22 Ocak 2016 Cuma

KARŞI DEVRİM.. BÖLÜM 1





KARŞI  DEVRİM..  

ÇETİN  YETKİN..


KEMALİZM'İN İTTİHAT TERAKKİ'YE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ VE İSMET İNÖNÜ'NÜN DEJENERASYON SÜRECİ


06 Kasım 2006 

Yazar Kazım GÜLFİDAN 


Kemalizm'in yozlaştırılması ve Sabataist saltanatının İttihat ve Terakki benzeri hortlatılmasının, Atatürkçülük şeklinde yaldızlanması, cumhuriyetin en büyük arızasıdır.

Tayip Yelen, "Gizlenen Rejim: Kemalizm" kitabında çok önemli tespit ve tahlillerde bulunmaktadır:

"Cumhuriyet Devriminin dinle ilgili müspet tutumu M. K. Atatürk'ün şu sözleriyle özetleniyordu. "Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Ancak gericilere asla fırsat vermeyeceğiz."


Bu cephede karşıdevrim; İsmet İnönü'nün bilgisi dahilinde 1939'da başlatılan Atatürk'ü karalama kampanyasına paralel olarak CHP'nin "din düşmanı değil, İslam'ın hamisi rolüyle; halkımızı kandırma ve İslam'ı yozlaştırma arzusu ile başlar. İnönü'nün İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip Okulları açması ve dini siyasi bir araç olarak kullanmaya başlaması ile dini istismar kapısı açılmıştır.

İnönü döneminde Atatürk karşıtları o kadar güçlenirler ki, İsmet İnönü'nün desteği ve isteği doğrultusunda CHP Kurultaylarında ‘Kemalizm' deyimlerinin tüzükten çıkarılmasını isterler. 1953 Kurultayında Kemalizm, CHP programından çıkarılmış yerine "Atatürk yolu" diye bir kavram getirilmiştir. Bu kavram zamanla ‘Atatürkçülük, Atatürkçü Düşünce' olarak toplumdaki yerini almıştır. Kemalizm'in ilkelerini korumak üzere oluşturulan Atatürkçü düşünce, maalesef İsmet İnönü dönemi laikliğini korumak gibi bir misyon üstlenmiştir. Gerçek Kemalizm'i savunanlar tasfiye edilmiştir. Oysa Kemalizm; devrimci rejim olarak sürekli geliştirilip uygulanması gerekirken, tam aksine durağan ve statükocu olan Atatürkçü düşünce; Kemalizm'i gizlemek ve toplumun sadece bir kesiminin yönetim talebini gerçekleştirmek için kullanılmıştır.

Emperyalizmin Atatürk'ü tasfiye programına paralel olarak; Kemalizm'e karşı olanlar, Atatürkçü kimliği ile ortaya çıkmış ve bazı derneklerin yönetimlerine girmişlerdir. Bazı Atatürkçü demokratik kitle örgütleri yöneticilerinin 1998'den sonraki temel misyonu; emperyalizmin Kemalizm'i yok etme uygulamasını arttırdığı son dönemlerde, Kuvay-ı Milliyeci bir direnmenin başlamasını önlemek olmuştur. Kontrol altındaki hükümetler, Kemalist kurumları tek tek yasalarla sonlandırırken, bu örgütlerin sadece merkez yöneticileri cılız tepkiler koymuşlar, örgütlerinin Kuvay-ı Milliye ruhu ile yasal direnme haklarını kullanma isteklerini engellemişlerdir.

1953 Kurultayının karşı devrimci tohumları daha öncelerden atılmış 7. Büyük Kurultay'da yeşertilmiştir.

1945 sonrasında ABD isteği doğrultusunda girişilen sandıklı demokrasi yarışı Kemalizm'den ödün verme yarışına dönüştü ve kurumlaştı. Milli eğitime İslam'ı yozlaştırıcı ve özünden uzaklaştırıcı din dersleri sokuldu, Köy Enstitüleri kuruluş amacının dışına çıkarıldı, Kontrolsüz ve kalitesiz Kuran kursları bu süreçte yaygınlaştırıldı.


