Ömer Çokgör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ömer Çokgör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Şubat 2016 Pazartesi

EŞREF BİTLİS SUİKASTİ, BÖLÜM 7




 EŞREF BİTLİS  SUİKASTİ, BÖLÜM 7



CUMHURİYETİN VAKUR GENERALİ, 

Bir Sosyalist Partinin Anma Toplantısı Düzenlediği İlk Orgeneral

Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in uçağının kaza değil, sabotaj sonucu düştüğünü kanıtlarıyla ortaya çıkaran İşçi Partisi, 4. ölüm yıldönümünde Org. Bitlis’i anma toplantısı düzenledi. Org. Bitlis şehit edildiği gün, 17 Şubat 1997 Pazartesi, saat 18.00’de Ankara Harb İş Salonu’ndaki toplantıda anıldı. Org. Bitlis’i tanıtan bir sinevizyon gösterisinin ardından İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in yanı sıra, oğlu Tarık Bitlis ve uçağın 2. pilotu Yüzbaşı Tuğrul Sezginler’in ablası Saime Sezginler de birer konuşma yaptı.

Türkiye tarihinde ilk kez bir sosyalist parti, bir orgeneral için anma toplantısı düzenledi. Çünkü ilk kez, Türkiye’nin bir orgenerali, CIA tertibiyle şehit edilmişti.

Şövalye Tavrını Sürdüren Bir Kuvvet Komutanı *

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde artık iki tür subaydan söz ediliyor: Kıta subayları ve salon subayları. Hizmet sürelerinin çoğunu karargâhlar ve dış görevlerde geçiren subaylara salon subayı deniyor. En zahmetli görevleri üstlenip elini taşın altına koyan subaylar da, kıta subayı olarak anılıyor.

Orduda daha çok sevilenler, kuşkusuz yaşamlarını astlarıyla birlikte geçiren kıta subayları. Ne yazık ki, terfilerde tercih edilenler, NATO kalıplarına sıkı sıkıya uyan salon subayları oluyor. NATO’ya girip, Amerikan ordusunun kurallarını benimsemenin getirdiği bir durum bu. Bir de TSK’nın daha eskilerden süren bir geleneği var: Şövalye tipi subay. Bu, ilkelerini mevki ve makamın üstünde tutan subaylar için kullanılan bir niteleme. Kıta subaylığını tercih edenlerin çoğu, bu özelliği taşıyanlar. Ta, Osmanlı Devleti’nin son döneminden, Mustafa Kemal’in askeri okul öğrencisi olduğu dönemden sürüp gelen bir gelenek. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri okullarında da, subaylara bu niteliği kazandırmaya öncelik veriliyor. 27 Mayıs sonrasında ilk büyük tırpanı yiyen bu gelenek, 12 Mart ve 12 Eylül’ün darbeleriyle iyice tahrip edilmiş durumda. Bugün subaylar, harp okullarından genç bir teğmen olarak çıktıklarında, bu özelliği edinmiş olsalar bile, ancak taviz vererek yükselebiliyorlar. İşte Orgeneral Eşref Bitlis, şövalye subay tipini, kuvvet komutanlığına kadar taşımış özel bir örnek. Oğlu Tank Bitlis’in, bir sonraki bölümde anlattığı gibi, ulusal onuru her koşulda koruyan, vakur, aydın bir cumhuriyet generali.

* NATO üyeliği ve ABD’ye kölece bağımlılığı getiren ikili antlaşmalara karşın, TSK’de Cumhuriyet Devrimi’nin derin izlerinin bulunduğu, Kuzey Irak’ta CIA peşmergeleriyle Çekiç Güç karargâhını tasfiye eden operasyon ve 28 Şubat tarihli MGK kararlarıyla kanıtlandı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, emperyalizme karşı mücadelenin ateşi ve Cumhuriyet Devrimi’nin büyük atılımı içinde oluşmasının getirdiği yapı, bütün aşınmalara rağmen yok edilemiyor. NATO kurslarından, CIA sınavlarından geçse bile, Cumhuriyet’in ilkelerine bağlı subayların komuta konseyinin tepelerine çıkabileceği, Amerikan gözlüğüyle bakıldığında anlaşılmayacak bir olgudur. Neoliberal 2. Cumhuriyetçilerin TSK’ya “demokrat ve antimilitarist” hücumunun arkasındaki gücün. Yeni Dünya Düzeni’nin patronları olduğu biliniyor. Bir kısım aydınımızın da bu kervana katılması, teorilerinin düzgün olmamasından ve ülkeye yabancılaşmış olmalarından kaynaklanıyor.
Bu “şaşırtıcı” tablo, Türkiye’nin, yüzyılın başında gerçekleştirdiği Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki büyük dönüşümün ve Türkiye’nin, tarihin hiçbir döneminde sömürge olmadığı gerçeğinin bir sonucudur. Tabii ki tayin edici olan, Türkiye halkının sırtını bu kaleye dayanarak yürüttüğü mücadeledir. Hesapları değiştiren, 1989 Bahar eylemleriyle başlayan, işçi sınıfının başını çektiği halk hareketidir. Bugün, aydınlanma devrimini ve Cumhuriyet’in ekonomik kazanımlarını korumak için diş dişe verilen milyonların mücadelesi, o “paşa”yı halkın safına çeken itici güçtür. Tarihin, coğrafyanın haysiyeti, yolundan sapmışları bile geri çevirmektedir. “Tak-şak paşa” Güreş’lerin, “NATO’ye girdik Hava Kuvvetleri’ne ihtiyacımız yok” diyen Menderes’in, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhunlar’ın, CIA şefi Paul Henze’nin “Our boys” dediği 12 Eylül’ün beşibiryerdesinin yanında Eşref Bitlis’ler de var. Şövalye tavrını kuvvet komutanlığında sürdürmede Org. Bitlis’in bir istisna olmadığı, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya örneğiyle de perçinlendi. Erkaya’nın Cumhuriyetçi kişiliğinin çarpıcı iki boyutu, bir gün arayla gazete sayfalarına taşındı. Milliyet’ten Yavuz Donat, 21 Eylül günü, Deniz Harb Okulu’nda Oramiral Erkaya’nın başlattığı öğrenci inisiyatifini yazdı. 22 Eylül tarihli Sabah’ta ise M. Ali Birand, Erkaya’nın çıkacak yasayı beklemesi önerilerini elinin tersiyle itip, yazlığını satarak tedavi parasını sağladığını yazdı.

