Fevzi Çakmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fevzi Çakmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2020 Salı

TEKALİF-İ MİLLİYE EMRİ.,


TEKALİF-İ MİLLİYE EMRİ.,




Tekalif-i Milliye”; yokluklar içerisindeki Ankara Hükümeti'nin, emperyalizme karşı verdiği ve fakirliğin zenginlikten heybetli durduğu “Milli Mücadele”de, Türk Ordusu'nu Sakarya Meydan Muharebesi'ne hazırlamak için çıkarılmıştır.

Bu, karşılıksız bağış veya yardım değil, “Bedeli sonradan ödenmek üzere” alınan zorunlu iç borçtur. Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde “Ölüm kalım” günlerinde halktan alınan zorunlu borç, 30 Ağustos’ta “Büyük Zafer”in kazanılması ile halka geri ödenmiştir.



Milli Mücadele’nin en zor günlerinde, Türkiye Büyük Meclisi Başkanı olarak Mustafa Kemal ATATÜRK’e, bütün memleketi ve memleketin bütün kaynaklarını ilgilendiren emir ve tebliğler için olağanüstü şartlarda düşünce ve kararlarını çabuk ve sert bir şekilde yürütmek ve uygulamak amacıyla, 3 ay süreyle Başkomutanlık yetkisi verilmiştir. Bu yetki, 5 Ağustos 1921’de mecliste oy birliği ile kabul edilmiştir. Kanun yetkisi; “Başkomutan, ordunun maddi ve manevi gücünü büyük ölçüde artırmak, sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bununla ilgili yetkisini Meclis adına fiilen kullanabilir”. Bu, tarihte örneği olmayan bir yetki devri olmuştur. Artık vereceği emirler, yasa sayılmıştır. Meclis, hiçbir zorlama altında kalmadan, kendi özgür iradesiyle, üstelik oybirliğiyle, yetkisini tek bir kişiye vermiştir. ATATÜRK, bu “Onurlanmadan” dolayı teşekkür etmek için kürsüye çıkmış; “Meclis’in bana gösterdiği güvene yaraşır olduğumu az zamanda göstermeyi başaracağım” diyerek “Efendiler, zavallı ulusumuzu tutsak etmek isteyen düşmanları, ne olursa olsun yeneceğimize olan iman ve güvenim, bir dakika olsun sarsılmamıştır. Şu dakikada, bu kesin inancımı yüce kurulunuza, bütün ulusa ve bütün dünyaya karşı ilan ederim. sözleri ile meclisin güvenine layık olacağını belirtmiştir. Başkomutanlığı görevini üzerine aldıktan sonra yalnız ordunun insan ve taşıt araçları bakımında gücünün artırılması, yiyecek ve giyecek gereksinimlerinin gerçekleştirilmesi ve düzene konmasıyla ilgili tedbirler almak ve hazırlıklar yapmak için birkaç gün Ankara’da çalışmıştır. Bu hususları gerçekleştirmek amacıyla 10 maddeden oluşan “Tekâlif-i Milliye Emri” ( Milli Vergiler Emri) ile 7-8 Ağustos 1921’de, milletin maddi ve manevi tüm olanaklarını yurt savunmasına sunulmuş, halktan, elinde ordunun işine yarayan ne varsa kurula teslim etmesini istemiştir. Tekâlif-i Milliye Emri;

Her ilçede bir tane “Tekâlif-i Milliye Komisyonu” kurulmuştur. 

   Bu komisyonlarca toplanan malzemenin, ordunun çeşitli bölümlerine dağıtım şeklini düzenlenmiştir.

Vatanın her ailesi; birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp Tekalif-i Milliye Komisyonlarına (Milli Vergiler Komisyonu) teslim etmiştir.
Tüccarın ve halkın elinde bulunan çamaşırlık bez, patiska, pamuk, yıkanmış ve yıkanmamış yün ve tiftik, erkek elbisesi dikmeye yarayan her türlü kışlık ve yazlık kumaş, kalın bez, kösele, ince meşin, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyan, dikilmiş ve dikilmemiş çarık, potin, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç iplik, nallık demir ve yapılmış nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urgan stoklarının yüzde kırkına, bedeli sonradan ödenmek üzere el konulmuştur.

Yiyecek ve giyecek maddelerinin eldeki buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek, kasaplık hayvan, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay, mum stoklarından yüzde kırkına, bedeli sonradan ödenmek üzere el konulmuştur.
Ordu ihtiyacı için alınan taşıt araçları dışında, halkın elinde kalan taşıt araçlarıyla, 100 kilometrelik bir uzaklığa kadar ayda bir defa olmak üzere, parasız askeri ulaşım mecbur tutulmuştur.
Ordunun giyimine ve beslenmesine yarayan bütün sahipsiz mallara el konulmuştur.