Bütün bunları artık İsmet İnönü'nün Cumhuriyet Halk Partisi olan CHP ve parti örgütü yaptı. CHP, Ticani tarikatıyla işbirliği yapmaya bile başladı. İstismarcı tarikatlarla, siyasilerin işbirliği yapması ve bu cephedeki karşıdevrimin meşru itibar kazanması, İnönü CHP'sinin siyasi mirasıdır. Demokrat Parti, bu kurumu 1950 yılından sonra devralmıştır. Çünkü Celal Bayar'ın, 1950 seçimlerinde Bursa'da yaptığı laiklik ilkesini öven konuşmasını, İsmet İnönü ve CHP, şeriatçı dergi Sebilürreşad vasıtasıyla istismar etmiş, DP aleyhine seçim malzemesi olarak kullanmıştır. (Bkz: Metin Aydoğan - "Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye" - Umay Yay. C.2 sh.818)

  
1950'den sonra, dini siyasette kullanmayı parti politikası haline getiren Demokrat Parti'nin aşırılığı karşısında CHP, Türk Ordusunu da yanına alarak yeniden laiklik savunuculuğuna soyunmuştur. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi'nin dayattığı laiklik, sadece Fransa'nın uyguladığı laikliktir. Oysa Siyonist Graham E. Fuller'e göre bile Fransız laiklik modeli; dini hepten reddeden, gericiliğin simgesi olarak gören ve dinin yerine, sözde bilimsel akıl diye Darwinist düşünceyi koymayı hedefleyen bir devrimin mahsulüdür.[1]

1938 öncesi, gerici kalkışmalarla yürütülen o zorlu mücadele yıllarında dahi laiklik, bu yaklaşımla uygulanmıyordu. Bir taraftan devlet ve din işleri, birbirlerinden ayrı uygulama alışkanlığı yaratılırken diğer taraftan da din kurumu; yobazların, din istismarcılarının egemenliğinden kurtarılıyordu. Özellikle İslam dinini, din cübbesi giymiş bazı, inanç sömürücülerinden korumak için Kemalist-laik anlayış kurumlaştırılıyordu. Eğitilmiş şuurlu Müslümanlardan oluşan imam hatip kadrosuyla, istismarcıların Müslümanlar üzerindeki egemenliğine ve sömürüsüne son veriliyordu.

Devlet, herkesin dinini doğru öğrenme hakkını eksiksiz kullanabilmesi, herkesin inancını ve ibadetini Özgür ortamda doğru gerçekleştirebilmesi için tedbirler almakla yükümlü tutuluyordu.

Kemalizm'in özlü uygulama yasası olan Medeni Kanun 4 Ekim 1926'da yürürlüğe konuldu. Bu kanun yurttaşların yaşamlarını gerçek laiklik ilkesine göre düzenlemesini amaçlıyordu. Bu bir bakıma İslam dininin Osmanlıdaki uygulanışının sonucunu da yansıtıyordu.

Kanunun 266. maddesi "Çocuğun dini terbiyesini tayin ana ve babaya aittir. (...) reşit (yetişkin), dinini seçmekte hürdür." hükmü ile her türlü din baskısını, dolayısıyla dini, iç sömürü aracı olarak kullanmayı engelliyordu. Kemalizm'in laiklik anlayışı, Kuran'ın ön gördüğü eleştirel aklın kullanılması ortamını da hazırlıyordu. İslam dininin öngördüğü aklın kullanılması prensibinin inkâr edilmesiyle dini kurallar dogmaya dönüşüyordu.

1938'den sonra Cumhuriyet Halk Partisi, Kemalizm'in ilkelerinden laiklik ilkesini de değiştirerek kendisine göre tanımlıyordu. Osmanlının çöküşünü hazırlayan Sabataist ve reformist kafalar yeniden iktidara gelmiş, özellikle Fransız toplum düzeninin etkisiyle Siyonist laiklik kurumsallaştırılıyordu. Oluşan yeni yönetici seçkinlerin ve masonik mahfillerin girişimiyle halkın dinsel inançlarını kamusal alanda ifade etmeleri bile kesin olarak yasaklanıyordu.