Hep En Kritik Görevlerde

Eşref Bitlis, 1933 Malatya doğumlu. Ana baba terzilik yapan yoksul bir ailenin çocuğu. En büyük şansı, sağlam bir Cumhuriyet eğitimi alması. Malatya Lisesi’nden arkadaşlarının büyük çoğunluğu, yüksek eğitimini sürdürüp mesleğinde başarılı olmuş kişiler. Genç Eşref Bitlis, lise eğitimini tamamlayıncaya kadar bölgenin dışına çıkmamıştır. Deniz görmemesine karşın, amacı deniz subayı olmaktır. Ama bir arkadaşı, gidip kaydını Kara Harp Okulu’na yaptırır. Eşref Bitlis, 1952 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun olup teğmen rütbesini alır. Dönemin gözde sınıflarından topçuluğu tercih eder. 1954 yılında Topçu Okulu’nu bitirir. Elazığ ve Erzurum’da çeşitli topçu birliklerinde komutanlık yapar. 27 Mayıs 1960’ı Trakya’da Uzunköprü’de üsteğmen olarak karşılar. Kıtalarda göze giren Bitlis, kurmaylığı tercih eder. 1966 yılında Kara Harp Akademisi’ni bitirir. Hemen ardından yabancı dil bursu kazanıp Almanya’ya gider. Goethe Enstitisü’nü bitirdiği 1967 yılında, iddiasını bilgiyle güçlendirme tavrına hız verir. 1969’da Silahlı Kuvvetler Akademisi mezunu kurmay binbaşıdır. Amasya’da Tugay Harekât ve Eğitim Şube Müdürlüğü ve Kurmay Başkanlığı görevlerinde bulunur. Ardından Kara Harp Akademisi öğretim üyeliği yapar. Adalet Partisi’nin, Cumhuriyet’in kazanımlarını ortadan kaldırma tavrına karşı örgütlenen subay hareketin içinde yer alır. “9 Martçılar” diye anılan Sol-Kemalist subay örgütlenmesinin merkezindedir. Amerikancı darbecilerin 12 Mart 1971’de yönetime el koymasının ardından Türkiye’den uzaklaştırılır. 1973 yılında Alman Kara Harp Akademisi’nden de diploma alarak Türkiye’ye döner. Bir yıl Kara Harp Akademisi’nde başöğretmen olarak görev yapar. 1. ve 2. Kıbrıs Harekâtları’nda görev yapan sayılı alay komutanları arasındadır. Ardından yine kritik bir göreve atanır.

1978 yılına kadar Konya’daki Yurtiçi Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanıdır. 1978’de Tuğgeneralliğe terfi eder etmez, Bolu Komando Tugay Komutanlığı’na atanır. Türkiye’nin en seçkin birliklerini eğitip barındıran bu tugayda tam dört yıl görev yapar. 12 Eylül darbesinde Bolu’da görevlidir. 1982’de Tümgeneral olur. Ve yine olağandışı bir tayinle en seçme subayların yollandığı Kıbrıs’taki 28. Tümen Komutanlığı’na atanır. İki yıl Kıbrıs’ta görev yaptıktan sonra, 3. Ordu Kurmay Başkanlığı’na atanır. Korgeneral olduğu 1986 yılına kadar Erzurum’daki 3. Ordu Karargâhı’ndadır. Buradan Korgeneral rütbesiyle Gelibolu’ya atanır. En önemli kolordulardan sayılan 2. Kolordu Komutanlığı’nda 2 yıl kalır. 1988’de Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı’na atanır. 1990’da Orgeneral olur ve olağandışı bir tayinle Jandarma Genel Komutanlığı’na getirilir.

Org. Bitlis, “Kıbrıs Harekât Madalyası” ve “Türk Silahlı Kuvvetleri Üstün Hizmet Madalyası” almaya hak kazanmış az sayıda subaydan biridir.

Körfez Savaşı’nda Özal’a Direndi

TSK’de, kuvvet komutanlıklarına atanmadan önce ordu komutanlığı yapmış olma geleneği vardır. Orgeneral Bitlis, bu engele takılmadan, en sıkışık dönemde bu makama oturdu. Körfez Savaşı’nda Türkiye’yi cepheye sürmeye çalışan ABD’nin ve Özal’ın oldubittilerine direnen “paşaların” başındaydı. Körfez Savaşı’nın ardından “globalleşen” Kürt sorunuyla baş etme yükünü omuzladı. Sorunun çözümü için belirlediği Irak Kürtlerini Bağdat’la anlaştırma politikasının başarısı, ölümünden üç yıl sonra kendini gösterdi. Başından beri Çekiç Güç’e karşı çıktı. Jandarma Genel Komutanlığı süresince Çekiç Güç’ün suçlarının çetelesini tuttu. Bunları rapor edip, Genelkurmay Başkanı’na, Başbakan’a ve Cumhurbaşkanı’na verdi. Bununla da yetinmedi, Çekiç Güç’ün yasadışı ve Türkiye karşıtı faaliyetlerini kamuoyuna duyurmak için basına yardımcı oldu.

Özal’ın “Bush’a Şükran Mektubu”nu Basına Sızdırdı

Basında en çok sevdiği yazar Uğur Mumcu’ydu.
Özellikle Körfez Savaşı’ndan sonra Turgut Özal’a açık tavır aldı.
Amerika’nın Kürt planlarının karşısına dikildi. Türk Silahlı Kuvvetleri içinde Çekiç Güç’e eleştiriler onun döneminde yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.

Özal ile Orgeneral Bitlis’in başında olduğu Türk Silahlı Kuvvetleri içinde Amerika’ya mesafeli kesim arasındaki ilişkilerin en gergin olduğu dönemde, “Şükran Mektubu”, basında bir bomba gibi patladı. Gazeteci Muammer Yaşar Bostancı, Cumhurbaşkanı Özal’ın, Amerikan Başkanı George Bush’a yazdığı “Şükran Mektubu”nu, Sabah gazetesinde tam metin olarak yayımladı. Haber, Özal’ı çok kızdırdı. Mektup, Bostancı’nın eline nasıl geçmişti? Orgeneral Bitlis, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın, Amerikan Devlet Başkanı’na “şükran duyguları” içinde yazdığı mektuba tahammül edememişti. Türkiye kamuoyunun da, bu mektuptan haberdar olması gerektiğini düşünüyordu. Mektubun Bostancı’ya bizzat Bitlis tarafından iletildiği söylendi.

ABD’nin Hedefi Oldu

Org. Bitlis, yalnızca Çekiç Güç’ü karşısına almıyordu. ABD’nin Kuzey Irak’ta, kendine bağlı bir Kürt devletçiği kurma planlarını da boşa çıkarmada büyük başarı gösterdi. Bu nedenle defalarca ABD Büyükelçiliği ve JUSMMAT Komutanlığı tartından şikâyet edildi. 17 Aralık 1992’de, Kuzey Irak’a giderken, Çekiç Güç uçaklarınca helikopteri taciz edildi. ABD’li subaylar, Çekiç Güç gözlemcisi Türkiyeli meslektaşlarına, “Amerika’nın menfaatleri, bir Türk orgeneralinden daha değersiz değildir” diyorlardı.

ABD Savunma Bakanı Dick Cheney’in onayıyla, 10 Ocak 1993’te, Adana’da İncirlik Üssü’nde, ABD Dışişleri Bakanlığı Kuzey Afrika ve Yakındoğu Masası sorumlusu Elizabeth Shelton’un başkanlığında düzenlenen toplantıda cinayet kararı verildi.