Halkın elinde bulunan savaşta işe yarayan bütün silah ve cephanenin 3 gün içinde orduya teslim edilmesi istenmiştir.
Benzin, vakum, gres, makine, don, saatçi ve taban yağları, vazelin, otomobil ve kamyon lastiği, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel, yalıtkan maddeler, bunlar türünden malzeme ve asit sülfürik stoklarının yüzde kırkına el konulmuştur.

Demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç, arabacı esnafları ve imalathaneleriyle, bu esnaf ve imalathanelerin iş çıkarabilme güçleri ve kasatura, kılıç, mızrak ve eyer yapabilecek ustaların adlarıyla birlikte sayılarının ve durumlarının tespiti yapılmıştır.

Halkın elinde bulunan 4 tekerlekli yaylı araba, 4 tekerlekli at ve öküz arabalarıyla, kağnı arabalarının, katır ve yük hayvanlarının, deve ve eşek sayısının yüzde yirmisine el konulmuştur. Savaşın gerektirdiği kaynak ihtiyacını karşılayamadığı için “Ölüm kalım mücadelesinde” Tekalif-i Milliye uygulamasına gidilmiş, önemli miktarda mal ve hizmet kazanılmıştır. Bu maddelere göre ATATÜRK’ÜN vereceği emirler kanun sayılmıştır. Bu emirler, ilk kez “Topyekûn Savaşı” başlatmıştır. Savaş stratejisinde büyük bir “Devrim” sayılan topyekûn savaş uygulamasında ilk büyük “Tekalif-i Milliye Emirleri” ile atılmıştır. Türk Milleti’nin fertleri, yalnız düşman karşısında bulunan askerler değil, köyünde, evinde, tarlasında, bulunan herkes, milletin her ferdi silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli sayarak bütün varlığını mücadeleye vermiştir. Bütün maddi ve manevi varlığını vatan savunmasına vermekte ağır davranan ve titizlik göstermeyen milletler, savaş ve muharebeyi gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılmazlar. Ulus maddi manevi bütün varlığı ile ordusunun yer alırsa zafer kazanılır.



12 Ağustos 1921’de, Kurban Bayramı’nın ilk gününde Hacı Bayram Camisinin çevresine taşan halk ile Bayram namazını kılmış ve halkın büyük sevgi gösterileri arasında Genelkurmay Başkanı Fevzi ÇAKMAK ile “Sakarya Cephesine” hareket etmiştir. Sakarya Meydan Muharebesi, Kurtuluş Savaşı’nın Çanakkalesi'dir. O gece, “Düşmanın izlenmesi muhtemel hücum yönünü görmek için”, çevreye hakim tepe olan Karadağ’a çıkmıştır. Atının, sigarasını yakmak için çaktığı kibritten ürkmesi üzerine, yere düşmüş ve kaburga kemiklerinden biri kırılmıştır. Bu şartlar dahi karargâh olarak kullandığı kerpiç evde, rütbesini Erzurum da çıkardığı için sırtında er üniforması ile akciğeri için sakıncalı olmasına rağmen, göğsünü sargılatmış, cepheden ayrılmamıştır. Savaşı; “Geceli gündüzlü hiç ara vermeden bizzat yönetti ve 22 gün boyunca hiçbir gece düzenli uyumadı”. Sakarya'da düşman durdurulmamış olsaydı, Ankara ele geçirilmiş ve Türkler Orta Asya yollarına geri dönmüş olacaktır. Savaşın, Anadolu’daki Türk varlığı için yaşamsal önemini bildiği için orduyu olduğu kadar halkı da savaşa hazırlamıştır. Mustafa Kemal ATATÜRK,  Nutuk ta; “Dünya tarihinde örneği pek az olan, Büyük ve Kanlı Sakarya Savaşı (Sakarya Melhame-i Kübrası” olarak tanımlamıştır.