Uygulamaya konulan bu yasak; işbirlikçi tarikatların, yobazların ve din istismarcılarının birleşip, bu yasağa karşı güçlü bir cephe oluşmasına neden oldu. Bu tepki, İslam'ın marjinalleşmesini doğurdu. Artık devlet için İslam ve dindarlık, gelenekçi ve taklitçiliğin gericiliği ile özdeşleştirilen bir kurum olarak algılanıyordu.

Devlet; camilerin inşasına, camilerin kimler tarafından nasıl yönetileceğine, cuma günleri bütün camilerde devlet tarafından hazırlanmış yazılı metinlerin cuma hutbesi olarak okunmasına varıncaya kadar baskıcı bir uygulama ile kitlelerin laiklik karşıtı tutum almasına neden oluyordu. Pek çok cumhuriyet aydınıyla birlikte ordumuz da bu değişikliği ya fark edemedi veya toplumda oluşan doğal tepkiye karşı, ordunun haklı korumacılık eylemleri de, toplumun kendi ordusuna karşı kırgınlıkların oluşmasına yol açıyordu.

Basmakalıpçı ve istismarcı Atatürkçü seçkinler, Avrupa ile kurduğu bağlarına kendilerini o kadar kaptırdılar ki, Cumhuriyet Devrimi'nin geleneksel Türk ve İslam kültür değerlerini yok saymaya başladılar ve böylece de, bunların nüfusumuzun çoğunluğunu oluşturan Anadolu halkıyla yolları ayrıldı.

Kemalist laiklik yerine Fransa tipi laiklikle ve "Halka rağmen halk için" tezi ile kitleleri baskı altına alan İsmet İnönü'nün Cumhuriyet Halk Partisi, emperyalistlerin daha rahat işbirlikçi yaratmak için dayattıkları sandık demokrasisinde; bu sefer ezdiği halkın oyuna muhtaç olunca, karşı devrim eylemlerine ortam hazırlamaktan ve destek vermekten sakınmadı.

CHP'nin 17 Kasım - 4 Aralık 1947'de Ankara'da toplanan 7. Büyük Kurultayında; Türkiye'nin kapıları hem daha çok emperyalizme açılıyor, hem devrimlerden ödün veriliyor ve hem de ilk defa delegelerden bazıları açıkça devrimlere karşı çıkıyordu. Hamdullah Suphi Tanrıöver türbelerin yeniden açılmasını isterken, Ali Veziroğlu Devletçiliği yeriyor, CHP liberal kapitalist bir ekonomi politikanın hukuki şartlarını hazırlamayı kurultay kararları ile gerçekleştiriyordu.[2]

Bu kurultayın en önemli özelliklerinden biri de laiklik ilkesinden taviz verilmesinin gündeme gelmesidir. Milli Şef egemenliğinin sürdüğü CHP'de, Milli Şef'in bilgisi dışında hiç kimsenin konuşmasının mümkün olmadığı bir ortamda, delegeler adeta Kemalizm ve Cumhuriyet düzenine saldırabiliyor, bazı konularda kurultay kararı aldırabiliyordu.

Atatürk karşıtlığı talebinin adresini, Sabataist Ahmet Emin Yalman 12 Şubat 1949 tarihli Vatan Gazetesinde övünerek vermekte sakınca görmüyordu: "Askeri ıslahat ve talim terbiye sahalarında yeni kabine tarafından tutulan yollar, Amerikan askeri heyetlerini son derece memnun etmiş ve her türlü tereddütleri ve kötümserlikleri ortadan kaldırmıştır."

Tahsin Banguoğlu başkanlığında oluşturulan CHP komisyonu 15 Şubat 1948 günlü toplantısında ilkokulların son sınıflarında isteğe bağlı din dersleri konulmasını kararlaştırarak, hem İslam'ın içini boşaltıyor, hem de istismar dönemini başlatıyordu.

Tarihi bir belge olduğu için CHP'nin yayın organı Ulus Gazetesi'nin 20 Şubat 1948 günlü sayısında CHP Meclis Grubu Başkan Vekilliği'nin bildirisini dikkatle okumakta büyük fayda vardır:

 "CHP meclis gurubu başkan vekilliğinden:

CHP Meclis Grubu Genel Kurulu bugün (19.2.1948) saat 15'de Sivas Milletvekili Şemsettin Günaltay Başkanlığında toplandı.