Çekiç Güç ve JUSMMAT’ta görevli Amerikalı subayların da katıldığı toplantıda, suikast; Özel Harpçi Türk subaylara havale edildi. 17 Ocak 1993’te Güvercinlik’ten Diyarbakır’a hareket eden uçak, 7 dakika sonra düşüp parçalandı.

Ölmeseydi Genelkurmay Başkanı Olacaktı

Orgeneral Eşref Bitlis’in kanlara bulanmış üniformasının sağlam kalan bölümlerinden birinde apoleti sallanıyordu. Yani orgenerallik armasıyla 4 yıldız. Bunlar, bir kurmay subayın varabileceği en üst 5 makamdan birinin simgesiydi. Bundan sonraki aşama, Harbiye’ye giren her gencin mesleki olarak varabileceği en üst makam olan Genelkurmay Başkanlığı’ydı. Bitlis ölmeseydi, o yılın Ağustos’unda, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhittin Fisunoğlu’ndan sonraki dönemin Genelkurmay Başkanı olacaktı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in görev süresi dolmuştu. Fisunoğlu’ndan boşalan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın en güçlü adayı Orgeneralliğinde 3. yılını bir kuvvet komutanı olarak tamamlayan Bitlis’ti. Bu makama talip olan 1. Ordu Komutanı personel sınıfından Orgeneral olan İsmail Hakkı Karadayı’ya karşı, muharip görevlerde bulunması nedeniyle avantajlıydı. Orgeneral Fisunoğlu’nun, kötüye giden durumu düzeltmek için Orgeneral Bitlis’i tercih etmesi en makul olanıydı. Ancak Orgeneral Bitlis, uçağı düşürülerek ekarte edildi, Genelkurmay Başkanlığı’na neredeyse kesin gözüyle bakılan Orgeneral Fisunoğlu’nun ayağı da, olağandışı bir tutumla emekliye sevk edilerek kaydırıldı. 12 Eylül sonrasının en Amerikancı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’in görev süresi bir yıl uzatıldı. CIA görevlisi Tansu Çiller, o yılın Haziran’ında, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı oldu. Çiller-Güreş ikilisi, ABD’nin bir dediğinin iki edilmediği bir dönemi birlikte yürüttüler. Güreş, bu durumu, “Çiller şak diye söylüyor ben tak diye yapıyorum” diye veciz bir şekilde ifade etmişti. Güreş, hizmetinin ve suçlarının karşılığında, Çiller’in kontenjanından DYP milletvekili yapılarak ödüllendirildi. 24 Aralık 1995 seçimlerinde Kilis milletvekili yapıldı. Böylelikle, bu dönemde ağır suçlar işleyen Çiller Özel Örgütü’nün şefleriyle birlikte o da, dokunulmazlık zırhına kavuşturulmuştu.

Ama Cumhuriyet yıkıcılığı faaliyetinde en aktif konumlarda bulunup, Refahyol koalisyonunu son ana kadar terk etmeyen Doğan Güreş’e TSK’nin tepkisi sert oldu. Kahramanmaraş’ta Genelkurmay Başkanlığı sırasında inşa edilen bir kışlaya verilen adı, kışla duvarından silindi.

General Palton’un Akıbeti

Org. Bitlis, silah arkadaşlarınca, İkinci Dünya Savaşı’nın ünlü komutanlarından General Patton’a benzetiliyor. ABD’li General George Patton, Kuzey Afrika’da, Hitler’in ünlü panzerlerini çöle gömmesiyle ün kazanmış, ABD’nin en seçkin generallerinden. Sicilya’nın kurtarılmasının ardından, Batı Avrupa’nın Nazi işgalinden kurtarılması harekâtının komutanlığını yaptı. Askeri okullarda, ataklığı, yerinde verdiği kararları ve ileriye yönelik planlarının isabetiyle örnek gösterilir. General Patton’a ün kazandıran bir diğer özelliğiyse, doğruluğuna kanaat getirdiği kararları kimseye bakmadan, cesaretle uygulamasıydı. Orgeneral Bitlis’e de “TSK’nin General Patton’u” unvanı en çok bu özellik nedeniyle takılmıştı. Ne yazık ki, akıbetleri de aynı oldu. Orgeneral Bitlis’in, bir CIA tertibiyle katledildiği kanıtlarıyla ortaya çıktı. ABD yönetimi, General Patton engelinden de kaza süsü verilen bir suikastla kurtuldu. General Patton, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Bavaria Askeri Eyalet Başkanı iken, ABD yönetimiyle ters düşmüştü. Tavrını açıkça ilan etmesinin bedelini yaşamıyla ödedi. 9 Aralık 1945’te, Heidelberg’de bir Amerikan çavuşunun kullandığı aracın çarpması sonucu boynu kırılarak öldü. General Patton’u ortadan kaldıran bu “kaza”nın üstündeki örtü kalkmadı.

9 Martçı Tümgeneral Celil Gürkan Açıkladı: “Bitlis Kuryemizdi”

Aydınlık gazetesi Ankara Temsilcisi Hikmet Çiçek, Eşref Bitlis’in kişiliğini tanımak açısından önemli bir nokta olan 9 Martçı kimliğini aydınlattı:

12 Mart 1971 askeri darbesinden önce yaşanan sürecin en kritik tarihi 9 Mart. 12 Mart bir bakıma, 9 Mart’ta yapılması düşünülen askeri harekâta karşı yapıldı.

9 Martçılar, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde İttihat ve Terakki’den beri süregelen Jakoben geleneğin temsilcileriydi.

“Hürriyet” isteği ile dağa çıkan Resneli Niyazi’lerin, 31 Mart gerici ayaklanmasını bastırmak için Harekât Ordusu kuranların, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimleri ile Türkiye tarihinin en büyük zaferini kazanan Kemalistlerin, Kuvayı Milliyecilerin ve nihayet 27 Mayıs 1960 askeri harekâtı ile Bayar-Menderes diktatörlüğünü deviren Jakoben geleneğin bir devamıydı.

Kara, Hava ve Deniz kuvvetlerinde, özellikle genç subaylar arasında şekillenen örgütlenmeler, zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler (9 Martçıların arasındaki kod adıyla Selim Bey) ile Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur’un (kod adı Yavuz Bey) şahsında liderlerini buldular.

9 Mart’ta kartlar ortaya döküldü. Ordu içindeki öbür klik galip geldi.

9 Mart, bu harekete katılanların deyişiyle, Gürler-Batur ikilisi tarafından “satıldı”. İki kuvvet komutanı, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ile uzlaştı.