Sakarya Meydan Muharebesinde; “Hatt-ı Müdafaa yoktur, Sath-ı Müdafaa vardır. O satıh Bütün Vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük büyük her birlik, durabildiği noktada yeniden düşmana cephe kurup savaşa devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmaya ve karşı koymaya mecburdur”. Bu tarihi konuşması ile Türk millet ve ordusunun her ferdi, bu duygu ve düşünce ile her adımda en büyük fedakârlığı göstererek ve düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratıp yok ederek, sonunda onu, taarruzun devam güç ve kudretinden yoksun bir duruma getirmiştir. Yunan ordusu yenilmiş ve geri çekilmeye mecbur olmuştur. 13 Eylül 1921’de Sakarya ırmağının doğusunda düşman ordusundan eser kalmamıştır. 14 Eylül 1921’de Başkomutan Mustafa Kemal ATATÜRK, Millete yayınladığı beyanname ile Milli Mücadele’nin amacını ve Sakarya Zaferi’nin önemini; “Mukaddes topraklarımızı çiğneyerek Ankara’ya girmek ve İstiklal-i memleketin fedakâr muhafızı olan ordumuzu imha etmek isteyen Yunan Ordusu, yirmi bir gün devam eden pek kanlı muharebelerden sonra Tanrı’nın yardımı ile mağlup edilmiştir. Milletimiz, düşmanın hazırlıklarına makale için hiçbir fedakârlıktan çekinmedi. Ordumuzu takviye için para, insan, silah, hayvan araba velhasıl her ne lazımsa büyük bir hevesle bol bol verdi. Avrupa’nın en mükemmel araç ve silahları ile donanmış olan Konstantin Ordusundan, Ordumuzun teçhizat itibarıyla de geri kalmamasını ve hatta ona üstün olabilmesi gibi inanılmaz mucizeyi Anadolu halkının fedakârlığına borçluyuz”. Sözleri ile anlatmıştır. Milli Savunma Bakanı Refet BELE’de, Tekalif-i Milliye uygulamasını ve önemini; “Bu ferdin Zaferi değil, milletin zaferidir. Ve asıl kağnı arabasıyla koşan, yavrusunu kucağında taşıyan köylü kadının zaferidir. Şükranı bir defa daha resmen ve alenen tekrar ediyorum. Vatandaşlar, bugün zaferimizi resmen ilan ediyoruz. Konstantin’in tacı tehlikeye düşmüş Yunan Ordusu’nun tırnakları sökülmüştür.” Sakarya Zaferi’nin kazanılmasında en büyük payın köylülere düştüğünü, onların sayesinde bu savaşın kazanıldığını belirtmiştir.

23 Ağustos-13 Eylül 22 gün 22 gece aralıksız devam eden büyük ve kanlı “Sakarya Meydan Muharebesi” yeni Türkiye devletinin tarihine, dünya tarihinde pek az rastlanan büyük bir meydan muharebesi örneği olarak kaydedilmiştir.   Savaş ve Muharebe, iki milletin, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıkları, bütün maddi ve manevi kuvvetleriyle, birbiriyle karşı karşıya gelmesi ve biri biriyle vuruşması demektir. Bunun içindir ki bütün Türk milleti, cephede bulunan ordu kadar duygu, düşünce ve hareket bakımından savaşla ile ilgilenmiştir. Gelecekteki harplerin tek başarı şartı da en çok bu noktaya bağlıdır. Savaş ve muharebe karşısında millet ilgilenmek zorunda kalınmış ve zafer kazanılmıştır.

Başkomutan Mustafa Kemal ATATÜRK, halka Tekalif-i Milliye’yi getirirken kendisi de halkı gibi fakr-u zaruret içinde cephede bulunmuştur. Tekalifi Milliye, devletin halktan istediği karşılıksız bağış, hibe veya karşılıksız yardım değildir. ATATÜRK, 7-8 Ağustos 1921'de "El konulan malların bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecektir" diyerek halktan zorunlu toplanan yardım için halka verdiği sözü tutmuş ve 12 Nisan 1923 tarihli ve 328 sayılı kanunla 6.003.663 TL olan Tekalifi Milliye Borçları, halka Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurtuluşu ve kuruluşu sağlandıktan sonra tekrar ödenmiştir. Borcun yüzde 72.3'üne karşılık gelen 4.340.508 TL tutarı 1923'te geri kalan yüzde 27.7'lik kısım ise her yıl yapılan ödemelerle 1929'da ödeme gerçekleştirilmiştir.

Bu dönemde, Türkiye'nin sadece Tekalifi Milliye borçlarını değil onunla birlikte Osmanlı'nın iç borçlarını da ödemiştir. Tekalifi Milliye borçları ve onun dışında savaşta halktan alınmış her şey için, 1923-1937 arasında toplam 17.426.409 TL ödeme yapılmıştır. Tekalifi Milliye Emirlerinin uygulaması ile Türk ulusu, “varını yoğunu” ortaya koyarak, işgal Emperyalist devletlerin Anadolu üzerinde sahneye koymak istedikleri oyunu bozmuş, “Esaret Çemberini” kırarak “Tam Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devletini” kurmuştur. Tarihin hiçbir döneminde Türk Milleti, yabancı boyunduruğu ve egemenliği altında bağımlı, esir ve devletsiz yaşamamıştır. “Türkiye ölüm tehlikesindedir, ama batmayacaktır. Düşman ordusunu, anayurdumuzun harimi isteminde boğarak istiklalimize kazanacağız”. Sözleri ile Türk Milleti, “Milli Mücadele” ile destan yaratmış ve Batılı emperyalist devletlerin desteği ile “Megali İdea” hayali peşinde koşan Yunanistan’a ve bütün dünyaya büyük ders vermiştir. Onun için, Tarihi o günün şartlarına göre doğru ve açık olarak değerlendirmek ve bir savaşın kazanılmasında en küçük hususların dahi dikkate alınması gerektiğini bu savaş göstermiştir.


KAYNAKÇA;

ATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, “NUTUK  (1919-1927)”, 2006.

ATATÜRK’ÜN SÖYLEV VE DEMEÇLERİ I,II,III (1918-1938), Gnkur.Bsm.,1981.