1-Dini öğretim kurumlarını incelemek üzere Grup Genel Kurulunca teşkili kararlaştırılan komisyon raporu okundu.

Komisyon raporu ile teklif edilen konular hakkında söz alan hatipler genel konuşmalarda bulunduktan sonra fikirlerin belirginleşmesi ve karşılıklı görüş ve kanaatlerin dağıtılmaması için rapordaki üç konunun (Din dersleri, İmam-Hatip Okulları ve İlahiyat Fakültesi) ayrı ayrı görüşülerek karara bağlanması; başkanlıkça oya sunularak çoğunlukla kabul edildi. Bunun üzerine ilkokullarda din bilgisi verilmesine dair olan komisyon raporunun birinci kısmı üzerinde muhtelif hatipler geniş mülahazalar ileri sürdüler. Kürsüye gelen Milli Eğitim Bakanı (Reşat Şemsettin Sier), bu hususta etraflı açıklamalarda bulundu ve soruları cevaplandırdı." (Çetin Yetkin, "Karşı Devrim", Otopsi Yayınları, sh;450)

Oy uğruna dini siyasallaştırma adımını atan CHP, bir adım daha ileriye giderek Türk Devrimi'nin kurumlarını bugün olduğu gibi yasa çıkararak ortadan kaldırma gayretine giriyordu. Prof. Dr. Çetin Yetkin'in tespitine göre 1 Mart 1950'de TBMM "Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklarla Birtakım Unvanların Meni ve İlgasına Dair olan 677 Sayılı Kanunun 1. Maddesine Bir Fıkra Eklenmesine Dair Kanun" kabul edilerek türbelerin yeniden açılması, yeniden türbedarlıklar kurulması yasa ile gerçekleştiriliyordu. (TBMM TD, Dönem 8, C.XXV-I Toplantı 4, Bileşim 57, 1 Mart 1950, Oturum 1, S. 36)

Sandık demokrasisi ile Anadolu halkı, yeni oluşumlar arayışına girerek geleceklerine güvence aradılar. Bu arayış, kitleleri önce ekonomik olarak bir araya getirdi. Cumhuriyet zenginleri diyebileceğimiz kapitalist kodamanlarla, sandık demokrasisinin yarattığı cumhuriyet burjuvalarına karşı: Türkiye Cumhuriyeti'ne sadık, dindar Anadolu esnafından oluşan yeni bir sermaye sınıfı doğdu. Anadolu kaplanları denilen bu grup, hem Türk hem İslam geleneklerine bağlı kalarak, İnönü Kemalizm'inden liberal kapitalist bir ortamda Türkiye'nin İslami mirasına sahip çıkan siyasi partilere destek verdiler.

Atatürk'ün laiklik anlayışından farklı olarak yerleşen militan laikliğe karşı; sandık demokrasisinin yarattığı siyasi tarikat gücü, maalesef emperyalistlerce kullanılarak hem Türkiye Cumhuriyeti'nin sahip olduğu ulus devletin parçalanma aracı, hem de kırıntıları kalmış devrimleri tasfiye aygıtı olarak kullanılmak üzere örgütlendi ve desteklendi. Bu haliyle bakıldığında Cumhuriyet sonuç olarak bu cephede kaybetmiş gibi görünse de, yeniden tam bağımsızlık direnişinde, halkın çoğunluğunu oluşturan Milli ve manevi değerlerine bağlı, inançlı ahlaklı ve akıllı Müslüman Cumhuriyet evlatları, ulusal gücün en önemli kaynağını oluşturacaktır.

Atatürk'ün İslam bilgini Abdülbaki Gölpınarlı'ya yazdırtıp İlkokullarda ve Köy okullarında okutturduğu bu Din Dersi kitaplarında şunlar yazılıydı:

"Allah'a evlerimizde de ibadet edebiliriz. Fakat. Allah, camideki ibadeti daha çok sever. Çünkü onun faydası daha çoktur. Oradaki büyüklerden din işlerini öğreniriz. Birbirimizi tanırız, severiz. Birbirimizin halini anlarız. Birbirimize faydamız dokunur. Zaten Müslümanlık, ayrılık dini değil, topluluk dinidir."

