ve Taraf’ı idol belleyen, tabulaştıran (avam ya da elit) kitlelerin varlığından söz etmek çok gerçekçi değil. (İlle de liberal kesimin tabulaştırdığı bir olgudan söz edilecekse, o olgu Orhan Pamuk’tur.) Ağırlıklı olarak Cihangir kafelerinde okunduğunu düşündüğüm Taraf’la ve tüm popülerliklerine rağmen her zaman için tartışmalı bir konumda olmuş olan Altanlar’la “Cumhuriyet eliti”nin sembolleşmiş gazetesini ve bu gazetenin sembolleşmiş başyazarını kıyaslamak mantıklı değil.

Behiç Gürcihan’a, Altanlar’ın da tıpkı İlhan Selçuk gibi kendilerini tekrarladıkları konusunda hak veriyorum; Altanların siyasi/sosyolojik konularda yazdıkları şeylerin yaratıcılık düzeyi de tartışılabilir, ama buna rağmen varlıklarının olumlu. Bir gazetecinin gerekli ve yararlı olması için, sosyolog/siyasetbilimci olması gerekmez. Altanlar, bildikleri doğruları sürekli tekrarlıyor olabilirler ama en azından İlhan Selçuk gibi yanlışları tekrarlamıyorlar. Behiç Gürcihan’ın bazı düşüncelerini Altanlar’ınkilere kıyasla daha orijinal bulmama rağmen, Altanlar’ın duruşlarını daha sağlam ve doğru buluyorum. Behiç Gürcihan’ın, yaratıcılık sorunu çeken yüzlerce köşe yazarı içinde seçe seçe Altanlar’ı hedef olarak seçmesi, asıl öfkelendiği noktanın yaratıcılık olmadığını gösteriyor bence.

“Demokrasi söylemi”, “Laiklik söylemi” gibi tepeden inmeci değil. Demokrasi söyleminin bir “entelijensiya grubu"nun manipülatif kontrolü altında olduğunu düşünmek de gerçekçi değil. Demokrasi söylemi, tabandan, halktan, Anadoludan yükseldi, entelijensiya ise “olay”a sonradan dahil oldu. Türkiye’deki demokrasi söyleminin (doğrularıyla/yanlışlarıyla) sembolü olarak bir isim seçilecekse, o isim Mehmet Altan vb. bir gazeteci/entelektüel/kalemşör değil Recep Tayyip Erdoğan olacaktır. İlhan Selçuk’un “öteki kamp”taki karşılığı Mehmet Altan değil Recep Tayyip Erdoğan’dır. Hatta Recep Tayyip Erdoğan, yarattığı polemiklerle, kendine özgü hitabet üslubuyla, esprileriyle vb. Altanların toplamından çok daha etkili ve orijinal bir köşe yazarı olarak görülebilir. (Zaten Ahmet Hakan’ın, Aydın Doğan’a Tayyip Erdoğan’ı köşe yazarı yapması için teklif götürmesi de boşuna değildir.) Gazete köşelerinden, entelektüel ahkamlarından, elit gruplardan yükselen laiklik söyleminden farklı olarak, demokrasi söylemi, halktan yükselmiştir, o halkın sözcüsü de Recep Tayyip Erdoğan’dır; Mehmet Altan / Taraf vb. çevrelerse, işin “ekstra”sıdır, deyim yerindeyse Cihangir şubesidir.

Behiç Gürcihan, “Yeni Devlet’in ideolojik totemi demokrasidir” demiş. Yeni devletin laiklik gibi her türlü manipülasyona açık bir kavramdansa demokrasi gibi klasik ve net bir kavramın üzerinde yükselmesi daha olumlu değil mi? Totemleştirilmiş olsa bile, demokrasi, yeterince net bir kavram değil mi? Behiç Gürcihan Ahmet Altan’ın sürekli demokrasiden bahsederek demokrasinin içini boşalttığını söylemiş. Gazete köşelerinde sürekli demokrasiden bahsedilmesi, demokrasinin içini boşaltmaz, bir “demokratlık faşizmi”ne de yol açmaz; en kötü ihtimalle, sürekli demokrasiden bahseden köşe yazarlarının okura sıkıcı gelmesine ve okur kaybetmesine yol açabilir, bu da söz konusu olan köşe yazarlarının sorunudur, rejimin sorunu değildir. Behiç Gürcihan’ın şu cümlesi de ilginç ama yanlış : “Birilerinin Selçuk’a “aydınlanma çağının”, Altanlar’a da “bilgi çağının” sona erdiğini anlatması gerekir.” Doğrusu bence şu olmalı: “Birilerinin Selçuk’a “aydınlanma çağının”bittiğini, Altanlar’a da “bilgi çağından” bahsetmenin artık orijinal olmadığını anlatması gerekir.”

