İmam Hatipler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İmam Hatipler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2018 Cumartesi

Özal'ın 17 Yıllık yatırımı,HAŞİM KILIÇ

Özal'ın 17 Yıllık yatırımı,HAŞİM KILIÇ


Özal'ın 17 yıllık yatırımı,HAŞİM KILIÇ HAŞİM KILIÇ yeni Anayasa mahkemesi başkanı seçildi.

(O DÖNEMDEKİ YAZIŞMALARIMDAN ALINMIŞTIR)

Haşim Kılıç Anayasa Mahkemesi'nin yeni Başkanı 
      Anayasa Mahkemesi Başkanlığına Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim Kılıç seçildi.
      Tülay Tuğcu'nun yaş haddinden emekliye ayrılmasıyla boşalan Anayasa Mahkemesi başkanlığı için bir süredir devam eden seçimler bugün sonuçlandı. 
      Seçim sonucunda Başkanvekili Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı'na seçildi. Kılıç, saat 14.00'de Anayasa Mahkemesi'nde basın toplantısı yapacak.
      Kılıç, Anayasa Mahkemesi başkanlığı görevini 4 yıl sürdürecek. 
      Haşim Kılıç, 13 Mart 1950 tarihinde Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesinde doğdu.İlk, orta ve lise öğrenimini Yozgat'ta tamamlayan Kılıç, 1968 yılında Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne kaydoldu ve 1972 yılında mezun oldu. 
      1974 yılında Sayıştay Başkanlığı'nda denetçi yardımcısı olarak göreve başlayan Kılıç, denetçi, başdenetçi unvanlarını aldıktan sonra 1985 yılında Sayıştay Üyeliğine, beş yıl süren üyelikten sonra da 1990 yılında Cumhurbaşkanı murhum Turgut Özal tarafından Anayasa Mahkemesi Üyeliğine seçildi. 
      Kılıç, 7 Aralık 1999 tarihinde açık bulunan Anayasa Mahkemesi Başkanvekilliğine seçildi. Kılıç, 7 Aralık 2003 tarihinde yeniden bu görevi üstlendi.
      Evli ve dört çocuk babası olan Haşim Kılıç, Almanca biliyor.
--------------
Gençler belki anımsamazlar ama orta yaş ve üstü olanlar çok iyi bilirler. Canım ülkemde bir zamanlar tv izlemek günah idi.  Tabii o zaman henüz bazı tv kanalları henüz kurulmamıştı. İşte bu tv izlemenin günah olduğu günlerde muhterem bir kanalın açılması gündeme gelmiş ve o zaman büyük bir Türk büyüğü "Kanal...  den hisse alanlar cennetten de tapu almış olurlar" demişti.

Neyse konumuz bu değil. 

Şimdi Anayasa Mahkemesi başkanı seçilen Haşim Kılıç.İşte bu tv izlemenin günah olduğu dönemlerde Turgut Özal tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanmak istendiğinde bazı münafıklar itira etmiş ve " o şahıs günah diye tv bile izlemiyor" demişlerdi de bir başka büyük Türk büyüğümüz olan Turgut Özal o zaman "ben kontrol ettirdim, evinin balkonunda tv anteni varmış" diyerek veciz bir şekilde konuyu değerlendirmişti. Yukarıda haberini okuduğunuz Haşim Kılıç işte o Haşim Kılıç' tır. 

Sakın gene azılarınız çıkıpta bu şahıs gericidir falan demesin. Adamın evinde tv bile varmış. 

E-Postamda paylaşılan bir yazıdan alınmıştır.
Ben de bazı ilaveler yapayım:
-----------
TEZİÇ'E KARŞI GÖRÜŞ BELİRTMİŞTİ

Kılıç, YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç'in, AİHM kararı nedeniyle türban konusunda anayasa değişikliği yapılamayacağı sözleriyle ilgili olarak, "İçtihatları, anayasa ve yasalara göre yapıyoruz. İçtihatın dayanağı olan anayasa değişirse, içtihat da değişir" diye konuşmuş idi.
BAŞKAN KILIÇ’IN EŞİ TÜRBANLI, KIZI DEĞİL
Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na seçilen Haşim Kılıç, kamuoyu gündemine ilk olarak evinde televizyon olup olmadığı şeklindeki polemiklerle gündeme gelmiş idi. Daha sonra eşinin türbanlı olması nedeniyle sık sık gündeme gelen Kılıç’ın iddialı bir masa tenisi oyuncusu olduğu öğrenildi.

17 Nisan 1993 tarihinde hayatını kaybeden Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile son görüşen isimlerden birinin de Haşim kılıç olduğu ortaya çıktı. 16 Nisan 1993 tarihinde Turgut Özal’ın, Haşim Kılıç’ı akşam vakti Köşk'e davet edip konuştuğunu aktaran kaynaklar görüşmeyi, “Cumhurbaşkanı Özal ile gece geç saatlere kadar görüştü. Cumhurbaşknı ertesi sabah hayatını kaybetti” şeklinde vermişti.
Ayrıca Kılıç , Türkiye'de yasa ve anayasa yapma sorunu olmadığını belirterek ''uygulamada ve yargıç ahlakında sorun olduğunu'' söylemişti.

*********

Gönül Kılıç'a 2.5 milyar tazminat  
Yargıtay eski Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim Kılıç'ın eşi Gönül Kılıç'a 2.5 milyar lira manevi tazminat ödemeye mahkûm oldu. Ankara 3'üncü Asliye Hukuk Mahkemesi, Savaş'ı, bir televizyon programındaki ‘‘Beni görünce başını halının altına soktu’’ sözleriyle kişilik haklarına hakaret ettiği gerekçesiyle, Gönül Kılıç'a manevi tazminat ödemeye mahkûm etti. Karar duruşmasında Savaş'ın avukatı Veli Devecioğlu davanın reddini istedi ancak kabul edilmedi. Savaş, hayatı boyunca doğruları söylediğini belirterek, ‘‘Sonucu neyse katlanırım. Esas hüküm henüz kesinleşmiş değil. Yargıtay onarsa kesinleşecek. Elbetteki hükmü temyiz edeceğim’’ dedi. 

Savaş, Kanal 6 Televizyonu'nda yayımlanan ‘Ceviz Kabuğu’ programında şöyle demişti:

‘‘Ben Başsavcı seçildiğimde, Anayasa Mahkemesi üyelerinin eşleri, kutlamak için bizim lojmana eşimi ziyarete gelmişler. Ben zili çalmam, kapıyı kendim anahtarla açarım. Kapının tam karşısında da salon var. İçeri girdim. Bir kadın beni görünce kendini yere attı, başını halıyla örtmeye çalıştı. Sara nöbeti geçiriyor sandım. Eşim koştu geldi. Ambulans çağırayım mı, diye sordum. Meğerse o kişi, Haşim Kılıç'ın eşiymiş, başı açıkken erkek eve girdi diye öyle davranıyormuş.'' 09.07.2001hurriyet.com.tr

***********
Turgut Özal'ın 17 yıl sonrasını görerek belkide yaptığı en uzun vadeli,en önemli yatırımlardan biridir ne malum?Ahmet Dursun

Anayaa mahkemesine email atmak için.

************
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş
Daha göreceğimiz çok şey var 
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği' nin davetlisi olarak bir konferans vermek üzere Bodrum' a gelen Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Haşim Kılıç' ın Anayasa Mahkemesi Başkanlığı' na seçilmesini yorumladı. " Atatürk' ün Kemiklerini Sızlatan Parti CHP" adlı kitabında bu konuya geniş yer ayırdığını belirten Savaş, " Hepimiz, şimdiden Haşim Kılıç' ı, Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak selamlamaya hazırlanalım" diye yazmıştım da kimse inanmamıştı. Daha göreceğimiz çok şey var" dedi. Vural Savaş, Sözcü Gazetesi' nde önümüzdeki Salı günü yayımlanacak " Haşim Kılıç Olayı" başlıklı köşe yazısını önce Yarımada okurlarıyla paylaştı. 