AYDOĞAN, Metin, MUSTAFA KEMAL ve KURTULUŞ SAVAŞI, İnkılap Yayınevi, 2017.

Prof.Dr. ÖZDEMİR, Hikmet, ATATÜRK’ÜN KRİZ YÖNETİMİ TEKALİF-İ MİLLİYE, Türk İdare Dergisi,  Aralık, 2000, Sayı: 429.

https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/politik-sosyal-kulturel-arastirmalar-merkezi/tekalif-i-milliye-emri-milli-vergiler-emri

***

8 Ağustos 2016 Pazartesi

12 TEMMUZ BEYANNAMESİNİN SİYASAL ETKİLERİ VE ÖNEMİ BÖLÜM 3




12 TEMMUZ BEYANNAMESİNİN SİYASAL ETKİLERİ VE ÖNEMİ    BÖLÜM 3



Truman Doktrini ile Türkiye’yi kanatları altına alan ABD, Türkiye’nin gerçekten demokratikleşeceğinden emin olmak istiyordu. Bu açıdan 12 Temmuz Beyannamesinin yayın günü ile ABD yardım antlaşmasının aynı güne denk gelmesinin tesadüfî olmadığı düşünülmektedir. 
Çünkü yardımın ne şekilde yapılacağı ile ilgili görüşmeler Nisan ayından itibaren Ankara’da sürerken bu tarihlerde Amerika’da ise “Türkiye’nin demokrasi yolunda bir ülke olup olmadığı” ile ilgili tartışmalar yaşanıyordu. Amerikan Kongresinde Truman doktrinin görüşüldüğü oturumda bazı Amerikalı senatörlerden Türkiye’ye yapılacak yardıma itiraz sesleri yükselmekteydi. İtirazın sebebi ise Türkiye’nin demokratik bir ülke olmadığı ve demokrasiyi geliştirmek için yeterli çaba içerisinde olmadığıydı. 

Türkiye bu antlaşma ile Sovyetlere karşı Amerika’nın desteğini almıştır. 

İç politikada demokrasi yolunda ilerleyen Türkiye dış politikada da rahat bir nefes almış ve iki önemli olay da aynı güne denk gelmiştir.28 

Böylece Batı safında yer almak ile çok partili siyasal hayata geçiş doğrudan bağlantılı olduğu görülmektedir. 

12 Temmuz 1947 tarihi, yapılan antlaşma ve yayınlanan bildiri ile önemli bir gün olarak tarihe geçer. Türkiye’nin demokrasi yolculuğundaki kilometre taşlarından biri olan 12 Temmuz beyannamesinin yardım antlaşması için bir ön şart olarak öne sürüldüğü düşünülmektedir. İlginçtir ki, DP bu nedenle, uzun yıllar Amerikan cı olmakla suçlanacaktır. 


III. b. 12 Temmuz Beyannamesi Analizi ,


DP ve CHP ilişkilerini kilitlenmesi üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından 12 Temmuz 1947 yılında yayınlanan bildiri29 hiç şüphesiz Türk siyasal hayatının kilometre taşlarından biridir. Konumuz açısından önemli görülen paragraflar aşağıya alınmıştır. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göre: 

3 Haziran tarihinde görüşmek üzere çağırdığım Bay Celal Bayar bana Demokrat Partinin, idare mekanizmasının baskısı altında bulunduğunu beyan ve şikâyet etti. Haberdar ettiğim Başbakan, aynı mevzuları daha evvel aralarında görüştüklerini hikâye ederek, böyle bir baskının olmadığını, idare mekanizması nın memleketin huzurunu bozacak mahiyetteki tahriklere karşı çok güç durumda kaldığını beyan eyledi. 

Bundan sonra, iki tarafı bir arada dinlemek için, 14 Haziran tarihli buluşmayı tanzim ettim. 

Başbakan ve Yardımcısı Devlet Bakanı ile Demokrat Parti Genel Başkanı hazır bulundular. İki taraf arasında karşılıklı tartışma içinde iki buçuk saat devam eden bu konuşma, başladığı noktada bitti. Demokrat Parti Başkanı, partisinin baskı altında bulunduğu noktasında ısrar ve partisinin kanun dışı maksatlar ve ihtilal usulleri takip ettiğine dair ithamları reddetti. Hükümet Reisi, idare mekanizması nın baskı yaptığı iddiasını kabul edemeyeceğini ve şikâyet vesikalarını tetkik ve takibe hazır olduğunu tekrar söyledi ve muhalif partinin çalışma usullerini düzeltmesi lazım olduğu iddiasında kaldı. 