Behiç Gürcihan, Altanlar’ı ve Taraf’ı çok sert bir şekilde eleştiriyor olmasına rağmen, onları obsesif bir ölçüde ciddiye alıyor ve büyütüyor. Peki nasıl oluyor da Taraf’ı ve Altanlar’ı benden çok daha fazla ciddiye alan Behiç Gürcihan, onlara bu kadar karşı olabiliyor? Acaba Behiç Gürcihan, bilinçaltında Taraf’a ve Altanlar’a gizli bir hayranlık duyuyor olabilir mi? Onlara kafasında onların bile sahip olma iddiası taşımadıklarını tahmin ettiğim büyüklükte bir güç atfetmesine başka açıklama bulamıyorum. Taraf, “öteki kamp”ın Behiç Gürcihan gibi onu aşırı ciddiye alan insanları sayesinde büyüyor. Taraf’a karşı olanlar, Taraf’ı, Taraf’ın okurlarından daha fazla ciddiye alıyorlar. Örneğin Taraf’a karşı olan kimi tanıyorsam hepsi bana sürekli Alev Er’den bahsediyor, ama Taraf okuyan arkadaşlarımın çoğu Alev Er’in adını bile bilmiyor. Kısacası, Taraf’ı bir yerlere getiren asıl güç, İslami sermaye değil, Behiç Gürcihan gibi “fanatik liberalizm eleştirmenleri”dir. Behiç Gürcihan ve onun frekansındaki insanlar, Taraf'ı adeta Türkiye'deki en büyük karanlık güç olarak görmekteler. Ben de komplo teorisyenliğine eğilimli olsam, Behiç Gürcihan'ın Taraf'ı (negatif yönde olsa bile) bu kadar büyütmek için Taraf'tan para aldığını düşünebilirdim...

Kısacası: Taraf da Altanlar da, “ Karşı Kamp ”a göründükleri kadar güçlü ve etkili değiller, ama ne olursa olsun, var olmaları olumlu. Behiç Gürcihan, Nihat Genç, Yalçın Küçük gibi yanlış ama orijinal şeyler düşünen insanların var olmaları da aynı derecede olumlu. Ulusalcılık gibi yaratıcılıktan uzak bir ideolojiye bu kadar yakın olan insanların orijinal fikirlere sahip olabilmelerinin nedenini ise ayrı bir yazıda incelemekte fayda görüyorum… 

http://acikistihbarat.com/Haberler/7849-Haberler-Behi%C3%A7%20G%C3%BCrcihan,%20Taraf%20ve%20Cumhuriyet%20-Re%C5%9Fat%20%C3%87al%C4%B1%C5%9Flar

***

13 Aralık 2017 Çarşamba

Devletler ve Trumpları

Devletler ve Trumpları


Behiç Gürcihan - Açık İstihbarat
13 Kasım 2016 Pazar
Oyun Bozan
www.acikistihbarat.com


Devletler ve Trumpları - Behiç Gürcihan / Açık İstihbarat

Zamanında  Hürriyet'in hakkında attığı " Kaçak evde oturuyor " Manşetlerine sinirlendiğinde ona şu söylenmişti:

"Telaşlanma onlar sana çalışıyor. Bu ülkede kaçak evde oturan milyonlar var. O manşetleri görünce, 'bu adam bizden' diyorlar"

Türkiye'deki ve ABD'deki psikolojik harp üstadlarının (FETÖ'nün Patronları) Ustaca işlediği Tayyip Erdoğan figürü Devlet'in Restorasyon projesinin yüzü haline getirildi.


Devletler tıkanır.

Damarlarında yılların biriktirdiği tortularla akan kan akmamaya başlar ve bürokratik organlar arasında iletişimsizlik had safhaya ulaşır. Bu tıkanıklığın toplumda ayna görüntüleri olarak cep cep huzursuzluklar baş gösterir.

İşte bu noktada Devletlerin içinde klikleşmeler başlar. Toplumda baş gösteren rahatsızlıklardan da referans alan bu klikler Devlet'e dair farklı mefkureler/idealler çevresinde toplanırlar. 