Vural Savaş, bugün saat 17.00' de Bodrum Belediyesi Nurol Kültür Merkezi' nde " Cumhuriyetin Kazanımları ve Anayasamız" konulu bir konferans verecek. 
HAŞİM KILIÇ OLAYI 
O zamanki İstanbul Baro Başkanı Turgut Kazan, 20 Kasım 1990 günü SHP Genel Başkanı Erdal İnönü' yü ziyaret ederek 

Sayıştay yasası anayasaya aykırı şekilde değiştirildi. Televizyon izlemeyi günah sayan bir Nakşibendi mensubunu, Anayasa Mahkemesi' ne üye seçmek istiyorlar. Yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi' ne başvurun" diyor. 

Bununla yetinmeyip Emin Çölaşan' a mektup yazıyor: 

" Lütfen yazın… Bu oyunlardan sonra, Sayıştay kontenjanından, Anayasa Mahkemesi üyeliğine Haşim Kılıç isimli birini getirecekler. Bu şahıs büyük bir Atatürk düşmanıdır. 

" Lütfen bu ismi şimdiden açıklayın" diyor ve Emin Çölaşan, 28 Kasım 1990 günü bunu makale mevzuu yapıyor. 

Prof. Erdoğan Teziç, Prof. Bakır Çağlar ve Pertev Bilgen, " Hukuk Devletine Çağrı" başlıklı bir bildiri yayımlıyorlar ve " Sayıştay" ın aralarında Haşim Kılıç' ın da bulunduğu üç adayın seçim işleminin hukuken teşekkül etmiş bir Sayıştay Genel Kurulunca yapılmadığından, yoklukla malul olduğunu" söylüyorlar. 

Türkiye Barolar Birliği, 7 Aralık 1990 tarihli bildirisinde soruyor: 

" Yasa, Anayasa Mahkemesince iptal edilince ne olacaktır?" 

Cevap, yine bildiride mevcut: 

" Haşim Kılıç' a seçilme olanağı veren yasa ortadan kalkacağına, temel kalmayacağına göre Cumhurbaşkanınca atanan Haşim Kılıç' ın üyeliği, herhangi bir işleme gerek kalmadan düşecektir." 

Anayasa Mahkemesi, Haşim Kılıç' ın atanmasına temel teşkil eden yasa değişikliğini iptal ediyor. Ancak " Anayasa Mahkemesi iptal kararları geriye yürümez" deyip, Haşim Kılıç' a anayasaya aykırı bir yasa ile geldiği Anayasa Mahkemesi üyeliğine devam izni veriliyor. 

Prof. Dr. Erdoğan Teziç: 

" İptal kararının geriye yürümemesi,' hukuk güvenliğini sağlamak' amacıyla konulmuş olduğuna göre, bu ilke ancak kesin hüküm halini almış yargı ve idari kararlar için anlam ifade eder. Danıştayımızın görüşü de bu doğrultudadır" diyor. 

Mesela ilkokul mezunlarına Anayasa Mahkemesi üyeliği yolunu açan bir yasa çıksa ve sonradan iptal edilse, bu arada seçilenler göreve devam edebilirler. 

Bu uyarılara rağmen Turgut Özal, Haşim Kılıç' ı Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilince, 1 Aralık 1990 tarihli Milliyet Gazetesi' nde Melih Aşık, şunları yazdı: 

" Turgut Özal, bir tarikat üyesi olduğu söylenen Haşim Kılıç' ı Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçti. 

Haşim Kılıç, seçildiğinin ertesi günü bir gazetecinin 

' Siz laik misiniz?' sorusuna 

Laik' im diyemedi. Polemiğe girmeyelim gibi laflarla soruyu geçiştirdi."   

Melih Aşık yazısına şöyle devam ediyor: 

" Haşim Kılıç' ın hukukla en ufak bir ilgisinin olmadığını, kendisinin yüksek ticaret mezunu olduğunu da ekleyelim." 

Turgut Özal, bu konuda Mülkiye haftasında yaptığı konuşmada, Haşim Kılıç' ı seçme nedenini şöyle anlattı: 

Sayıştay Genel Kurulu, ehil olan üç kişiyi bana gönderdi. Bir de kağıt geldi önüme. Kağıtta, gazetede yazan ' televizyon seyretmeyen Anayasa Mahkemesi üye adayı' notları vardı. Bunun üzerine, hemen iki kişiyi bu adayın evine, tahkikat için gönderdim. Aday Haşim Kılıç televizyon seyrediyormuş hem de uydu yayın. Belki ikinciyi seçecektim ama bu tahkikattan sonra onu seçtim." 

2 Aralık 1990 günü Hasan Pulur, Milliyet Gazetesi' nde şunları yazdı: 

" Böyle bir olay üzerine tarihe geçen bir beyit de vardır: 

' Olacak bir kişinin bahtı kavi, talihi yar, 
Kehlesi (biti) dahi mahallinde anın işine yarar.' 

Rüstem Paşa' yı gömleğindeki bit, padişah damadı ve sadrazam yapmış, Haşim Kılıç' ı da evindeki televizyon, Anayasa Mahkemesi üyesi… 

Rüstem Paşa' nınki 'kehle-i ikbal' ise Haşim Kılıç' ınkine 'televizyon-u ikbal' dense yeridir." 

30 Kasım 1990 günü Sabah Gazetesi' nde Güngör Mengi, şöyle bir değerlendirme yapıyor: 

" Son olayda eleştirilen, devletin tarif edilmiş niteliklerini reddeden zihniyette birinin böyle bir göreve nasıl olup da getirildiğidir. 

Çünkü bu, en basit benzetmeyle kediye ciğer teslim etmektedir. Anayasa Mahkemesi, demokratik ve laik cumhuriyetin güvencesi olan en yüksek yargı kurumudur." 

Ve Haşim Kılıç, 22.10.2007 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanlığı' na seçildi. 

" Atatürk' ün Kemiklerini Sızlatan Parti CHP" eserimde: " Hepimiz, şimdiden Haşim Kılıç' ı, Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak selamlamaya hazırlanalım" diye yazmıştım da (S.145) kimse inanmamıştı. Daha göreceğimiz çok şey var. 

***********
Av. Turgut Kazan -GÜVERCİNEVİ 24.10.2007

BİR HUKUK DEVLETİ İÇİN İNANILIR ŞEY DEĞİLDİR

   22.10.2007 günü (dün) yapılan oylamada, Haşim KILIÇ Anayasa Mahkemesi Başkanlığına seçildi. Bu sonucu duyuran haberlerde, yeni başkanın ÖZAL tarafından üyeliğe atandığı belirtilerek, o sırada yaşanan tartışmalar özetleniyor ve (hukukçu olmayan bir kişinin en yüksek mahkeme başkanlığına getirilmesi gayet doğalmış gibi) Haşim KILIÇ'ın Eskişehir İktisadi Ticari İlimler Akademisi mezunu olduğuna değinilip geçiliyor. 

Oysa, bizim anayasal sistemimizde, sözkonusu mahkeme en yüksek yargı yeridir. Bu mahkemenin Yüce Divan görevini de yürüttüğü düşünülürse, hukukçu olmayan Haşim KILIÇ'ın başkanlığa getirilmesi, bir hukuk devleti için inanılır şey değildir. 
Üstelik, Haşim KILIÇ'ın üyeliğe atanmasında neler yaşandığı, bu atama için (ÖZALLAR tarafından) Sayıştay Yasası'na geçici madde eklendiği, geçici maddenin (Anayasaya aykırı bulunarakAnayasa Mahkemesi'nce iptal edildiği, ama iptal kararları geriye yürümez kuralı yanlış yorumlanarak, üyeliğin sürdürüldüğü unutulmuş görünüyor. 