17 Haziran tarihinde Bay Bayar’ı tekrar kabul ettim. Bana, vaziyeti arkadaşları İle görüştüğünü, benim durumuma karşı teşekkürle mütehassıs olduklarını söyledikten sonra, baskı vardır kanaatinde olduklarını ifade eyledi. Bunun üzerine; iki defa görüştüğüm Başbakan, iktidar partisiyle muhalefet partisinin Büyük Meclisteki münasebetleri ve karşılıklı çalışmaları yolunda hayırlı terakkiler olduğunu takdirle söyledikten sonra, biz de kendimize düşen vazifeleri sadakatle ifa edeceğiz, size söz veriyorum dedi ve iki ay sonra Büyük Meclis toplanıncaya kadar partilerin münasebetlerinde itimadı artıran terakkiler olacağına ümidinin kuvvetli olduğunu ilave eyledi. 

Ben, muhalefet liderinin kanundışı maksatlar ve metotlar isnadını reddetmesini, muhalif parti çalışması için şart olan kanun içinde kalmak esasının göz önünde tutulduğuna ve tutulacağına dair tatmin edici bir teminat olarak kabul ettim ve Başbakana bunu söyledim. Her iki tarafla uzun konuşmalardan çıkardığım bu neticelere inanmak istiyorum ve inanıyorum. Bizi bu inanışa getiren bu durumu, memlekette siyasi partilerin çalışıp gelişebileceğine kati ümit veren en mühim merhale sayıyorum. 


Bu durumu muhafaza etmek ve onun gelişmesini sağlamak, iktidar ve muhalefet partilerinin vazifeleri olmak lazımdır. Gelecek için tedbirler, benim kabul ettiğim gibi, şu noktadan hareket etmekle bulunabilir. Benim, bu son dinlediğim karşılıklı şikâyetler içinde mübalağa payı ne olursa olsun, hakikat payı da vardır. İhtilalci bir teşekkül değil, bir kanuni siyasi partinin metotları ile çalışan muhalif partinin, iktidar partisi şartları içinde çalışmasını temin etmek lazımdır. Bu zeminde ben, Devlet Reisi olarak, kendimi her iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli görürüm. 

Böylece artık İnönü, sahaya inmiş ve iki takıma karşı tam bir hakem gibi maçı kurallarına uygun oynamalarını şart koşmuş oluyordu. 
İnönü bir devlet adamı olarak, sadece kendini bütün siyasi partilere karşı eşit olarak sorumlu görmekle kalmadı, aynı zamanda demokrasiye geçişin kavgasız ve düzenli olmasını ve gelişmelerin tesadüflere bırakılmamasını arzuladı. Onun en büyük amacı “Türk milletinin her ferdi”nin “idare başındaki insanlar gibi, tüm memleket davalarının sorumluluğunu kendi yüreğinde duyacak hale” geleceği bir idare biçimi yaratmaktı. “Vatandaşın kendisini sorumlu devlet insanı haline getirmesi uzun, çok zahmet isteyen, yorucu bir iştir, ama kurtuluşun tek çaresi budur” düşüncesindeydi.30 

Özetle İnönü, iktidarının gücünü sınırladığı gibi memlekette yasalara bağlılığı kontrolü altına almaya çalışmıştır. Bu İsmet İnönü’nün hanesine yazılacak başarılardan biridir. 


III. c. 12 Temmuz Beyannamesi ve Demokrat Parti 

12 Temmuz Beyannamesi sürecinde başbakanlık koltuğunda, diktatörlük anlayışına sahip olan Recep Peker oturmaktaydı. Peker, DP’yi “devlet düşmanlarını tahrik eden bir siyasî oluşum” olarak görüyordu. Hele Peker’in, mecliste konuşan Adnan Menderes’i psikopatlıkla suçlaması okun yaydan çıktığını ortaya koymuştu. Böylece TpCF ve SCF gibi DP’nin de kapatılma tehlikesi baş göstermişti ki; hiç kimse bunun sonucunu kestirememekteydi. 

DP’nin muvazaalı (danışıklı) olduğu isnadı, en çok da partinin şahinlerinden İstanbul İl Başkanı “İhtiyar Kaplan” lakaplı Prof. Dr. Kenan Öner’le başlamıştır 31. 
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 12 Temmuz Beyannamesi asıl etkisini, DP’de göstermiş ve bu etki İkinci Büyük Kongre’ye kadar sürmüştür. 

Sonuç 31 Vekilin yeni parti kurmasına yol açacak kadar vahim olmuştur 32. 

Kenan Öner’in büyük gayretleriyle, 20 Temmuz 1948'de Mareşal Fevzi Çakmak'ın Fahri Başkanlığında kurulan Millet Partisi’nin (MP) " Liberal-Muhafazakâr " sayılabilecek bir programı vardı 33. Hikmet Bayur’un başkanlığında kurulan MP’nin başlıca kurucuları, Enis Akaygen, Mustafa Kentli, Osman Bölükbaşı, General Sadık Aldoğan gibi kişiler de dâhil oldu 34. 