Topluma göre farklılıklar gösteren bu mefkureler çoğu zaman benzer bir dikotomi(iki kutupluluk) üzerinden birbirine karşı konuşlanır.

Osmanlı'da İslamcılık/Turancılık 'a karşı Anadolu hareketi; ABD'de küresel yayılmacılığa karşı izolasyoncular bu dikotomilere tarihten iki örnek olarak karşımızda.

Bu mefkurelere özenenlerin liberal veya muhafazakar kamplarda yeralması tamamen kendi toplumsal sosyoloji ve siyasi diyalektikleri ile bağlantılıdır ama "önce yurtta sulh" diyenlerle "dünyada sulh da bizden sorulur" un  çekişmesi kadimdir.

Tıkanan bir Devlet'in vücudu üzerinde bu iki farklı hayalet çatışmaya başladığı noktada yatay hiyerarşiler üzerinden cuntalaşmalar başlar. Devletin standart dikey hiyerarşi üzerinden işleyişine paralel bu yatay hiyerarşiler bir dava etrafında farklı bürokratik organlar bünyesinden adam devşirir.

Herkesin Sorusu aynı (" Bu Devlet/ülke nasıl kurtulur? ") cevabı farklıdır.

Devlet içi savaşlar başlamıştır.

Türkiye Devlet'i ve  Millet'i 1997-1999 aralığında en ciddi kalp krizlerini yaşadığında başlayan cuntalaşma 2000'lerin başına gelindiğinde iyice belirginleşmeye başlamıştı.

21. yy'a tıkanan Devlet bünyesinde tortulaşmış en az 3 cunta ile girdik.

Bir cunta diğerinden daha akıllı idi ve ABD Devleti içindeki baskın cunta (neocon) ile müttefikti.

Bu cunta diğer iki cuntayı ustaca "Ergenekon" ve Balyoz süreçlerinin içine çekip kendi darbesini "darbe yapacaklar" yaygarası altında diğerlerinin üzerine yıktı ve hepimizin malumu tarihi tiyatroyu sahneledi.

Bu cunta; hiç bir Devlet restorasyon projesinin Milletten bağımsız yapılamayacağını bilecek kadar akıllıydı ve o yüzden Devlet'in çevresine tadilat perdesini çekerken tadilat perdesinin yüzüne de Tayyip Erdoğan portresini astı.

Pınarhisar cezaevinde özel şartlarda son antremanı yaptırılan Erdoğan ideal adaydı. Duruşu ve karakteri; ahlakı ve aklı ile Türk Milleti'nin özgül ağırlığının "bizden biri" diyeceği bir profil idi. 

Zamanında  Hürriyet'in hakkında attığı "Kaçak evde oturuyor" manşetlerine sinirlendiğinde ona şu söylenmişti:

"Telaşlanma onlar sana çalışıyor. Bu ülkede kaçak evde oturan milyonlar var. O manşetleri görünce, 'bu adam bizden' diyorlar"

Türkiye'deki ve ABD'deki psikolojik harp üstadlarının(FETÖ'nün patronları) ustaca işlediği Tayyip Erdoğan figürü Devlet'in restorasyon projesinin yüzü haline getirildi.

Bu tarz restorasyon projelerinde ortaya çıkabilecek toplumsal ve bürokratik dirençler Dink suikasti ve "Ergenekon" operasyonları gibi toplumu ve bürokrasiyi paralize eden şoklarla aşıldı. Toplumun özgül ağırlığını temsil eden muhafazakar kitleler ise RTE'nin " networking " başarısının da katkısı ile tek bir lider arkasında ; kalan kitle de karşısında hizaya sokuldu. 

Toplumu yönlendirmek  artık bir tahtırevalliyi idare etmek kadar kolay hale gelmişti.

Sonuçta Devlet içindeki savaşı Tayyip Erdoğan'ı sahaya süren cunta kazandı ve Devlet'i " Yeni Türkiye-Osmanlı " mefkuresi yolunda dönüştürdü; dönüştürmeye devam ediyor.

Bu iç Akıl bu süreçte o kadar ustalaştı ki; Devlet içi yeni Cuntaları tespit edip, onların ayranını köpürtüp kendi lehine yeni dinamikler yaratmadaki becerisini son olarak 15 Temmuz darbe girişiminde gördük. 