Ben, 1990'larda 832 sayılı Sayıştay Yasası'nı değiştirme çalışmalarını Sayıştay ile Anayasa Mahkemesi'ni ele geçirme girişimi sayarak, 3677 sayılı yasayla eklenen geçici maddenin Haşim KILIÇ için getirildiğini belirtip, Haşim KILIÇ'ın kimliği ve kişiliği konusunda kamu oyunu bilgilendirmeye çalışmış, kendi halinde bir hukukçu sıfatıyla, doğan bu sonucu şaşkınlıkla karşıladığımı itiraf ediyorum. 

Evet, kendisine üyelik sağlayan madde anayasaya aykırı bulunarak iptal edilen, hukukçu olmayan ve (bir fakülte bile değil) İktisadi Ticari İlimler Akademisi mezunu Haşim KILIÇ, Yüce Divan görevini de yürüten Anayasa Mahkemesi başkanlığına getirilmiştir. Bu sonucun bir hukuk devleti için inanılır şey olmadığını tekrarlıyor, yeni yerleştirilen ve çok kullanılan bir deyimle, hayırlara vesile olmasını diliyorum. 
Avukat Turgut KAZAN 

**********
Necip Hablemitoğlu,eski bir yazısında Haşim Kılıç için ne demiş bakınız...
*************
GÜNDEM MUSTAFA BALBAY 
Adı üzerinde anayasanın temel sigortası olan yüce mahkeme, geçen hafta başkanını seçti. 1990 yılından bu yana mahkeme üyesi, 1999'dan bu yana da başkanvekili olan Haşim Kılıç , başkan oldu. 
Kılıç'ı kutluyoruz. 
Sadece başkanlığa ulaşması değil, tutturduğu çizgi ve bu çizgideki kararlılığı da övgüye değer. Turgut Özal 'ın her türlü tartışmayı da göze alarak 40 yaşında mahkeme üyesi yaptığı Kılıç, kafasında ne varsa, nasıl bir Türkiye düşünüyorsa, ona göre hareket etti. Bunu kararlarına ve davranışlarına da yansıtmaktan çekinmedi. 
Bu bağlamda Özal'ın da 12'den vurduğu söylenebilir. Seçtiği aday, tıpkı bir sopa gibi dosdoğru izinde. 

****
Kılıç'la birlikte Anayasa Mahkemesi, hukukçu olmayan ilk başkana da kavuşmuş oldu. 
Türkiye'nin en yüce mahkemesi, ama başkanı hukukçu değil! 
Kılıç'ın bir başka özelliği de hemen her konuda birlikte hareket ettiği üye Sacit Adalı 'yla çok sağlam bir ikili oluşturması. Kılıç ve Adalı, mahkemenin iç seçimlerinde 2 oyla, 9 üyeyi başarılı biçimde yönettiler! 
Böylece Kılıç, yerine göre 2'nin 9'dan büyük olduğunu da hukuksal olarak gösterdi. 
Son başkanlık seçimi sürecinde 3 taraf oluştu. Anayasaya bakışları birbirine çok yakın olan, kimi oylamalarda eksilse de 4'er oyluk iki tarafın yanında 2 oyluk Kılıç-Adalı... 
Kılıç, iki tarafın bir süre kafa kafaya eşitlenmesini izledi. Ardından Ahmet Akyalçın 'ın aldığı 4 oyu yanına çekmeyi tasarladı. Şu öneri geliştirildi: 
Akyalçın, uyuşmazlık mahkemesi başkanlığına yeniden seçilsin. 
Osman Paksüt , başkanvekili olsun. 
Serdar Özgüldür ile Serruh Kaleli de bu iki paylaşımın ileri yıllardaki mirasçısı olsun. 
Son derece demokratik, kişi hak ve makamlarına saygılı biçimde yapılan bu bölümlemeyle, bir süre daha devam etmesi planlanan oylama süreci de bitti. 22 Ekim Pazartesi günü Kılıç, izdüşümü Adalı'nın yanı sıra Akyalçın, Paksüt, Özgüldür ve Kaleli'nin oylarıyla başkan seçildi. 
Yeniden Kılıç'ı kutlarken, pek çok temel davada görüş olarak da karşısında yer alan son dört üyeyi kendisine döndürme başarısının altını çizmeden geçemeyeceğiz. Kurtuluş Savaşı'nın kahramanlarından Ali Çetinkaya 'nın torunu olan Osman Paksüt, örneğin "dedeler ve torunlar arasındaki uçurumlar" başlıklı bir dizinin çok önemli kahramanları arasında yer alabilir. 

****
Kılıç, hukukçu olmayan ilk başkan. Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunu. Kılıç'ın yüce mahkemede mezun olduğu okulun da hakkını verdiğini söyleyebiliriz. Zira, yüce mahkemenin her türlü arsa, bina, belediye ve hükümet işlerini, başkan olmadan önce de kendisi koordine ediyordu. 
Anayasa Mahkemesi'nin Ankara'nın hızla kentleşen İncek bölgesinde inşaatı devam ediyor. Daha önce orman arazisi olan 60 dönümlük arsada inşaat hakkı 600 metrekare iken 95 bin metrekareye çıkarıldı. Dayanak olarak da büyükşehir belediyelerine verilen kentsel dönüşüm planlama hakkı gösterildi. Oysa bu gecekonduların dönüşümüydü. Anayasa Mahkemesi için ormanları da kentsel dönüşüme katmış oldular. 
O kadar olur artık... 
Memlekete orman kanunu da lazım! 

***************************** 
Kaynak:



HAŞİM KILIÇ:İBDA-C BAĞLANTILI OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI 

---------
Haşim Kılıç ne demek istedi?
--------
Haşim Kılıç:Anayasa mehkemesi ve umutlar.
-----------
ISMAILAGA TARIKATI VE TARIKAT ICINDE ISLENEN CINAYETLER 


***

16 Mayıs 2017 Salı

28 ŞUBAT POST MODERN DARBE Mİ, YOKSA NORMAL DARBE Mİ BÖLÜM 2


28 ŞUBAT POST MODERN DARBE Mİ, YOKSA NORMAL DARBE Mİ BÖLÜM 2



 < ABD’deki İsrail Lobisi’ne dikkatlice bakıldığında ABD Devleti ile İsrail Lobisi arasında bir ayrım yapmanın ne denli zor olduğu görülür. Ancak analitik olarak böyle bir ayrımı yapmak ve bunun üzerinden tartışmayı sürdürmek de tartışma nın detaylarını anlamak açısından elzemdir. >


  90’lı yıllarda bölgenin  durumuna bu açıdan bakıldığında Afganistan’daki direnişin Selefi  ilişki ağlarını radikalleştirerek Körfez’deki İsrail’e dost rejimlere 
tehdit oluşturduğu, Cezayir başta olmak üzere Kuzey Afrika’da İslâmcılığın giderek güçlenmesi, Bosna’daki savaşın Balkanlarda İslâmcılığa alan açıldığı, ümmetçiliğin Bosna Savaşı üzerinden Avrupa ile de ilişkiye geçerek evrenselleştiği, Kuzey Kafkasya’da başta Çeçenistan olmak üzere İslâmcı hareketlerin zemin kazanmaya başladığı, Keşmir’deki Hindistan karşıtı direnişin Afgan direnişinin de etkisiyle giderek arttığı, Malezya ve Endonezya’da 
İslâmcı hareketlerin etkisini artırdığı, Filistin direnişinin liderliğinin Baasçı-seküler milliyetçi FKÖ’den İslâmcı hareket Hamas’a geçtiği bir dönemden bahsediyoruz. 