Dört komutanın, muhtırayı vermelerinden dört gün sonra, 16 Mart günü, 5 general/amiral ile 8 albay, tepeden inme bir kararname ile emekliye sevk edildi.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı Plan Prensipler Başkanı Tümgeneral Celil Gürkan, Genelkurmay Merkez Daire Başkanı Tümgeneral Şükrü Köseoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Daire Başkanı Hava Tuğgeneral Ömer Çokgör, Milli Savunma Bakanlığı Teftiş Daire Başkanı Tuğgeneral M. Ali Akar, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Teknik Daire Başkanı Tuğamiral Vedii Bilget, Kurmay Albay Nedim Arat, Kurmay Albay Bahattin Taner, P. Albay Kadir Tandoğan, P. Albay Ömer Şamlı, Kara Pilot Albay Hidayet Ilgar, Muhabere Albay Mehmet Namlı, Tank Albay Kadir Ok ve Tank Albay Cavit Bayer’den oluşan 13 subayın askerlik yaşamı, o gün, Genelkurmay’dan kendilerine iletilen birer “sarı zarf” ile sona erdi.

Ardından operasyonlar başladı. Ordudan tasfiyeler, sıkıyönetim ilanı, sabotajlar, provokasyonlar, aydınlara yönelik baskılar… Ziverbey Zihni Paşa Köşkü’nde işkenceli sorgular… Türkiye’nin, gelecek yıllarda faili meçhul çok sayıda cinayete ve olaya damgasını vuracak olan kontrgerilla ile tanışması da aynı günlerde yaşandı.

Talat Turhan: Ziverbey’de Bitlis Aleyhinde ifade istediler

O dönemde Harp Akademileri Komutanlığı’nda bir binbaşı, öğretmen olarak görev yapıyordu. O öğretmen, geleceğin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’ti.

Binbaşı Eşref Bitlis, yalnızca öğretim görevlisi değildi. Silahlı Kuvvetler içindeki örgütlenmelerden o da etkilenmişti. 27 Mayıs’ın teğmeni, 9 Martçıların İstanbul kanadına dahildi. 9 Martçıların etkin isimlerinden Emekli Kurmay Yarbay, yazar Talat Turhan, Bitlis için, “Birlikte ihtilal planladığımız bir subaydı” diyor.

Talat Turhan, “Orgeneral Bitlis’i kim öldürmüş olabilir?” sorusuna, “Bizleri, Ziverbey’de işkenceli sorgulardan kim geçirdiyse onlar” yanıtını veriyor.

12 Mart döneminin en uydurma davalarından biri olan, “Bomba Davası”nın bir numaralı sanığı Talat Turhan, Ziverbey sorgucularının kendisinden, Binbaşı Eşref Bitlis aleyhine ifade almak istediklerini söylüyor.

Emekli Tümgeneral Celil Gürkan ise, “ Bitlis kuryemizdi ” diyor!

Gürkan, Eşref Bitlis’i şöyle anlatıyor:

“Eşref Bitlis’le temasımız oldu. Binbaşı idi o zamanlar. İstanbul’dan özel bir misyonla geldi. Kara Kuvvetleri Plan Prensipler Başkanı olarak benimle konuştu. İstanbul’dan gelip benimle konuşmak için randevu aldı ve bizlerin arasındaki parolayı söyleyerek kendini tanıttı. Rütbesi icabı, ‘kurye’ görevini görüyordu. Rütbesi gereği üst kademe toplantılarına katılmazdı tabii. Karar verici konumda değildi ama bizim arkadaşımızdı.

“Ben emekli olduktan çok sonra, Muharip Gaziler Derneği Genel Başkanı olarak Bolu’ya gittim. Orduevi’nde kalıyordum. Eşref Bitlis de Bolu Jandarma Tugay Komutanı idi. Orduevlerine emekli de olsa üst rütbeli bir kişi geldiğinde, orduevi müdürleri, garnizon komutanına haber verirler. Benim geldiğimi de
Bitlis’e haber vermişler. Hemen telefonla aradı. ‘Paşam, neden gelişinizi haber vermediniz, size gücendim. Yarın akşam yemeğini beraber yiyelim’ dedi. Döneceğimi söylediysem de bırakmadı. Akşam, bahçede bize güzel bir yemek verdi. Tatlı tatlı sohbet ettik. Eski anılarına ‘hafifçe’ temas etti. Tabii ben de kendisini müşkül durumda bırakamazdım. Allah rahmet eylesin, iyi bir asker, iyi bir komutandı.”

***

OĞLU BABASINI ANLATIYOR,

Tarık Bitlis: “Babamdan Parayla Ölçülmeyecek Çok Büyük Bir Miras Kaldı”

Tarık Bitlis, Orgeneral Eşref Bitlis’in oğlu. Ailenin büyük çocuğu. Bir de kız kardeşi var. Orgeneral Bitlis 23 yaşındayken doğmuş. Memur çocuklarının kaderidir, bütün Türkiye’yi dolaşırlar. Subay çocukları bir adım öteye geçer, babalarıyla birlikte askerlik yaparlar.

Tarık Bitlis’le babası arasında sıradışı bir ilişki var. Gazeteciler ona şimdiye dek, hep babasının uçağının düşmesine ilişkin sorular sordular. Tarık Bitlis haklı olarak, bu sorunun birinci derecede muhatabının Genelkurmay Başkanlığı olduğunu söyledi. Olayla ilgili kanaatlerinin bir yurttaşın değerlendirmesi olduğunu belirtti.

Tarık Bitlis’le evinde üç saatlik bir görüşme yaptık. Bilinmeyen yönleriyle Orgeneral Eşref Bitlis’i anlattı.

“Orgeneral Bitlis nasıl bir babaydı?”

Tarık Bitlis: “Yaşamımı etkileyen birkaç olay anlatayım. Lise 1’inci sınıftaydım sanırım. O zaman, okula gitmediniz mi veliden imza isterlerdi. Babama götürdüm kâğıdı. ‘Bu ne?’ dedi. Ben de, ‘İşte gitmedik okula, imza edecekmişsin’ falan dedim. ‘Bundan sonra beni bu tür işlerle uğraştırmayacaksın’ diyerek kâğıda bir imza attı ve ‘Bu benim imzamın kısa şeklidir. Okula gitmediğin zaman kendin bu imzayı atarsın. Bir daha bana böyle lüzumsuz şeyler getirme!’ dedi. Yanı sıra bir de uyarı yaptı: ‘Bizim zamanımızda devamsızlığın bir limiti vardı. Sanırım şimdi de vardır. 30 gün mü 20 gün mü, onu öğren, imzayı ona göre at. Sınırı aşarsan benden çözüm bekleme’ dedi. Ondan sonra ben çok nadir okula gitmemezlik ettim. Çünkü, okula gitmememin bir anlamı kalmadı.

İkinci olay şöyle: Üniversite yıllarım çok olaylıydı. Öğrenci olayları falan oldu, ben okul değiştirdim. Yaşım 20 falandı. Teknik Üniversite’den ayrıldım. Yeniden imtihanlara gireceğim. Kaos içindeyim. Bir akşam, ‘benim askere gitmem lazım, askere gideyim’ diye tutturdum.”