Bir kısım TSK içi muhalif, Fetullahçı Ajanlar tarafından kışkırtılıp sahaya sürüldü ; yüzlerce masumun katli ile sonuçlanan süreçte bir kez daha darbe girişiminden darbe çıkartıldı.

Devlet'in restorasyon projesi sürüyor ; içerdeki  ufak direniş odakları AKP'nin ufak adamlarla yaptığı geçici ittifaklarla aşılmaya çalışılıyor.

Bu restorasyon projesinin bir benzerine ise ABD'de start verildi.

Tıkanmış bir diğer Devlet olarak ABD.

ABD Devletinin tıkanmışlığı bir kaç sene önceki bütçe sürecinde  iyice ayyuka çıkmıştı. ABD bütçesini geçiremedi, bütçesiz kaldı.
Hedefine koyduğu ülkeler için uydurduğu "failed state" kategorisine kendisi düştü.

Yıllardır finans kapitalin kucağında altyapısını, eğitim sistemini ve imalat sanayini ihmal eden ABD'de elitlerle avamın arasındaki fark 2008 krizinden sonra daha da açılmıştı. ABD şehirleri sadece alt sınıfın değil orta sınıfların da sessiz çığlıklarına sahne olmaya başladı. Avamın iyice huzursuzlanmaya başladığı noktada kimsenin şerif bile olamaz dediği bir portre tabandan yükselmeye başladı.

ABD'nin liberal kesimlerinin toplumun geneline empoze etmeye çalıştığı değerler bütününe (political correctness, lgbt hakları,eşcinsel evlilikleri,vs.)  alerji duymaya başlayan muhafazakar kitleler üzerinde sörf yapan muhafazakar muhalefet kanalları arttı. IŞİD projesi anti-İslamcılık üzerinden bu muhalefeti ayrıca güçlendirdi.

Bütün komplo teorilerinden bağımsız olarak 11 Eylül sonrasında ABD'de eyaletlerini merkezi federatif devlete bağlayan bağlar özellikle güvenlik bürokrasisi üzerinden güçlendirilmeye başlanmıştı (Bkz: Patriot Yasası). Özellikle eyalet polisleri ile FBI ; Homeland Security  bakanlığı kanalları ile daha sıkı bir işbirliğine girdi.

ABD Devleti içinde yaşanan cunta savaşlarında Neoconların tasfiyesi sonrasında özellikle FBI'ın "İsrail lehine casusluk" soruşturmaları perde arkasında hız kazandı; bir çok isim mini "Ergenekon" usullleri ile tasfiye edildi.

ABD  Devleti içinde , İsrail ile araya mesafe konmasını ve ABD'nin çıkarlarının İsrail çıkarları lehine  feda edildiğini savunmaya başlayan "ulusalcı" anlayış güç kazanmaya başladı.

Hem içindeki, hem dışındaki dengeler nedeni ile İsrail'e karşı açıkca cephe açamayacağını bilen ulusalcı ABD; İsrail'e " one minute " 'i  Türkiye/RTE üzerinden söyledi.

Her tıkanan Devlet yapısında olduğu gibi işte bu klik savaşlarının yoğunlaştığı bir noktada Trump figürü sahneye sürüldü.

Bu figür aynen Erdoğan gibi, ABD Devleti'nin çevresine çekilecek "Tadilattayız" perdesine asılacak posterdir.

Mevcut hakim elitlerin bu postere verdiği aşırı duygusal tepki ile zamanında RTE seçildiğinde şoke olan laik şehirli kitlenin tepkisi sosyolojik olarak aynı kulvarın yolcusudur. 

Alışık oldukları düzenin ayaklarının altından kaydığını hissederken yine de bunun geçici bir sapma olduğunu ümit eden bir gayretle sokağa düşen ABD'lilerin  "Cumhuriyet mitingleri"  
ABD Devleti içindeki klik savaşlarını kızıştıracaktır fakat tarih uzun vadede hep yükselen ve yaygın bir toplumsal dalganın enerjisini kullanabilenlerin galip geldiğini bize göstermiştir.

Türkiye'de RTE , ABD'de Trump işte bu sosyolojik dalganın önyüzleri olarak Devlet içindeki kliğin poster çocuğu olarak sahneye sürülmüştür.