İsrail’in Türkiye için önemi tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Etrafı Arap devletleri ile çevrili İsrail, kurulduğundan beri bu kuşatmayı yarmak için iki temel strateji geliştirmişti: 

1. ABD’deki İsrail Lobisi üzerinden, ABD yönetimi üzerindeki etkisini kullanarak, 
ABD’nin Ortadoğu politikasını kendi istediği yöne çevirmek. 

2. Arap devletlerini aşmak için ikinci çeperdeki Arap olmayan Müslüman 
devletlerle ilişkilerini derinleştirerek kendisine nefes alma alanı açmak (Türkiye, İran ve Etiyopya). 

İlk politikasında büyük bir başarı kazanan İsrail, 90’ların ortasında ikinci politikasında da Türkiye örneğinde, Türkiye’yi tarafsız hale getirerek nispi bir başarı kazanmıştır. İran’ı Şah döneminde kazanmış olsa da 1978 İslâm Devrimi’nden sonra yitirmiş, gücü azalan Etiyopya’yı ise halen 
elinde tutmaktaydı. Soğuk savaşın bitmesiyle dış politikasını çeşitlendirme 
uğraşındaki Türkiye’nin, insan hakları karnesi nedeniyle Avrupa ve ABD ile arasının açılmasını fırsat bilen İsrail böylece İran’dan boşalan açığı Türkiye ile doldurmaya çalışmıştır. Böylece hem Arap olmayan Müslüman devletlerle işbirliği politikasına yeni bir ivme kazandırmış, bir yandan da Türkiye’nin de ‘İslâmcı’ bir 
yönetime kavuşmasını engelleme yani Türkiye’yi “kaybetme” riskini bertaraf etmiştir. Bu noktada, iç politikada sıkışan, halkla temas edemeyen, devlet krizini aşamayan devlet elitleri de hem İslâmcı hareketi dizginlemek hem de istenen silah ve istihbaratı alabilmek için İsrail’le yakınlaşmayı gündemine almıştır. 90’ların başından itibaren bu çerçevede yürüyen işbirliği tüm bunlara rağmen yine de 28 Şubat’ı izah etmeye yetmezdi. İşte tam bu noktada İsrail’le 
İslâmcılık karşıtlığı ortak paydasında organik bir işbirliği için hazır hale gelen özellikle Deniz Kuvvetleri’nde yerleşik mezhepçi bir grubun İslâmofobik siyasi pozisyonu, İsrail ile bu aktörleri tam bir işbirliği noktasına getirmiştir. İslâmcılık karşıtlığında uzlaşan Türkiye ile İsrail’in devlet elitleri arasındaki ilişkileri, iki ülke arasındaki ilişki seviyesinden stratejik ilişki seviyesine taşıyan işte tam da bu pozisyondur. Çıkar ortaklığını aşarak siyaset ve ideolojide de aynılaşan 28 Şubat’ın aktörleri ile İsrail Devlet elitleri iki ülke ilişkilerini stratejik ortaklığa çevirmişlerdir.11 

Bu noktada Türkiye’nin pozisyonu açısından Kürt meselesine de ayrıca odaklanmak gerekir. Türkiye’nin o dönem, soğuk savaş sonrası ortaya çıkan tüm kimlik siyasetlerindeki hareketlenmenin özellikle Kürt meselesi bağlamında önemli bir sorun yaşadığı ortada. 

Ancak bunu da aşan Irak’ın işgali ile Kuzey Irak’ın özerk bir hale gelmesi, bu özerkliği tecrübe eden Irak Kürtleri aracılığı ile Türkiye içindeki Kürt hareketinin dönüşmesidir. Bu dönüşüm daha tecrübeli KDP/KYB kadroları ile yakınlaşan PKK için hem askeri ve hem de stratejik bir dönüşümdür. Ancak bunun da ötesinde Saddam Irak’ında ve sonrasında nispeten daha fazla haklara sahip bir 
Kürt Hareketi ile tanışan Türkiye Kürtlerinin de siyasi ve kültürel taleplerinin yükselmesidir. Tüm bunların biraraya gelmesi, ulus devletin dar etnik yapısını aşamayan Türkiye için büyük bir tehdit olması son derece anlaşılırdır. Bu noktada devletin PKK karşısında Kürt hareketinin kendi iç bölünmesinden medet umması ise bir anda umulmadık bir tablo çıkardı ortaya. Kürt hareketinin 90’ların başındaki bu toplumsal bölünmesi ortaya bir anda İran’a sempatiyle 
bakan, İsrail karşıtı, PKK ile mücadele tecrübesi ile son derece donanımlı 
bir örgüt çıkardı. Sadece PKK ile karşı karşıya kaldığında bunu kendisi için tehdit olarak görmeyecek, hatta orta ve uzun vadede Türkiye’nin yönetilmesi için olumlu bir hareket olabilecek İsrail için bu niteliklere sahip bir hareket mücadele edilmeyi hak edecek bir harekettir. Bu nedenle Türkiye ile İsrail arasında Kürt 
meselesinde de tam bir strateji birliği sağlanmış oldu. 

11 Efraim Inbar, “Regional Implications of the Israeli-Turkish Strategic Partnership,” MERIA Cilt 5, No. 2, Haziran 2001, ss. 48-65. 

İki ülke arasında stratejik bir ortaklığın kurulabilmesi oldukça zordur. Stratejik ortaklık, için bu ilişkinin iki ülke için de kârlı olması, ancak bunun yanısıra hem askeri ve stratejik hedeflerin, hem de tehdit algılarının aynılaşması olmazsa olmaz şarttır.12 
İşte İsrail-Türkiye ilişkilerindeki bu gelişmeler de hem askeri alanda, hem bölgede Türkiye’nin Kürt meselesinde olumsuz aktör olarak gördüğü Suriye ve İran’la ilişkilerde, hem İslâmcılık karşıtlığında, hem de Kürt meselesinde örtüşmüştür. Tüm bu stratejik hedeflerin aynılaşması neticesinde kurulan bu yapısal ilişkinin güvenlik ayağındaki önemli neticelerinden biri eğer askeri ihaleler, askeri modernizasyon, PKK ve İslâmcı gruplara karşı istihbarat paylaşımı ile bölgesel işbirliği ise, siyasi karşılığı ise 28 Şubat Postmodern 
darbesidir.13 

28 Şubat ve Ekonomik Durum 

28 Şubat’ın bir diğer önemli özelliği ise, darbenin hemen öncesinde ve sonrasında gerçekleşen ve Türkiye’yi tam anlamıyla iflas noktasına getirerek belki daha sonra gelecek AK Parti dönemine zemin hazırlayan ekonomik algılayıştır. 24 Ocak kararları ile başlayan, akabinde Özallı yıllarda özelleştirme ler, konvertibilite ve uluslararası rekabet alanlarında giderek normalleşen ekonomiye en büyük darbe bu dönemde gelmiştir. Sermaye yeşil ve normal diye ikiye ayrılarak, taşra kökenli sermaye tam anlamıyla dışarıda tutulmuş, sanayi sermayesi engellenmiş, bunun yerine rantiye ekonomisi öne çıkmıştır. 28 Şubat döneminde gazete satışları, medyadaki el değiştirmeler, banka satışları ve devlet ihaleleri masaya yatırıldığında bu ilişkilerin sonuçları görülebilir. 



12 Sürekli kullanıldığı halde, stratejik ortaklık üzerine çok fazla çalışma mevcut değil literatürde. Bir başka çalışmada stratejik ortaklığı şöyle açıklamıştım: “stratejik ortaklık,” iki ülkenin ortak bir tehdide karşı askeri, istihbari ve siyasi alanlarda ortak hareket ettiği bir ittifak biçimidir. Bu tür bir ittifak, genellikle askeri bir tehdide ya da bir bölgedeki yeni bir stratejik dizilime tepki olarak, başta ortak askeri tatbikatlar, teknoloji paylaşımı ve istihbarat paylaşımı olmak üzere, bir çok alanda işbirliğini gerektirir.” S. 552. “Stratejik Ortaklıktan Model Ortaklığa: Türkiye’nin Bağımsız Dış Politikasının Etkileri,” Nuh Yılmaz Der. Burhanettin Duran ve Kemal İnat, SETA Yayınları, 2011, Ankara. s. 549-577. 