1948 başlarında Demokrat Parti kendi mensuplarından 12 kadarını ihraç etti. Sadık Aldoğan, Yusuf Kemal Tengirşek, Emin Sazak, Ahmet Tahtakılıç, Ahmet Oğuz, Osman Nuri Köni, Hasan Dinçer gibi partinin bazı ağır topları da çıkarılanlar arasındaydı. Zaten cılız kadrolu olan muhalefet parçalanmıştı 35. 

Her ne kadar CHP politikaları nı eleştiren bir çizgide dursa da MP aslında CHP'nin işine yarıyordu. Çünkü muhalefeti parçalıyordu, bu da güçlü bir DP muhalefetinin önünü kesiyordu. Ancak bu süreçte beklenmeyen bir olay yaşanmış ve bu da en çok DP’ye yaramıştır. MP’nin lideri Mareşal Fevzi Çakmak’ın 10 Nisan 1950 günü ani vefatın da CHP’nin kontrolünde ki Radyo’nun, Kurtuluş Savaşının kahramanı ve dindar Fevzi Paşa’nın vefatında normal müzik yayını sürdürmesi büyük tepkilere yol açmıştır. Mareşal’in ölüm haberinin duyulması üzerine, Ankara ve İstanbul’da radyo evlerinin önünde toplanan gençler gösteri yapmış ve bazı tutuklamalar olmuştur. Böylece Mareşal, varlığından çok ölümüyle CHP karşısında DP’ye katkıda bulunmuş olmuştur.36 

MP, her ne kadar yeni bir ümitmiş gibi ortaya çıkmış olsa da CHP ve DP kadar geniş bir sosyal taban oluşturamamıştır. Fakat çok partili hayata geçiş sürecinde CHP ve DP politikaları üzerinde frenleyici etkileri olmuştur. Karpat, MP'nin varlığının DP'yi ekonomik ve kültürel meselelerde daha ihtiyatlı ve ılımlı politikalara yönelttiğini ifade etmektedir37. 

DP’deki sarsıntılar, Haziran 1949’da toplanacak olan II. Büyük Kongre’ye kadar sürmüş ve Aralık 1947’de başlayan fırtına, altı ay sonra dindiğinde DP’nin 64 vekilinden 31’i partiden ayrılmıştır 38. Böylece partinin temsil gücü tam ortadan iki bölünmüştür. Ancak Zürcher’e göre sonuçta, DP’nin meclisteki grubu yarıya azalmış olsa da, DP çok daha tutarlı bir parti haline geldi 39. 

DP’nin güçlü ismi Sarol ise 12 Temmuz sürecini süreci şöyle açıklar 40: 

12 Temmuz Beyannamesi, bu beyannamenin çıktığı zamanda ve bundan evvel, 21 Temmuz Seçimini yapan hükümetin, millete karşı aldığı tavır ve hareketin ve baskının aksülamelidir. 21 Temmuz seçimlerindeki hareketin ve ondan sonra Recep Peker hükümetinin tedhiş ve tazyik politikasının yürümeyeceğine dair kanaatin ifadesidir. Bu beyannameyi çıkarmak iyi mi olmuştur fena mı olmuştur? Bu beyanname dolayısıyla bizim karşımıza iki yol çıkmıştı. Birisi ihtilal yolu idi. İğtişaş ve isyan yolu idi. İkinci yol, memlekette istikrarı muhafaza ederek, müşkül dahi olsa, zaman kaybı dahi olsa istikrar yolunu tercih ettik. Yolumuz dahi olsa, sükun ve istikrar gibi netice almak prensibini tercih ettik. Bu gün 
12 Temmuz Beyannamesinin hafif de olsa faydası görülmüştür. 

Fakat reddetmek. Neyi reddetmeliydik? Reddedince elimize ne geçecekti? 
zaman “Bu efendilere eşit muamele yapılmasını taahhüt ettik. 

İdarecilerin bir taraf vazife görmelerini vaat ettik, bir kardeşlik duygusunun yaratılmasına hizmet etmek istedik, fakat onlar bütün bunları reddettiler” diyeceklerdi. Biz böyle bir teklifi reddedince tarihe karşı mesul olduk. Kabul ettik arkadaşlar. Hatta teşekkürle kabul ettik. 

Burada bazı arkadaşlar, “ Bundan ne fayda gördük? ” dediler. Her şeyi o günkü şartlarla mütalaa etmek lazımdır. O şartlar değiştikten, ferahlı an geldikten sonra, o zamanki meseleler mütalaa edilirse daima hataya düşülür. O günlerde Demokrat Partiye girmek, partide faal ve enerjik rol almak, adeta bir macera, bir tehlike idi. 