ABD ile Türkiye arasında tarihsel süreci bizimkinden farklı kılabilecek bir dizi ayrıntı mevcut. Neticede toplumsal çeşitliliği bizden çok daha yüksek; devlet içi kontrol/denetleme mekanizmaları bizden daha güçlü ve yargı sistemi yapısal olarak farklı bir canlı olan bir organizmanın yaşayacaklarının Türkiye'nin yaşadıkları ile birebir paralellik arzedeceğini  öngörmek safdillik olacaktır.

Fakat ABD'nin sırf ABD olduğu için dünyayı dönüştürmeye soyunan küresel güçlerin hedefinde olmayacağı ve bu küresellere karşı ABD devleti ve toplumu içinde de karşı odakların kristalize olmadığını varsaymak da eşit derecede safdilliktir.

Küreseller için ABD de bir hedeftir. Gerekirse parçalanması gereken bir hedef.

ABD içinde birileri , mevcut küresel gidişat ile ABD'nin bir bütün olarak kalamayacağını gördüler ve bu gidişata karşı cevap olarak ABD Devleti'nin federalizmden üniterleştirmeye doğru evriltecek bir konsolidasyon projesi başlattılar.

Bu proje küresellerin ekonomik ve politik düzeyde bir çok planına aykırı. (Örnek: Transpasifik, TransAmerika, TransAtlantik ticaret anlaşmaları)

Devletin konsolidasyon süreci yürütürken küresellerin kışkırtabileceği onlarca toplumsal dinamiğe karşılık (Bkz. California) ; ABD Devleti'nin toplumdaki özgül ağırlığı olan kitleyi gerektiğinde tutacak, gerektiğinde harekete geçirecek bir lidere ihtiyacı vardı.

Ve o Lideri Trump'ta buldu.

Hem dili, hem vücud dile  ile sıradan ABD'linin "bu adam benden" diyebileceği ideal bir portre Trump.

Politik söylemi "Kadına wo-man demeyelim, çünkü o erkeğin önünde eğilme kökünden geliyor/Tarihe his-story demeyelim çünkü o erkeğin tarihi demek" düzlemine sıkıştıran dangalak liberal solcuların asla anlayamacağı bir damardan avamın özüne hitap ediyor.

Avamın açlığına midesinden; iktidarsızlığına "erkek" söylem üzerinden derman oluyor.

RTE'nin bir yandan kömür/makarna, bir yandan Osmanlı hayali dağıtması gibi;

Trump ta bir yandan iş/yol/altyapı , diğer yandan "Yeniden Güçlü Amerika" hayali dağıtıyor.

İzleyip hep beraber göreceğiz;

ABD Devleti'nin bu restorasyon projesinde koçluk yaptıkları bizimkiler kadar başarılı olup olamayacaklarını.

ABD'nin Diyarbakır'ı California 'ya ;

ABD'nin ABD'si İngiltere'ye

ve ABD'nin Soros'u  özellikle dikkat etmeyi unutmadan.

Soruyorlar;

Açık İstihbarat bir yıl Önceden beri nasıl " Trump Seç(tir)ilecek " tespitinde bu kadar ısrar etti diye?

Cevap Soruda gizli:

Kendi eko odasından dışarısını duyabilen kulaklar;

Kendi yansımasından ötesini görebilen gözler;

Kendi derdinden başkasının derdini hissedebilen kalpler ve 

Kendi gururunda/goygoyunda boğulmayan akıllar için

Her şey 

AÇIK İSTİHBARAT.
B.G.



http://acikistihbarat.com/Goruntule.aspx?id=10611

***

12 Ekim 2016 Çarşamba

Erdoğan ve Hocaefendi..." Kendi İpimi Kendim Çekerim "




Erdoğan ve Hocaefendi..." Kendi İpimi Kendim Çekerim "



Meyyal UygurAçık İstihbarat,06.06.2010



    Son aylarda ““Hocaefendi’nin sözcüsü” olmadığı ısrarla vurgulanan Hüseyin Gülerce,Baykal CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa ederken Pensilvanya’ya mesaj gönderince panikle, televizyon televizyon dolaştı şu mesajı verdi;

“Hocaefendi’nin, Baykal’a gösterdiği yakınlık, kesinlikle AKP ile cemaatin arasının açıldığı şeklinde yorumlanmamalıdır”!..   
 