13 28 Şubat’ın kudretli ‘Paşası’ Çevik Bir, İsrail Lobisi’nin önemli akademik yayınlarından Middle East Quarterly’de bu ilişkinin dinamiklerini, rasyonalitesini darbenin faili olarak anlatmıştır: Çevik Bir and Martin Sherman, “Formula forStability: Turkey Plus Stability” Middle East Quarterly Fall 2002, V. IX N. 4 pp. 22-32 



Hele ki 28 Şubat döneminde herkesin isimlerini bildiği bazı işadamlarının bir anda ortadan kaybolması, sermayenin aslında sabit ya da oturmuş bir sermaye olmaktan ziyade, rant dağıtımından alınan paylarla ilişkili olduğunu ortaya koyar. Bu dönemde emekli generallerin şirket yönetim kurullarına piyasa değerinin çok üstünde maaşlarla girmeleri, iş tecrübesi olmayan bu generallerin işlevinin ne olduğunu göstererek, Türkiye’de ekonomik kararlarda kimin iktidar sahibi 
olduğunu da göstermektedir. Ankara’daki rantiye dağıtımının askeri elitler eliyle yapıldığı bu döneme damgasını vuran yönetim kurulu üyesi generaller, “yeşil sermaye” söylemi yeni sermaye dağıtımına ideolojik bir kılıf da katarak ülke ekonomisinin iflasına zemin hazırlayan aktörlerden olmuşlardır. Zaten Türkiye’nin 28 Şubat’ın üzerinden henüz 3 yıl geçmeden tarihin en büyük finansal krizini yaşaması, banka boşaltmalar, IMF müdahaleleri de hatırlandığında, olayın vehameti daha iyi anlaşılır. 

Ancak bu sermaye müdahalesinin bir de kontrol edilemeyen yönü olmuştur. “Yeşil sermaye” denilerek dışlanan kesimin kendisine iş alanı açmak için, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya, Ortadoğu ve hatta Afrika’nın derinlerine açılması bugünlerde yaşadığımız dış politika açılımının da önemli dinamiklerinden birisini oluşturmuştur. 28 Şubat öncesinde sıkışıp kaldığı Anadolu’dan İstanbul’a ve dünya piyasalarına açılmaya çalışan bu yeni orta ve küçük ölçekli aktörler, 
28 Şubat’la birlikte İstanbul ve Ankara tarafından çok ciddi bir dirençle 
karşılaştılar. Bu direncin bir kaç sonucundan bahsedilebilir: 

Bu dirençle birlikte taşra sermayesi, kendisine iktidar blokunda yer bulmayınca, kendi siyasi aktörlerini merkeze taşımak için inanılmaz bir motivasyon kazandı. Daha önce sağ partilerde biriken çevrenin enerjisi, sağ partilerin 28 Şubat’la birlikte siyaseti değil devleti, halkın siyasi taleplerini siyaset alanına taşımayı değil, devlet adına halkı terbiye etmeyi tercih eden siyasi elitleri terk ettiler.14 Siyasi elit olarak yola çıkan, ancak merkezde devletleşen bu elitler yani sağ 
siyasetle arası açılan çevre sermayesi kendi organik siyasi aktörlerini 
desteklemeyi tercih etti.15 


14 Heper halk demokrasisine meyleden, dar siyasi çıkarları genel kamu çıkarına tercih eden grup olarak görmüştür (Heper, 2000: 72). Heper Metin, “The Ottoman Legacy and Turkish Politics” Journal of International Affairs, Fall 2000, 54, No.1 PP. 63 82 

15 Türkiye’de merkez sağın liderliğini yapan Süleyman Demirel’in 28 Şubat sürecinde devlet elitleri ile aynı safa geçmesi, merkez sağın tedricen devletleşmesine, İslâmcılığın ise elit bir hareket olmaktan halkçı bir hareket olmasına doğru giden yolu açmış oldu. Bu tespitin detaylı bir anlatımı için bkz: Nuh YILMAZ, 2000’lerde Türkiye’de elitlerin Dönüşümü, Der. Ahmet Demirhan. 




1996’da Refah Partisi’ni iktidara taşıyan bu çevrenin enerjisi, 28 Şubat’ın cepheyi daha da genişletmesi ile daha da geniş bir alana yayılmayı başardı.16 Bu baskılama neticesinde kurulan sosyo-ekonomik koalisyon ise bugün Türkiye’yi yöneten siyasi koalisyonun bir yanıyla tabanını, bir yanıyla da ekonomik olarak taşıyıcısı olan kesimi oluşturdu. Bir başka deyişle 28 Şubat 
Anadolu sermayesini sağ siyasetten uzaklaştırarak, kendi organik çıkarlarını siyasete taşıyacak olan siyaseti desteklemeye yöneltti. 

İşte AK Parti’nin 3 dönem yükselerek devam eden iktidarının omurgasını oluşturan ekonomik kesimin dağılmamasının nedeni de bu organik ilişkidir. 
Bir başka açıdansa, 28 Şubat sonrası kendisine alan bulamayan Anadolu sermayesinin dünyanın dört bir yanına dağılarak kendisine pazar aramasıdır. Tam anlamıyla bir ayakta kalma savaşı duygusuyla yapılan bu pazar arama savaşı bugün Türkiye ekonomisinin motoru olan “Tüccar Devlet” nosyonunun da temelini oluşturmuştur.17 Bu çabalarla geliştirilen ilişkiler hem Türkiye’nin büyümesini sağlamış, hem de belli oranda istihdam sorunlarını aşmasına yardımcı olmuştur. 

Ancak belki de en önemli sonucunu 2008 dünya finansal krizini aşma noktasında vermiştir. 2008 finansal krizinde tüm dünyada daralan ekonomiye rağmen Türkiye’nin büyümesinin azalarak da olsa devam etmesi bu alternatif ekonomik rekabet alanlarının o zamanlar yaşanan bir exodus/çıkış/hicret tecrübesinin neticesidir. Bu dağılmanın bir başka sonucu ise bugün Türk dış politikasını 
belirleyen temel etmenlerden birinin zeminin oluşturmasıdır. 


16 Menderes Çınar, 28 Şubat Süreci’nin daha önceki askeri darbelerden iki açıdan farklı olduğunu söyler: 1. Askeri elitlerin siyasi parti gibi doğrudan halkı muhatap alarak kamuoyunun yönlendirilmesinde etkin olması, 2. Erken dönem Cumhuriyet benzeri radikal laiklik projesine dönüş. (Çınar, 2008: 110). Çınar, Menderes. “The Justice and Development Party and the Kemalist establishment” Secular and Islamic Politics in Turkey: The making of the Justice and Development Party. Ed. Ümit Cizre, Routledge, London, 2008. Pp. 109-131. 

17 Türk dış politikasının şekillenmesinde ticaretin rolü üzerine bkz: Kemal Kirişçioğlu, “Turkey’s “Demonstrative Effect” and theTransformation of the Middle East” Insight Turkey, Vol. 13, No.2, 2011 pp. 33-55. 