"İMAN: Müslümanlık, Allah'a ve Müslümanlığı öğreten Peygamberimize inanmaktır. Allah'a ve Peygambere inanmaya ‘iman' deriz. Allah; bu kâinatı ve biz kullarını yaratan yüce ‘kudret sahibi'dir."

"Peygamberlerin sonu ve en büyüğü, insanlara İslam dinini öğreten, İslam imanını bildiren ‘Hazreti Muhammet'dir. İşte bunlara inanan ve gereğini yapan kimseye Müslüman denir."

"Şu iki söz İslam imanını bildirir: "La ilahe illallah Muhammedün resulullah", Türkçesi, "Allah birdir, ondan başka Allah yoktur, Hz. Mumammed de Allah'ın Peygamberidir", demektir. İşte bu sözlerin anlamını kabul edenler mü'mindir.

 "Müslümanların kutsal kitabı ‘Kur'an'ı Kerim'dir. Allah'ın emirleri bu kitapta yazılıdır. Biz Kur'an'ı Kerim'e çok hürmet ederiz."[3]

İnönü'nün CHP'si, Atatürk'ün "Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersi" kitaplarını kaldırıp yerine "Müslüman Çocuğunun Kitabı" adıyla yeni bir din dersi kitabı yazdırmıştı. Gelgelelim, bu kitap Atatürk döneminde okutulan Abdülbaki Gölpınarlı'nın yazdığı din dersi kitabının tersine, çocukları hikâye ve hurafelerin tutsağına dönüştürücü nitelik taşımaktaydı.

CHP'nin 1948'de Atatürk‘ün yazdırdığı din dersi kitaplarını okullardan kaldırarak yerine koymaya çalıştığı "Müslüman Çocuğunun Kitabı"nda teslimiyetçilik ve taklitçilik egemendi, İslam şuuru ve akılcılık yoktu. Çünkü Amerika dinsel aydınlanma istemiyor, tersine kendisine bağlı İslamcıların buyruklarına boyun eğerek Amerika'nın istediği her yere savaş için koşacak ve "Niçin gidiyorum?" sormayacak kuşaklar yetiştirilmesini istiyordu."

Kurtarıcılar-Devrimciler Çatışması

Kurtuluş Savaşı'nın kazanılması ve ‘Bağımsızlık Beratı' olarak Batı tarafından tanınmasından sonra; fiili işgale karşı savaşan ve Atatürk'ün yanında saf tutan kadronun; ekonomik ve kültürel işgalden de kurtulma konularında direnç göstermeleri ve karşı durmaları üzerine Mustafa Kemal; devrim kurallarının oluşturulması ve uygulanmasında yapayalnız olduğunu sezdi.

Bu şartlar altında Mustafa Kemal devrimlerin gerçekleştirilmesi aşamasında etrafındaki Tanzimat aydınlarından hiç birisine güvenemeyeceğini görerek, bir karargâh subayı olan İsmet İnönü'yü ikna edip devrim bürokrasisinin üstünde değerlendirme yolunu benimsedi. Çünkü İsmet İnönü, yapılmakta olan devrimleri ve içeriklerini anlayamayan birisiydi. İsmet İnönü'nün hatıralarında itiraf ettiği gibi "(...) Atatürk aldığı kararlarda beni ikna ederdi; fakat diğerleri korktukları için kabul ederlerdi" demiştir. Bu beyan açıkça Kemalist Devrimin, halkıyla birlikte gerçekleştirilen tek kişilik bir devrim olduğunu göstermektedir.