Gülen’in, AKP ile arasının açılıp açılmadığını, “ılımlı İslam”dan sonra “ılımlı sol”a hizmet edip, etmeyeceğini zaman gösterecek. Ancak Erdoğan’la arasının açık olduğu kesindi. Gülen’in, İsrail’in Gazze’ye yardım götüren gemilere yaptığı saldırıdan sonra Wall Street Journal’e yaptığı açıklama bu gerçeği sadece somut bir biçimde delillendirdi.  
Aslında Erdoğan ve Gülen’in arası hiç olmadı. Çünkü aynı cemaatten değillerdi… Dahası siyasi ve dini liderlikte rakiplerdi… 

Her ikisi de bugüne kadar “ Düşmanımın düşmanı, benim dostumdur ” stratejisiyle birbirine katlandı. Ve bu tür işbirliklerindeki o “ mukadder gün ” geldi!.. 
 
Cengiz Çandar’ın, Hocaefendi’ye posta koyması az şey mi? 

Ya TBMM Filistin Dostluk Grubu Başkanı AKP’li Zeyid Aslan’ın, 

“Ben Fettullah Hoca’nın kendi açıklaması olduğunu düşünmüyorum. Eğer bu beyanat doğruysa ve bakış buysa doğru değil” 

demesi?.. 

Bu sözlerde, “ Hoca baskı altında konuşuyor, konuşturuluyor ” veya “ Birileri onun adına konuşuyor ” gibi vahim bir ima yok mu? 

O zaman, “ Bugüne kadar nerelerdeydiniz… Onu o yaban ellerde niye bıraktınız?.. Her türlü icraatınızda yegane referans Fethullah Gülen değil miydi? ” soruları sorulmaz mı? 
 
Yoksa AKP’liler de bundan sonra, “Gülen öldü, bu çakma Gülen” senaryosuna mı sarılacaklar?.. 

Wall Street Journal’e fotoğraf verilmesi, bu senaryolara karşı peşin tedbir olabilir!.. 
 
Zaman Gazetesi’nin şaşkınlığı, Gülen’in, Gazze yardımı ve İHH’ya yönelik eleştirilerini manşetten değil, etekten vermesi, en önemlisi sözlerini düzeltme çabası ise işin bam teli!..  
Cemaatin eğitim ve medya şeklinde ikiye bölündüğünü, medya kanadının akıl almaz bir şekilde siyasallaşmasının, Gülen’in “yavaş yavaş sızacağız” talimatına rağmen, T.C.’ye karşı adeta “Haçlı” taarruzuna geçmesinin Hocaefendi’yi çok rahatsız ettiğini, belki de korkuttuğunu söylüyorduk da kimse inanmıyordu.

Bakın artık Hoca’ya bile “ayar” çekiyorlar!.. 
 
Olayın bir başka boyutu da şu; Vakti zamanında partisinin, cemaatlerle ilişkisini sağlayan bir milletvekili, Erdoğan’ın cemaatlerin tabanını ele geçirdiğini, tepedekilerin hiçbirisinin etkisi kalmadığını, kendilerinin o “liderlere” ulaşmasının bir şekilde engellendiğini anlatmıştı. 

Anlaşılan doğruymuş!..        
 
Gülen’in Türkiye’ye gelmek isteğine Başbakan Erdoğan tarafından “rezerv” konduğu söylentileri de cabası!..  
Gülen’in “şahsi meseleleri” böyle…  
Artık o da, “Ulusalcılarla aynı çizgiye gelmek, ABD ve İsrail’in sözcülüğünü yapmakla”suçlandığına göre, işin uluslararası kısmına da bakalım.  
Fethullah Gülen’in, Almanya ve İsrail nezdinde de etkili olmak veya etkili hale getirilmek istendiği, son dönemde tamamen bu iki ülkeye ağırlık verildiği biliniyordu. 

Pişen aşa su katıldığı kesin!..
 
Ancak Gülen sadece bugün değil, Erdoğan’ın “one minute” şovunda kullandığı 2008 Gazze saldırısında da İsrail’in değil, ama Başkanlığa yeni seçilen Obama’nın“sözcülüğünü” yaptı. 

Gülen tonu çok düşük açıklamasında, 

“Uluslararası örgütler ve STÖ’lerin, insanlığın ortak vicdanını rahatlatacak adımlar atmasını” istedikten sonra “Bush döneminden çıkarılan derslerle, Obama yönetiminin daha barışçıl bir yol izleme imkanının belirdiği bir zamanda, İsrail’in masum insanlara bomba yağdırmasını” eleştirdi.       
 