“Evde Maaş Demokratik Bir Şekilde Bölüşülürdü”

“Yıl kaç?”

Bitlis: “Bolu’daydık, 82 ya da 81. Sigarasını dudak tiryakileri gibi içerdi. O akşam içkisini de yudumluyordu. Çok sakin bir sesle, ‘Benim maaşım belli, biliyorsunuz ki bu maaşı yıllardır demokratik bir şekilde bölüşüyoruz. İşte annenin harçlığı, kız kardeşinin harçlığı, senin harçlığın. Sen 19 yaşına da gelsen, 24 yaşına da gelsen bir şey üretmediğin sürece böyle devam edecek. Bir kere boştayım diye, maddi açıdan babama zarar veriyorum diye düşünme. Diğer taraftan parayı almayayım diye şövalyeliğe girme. Bu parayı almazsan, benim için 2 şişe daha fazla rakı parası olur ya da bir ceket daha fazla alırız. Yani büyük bir para da değil. Almayarak bana bir katkın da olmaz. Ben sana baba olarak şu garantiyi veririm: İster çalış, ister oku. Ne yaparsan yap beni ilgilendirmez. İstersen evlen. Ömrü billah, ben yaşadığım sürece, bu paranın bu kadarı sana aittir. Ha azdır çoktur dersen, o da maaşla ilgili. Şikâyet de etmemen lazım. Çünkü ne artış olursa aynı artış sana yansır’ dedi. Ve ‘Buna rağmen hâlâ askere gitmek istiyorsan’ diyerek hemen zile bastı. Bir asker geldi. ‘Şu Bolu Askerlik Şubesi’ni bağlayın bana’ dedi. Telefonu bağladılar. Gece vakti oluyor bu. Dedi ki, ‘Bizim oğlan askere gitmek istiyormuş, sabah gelecek işlemleri ne ise, ne evrak lazımsa hazırlayın. Bir an evvel gitsin, sıkıntıya düşmesin’ dedi, kapattı telefonu. Ben o akşam oturdum düşündüm, askere gideyim mi gitmeyeyim mi? Tabii askere gidemedim. Ama ben emindim, eğer gideceğim diye sürdürseydim, ertesi gün askerdim. Kesinlikle, verdiği kararı geri almazdı. Normalde ne beklenir, babanın, ‘askere gidip de ne yapacaksın oğlum, otur, yapma, etme, eyleme filan demesi, sonra oku adam ol’ demesi değil mi? Yani böyle bir tavır bekliyorsunuz, ama bunların hiçbirisi gelmiyor. Son derece gerçekçi bir tablo çiziyor. Boş konuşmamayı öğrettiği gibi, bir genci nasıl yönlendirmenin de örneği. Bu beni çok etkiledi yaşamda.”

“Evde paralar demokratik bir şekilde paylaşılıyor dediniz. Kaç yaşından itibaren?”

Bitlis: “Ben kendimi bildim bileli öyledir. Zaten maaşlar belli. Herkesin yaşına, ihtiyacına göre belirlenir. Bizim hiçbir zaman büyük bir birikimimiz de olmadı zaten. Yani oraya yatıralım buraya yatıralım gibi tutkularımız olmadı. Bildim bileli hep böyle kısıtlı bir parayla geçindik. Yaz tatiline çıkılacaksa herhalde Oyak’tan falan para çekiyordu. Mesela giyim kuşam alımında da aynı yöntem uygulanırdı. Diyelim kışa giriyoruz, ailece oturulur, kimin neye ihtiyacı var, konuşulurdu. Derdik ki, ne kadar, şu kadar. Adam başı paylaşılır. Herkes gitsin kışlığını karşılasın denirdi.”

“Gidip kendiniz mi alıyordunuz?”

Bitlis: “Ben bir kış paltosuz gezdim ve dondum. Böyle bir üleşimde parayı aldım. O sırada Hacettepe’de okuyorum. Gidip üst baş alacağım. Adamcağız ona göre bir şey vermişti. Ceket, ayakkabı falan alacağım. Hiç unutmam, gittim çizme aldım. Beğendiğim çizme biraz pahalıydı, onu aldım. Palto almadık, parayı da yedik. Öğrencilik hali. O kış devamlı ceketle dolaşıyorum. Hatta bir kere, ‘ne oldu, parayı yedin herhalde’ diye sordu. Yok, bir aksilik oldu dedim. Güldü geçti. Böyle durumlarda bir şey de söylemezdi. Yani bir şey yapılacaksa onu baştan söylemiyorsa sonra da karışmazdı. Peşine düşüp taciz etmezdi. ‘Aldın mı, almadın mı? Bak bir daha vermem’ demezdi. Ama ondan sonra ben, tabii hemen ikinci mevsim paramı ihtiyacıma göre düzenledim. Ondan aldığım dersler şunlar: Bir; insan doğruyu söylemeli; yanlışı oldu mu görmeli, ikincisi; sınırlarını herkes kendisi çizmeli. Ancak, hep vurguladığı şuydu: ‘Olaylarda sınırlarını çiz, ama bu sınırların da yalnız senin sınırların değil, toplumun içinde de bir sınırlar olduğunu bil ve ona uyuma da çok dikkat et.”

“Senin Adına Gidip Kız İstemem”

“Sorumluluk sizde yani?”

Bitlis: “Hep bendeydi, yaşam boyu hep sorumluluk bende oldu. Mesela evlenirken çok hoş bir tavır aldı. Normal sürece girdik, işte, gidilecek kız istenecek falan. Babam, ‘Ben senin adına gidip hiçbir yerden kız mız istemem’ diye diretti. Nasıl olur deyince, şöyle açıkladı: ‘İstemem derken şunu kastediyorum: Ben gideceğim kızın babasına, ‘oğluma sizin kızınızı istiyorum’ diyeceğim. Eh ondan sonra diyelim ki bir terslik çıktı, anlaşamadınız, uzlaşamadınız, benim sözümü dinleyecek misiniz o zaman? Hayır! İkiniz de haklı olarak, ‘biz anlaşamadık’ diyeceksiniz. E… adama sözü ben verdim ne olacak? Böyle saçma şey olmaz.’

“Ne yapabileceğini de anlattı: ‘Ben giderim sizin bu anlaşmanıza, anne baba olarak karşı olmadığımızı, bundan mutluluk duyacağımızı söylerim.’ Bu kadar da inceydi yani.”

“Cumhuriyet Eğitiminin Birikimi”

“Bu yaşam tarzını, bu ilkeleri nasıl edinmiş?”