Celal Bayar’ın 22 Eylül 1947 tarihinde Vatan Gazetesi'ne demeci ise şöyledir 41: 

Sayın Cumhurbaşkanı, Devlet Başkanlığı makamının haiz olduğu (içerdiği) nüfuzun yalnız bir parti lehine kullanılmasını önlemek için, partiler dışında kalmak kararını vermekle memlekette gittikçe yayılan ve kökleşen demokratik havanın berraklaşması hususunda en doğru ve en salim yolu tutmuşlardır. İlk geçen Ocak ayındaki Demokrat Parti kongresinde kabul edilen ' Hürriyet Misakı'nın bir maddesinin, ayrıca Cumhurbaşkanı tarafından kabul ve tasdik edilerek tahakkuk sahasına konmaya çalışılmasını, ancak memnunlukla karşılarız. Hatırlarsınız, 'Hürriyet Misakı'nın bu maddesi, parti başkanlığı ile Devlet Başkanlığının bir zat uhdesinde birleşmemesini amirdir. Ancak şunu da 
şöyleyeyim ki, bu maddenin tatbik sahasına konması için Halk Partisi'nin henüz fiili bir hareketini görmüş değiliz. Yakın tatbikat ve Halk Partisi kurultayının neticeleri, vaziyeti daha açık gösterecektir. 


Özetle 12 Temmuz Beyannamesi DP’yi muvazaalı, iktidara gelmez gibi göstermiş ve DP’yi ortadan ikiye bölmüşse de, gerek ülkenin siyasi istikrarı, gerekse de DP’nin daha homojen olması açısından olumlu etkiler göstermiştir. Sonuç olarak da DP’ye iktidar yolunu açılmıştır. 

III. d. 12 Temmuz Beyannamesi ve Cumhuriyet Halk Partisi 


12 Temmuz Beyannamesi aynen DP gibi CHP üzerinde de derin etkilerde bulundu ve CHP’de de sertlik yanlılarını tasfiye etti. Ancak, yerleşik bir sadık muhalefet anlayışından yoksun olan CHP şahinleri, Başbakan Recep Peker başta olmak üzere, Demokratlara karşı sert tedbirler alınmasından yanaydı. İnönü, iki tarafla da görüştükten sonra, muhalefeti meşrulaştıran ve devlet kuruluşlarının partiler arasında tarafsız tutum almalarını isteyen “12 Temmuz Beyannamesi” ile oyuna fiilen dahil oldu. 42 

Feroz Ahmad’a göre, 12 Temmuz’da İnönü, ağırlığını parti (CHP) içindeki ılımlılardan yana koyarak devletçi (ve otoriter) hizbe öldürücü darbeyi 
vurmuştur. Tek parti seçeneği terk edilerek, muhalefete eylem serbestliği ve tek partiyle eşitlik olanağı sağlamış43 ve böylece çok partili siyasal sürecin ilk 
krizi atlatılmış olmuştur. Ancak 12 Temmuz Beyannamesi, DP ve CHP’de önemli kırılmalara yol açmıştır. Öncelikle CHP içindeki sertlik yanlıların başını çeken Başbakan Recep Peker hükümeti istifa etmiş, onun yerine ılımlı Birinci Hasan Saka hükümeti kurulmuştur. Heper, durumu şöyle analiz eder 44: 
21 Temmuz 1946'da Cumhuriyet döneminin ilk genel seçimleri yapıldı. 

Bazı işgüzar yöneticiler bu seçimlere CHP lehine hile karıştırdılar. Demokratlar bunu protesto ettiler, muhalefet için yasal güvence istediler ve daha açık bir rejim talep ettiler. İnönü Demokratların isteğini anlayışla karşıladı. CHP bazı yasaları liberalleştirdi. Bunların arasında, siyasi parti kuruluşunu kolaylaştıran Dernekler Yasası da vardı. İstiklal Mahkemeleri kaldırıldı. Daha da önemlisi, İnönü “12 Temmuz Beyannamesi” ile muhalefet partileri hukuk kuralları içinde kaldıkları ve yapıcı eleştiriler yaptıkları sürece onların siyasi haklarının güvence 
altına alınacağı sözü verdi. 

Aynı şekilde Devlette de tek parti rahatlığı ve baskısı azaldı ve çeyrek asırdan sonra ilk kez köklü değişikliklere gidildi. 13 Kasım 1947’den Ankara’daki VII. Büyük Kurultay’da CHP’nin programı ve ideolojisi devrimci olmaktan çıkarılarak daha mutedil bir hale getirildi. Sosyal meselelerde Kurultay, ortanın sağında bir konum aldı. Köy Enstitüleri ve Halkevlerinin çalışma düzenleri değiştirildi ve Parti tüzüğünde değişiklik yapılarak 

Cumhurbaşkanlığı ile parti genel başkanlığı ayrılırken, illerde valilerin CHP Başkanı olmalarına son verildi. 

Ayrıca Parti programının laikliği tanımlayan maddesi değiştirilmiştir. 

1935’te kabul edilen programda, laiklik; “dini düşünceleri dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmak” olarak tanımlanıyorken, bu kurultayda “siyaset” 
kelimesi çıkartılarak kavram, “din ve devlet/dünya işlerinin birbirinden ayrı olması” koşuluna indirgenmiştir. 