Bu kişilerin gittikleri ülkelerde yaşadıkları sorunlar, Türk dış politikasının 
çözmek için öne aldığı, bu sorunlara bakarak dış politikasını belirlediği sorunlardır. Bu işadamlarının yaşadığı vize sorunları Türkiye’ye vize rejiminin rahatlatılması politikasını dayatmıştır. Yine bu işadamlarının yaşadığı vergi ve gümrük sorunları, bugün Türk dış politikasının gümrük düzenlemelerini ve serbest ticareti öne çıkaran politikalarını belirleyen önemli etkenlerdendir. Yine 
THY’nin doğrudan uçuş koyduğu ya da uçmayı planladığı noktalar neredeyse tamamen Anadolu’daki iş adamlarının ticaret yaptığı ya da 28 Şubat sonrası keşfettiği bölge, ülke ya da şehirlerdir. Yine son olarak, Türkiye’nin bugün elçilik ya da temsilcilik açtığı ülkelerde öncelik de yine bu işadamlarının öncelikli olarak faaliyet gösterdiği ülkelere verilmiştir. Böylece, 28 Şubat’ın yeşil sermaye 
nosyonunun nasıl bir alan açtığı, Türk dış politikasını 10 yıl nasıl etkilediği görülmektedir. 

28 Şubat ve Medya Sorunu 

28 Şubat’ın bir diğer önemli özelliği özel TV ve radyolar çıktıktan sonra yapılan ilk darbe olmasıdır. 28 Şubat öncesi darbelerde en önemli hedeflerden biri TRT olmuştur. İletişim tekelini eline almak isteyen askeri elitler, hemen bir konuşma yaparak, iletişimi kontrol etmişlerdir. Ancak Türkiye’de 1990’lardan itibaren ekonominin ve siyasetin liberalleşmesine paralel olarak özel TV ve radyo kanalları da birbiri ardına kurulmaya başlandı. 28 Şubat’a geldiğimizde ise artık 
tek bir merkezden kontrol edilemeyecek bir özel medya çeşitliliği mevcuttu. Haliyle bu tür bir medya yapılanmasının, daha önceki darbeler gibi kontrol edilemeyeceği, aynı şekilde yönlendirilemeyeceği de açıktır. O halde medyanın 28 Şubat’ta rolü ne olmuştur? 

Bu konu başlı başına kitapların yazılması gereken bir konudur. Ancak çok özetle konu şöyle alınabilir: 28 Şubat medya çoğulluğunun olduğu bir ortamda gerçekleşen bir darbedir. Ancak kendisinde önceki darbelerden farklı olan 28 Şubat’ın medya aile ilişkisi de oldukça farklı olmuştur. Medya çoğulluğu nedeniyle artık bir medya merkezinin basılması ve bildirilerin okunması yersiz olacaktır. Zira bu tür müdahaleler aslında biraz da daha önceki darbelerin özelliği ile ilişkilidir. Daha önceki darbeler sivillere karşı ordu içinden bir grubun öncülüğündeki darbeler olduğundan, karşı cuntanın ilgili medya merkezini ele geçirmesi güç dengesini tersine çevirebilirdi. Oysa 28 Şubat’ta böyle bir durumdan ziyade, ordu içindeki bir grubun sivillerin de katkısıyla karşı cunta olmaksızın yaptığı bir müdahaledir. Haliyle başka bir grubun bir medya merkezini ele geçirmesi gibi bir risk görünmemektedir. 

İkinci olarak, 28 Şubat’tan önceki darbelerin bir farkı da diğerlerinin bir darbe günü ya da anı olmasına rağmen, 28 Şubat’ın devam edegelen bir süreç olmasıdır. Bu nedenle de bir medya merkezi ele geçirilse dahi, asıl önemli olan ve güç dengesini değiştiren merkezi ele geçirmek değil, süreci yönetebilmektir. Bu nedenle de bu dönemde medya basılması bu şekilde olmamıştır. 28 Şubat, diğer darbelerden farklı olarak bir “süreç” olduğundan, medya önceden 
olduğu gibi sorunun sonunda devreye giren enstrüman değildir. 
Medya, 28 Şubat’ta tam bu “süreç” ruhuna uygun şekilde yeniden işlevlenerek, tam bir süreç kontrol ve yönetim aracına dönüşmüştür. Bu nedenle 28 Şubat’ın hazırlanmasında, gerçekleşmesinde ve daha sonra sürdürülmesinde mütemadiyen ve dinamik bir rol almıştır. Bu nedenle medyanın olmadığı bir 28 Şubat’tan bahsetmek bir yana, medyanın olmadığı bir 28 Şubat mümkün dahi olamazdı. Medya daha önceki darbelerdeki gibi kontrol altına alınması gereken bir aygıt değil, darbenin üzerinden gerçekleştiği, darbenin merkezi parçası olarak yeniden işlevlenen bir enstrümandır. Hızlıca hafızalar yoklanırsa Ali Kalkancı operasyonundan Travestiler Kraliçesi Sisi müdahalesine, Aczimendilerden Kudüs Günü’ne kadar neredeyse tüm darbe enstantaneleri medya üzerinden gerçekleşmiştir. Darbe sürecinin hazırlanmasında etkin olan bu hazırlıklar, darbeyi ilan ederek devam etmiş, daha sonra ise kapatma davaları ve ceza 
davalarında medya üzerinden üretilen sahte deliller ve iddialarla sürecin tamama erdirilmesinde hayati bir rol oynamıştır. Zamanın iktidar ortağı Refah Partisi’nin kapatılması için hazırlanan iddianamelerde tekzip edilmiş, yalan olduğu açıkça kanıtlanmış olan bir takım haberlerin yine de kapatmaya delil olarak kullanılması konuyu özetlemektedir. 

Ortalama bir demokratik düzende yasama, yürütme ve yargıyı yakından takip ederek, halk adına bu güçlerin fiillerini denetleyerek demokratik kültürün oluşmasına, ve halkın devleti denetlemesine yarayan, bu işlevi ile ‘Dördüncü Kuvvet’ olması beklenen medya, Türkiye’de hiçbir zaman bu özelliklere kavuşamamıştır. Bunun ardındaki en önemli sebep Türk siyasetindeki normalleşmenin bir türlü yaşanamaması ve bürokratik vesayetin siyasi elitlere alan açmamasıdır. Zaten kurulamayan bir siyasi iktidarı denetleme gücüne de ihtiyaç duyulmadığından, medya devlet elitlerinin kullandığı bir aygıt haline gelmiştir. 28 Şubat bu anlamıyla medyanın çoğullaşmasının, medyanın normalleşmesi için yeter şart olmadığını gösteren bir örnektir. Çoğullaşan medya, çoğullaştıkça sadece işlevler çoğalmış ancak çeşitlenmemiştir. Bu nedenle de 28 Şubat “postmodern” darbe olabilmiştir. Bu tür anormal ortamlarda yetişen medyanın ve medya çalışanlarının değeri de, bu nedenle ürettikleri haberin kalitesi ya da yaptıkları programların niteliği ile değil, 
hizmet ettikleri patronun taleplerini yerine getirip getirmemelerine göre belirlenmiştir. Medyanın işlevi bu nedenle devleti halk adına denetlemek değil, medya patronlarına devlet karşısında güçlenmek için koz olmak ve gereğinde devlet elitlerinin operasyonlarına hazır halde beklemek olagelmiştir. Tam da işlevleri nedeniyle 28 Şubat döneminde Türk medyasında maaşlar anormal derece yükselmiştir. 

Türk medyasında halen kalite düşüklüğü, rekabet eksikliği, tetikçilik ve yalan haber furyasının devam etmesi de bu patolojik durumun değişmediğinin en büyük göstergesidir. Özetle 28 Şubat’la birlikte Türkiye’de gazetecilerin medyaya geçmesi ile başlayan özel televizyonlar sürecinde, kaliteli isimlerini kaybeden gazeteler nitelik kaybına uğrarken, televizyonlar ise tam anlamıyla tetikçilikle maruf medya merkezleri haline gelmişlerdir. 

İnsan Kaynağı ve 28 Şubat 

28 Şubat’ın toplumsal alana kattığı önemli noktalardan biri de Türkiye’nin insan kaynağı kalitesinde meydana gelen dönüşümdür. 