Bitlis: “Tabii gençliğini bilemiyorum. Ama yaşadığı çevreyi biliyorum. Bize hep, ‘sizler şanslısınız, ben futbol maçları haricinde lise bitene kadar Malatya dışına çıkmadım’ derdi. Lise takımında futbol oynarmış, takım bir yere giderse, Elazığ’a falan, oralara gidermiş. Malatya’dan çıkışı lise sonrası. Anlattığına göre denizci olmak istermiş, gemici. Malatya’da nerde gemi görmüşse! İşte olamamış o zaman, herhalde imtihan mimtihan da yokmuş, arkadaşlarından birisi gelmiş kaydettirmiş, öyle subaylığa geçmiş. Harp Okulu eğitiminden çok şey almış mutlaka. Annem ‘baban yurtdışına gittikten sonra daha değişti’ der. Bu noktayı o da önemserdi. Bir subayın, daha doğrusu bir insanın dünyayı görmesinin neleri değiştirebileceğini annem çok net ifade eder. ‘Almanya sonrası baban daha bir şey oldu’ der.”

“Sizin ailede başka subay var mı?”

Bitlis: “Yo, dedem terzi, babannem terzi, amcam yüksek mimar. Başka subay yok, subaylıkla hiçbir alakamız yok.”

“Amcanızın mı etkisi olmuş okumasında?”

Bitlis: “Yo amcam ufak, daha küçük, zannedersem sağdan soldan, memleketten gelen parayla okumuş.”

“Bu ilkeleri edinmesinde ailesinin ya da öğretmenlerinin mi etkisi olmuş?”

Bitlis: “Bakın şu çok ilginç. Malatya’da aldığı lise eğitimi, çok kaliteli bir eğitimmiş. Kendi yaşıtları, okul arkadaşlarının çoğu, o liseden çıkıp yüksekokullarda doçent, profesör falan olmuş kişiler. Cumhuriyet sonrası verilen eğitimin en alevli zamanı. Düşünebiliyor musunuz, o senelerde Malatya lisesinde alınan Fransızcayı, siz 1970’lerde yurtdışında gidip kullanabiliyorsanız. Bu büyük başarı. Babam 1933 doğumlu, 15 sene koyun, işte 48-50’lerdeki lise eğitimi insanı böyle yetiştiriyor.”

“Hem de Malatya’da!”

Bitlis: “Ben babamın birikimini Cumhuriyet eğitimine bağlıyorum. Yalnız babam da değil, amcam Güzel Sanatlar Akademisi mezunu, yüksek mimar. Sonra bütün arkadaşları yüksek okul bitirmişler. Cumhuriyetin yetiştirdiği kuşak. Harp Okulu’nda belirli bir eğitim almış, sonra subay olarak Elazığ’a gitmiş. Türkiye’nin çok değişik yerlerinde görev yapmış. Benim onu tanımamla da ilgili tabii, ama 68-70 yıllarından sonra daha bir oturma var kişiliğinde veya dünya görüşünde daha bir genişleme var. Tabii o günün toplumsal koşulları da bu değişimi sağlıyor.

“Rahmetlinin en çok kullandığı cümle, ‘Allah devlete millete zeval vermesin’di. Bunu içtenlikle söylerdi. Nedeni de şu: ‘Benim sanatım yok, benim param yok, benim babadan kalma mirasım yok. Ama ben öyle veya böyle, bu devletin ya da işte bu Cumhuriyet’in olanaklarından yararlandım. Malatya’dan Harp Okulu’na geldim, burda okudum, şimdi orgeneralim. Ha, burda benim çabam olmuştur, ama neyimiz varsa şu anda, her şeyi bize bir yerde devlet verdi, millet verdi’ derdi. Devletin, milletin verdiğini yalnız maddiyatla ölçmezdi. ‘Sen şimdi devletin bana verdiğini nasıl hesap ediyorsun? Bordrodan şu kadar diye hesap etme’ derdi. ‘Bir de bu mesleğin toplumda yeri var. Mesela, ben bir yere gittiğim zaman parayla alınmayacak bir itibar görürüm’ derdi. Bunu paşa olduktan sonra değil, hep söylerdi.

“Almanya’da tanık olduğu şu örneği verirdi: ‘Elimde bavul gördüler mi, işçiler koşuyordu, aman bizim subay bavul taşımasın diye. Sorun bavulu taşımak taşımamak değil. Ama 8 tane yabancı subay bir istasyona iniyorlar, benim elimde bavul var, halk koşuyor, elimden alıyor. ‘Aman biz Türk subayına burda bavul taşıtmayız’ deyince, öbür ülkelerin subayları anlamıyorlar bile bunun değerini. Yani öbür adam da para verip itibar alıyor, örneğin gidiyor otele veriyor parasını, bir itibar görüyor. E bize de bir itibar var.’

“Babam öldükten sonra bunun farkına daha net vardım. Yaşam içinde aldığınız verdiğiniz şeylerin maddi boyutu çok önemli gibi gözükse de asıl olan iç dünyanıza ilişkin değer yargıları.

“Babamdan bana kalan, çok büyük bir miras. Bir kere, böyle bir insanla yaşamışız. İkincisi, o, devletin verdiği şeyleri iyi yöne kullanmış ki, örneğin sizinle iletişime giriyoruz, sizinle tanışıyoruz. Bunun tek nedeni var; onun yapısı, başka sebebi yok. Annemin çok ilginç gözlemleri vardır. O çok gezer, böyle sıkıntı bastı mı gider. Yanında şoförü var. Konuşma esnasında kim derlerse şoför söylüyor: İşte Eşref Paşa’nın hanımı… Bunu söylediği anda köftecisinden tutun, benzincisine, bakkalına kadar insanlar para almıyorlar. Taksiye binse taksici para almıyor. İnsanların samimi olduğunu anlıyorsunuz. Çıkar için yapmıyorlar. Ne çıkarları olacak ki. Hem de bir kere iki kere falan değil, nereye gitse aynı tutumla karşılaşıyor.”

“Önemli değil ama kökende Kürtlük var mı?”

Bitlis: “Valla, bir zamanlar peder değil ama bizim tanıdıklar, yedi göbek ilerisini kapsayan bir araştırma yaptılar. Şurdan burdan geliyoruz falan diye. Hatta bir ceylan derisine yazılmış şeceremiz. Bana geçmişti ama maalesef onu kaybettim. Söylentiye göre Bitlis yörelerinden sürüp gelen bir kök var. Bunun sonunda Kürtlük de olabilir, ama ne Kürtçe bilirdi, ne de Kürtlüğe bir ilgisi. Kürtmüş Türkmüş, o tür şeyleri yoktu. Bu tür kısıtlamalı dünya görüşü yoktu yani.”

“Hemşehrilik duygusu var mıydı?”

Bitlis: “Hiç öyle kavramları yoktu. Denizlili neyse, Malatyalı da oydu, der.”

“Örneğin biri gelip ‘Komutanım ben Malatyalıyım, sizin yakın köylünüzüm. Benim şöyle bir derdim var’ dediğinde, daha özel bir ilgi göstermez miydi?”