Aralık 1947’de, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi önemli miktarda artırılmış ve Diyanet İşleri Başkanlığının murakabesi ile bir dergi çıkarılmasına karar verilmiş tir 45. 11 Şubat 1948’de de CHP Grubu’nda, imam hatip mektepleri teklifi için bir komisyon kurulmuştur. Şubat 1948’de ise Fatin Gökmen, imam hatip okulları nın tekrar açılması için bir kanun teklifi vermiş ve CHP Grubu’nda görüşülmeye başlanmıştır. 

Bu amaca uygun olarak Hasan Saka hükümeti, yedi yıldan beri süre gelen sıkıyönetimi, 23 Aralık 1947’de kaldırarak, muhalefetin isteklerinden birini daha yerine getirmiştir. Bütün bu sonuçların alınmasında 12 Temmuz Bildirisi’nin ilk ve çok önemli bir adım olduğu kolayca söylenebilir.46 

İlerleyen süreçte, 1949 yılında birçok ilde de (İstanbul, Afyon, İzmir, Ankara, Isparta, Kastamonu, Seyhan, Trabzon ve Urfa) imam hatip kursları açılmış, Millî Eğitim Bakanlığı, bu kursların ortaokul muadili, iki yıllık meslek okulları haline getirilmesine karar vermiştir. 16 Şubat 1949’da ilkokulların 4. ve 5. sınıflarında din dersi okutulmaya başlanmıştır. İlahiyat Fakültesinin açılması için 30 Şubat 1949’da ise kanun hazırlanmıştır. İbadet ve ayinlerin serbestçe yapılması, hafta da bir saatlik de olsa, seçmeli din derslerinin ders programlarına konulması, CHP’nin din eğitimine önem verdiğini belirten bir maddenin parti programına konulması, yeniden İmam-Hatip Okulları ile bir İlahiyat Fakültesi açılması için ilke kararı alınmıştır47. 4 Mayıs 1949 tarihinde de unutulmaya yüz tutmuş şaibeli ve idamlarıyla meşhur İstiklal Mahkemeleri de yürürlükten kaldırılmıştır. 

Aynı şekilde tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanunun değiştirilerek bazı türbelerin açılışı olmuştur. Örneğin 21 Nisan 1950’de Yavuz Sultan Selim’in türbesi halka açılır48. Ahmad’a göre, Allah’ın adını asla sebepsiz yere anmamaya kararlı bir laisist olan ve bugüne kadar devrimciliği ve laikliğiyle övünen İnönü, selameti, siyasi hayatının en kritik döneminde dini kucaklamakta bulmuştur 49. 


28- Fehmi AKIN, “12 Temmuz Beyannamesi’nin Türk Siyasi Tarihindeki Yeri ve Önemi”, Tarih Portalı Sitesi, 
http://www.tarihportali.net/tarih/turk_siyasi_tarihinde_12_temmuz_beyannamesi-t6619.0.html; imode= (Erişim: 20.05.2012). 
29- KARPAT, s.167–169. 
30- Metin HEPER, İsmet İnönü, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2008b, s. 174-175. 
31- SAROL, s. 57. 
32- Cem EROĞUL, Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi, İmge Kitabevi, Ankara, 1998, s. 64. 
33- Mustafa ERDOĞAN, Liberal Toplum Liberal Siyaset, Siyasal Kitapevi, Ankara, 1992, s. 265– 284. 
34- SAROL, s. 68. 
35- Ahmet Hamdi BAŞAR, Yine Hayal Aleminde Uçuyorum, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2007, s. 168-169. 
36- 14 Mayıs 1950 seçimlerinde, DP oyların %53'ünü alıp 434 milletvekili; CHP, oyların %40'ını alarak 51 milletvekili 
kazanırken, MP; 250.414 oyla, oyların %3'ünü kazanıp sadece 1 milletvekili (Osman Bölükbaşı) çıkardı. Sonradan katılanlarla birlikte MP'nin milletvekili sayısı 3'e yükselmiştir. MP, 1951 ara seçimlerine katılmasına rağmen kayda değer bir başarı elde edememiştir. 
37- KARPAT, 2010, s. 192. 
38- BAYAR, s.91. 
39- Erik Jan ZÜRCHER, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2009, s. 314-315. 
40- SAROL, s. 90. 
41- BAYAR, s. 162-163. 
42- Carter V. FINDLEY, Modern Türkiye Tarihi: İslam, Milliyetçilik ve Modernlik 1789-2007, Timaş Yayınları, İstanbul, 2011, s. 268. 
43- AHMAD, s. 153. 
44- HEPER, s. 178. 
45 Son Telgraf, 19 Aralık 1947. 
46 ALBAYRAK, s.126. 
47 Şerafettin TURAN, Türk Devrim Tarihi Çağdaşlık Yolunda Yeni Türkiye, Bilgi Yayınevi, 
Ankara, 1999, s. 105–107. 
48 Son Telgraf, 22 Nisan 1950. 
49 AHMAD s. 154. 


4 CÜ BÖLÜM İLE  DEVAM EDECEKTİR..



..