Cumhuriyetin kurucu unsuru olan Osmanlı aydınları, aydınlanma dönemi yaşamamış, ulusal bilincin ve toplumsal aklın oluşmadığı, tabanı feodal yapılı, tavanı monarşik yapılı olan bir toplumun, ama kısa zamanda ve en zor şartlarda işgalci ordulara karşı kurtuluş savaşını başarmış bir toplumun aydınlarıydı. Demokrasi anlamına gelen ‘Halk idaresi, cumhuriyet, tam bağımsızlık, eşitlik, kardeşlik adalet, kişi hakları, yurttaşlık, özgürlük, laiklik, halkçılık' gibi kavramlara pek çoğu yabancıydı. Bu nedenle Cumhuriyetin kurucu aydınları, başta İsmet İnönü olmak üzere "Türk Devrimi'ni ve sürekli devrim olan Bağımsız Devlet Modeli, Kemalizm'i" anlayamamış ve içlerine sindirememişlerdir.

Atatürk'ün Söylev‘inden, hatıralardan ve İnönü-Atatürk çatışmalarından anlaşılacağı gibi, Kurtuluş Savaşı'nın komutanları, sonradan kurtuluşun önderi ve mimarı Mustafa Kemal'e ters düşerek devrimlere karşı tavır alırken, bunlardan bazıları devrimler konusunda sadece ikna edilmişler ama devrimleri özümsememişlerdi. Toplumumuza yerleşen düşünme ve fikir üretme tembelliğine uygun olarak, kurtuluşta kendilerine önder ve komutan olmuş Mustafa Kemal'e kayıtsız şartsız bağlı olanların destekleri ile devrimler birinci ve ikinci meclis dönemlerinde çok zor şartlar altında yasalaşarak uygulanabilmiştir.

Kemalist Devrim'in gizlenmek istenen ve emperyalist güçleri ve işbirlikçileri ürküten en belirgin özelliği; insanlık tarihinde ilk defa halkın egemenliğine dayanan, halkın sınıflara ayrılmadan tümünün eşitlik, kardeşlik ve adalet içerisinde ‘temel hak ve özgürlüklerin' kullanılabilirliğini sağlamakla görevli sosyal bir yapılanmanın kurulmasının temel amaç oluşudur. Dr. Vedat Nedim Tor (Kadro Dergisi, Cilt 2, No: 21 Eylül 1933) 1933 yılında Kemalizm'e direnen liberalizm ve kapitalizm savunucusu o günün aydınlarını bakınız nasıl suçluyor:

"Batıya doğru çevrilmiş aydınlanma hayatımızın ilk göz ağrısı; liberalizm ve ferdiyetçi hayat anlayışı olmuştur. Ta Tanzimat'tan beri memleketimize taşınan taklitçi fikir balyalarının, hemen hepsi bu mektebin ürünleridir.

Adeta Türkiye'de, halkından farklı bir ferdiyetçi aydınlar saltanatı oluşmuştur ve Darülfünun da sanki bu tip aydınlar yetiştirmek için kurulmuş bir kuluçka makinesidir.

İttihat ve Terakki masonlarının güdümündeki sona yaklaşmış Saltanat Türkiye'sinin toplumsal ve siyasi şartları içinde, ancak bu şartların devamını sağlayacak bir sömürge ideolojisi yaşayabilirdi. Buna karşı bazı reaksiyonlar verildi. Fakat, bunların çoğu zamanın şartlarına uyarak bir tür oportünizme kaçtı ve mistik bir mefkureciliğe saplandı. Halbuki Kemalist Devrim onların ideal olarak hayal ettiklerini çoktan aşmış ve daha da ileriye giderek önümüze yeni ilkeler sermiştir."

  
İşte kurtarıcı ve kurucu olan aydınların çoğunluğu; Kemalizm'in tam bağımsız halk egemenliğine dayalı, eşitlik, özgürlük ve adalet sağlama işinin ancak demokratik cumhuriyet rejimi içerisinde oluşturulacak ‘Üniter Halkçı (Sosyal) Ulus Devlet Modeli ile: zengin, refahlı Hıristiyan ve Yahudi kültürlü toplumların "sömürgeci ulus devletlerinden" farklılığını görememişlerdir. Kapitalist Devlet Modeli'ni benimseyerek bu bağımsız devlet modelini, diğer iki devlet modelinin karması ya da taklidi olarak topluma kabul ettirmek istemişlerdir. Bu konuda yine Dr. Vedat Nedim Tor, 1933'de Kadro dergisinde "Kemalizm'in Dramı" başlıklı makalesinde bu acı gerçeğe işaret etmiştir.