28 Şubat öncesi, Türkiye’de elit dönüşümünde önemli bir işlevi olan yurtdışı tecrübesi, ülkenin muhafazakâr, İslâmcı ya da dindar kesiminde son derece sınırlıydı. Nasıl ki iş adamlarının yurt dışına çıkışı Türk ekonomisini ve siyasal hayatını dönüştürdüyse, 28 Şubat mağdurlarının ülkeden adeta bir hicret şeklinde çıkışı, hicret duygusuyla ülkeyi terketmeleri kayda değerdir. 

Üniversitelerde iş bulamayan akademisyenler, bürokrasiden atılan tecrübeli bürokratlar, iş dünyasında yer alamayan girişimciler hep bunun örnekleri 
olmuştur. Ancak bunun da ötesinde başörtüsü yasağı nedeniyle ülkede okuma imkanı bulmayan binlerce kız öğrencinin başka ülkelere üniversite okumak amacıyla gitmesi gerek duygusal, gerekse de siyasal açıdan diğerleri ile karşılaştırılamaz. Aileleri ile birlikte düşünüldüğünde yüzbinlerce insanın vatan, millet, ülke, toprak algısını son derece derinden bir dönüşüme uğratan bu Exodus durumu, hem bir hınç birikimine, hem de Türkiye’deki sınırların 
aşılmasına, hem de bu kesimlerin insan kalitesinin artmasına neden 
olmuştur. Bugün 28 Şubat öncesi az sayıda elit bir kesimin sahip olduğu yurtdışı eğitim imkanı artık kitlelere yayılmaya başlamış, bu da ülke içerisindeki baskıcı siyasi kültürün artık kitlelerce kabul edilmesi dönemini sona erdirmiştir. Bu gelişmenin enteresan bir yan etkisi de başka ilgisiz konularda ortaya çıkmıştır. Bu kesimlerin AB sürecine verdiği desteğin anlaşılması için, gerekse de halkın 
TSK ile mesafesinin açılarak 2000’li yıllarda ordu içindeki darbeci unsurlara karşı açılan davaların kitlelere mal olmasında, kız öğrenciler üzerinden yaşanan bu dramın çok derin etkisi olmuştur. “Dinini yaşayarak eğitim görmek istediği için gavura muhtaç edilen kız çocukları” imgesi Türkiye’deki muhafazakar/dindar/ İslâmcı kesimlerin devlet ve devlet elitleri algısını ve bu kesimin haleti 
ruhiyesini derinden etkilemiştir. 

Bu insan kaynağı kalitesinin gelişmesi, Kemalizm’in uzun yıllar beslendiği “ithal ikameci entelektüalizmi” de, iş yapma tarzlarını da, dış aktörlerle doğrudan ilişki nedeniyle dışarıyla ilişkilerin niteliğini de dönüştürmüştür. 28 Şubat böylece, ülkedeki belki de en içe kapalı kesimi dinamik ve dünyaya entegre bir hale getirerek, orta vadede bu kesimi dünya standartlarına çekmiştir. Nasıl 
ki 1950’lerde NATO ile birlikte dünya standartlarında eğitim alıp, devlet elitleri arasında öne çıkan ve bunun neticesinde ülkeyi 50 yıldan fazla yöneten elitler fark atmışlarsa, aynı şekilde bu kitlesel nitelik sıçraması da ülke içindeki güç dengelerini değiştirmiş, ithal ikameci medyayı, aydınları, düşünce kuruluşlarını ve iş dünyasını üretilen ürünler ve performans farkı ile tasfiye etmeye başlamıştır. 

28 Şubat ve Eğitim Sistemi 

28 Şubat’ın yarattığı mağduriyetlerin en başta gelenlerinden birisi başörtüsü sorunu ise bir diğeri eğitim alanındaki son derece tehlikeli değişikliklerdir. İmam Hatip okullarını engellemek için, tüm meslek liselerine karşı tavır alan 28 Şubat Yönetimi ülkedeki mağdur alt kesimleri kendisine düşman etmeyi başarmıştır. Daha çok alt ve alt-orta sınıfın, “iyi bir eğitim alamazlarsa en azından meslek 
öğrenirler” kaygısıyla çocuklarını gönderdiği meslek liselerini de mağdur eden 28 Şubat, bu okullara olan rağbeti azaltarak hem ekonomideki ara eleman ihtiyacını karşılayan okulları işlevsizleştirmiş hem de oyun ortasında kural değiştirerek, milyonlarca öğrenciyi mağdur etmekten kaçınmamış, siyasallaşmayan kesimlerde dahi devlete güveni zedelemiştir. 18 

İmam Hatiplerin işlevsizleştirilmesi ise demografik bir müdahale, bir toplum mühendisliği şeklinde ortaya çıkmıştır. Ancak her toplum mühendisliği çabasındaki gibi bu müdahale de denetlenemeyen ve kontrol dışı sonuçlar üretmiştir. Dindar-muhafazakar kesimlerin mali yeterliliği olan kısmı bu İmam Hatip okullarının işlevsizleşmesi ile devlet okullarını seçmemiş, tersine özel okullara yönelmeyi tercih etmiştir. Bu tercih milli eğitimdeki kaliteli öğreticilere yeni alanlar açarak milli eğitim sistemini zayıflatmıştır. Bu okullar nedeniyle 
toplumda hem sınıfsal hem de siyasi ayrışma artmış, daha parçalı bir toplum sallık üretilmiştir. Özel okulların rağbet bulması, devlet okullarının herkese hitap eden ve eşitleştirici etkisini yok ederek, muhafazakar-dindar kesimlerin özel okulları yönetme kabiliyetini gösterebilen tecrübeli kesimlerini diğerleri önünde öne çıkarmış, haksız rekabete yol açarak bu tecrübeye sahip olanları orantısız bir güce kavuşturmuştur. Bugün Türkiye’de yaşanan toplumsal dönüşüm üzerinde eğitimdeki bu müdahalenin payı inkâr edilemez. Halen patolojik sonuçlar üreten bu müdahale şu anda ülkede halen devam eden tartışmamalarda da önemli bir yer tutmaktadır. 


28 Şubat, Devlet ve İslâmcılık 

28 Şubat tüm bu alanların yanı sıra siyaset alanını da radikal olarak dönüştürmüştür.  
Bu dönemin en önemli özelliklerinden birisi 28 Şubat’ın ‘an’ değil bir ‘süreç’ olarak gerçekleşmesidir. Sadece belirli bir ana ve iktidar ilişkilerinin yatay dengesine odaklanan diğer darbeler, cari iktidar dengesini değiştirmiş, bu değişikliği sağlayan yeni kurumlar ihdas ederek, siyaset alanından vesayet 
rejimini pekiştirerek çıkmıştır. Oysa 28 Şubat ne yeni bir kurum ihdas etmiş, ne de var olanları kaldırmıştır. Zaten var olan vesayet rejiminin atıl kalan özellik lerinin harekete geçirilmesi, sürecin yönetimini mümkün kılmıştır. Bu da 28 Şubat’ın siyaseti değil toplumu tasarladığının en önemli kanıtıdır.19 Yukarıda 28 Şubat’ın yarattığı sonuçların ekonomi, medya, siyaset, insan kaynağı ve eğitim üzerinden değerlendirilmesi de 28 Şubat’ın bu toplumu yeniden tasarlama arayışının sonucudur. 

28 Şubat’ın özelde yarattığı etki ise İslâmcılığın dönüşümünde kendisini göstermiştir. 28 Şubat’a kadar Türkiye’de toplumsallığı en güçlü organik hareket olan İslâmcılık, bu süreçte uğradığı kayıplarla tamamen siyaset alanından geri çekilerek, dönüşüme uğramıştır. 