Bitlis: “Onu kırmadan Malatyalı olarak değil de, işte yani bir Antakyalı bile gelse aynı şekilde davranır gibi davranırdı. Bazı insanlarda hemşehrilerini önde görme tutumu vardır, ama onda yöre tutkunluğu yoktu. Saf, dürüst olan insanları çok severdi, onlara özel davranırdı. Saflığın sonunda hiç beklenmedik davranışları olur bu insanların, bu da toplum tarafından yadırganır. Ancak babam o tür yargıları hiç kaale almazdı. O, Anadolu insanında var olan saflığı çok severdi. Bu tür kişileri hep el üstünde tutardı.”

“Sorun Yoksa Birbirimizi Aramayalım”

“Arkadaşlarıyla nasıl bir ilişkisi vardı?”

Bitlis: “Malatya Lisesi’nden birkaç arkadaşı vardı. Onlarla hep ilişkideydi. Onun dışında pek arkadaşı yoktu. Çok yer değiştirdi. Sanırım bir neden bu. İkincisi, lüzumsuz konuşmazdı hiç. Evde havadan sudan konuşmalar olmazdı. Her ilişkinin, her konuşmanın bir işlevi olmalıydı. Bazen kendime bakıyorum, ‘ya ben ne kadar çok konuşuyorum’ diyorum. Çünkü pederi düşünüyorum, bu tür şeyler olmazdı hiç. Ancak bir sorun varsa konuşulurdu. Sorun yoksa konuşulmazdı. Genelde felsefesi böyleydi. Bana, ‘birbirimizi bir sorun yoksa aramayalım, sorun varsa arayalım’ demişti. Aramızda böyle bir iletişim vardı.

“Yaşamda birtakım şeylere çok yukardan bakardı, onu da hissettirirdi. Mesela ben bunalmışım, üniversiteyi bırakmışım, buraya mı gireceğim, oraya mı gireceğim diye sıkıntıdayım. O her şeye çok yalın yaklaşırdı. ‘Nedir olay?’ derdi. Üniversiteye hazırlanıyorum deyince ‘inşallah girersin’ yanıtını verdi. Bu kadar basit! Yani, aman oğlum işte şöyle yap böyle yap, hiç olmadı. Ankara Hacettepe Üniversitesi’ni kazandım. Hemen ‘Ankara’da şunları ayarlaman lazım’ diyerek yapabileceklerimi sıraladı. Ancak ihtiyaç olunca hemen devreye girerdi. Bunu bence kasıtlı yapardı. Çok kayıtsız görünmesine karşın, çok detay düşünürdü. Benim karar vermem gereken konularla, hangi üniversiteye gideceğim, ilerde ne olacağım gibi konularla uğraşmazken, üniversite imtihanını kazandıktan sonra, ‘sen muhakkak arkadaşlarınla kutlama yaparsın’ derdi. Arkadaşlarla gidip iki duble içeceğimiz yere korkunç yükleme yapardı. Bir bakarsınız meyveler gelmiş, kolalar, içkiler. Beni onore ederdi. Milletin gizli saklı içtiği ortamda, bakarsınız kutlamamıza bir kasa bira yollamış. O tür şeyleri hayatta unutmazdı.

“Her konuda, her zaman, her aşamada, ‘baştan yapaydın’ zihniyeti vardı. Eylem anında eleştiri olmaz ilkesi vardır ya. Bu ilkeyi yaşamının her alanında çok net bir şekilde uygulardı. Ne ektiysen onu biçersin ilkesini hayatına geçirirdi.”

“Misketleri Nasıl Kurtardı?”

“Çocukluğunuzda ilişkiniz sıkı mıydı?”

Bitlis: “Kız kardeşimi çok severdi. Çocukluğumdan hiç unutmadığım bir başka anı; birinci sınıftaydım, Uzunköprü’deydik. Dışarıda misket oynuyorum. Birden babam yukardan, ‘çabuk eve gel’ diye bağırdı. Pencereden bağırışı mahalledeki çocukları korkuttu. Ben de çok şaşırdım. Hiç kızmazdı. Hayatta hiç böyle bir şey duymadım. Hemen topladık misketleri, çıktım. Kapıda, yüzünde muzip bir gülümsemeyle ‘kârda mısın zararda mısın’ diye sordu. Ben ne oldu baba, beni neden çağırdın deyince, ‘Bak oğlum, şimdi sen kârda olsan, ben gel desem, seni bırakırlar mı? İşte böyle bağırdık da ‘babam çağırıyor’ diye fırttın. Eğer zarardaysan git oyna, yok kârdaysan gel’ dedi.

“Çocukları, gençleri hiç sıkmazdı. Saflığı çok severdi. Mesela torunuyla da aynı detaya inebildi. Torunuyla da aynı bizimle ilgilendiği gibi çok sabırla ilgilenirdi. Çocuklarına sevgi ve güven verdi. Ve sorumluk. Herkes kendi işini yapacak. Sorun oldu mu gel dön geriye, sana yardıma hazır. Büyük özgürlük verdi ve korkunç güvendi. Bazen düşünüyorum, bütün insanlar onun tavrını benimsese dünya çok değişik olurdu diyorum.”

“Hapse Girdim, ‘Ne Yaptın’ Diye Sormadı”

“Siyasal görüşünüzün oluşmasındaki tavrı nasıldı, engeli oldu mu?”

Bitlis: “O konuda tavrı çok daha abartılıdır. Benim öğrencilik zamanı, 78’ler. Türkiye’nin o yıllarından herkes nasibini nasıl aldıysa biz de aldık. Okurken bazı şanssızlıklar oldu, ben öğrenci olaylarından içeri girdim. O zaman albaydı. Biz Gayrettepe’de gözaltındayız. Anneler günüymüş. Benden haber alamayınca annem işkillenmiş. Oğlana kesin bir şeyler oldu demiş. 15 gün sonra öğrendiler gözaltında olduğumu. Babam beni ziyarete gelmiş. O sırada hücredeyiz. Çıkarttılar yukarıya. Albay gelmiş ya, beni Emniyet Müdürü’nün odasına aldılar. Babam geçmiş olsun dedi, sarıldı öptü. ‘Sen çay içmemişsindir. Bir çay getirin’ dedi. Çayı içtikten ve biraz hoş beşten sonra, ‘Şimdi buradan Adliyeye gidecekmişsiniz, ordan ya bırakırlar ya da cezaevine yollarlar’ diye kısa bir açıklamada bulundu. Sormadı bile ne yaptın, ne ettin diye. Nitekim Adliyeye gittik, orada tutuklandık. Toptaşı Cezaevi’ne gönderildik. Toptaşı Cezaevi’nde o resmi elbisesiyle ziyaretime gelirdi, sigara getirirdi, tesbih getirirdi. O kadar detay düşünürdü. Cezaevine girdim diye bir gün ters bir laf duymadım babamdan. ‘Beni şöyle zor durumda bıraktın, ben askerim de falan’ demedi. Bu konulara hiç girmedi, isnat edilen suç doğru mu, öyle bir şey var mı yok mu diye sordu. Yok dediysen yoktur deyip bitirdi. Bir daha da sormadı.”