O günlerde Zaman Gazetesi’nde ise bir yandan Gazze için ağlanıyor, öte yandan Obama’nın kendisini İsrail’e ne kadar adadığı anlatılıp, Başbakan Erdoğan eleştiriliyor ve “frene bas”tavsiyesi yapılıyordu. 

İşte Zaman’ın Washington Temsilcisi Ali H. Aslan’ın 29 Aralık 2008 tarihli yazısından bazı satırlar: 
 
“ Washington’da İsrail’le empati had safhadadır. ABD’de çok sevilen İsrail’i eleştirmek, başkan dahil, her babayiğidin harcı değil. Türk siyasetinde ise özellikle şimdilerde babayiğitliği ispatlamanın en önemli unsurlarından biri İsrail’i kınamak. 

Zaten Türk dış politikasının geleneksel çizgisi de, Filistinlilere daha müzahirdir. O halde Washington’un, Türkiye’nin Ortadoğu’da arabuluculuk gayretlerine, yüzümüze söylemese de, gerçekte soğuk bakmasına, Olmert’in daha geçen pazartesi ziyaret ettiği Ankara’da Gazze’yle ilgili planlarını, İsrail ve Suriye arasındaki dolaylı barış görüşmelerine şimdiye kadar başarıyla öncülük eden Türk tarafına anlatmamasına şaşmamak gerekir… Hazır Başbakan Erdoğan hakemlik rolünü unutup, tek yanlı ve aşırı sert beyanlarıyla yine İsrail lobisini ve camiasını kızdırmışken, aynen İsrail gibi, Washington’daki geçiş dönemi boşluklarından istifade edip 20 Ocak’a kadar Kongre’den Ermeni tasarısını geçirerek, kim vurduya gitmesini isteyenlere de gün doğmuş olabilir. ” 
 
Belli ki, 2 sene zarfında köprülerin altından çok suların geçmiş, değişen Gülen değil, medyası olmuş!..
Ez cümle; Şahsi veya uluslararası meseleler, Son açıklamasıyla Fethullah Gülen de Tayyip Erdoğan’ın ismini resmen çizmiştir!..  
                                           Erdoğan Ne Yapar?  
Artık  “En yakınlarından, Kardeşlerinden” dahi takdir görmeyen Erdoğan’ın öfkesi çok normal. O yüzden Gazze üzerinden başlattığı meydan savaşına şaşmamak gerek.  
Erdoğan’ın ruh hali ve gidişatını anlamak isteyenlere, “ Vakanüvis ”i Yalçın Akdoğan’ın, AB ve ABD’nin Türkiye’yi çepeçevre kuşatmasını sağlayan 17 Aralık 2004 zirvesinin perde arkasını anlattığı “ Tarihe Düşülen Notlar ” isimli kitabından bir bölüm aktaralım. 

Erdoğan AB’nin o belgesini görünce, “ Bunlar bize dürüst davranmıyor ” der ve devam eder:  
 
“ Kendi ipimi kendim çekerim… Başkasına çektirmem!.. ”            
Neticede; AB belgesini kabul ederek, “İp”ten kurtulur!..  
Erdoğan, Gazze meydan savaşından şimdilik “ Kazançlı ” görünüyor. Anayasa Mahkemesi, Anayasa değişiklik paketini iptal etmez, ülke referanduma giderse, Gazze’yi “ Oya tahvil ”e, arkasından da erken seçim baskınına oynadığı anlaşılıyor. 
Ya Anayasa Mahkemesi’nden iptal gelirse?.. 

Acaba en başından referandum sandığının yanına, erken seçim sandığını koymamasının pişmanlık ve sıkıntısını yaşıyor mudur? 

Ve dahi seçime gitme zemin ve zamanını bulabilir mi?
 
Akıbetin belirleyicisi zannımca İran olacak… 

BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylama için ABD’nin tehdit gibi, “Herkesin gönlünü yapacak zamanımız yok” açıklamasını bir kenara not edin. “Delikten süpürülme” de yaşanabilir, “son dakika uzatması” da!.. 
 

Son bir denklem; Gülen ABD’ye, Gül Gülen’e, Davutoğlu hepsine yakın… 

Davutoğlu, Mesut Barzani’ye “Kak”, Barzani de Ahmet Türk’e, “Kak” dedi… 

Demek ki, Davutoğlu ve Türk “Kardeş”miş. 

Öyleyse bu denklemden ne sonuç çıkar!..   

..