28 Şubat’ın ana aktörü olan Refah Partisi’nin kapatılmasının ardından kurulan Fazilet Partisi de kısa sürede kapatılmış, süreç Milli Görüş geleneğinin ikiye bölünmesi ile İslâmcılığın Saadet Partisi üzerinden devamına yol açmıştır. Diğer ve asıl damar ise İslâmcılığı sorunsallaştırarak, İslâmcılığın temel siyasal pozisyonu olan ümmetçilik ve Batı karşıtlığını terk ederek farklı bir parti 
olarak kendisini kurarak AK Parti olarak yoluna devam etmiştir.20 

Bu süreçte geleneksel İslâmcılığı sorgulamaya girişen AK Parti, sadece kendisini değiştirmekle kalmamış, giderek bu değişimi tüm topluma da yaymayı başarmıştır.21 Zaman zaman siyasi baskı ve bu baskının getirdiği hınç ile Batı ile ilişkilerini sorgulayan ve “İslâmcı nihilizm” sınırlarında gezinen İslâmcılık ise 28 Şubat’tan sonra bir daha eski yörüngesine girememiştir.22 


18 Bu mağduriyetler halen belgelenmemiş, bir çoğu düzeltilememiştir. 

19 28 Şubat’ın bu karakterinin siyasi sistemde yarattığı tahribatın incelenmesi için analizi için bkz: Hatem Ete, “28 Şubat bin yıl mı sürecekti?”, Açık Görüş-Star, 01.03.2009. 

20 AK Parti’nin kuruluşu ve İslâmcılıkla ilişkisi üzerine erken bir çalışma için 
bkz. Nuh Yılmaz “İslâmcılık, AKP, Siyaset” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce 6. 
Cilt Der. Yasin Aktay, İletişim Yayınları. İstanbul. Haziran 2004. Sayfa: 604-619. 


28 Şubat, İslâmcılığın yanısıra ülkenin siyasi ikliminin en başat kavramlarından “devlet” kavramını da temelden etkilemiştir. 28 Şubat öncesi vatan millet ve devlet gibi kavramlar etrafında muhafazakar-dindar kesimler tarafından sahiplenilen devlet, önemli ölçüde itibar kaybına uğramıştır. Özellikle 1999 depremi ve takip eden finansal krizle birlikte zaten yitirilen sembolik itibar kaybına ek olarak, aynı zamanda kurum olarak devlete güveni de zedelemiştir. 
Bugünlerde devam eden Ergenekon, Balyoz gibi TSK’yı sorgulayan bir demokratik kültürün oluşması ancak bu travmanın yaşanması ile mümkün olabilmiştir. AB üzerinden dönüşen haklar ve özgürlükler tanımı ile devletin toplumdaki yeri tartışmaları muhafazakarlar, liberaller ile İslâmcıları ortak zemine taşımış, bu yeni siyasi koalisyon Türkiye’nin bugünkü restorasyon sürecinin siyasi motoru olmuştur. Devlet elitleri karşıtlığında kurulan bu 
yeni koalisyon, siyasal alanın genişlemesini, demokratikleşmenin 
kurumsallaşmasını, hak ve özgürlüklerin genişletilmesini talep ederek, 
İslâmcı elitleri merkeze çekerek, siyasetin merkezini yeniden oluşturmayı başarmıştır.23 

28 Şubat’ı mümkün kılan koalisyonlar dönemindeki istikrarsızlıklar, siyasi kültürde koalisyonlara karşı bir güvensizlik yaratmış, sonraki dönemde seçmenlerin oy verme davranışlarını da etkilemiştir. Aslen başka partiyi desteklediği halde, seçimlerde istikrardan yana oy kullanma kaygısıyla kazanma ihtimali olan partilere oy verme davranışı yaygınlaşmıştır. Bu da nispeten uzun süren bir tek parti iktidarına yol açmıştır. Halen başkanlık sistemi etrafında gerçekleşen tartışmalarda da asıl önemli etkenin koalisyonlara duyulan 
güvensizlik olması, bu etkinin halen sürdüğünü göstermektedir. 

Bir yanıyla siyaseti kutuplaştırma potansiyeli taşıyan bu siyasi kültür değişimi, öte yandan siyasetçileri devlet elitleri karşısında güçlendirerek, nihayet siyasi elitlerin vesayetçi yapı karşısında başarı kazanmasına yol açmıştır. 



21 Bu dönüşümün niteliği ve AK Parti’nin İslâmcılıkla ilişkisi üzerine bkz: (Duran, 2008). Duran, Burhanettin. “The Justice and Development Party’s ‘new politics’” Secular and Islamic Politics in Turkey: The making of the Justice and Development Party. Ed. Ümit Cizre, Routledge, London, 2008. Pp. 80-106. 

22 Nuh Yılmaz “İslâmcı Nihilizm: Evropa Fetişizminin Soykütüğü ” Yarın, Sayı. 32, Aralık. 2004, İstanbul. 

23 Çınar, Menderes. “The Justice and Development Party and the Kemalist establishment” Secular and Islamic Politics in Turkey: The making of the Justice and Development Party. Ed. Ümit Cizre, Routledge, London, 2008. Pp. 109-131. S. 111. 



Sonuç 

Türkiye darbeler tarihinin istisnai anlarından biri olan 28 Şubat Postmodern darbesi bir çok açıdan nevi şahsına münhasır bir olay olarak tarihe geçmiştir. Bu darbenin gerçek maliyeti ise halen yeterince tartışılmamış, ortaya çıkardığı patolojik durumlar halen düzeltilememiş, etkisi yeterince görülememiştir. Diğer darbelerden farklı olarak NATO desteğine değil, dış müdahale açısından İsrail’e 
yaslanan bir darbe olarak kayda geçen 28 Şubat, soğuk savaş sonrası 
Türkiye’nin yaşadığı kimlik ve strateji krizinin bir sonucudur. Türkiye’yi bölgesinde komşularıyla, içeride ise devleti milletle karşı karşıya getiren bu darbe, sadece siyasetin bazı aygıtlarını değil tüm toplumu dönüştürmüştür. Postmodern ve kansız olmasını daha az acı üretmesine değil, soğuk savaş sonrasının stratejik atmosferine borçlu olan 28 Şubat’ın ürettiği maliyet halen yeterince anlaşılamamıştır. 

Diğer darbelerin etkisinin geçmesi bir kaç yılda tamamlanırken, 28 Şubat’ın etkisinin halen tam olarak ortadan kalkmaması da bu toplumsalı dönüştürme arzusundan kaynaklanmaktadır. 28 Şubat’la birlikte yaşananlar Türkiye’de medyanın inandırıcılığını neredeyse tamamen sona erdirmiş, siyasetteki önemli akımlardan İslâmcılığı radikal bir şekilde dönüştürmüş, tarihte görülmemiş 
siyasi koalisyonlar yaratmıştır. Darbenin yarattığı finansal kriz Türkiye’yi uçurumun kenarına taşımış, ancak bu kriz yeniden yapılanma ile aşılabilmiştir. 28 Şubat’la birlikte ithal ikameci aydın ve elitist siyaset ciddi yaralar almış, bu da orta vadede Türkiye’nin yerli imkanlarının önünü açmıştır. Postmodern darbenin eğitimde açtığı yara ise halen düzeltilememiş, etkileri bugün bile son derece ağır bir şekilde hissedilmektedir. 28 Şubat’la birlikte devlet elitlerine 
dönüşen eski siyaset elitleri orta vadede tamamen tasfiye olmuş, siyasetin sivilleşmesi için gereken cesaret ve toplumsal enerji bu sayede birikerek, bürokratik vesayetin siyaset karşısında yenilgisini hazırlamıştır. Tüm bu boyutlarıyla yeniden ve derli toplu ele alınması gereken 28 Şubat, diğer darbelerden daha kansız, ancak tüm diğer darbelerin toplamından daha etkili, daha dönüştürücü ve sonuçları itibariyle de çok daha yaratıcı siyasi kültür yaratmıştır. 





***