“Ona Yakışır Bir Ölüm”

“Orgeneral Bitlis’in subaylığa başladığından beri dikine bir tırmanışı var. Hep en kritik görevlerde. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Bitlis: “Evet, eli hep taşın altında. Bolu Komando Tugay Komutanlığı’nda 4 sene. Bu çok dikkat çekici, iki Kıbrıs Barış Harekâtı’nda var. Kıbrıs’ta hep zor görevlerde. Daha önemlisi, orgeneral olur olmaz kuvvet komutanlığına atanması. Kuvvet komutanlıklarına gelirken bir kıdem sırası vardır. Şimdi siz buraya yeni terfi eden orgenerali oturtuyorsunuz. Bu olağanüstü bir atama. Bundan evvel de fi tarihinde bir kez daha olmuştu belki. Devamlı uçlarda görevlendirilmiş. Yaşantısı da öyle geçti. Ben bu nedenle, ölümünün de felsefi açıdan kendine yakışır bir şekilde olduğuna inanıyorum. Bir insan düşünün, hayatını mesleğine adamış. Mesleği eleştirebilirsiniz askerdir, o ayrı bir felsefi konu. Ama mesleğinde istediği şeyleri yapmış, mutlu olmuş, askerlik gibi o kadar komplike bir meslekte en uç noktaya gelmiş biri, görev başında ölmek isterdi. Bir mimar çizerken ölmek ister değil mi? Doğal değil midir bu? Bir doktor ölümüne dek, sonuna kadar görev yapmak ister. Böyle bir açıdan baktığınızda, babam sonuna kadar bu görevi götürmüştür. Felsefi boyutta baktığınızda, bence güzel bir ölüm.”

“Ağaçlar ayakta ölür!”

Bitlis: “Evet. Kendisi de bu tür şeyleri çok severdi. Yani efsanevi değil de sonsuz. Öbürü zor bir olay. Başka türlü de çok acı olurdu. Diyeceksiniz ki, bütün insanlar emekli olur. Olabilir ama bu kadar zirveye tırmanan bir insan için zor olurdu. Tabii emekli olmazdı demiyorum. Ama bence emeklilik onu daha çok etkilerdi. Oturup sonradan yorum yapmazdı. Yapısı öyle değil.”

“Benim Cendermem İyidir”

“Zor görevler üstlenmiş olmasının, hep sorumluluk almasının getirdiği bir üstünlük duygusu var mıydı? Biz bu işin çok mihnetini çektik filan der miydi?”

Bitlis: “Hayır. Böyle kriterlere hiç rastlamadım. Peder, jandarma değildi biliyorsunuz. Topçu. Jandarma Genel Komutanlığı’na geldiğinde, nerden çıktı bu Jandarma diyebilirdi. Oysa tavrı tam tersiydi. Ben kaygılandım, ne olacak falan dedim. ‘Üç ay sonra görüşürüz’ dedi. Hep ‘Benim cendermem iyidir’ derdi. Severek sarılırdı her görevine. Art niyetsiz, hiçbir başka düşünce olmadan keyifle yapıyordu yaptığını.

“Sanırım bu tavrında, her şeye yukardan bakışın etkisi var. Atatürk’ün, çevresindekilere ‘çocuk’ diye hitap etmesinden çok etkilenmişti. Bana hep söylerdi bunu. Çok aklında kalmış nedense. Bak derdi, kaç yaşında olursa olsun herkese çocuk dermiş. Atatürk’ün, ‘Bak çocuk sen öyle yapmışsın ama bu işin aslı böyle’ dediğini, onun mimiklerini taklit ederek naklederdi. ‘Demek ki kendini nerde hissediyormuş’ derdi.

“Cumhuriyet konusuna çok önem verirdi. ‘Biz Cumhuriyet çocuğuyuz’ derdi. İlerici nesillerin temelinin sağlam atılmasına vurgu yapardı. ‘Afyon muharebesinde askeri konularda çeşitli alternatifler getirebilirsin, politikada da getirebilirsin, o sorun değil, ama bir halkın nasıl şekilleneceğini, milletin ruhunun nasıl şekilleneceğini, bu şekillenmedeki detayları bilmek biraz dehalığa kaçıyor’ derdi. Atatürk’ün bu yönünü çok hayranlıkla anlatırdı. Atatürk’ün ilişkilerini çok beğenirdi. Elçilere davranışını, ağırlık koyduğu yerleri söylerdi hep. Atatürk dış geziye fazla gitmezmiş. Bunun bir nedeni de, işte onlar benim ayağıma gelsin felsefesi derdi. Bunu ben küçükken hep anlatırdı.”

“Türkiye’nin onurunu savunma tavrı…”

Bitlis: “Tabii tabii. Ama ötesi var. Onurunu savunurken, onları kendi politikasına alet etme hesaplılığı da var. Boş bir efelik değil. Bir tavır koyarken o tavrın yansıması da başka yerlerden çıkıyor. Çok detaylı ince hesaplar, hani böyle tilki hesabı. Babam böyle davranmayı çok severdi.”

Bitlis, Talabani’yi Nasıl Yola Getirdi?

Tarık Bitlis, babasını yitirdikten sonra, silah arkadaşlarının naklettiği bir olayı anlattı. ABD’nin Org. Bitlis’i neden hedef aldığını bu anekdot çok iyi anlatıyor: Kuzey Irak’ta Talabani ile görüşmeye gitmiş. Bir konuda Talabani ayak sürüyor. Org. Bitlis ısrar ediyor. Talabani, Özal’la o konunun görüşüldüğünü ve Org. Bitlis’ten farklı düşündüğünü ihsas ettiriyor. Org. Bitlis tınmıyor, tavrında ısrar ediyor. Talabani bunun üzerine görüşmeyi kesip Ankara ile görüşeceğini söylüyor. Org. Bitlis yine çok sakin bir şekilde, “Bakın Bay Talabani, siz teknolojinin en son imkânını kullansanız da, karargâhınıza 15 dakikada varırsınız. Diyelim ki, hemen Ankara’yı buldunuz, söylediniz. Size cevap vermek için bir mütalaa yapılmak zorunda. Bunun için en kestirmeden 20 dakika gerek. Sizi tekrar bulacak. Kararı bildirecek… Geçti mi biraz daha zaman. Bu da yetmez. Beni bulup bildirecekler. Bana, burada ancak ben istediğim zaman ulaşabilirler. Nereden baksanız birkaç saat geçecek. Bu sürede ben burayı dümdüz ederim. Sonra da Ankara’nın telefonuna çıkıp ‘Pardon’ derim. Ama sizin için iş işten geçmiş olur” diyor. Talabani yerine oturuyor ve kararı kabul ediyor.


8 BÖLÜMLE DEVAM EDECEKTİR

https://esrefbitlissuikasti.wordpress.com/2012/12/14/6-7-ve-8-bolum/



..