"Yeni Türk Devleti; geri teknikli bir yarı sömürge ülkesinin: hem ekonomik, hem politik yeniden kuruluşunun tarihte ilk örneğidir. Devrimimizin bu özelliğini bazıları kavrayabilmiş değildir. Onu sadece Avrupalılaşma yani Fransız devriminin doğurduğu devlet tipine ve toplum koşullarına ayak uydurma hareketi sananlar var. İşte bu anlayış bizi taklitçiliğe götürüyor. Türk devrimine özgü bir ekonomi politikası, Türk devrimine özgü bir eğitim sistemi, Türk devrimine özgü bir basın cihazı, Türk devrimine özgü bir sanat anlayışı, Türk devriminin erek ve niteliğine göre bir Türk toplumunu kurma savaşı yerine, bunların Avrupa örneklerine özenmeye yeltenmeler, bizim en büyük sıkıntımızdır. Oysa Avrupa'dan ancak metot ve teknik alabiliriz. Fakat sistem, ideoloji ancak bu toplumun kişiliğinden Milli ve manevi değerlerimizden doğabilir. Bir yarı koloninin özgür ulus olma örneğini tarihe ilk armağan etmiş olan Atatürk Türkiye'si, kendine özgü dünya görüşünü, yine kendisi yaratmak zorundadır."

2006 Yılına geldiğimiz günümüzde Dr. Vedat Nedim Tor "Ne kadar haklıymış" değil mi?

Mustafa Kemal hem anlaşılamayan hedeflerini anlatabilmek hem de diğer sistemlerden farklılığını ortaya koyabilmek için ilkelerini şöyle açıklıyordu.

"Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını bireylerden alarak milleti büsbütün başka esaslar içinde düzenlemek amacı güden; özel ve ferdi, iktisadi girişim ve çabalara yer vermeyen, Sosyalizm ilkesine dayanan Kolektivizm, Komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim izlediğimiz Devletçilik, ferdi çalışma ve çabaları esas tutmakla birlikte, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde, özellikle iktisadi alanda, devleti fiilen ilgilendirmektir."

Bu tanımlama; 1938'e kadar uygulanan Kemalist Devletçiliğe tamamen uymakla birlikte maalesef bu tarihten sonra Milli Devletçilik, kimlik kaybetmiş ve Devlet Kapitalizm'ine çevrilmiştir.

Kemalizm'in devletçilik ilkesini, Klasik Sosyalizm'le veya Marks'ın, Lenin'in komünist ideolojisiyle karıştıranlar, ya da maksatlı olarak Kemalizm'i, sosyalist ve komünist çizgide göstermek isteyenlere cevap olabilecek her şeyi ile donanımlı ‘Bilimsel Kemalizm' çalışması yapılmamış, yaptırılmamıştır. Öte yandan pek çok yerli ve yabancı bilim adamının, Kemalizm'in liberalizm ve kapitalizm kaynaklı karma bir rejim olduğunu kanıtlamaya yönelik, ya da sadece övgü dolu bir kurtuluş hareketi ve batılılaşma reformu gibi gösterilmesine gerekli her türlü özenin gösterildiği onlarca çalışma bulmak mümkündür. Oysa M. Kemal Atatürk'ün şu ifadeleri, Kemalizm'in farklılığını ve insanlık için üçüncü bir yol olduğunu açıkça kanıtlamaktadır:

" Türkiye'nin uyguladığı devletçilik sistemi, on dokuzuncu yüzyıldan beri Sosyalizm kuramcılarının ileri sürdükleri düşüncelerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye'ye özgü bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı şudur:

Bireylerin özel girişimlerini ve çabalarını esas tutmak, fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, ülke ihtiyaçlarını devletin eline almak...

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında yüz yıllardan beri ferdi ve özel girişimlerle yapılmamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi ve kısa bir zamanda yapmayı başardı. Bizim izlediğimiz yol, görüldüğü gibi, Liberalizm'den başka bir yoldur."[4]

2 Cİ  BÖLÜMLE DEVAM  EDECEKTİR..,


..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder