23 Mart 2017 Perşembe

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN ORTA DOĞU POLİTİKASI BÖLÜM 3


  TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN ORTA DOĞU POLİTİKASI BÖLÜM 3





1970-1980 Yılları 

1970’li yılların başlarında Orta Doğu’daki gelişmelerin bir kısmı Türkiye için problemler yaratıyordu. Özellikle Suriye ve Irak’taki Baas rejimleri Sovyetler 
Birliği’ne müzahir politikalara yöneliyorlardı. Türkiye’de silahlı eylemlerde bulunan sol örgütlerin militanları Suriye üzerinden Lübnan’a geçerek Filistin 
kamplarında eğitim gördükten sonra Türkiye’ye dönüyorlardı. Irak ve Suriye ile ilişkiler bozulurken Türkiye ile Mısır’ın politikaları örtüşmeye başlıyordu. 
Nasır’dan sonra başkanlığa gelen Enver Sedat’ın liderliğinde Mısır’ın siyasetinde köklü bir değişiklik beliriyor, Mısır Temmuz 1972’de Sovyet askeri 
tesislerini kapatıyor ve Sovyet teknisyenlerine yol veriyordu. 

6 Ekim 1973’te başlayan Arap-İsrail savaşında Türkiye Arapları destekleme politikasını devam ettirdi. Bir yandan ABD’nin İncirlik üssünü kullanarak 
İsrail’e yardım etmesine izin vermeyeceğini açıklarken, diğer yandan Araplara yardım götüren Sovyet uçaklarının hava sahasından geçmelerine göz yumdu. 
Araplar da bu desteği karşılıksız bırakmadılar ve OPEC üyeleri Türkiye’nin petrol ihracı kısıtlamalarından muaf tutulacağını açıkladılar. Daha önce, 

Ağustos 1973’te, Türkiye ile Irak arasında Kerkük-Yumurtalık boru hattının inşasına ilişkin bir anlaşma akdedildi. Ocak 1977 tamamlanan hattan Türkiye 
petrol ihtiyacının üçte ikisini karşılamaktaydı. Araplarla ilişkilerin geliştirilmesinin askeri alanda da olumlu sonuçları görülüyordu. 1974 Kıbrıs müdahalesinde, 
Libya harekâta katılan uçakların acil benzin ve lastik ihtiyaçlarını karşılamıştı. Türkiye 10 Kasım 1975’te Birleşmiş Milletler Asamblesi’nde “Siyonizm”in “ırkçılık” olduğunu ifade eden tartışmalı karara da olumlu oy verdi. Bu karar daha sonra iptal edilecekti.

Türkiye 1970’li yıllarda Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile ilişkileri gelişmeye başladı. Ocak 1975’te FKÖ’yü tanıdı ve daha sonra Ankara’da bir büro açmasına izin verdi. Ne var ki, bu yakınlaşmaya rağmen Türkiye Orta Doğu politikasının temel çizgilerinden uzaklaşmadı. İsrail ile ilişkilerini devam ettirdi. 1977 Camp David mutabakatını takiben Mısır ile İsrail arasında barış antlaşması akdedilince tüm Arap dünyası Mısır ile ilişkilerini askıya aldı. Mısır’ın Arap Ligi üyeliğine de son verildi ve Arap Liginin merkezi Kahire’den Tunus’a nakledildi. Fakat Türkiye barış sürecini destekledi ve Mısır ile ilişkilerini devam ettirdi.

Türkiye ile İran’ın ilişkileri de kuşkusuz Türkiye’nin Orta Doğu politikasının önemli bir öğesidir. Bu ilişkiler her iki ülke tarihlerinin farklı dönemlerinde 
inişli çıkışlı bir seyir gösterdi. Muhammed Rıza Pehlevi döneminde iki ülke genellikle aralarında dostane ilişkiler sürdürdüler, Orta Doğu’daki dramatik 
gelişmelerde benzer yaklaşımlar sergilediler. Ancak iki ülke arasında bir nüfuz rekabeti de daima seziliyordu. İran petrol kaynakları sayesinde gittikçe 
zenginleştikçe Türkiye ile ekonomi ve enerji alanında işbirliğini geliştirmek konusunda isteksizlik gösteriyordu. İki ülke arasındaki tarihi rekabet zaman 
zaman su yüzüne çıkıyordu.

1979 Devrimi, İran’da yerleşen yönetim sistemi ve din/devlet ilişkileri anlayışı Türkiye’nin yönetim sistemi ve laikliğinin anti teziydi. Her iki ülke de 
birbirlerine karşı kuşku ve güvensizlik duymaya başladılar. Türkiye Atatürk karşıtı yayınlardan rahatsızlığını belirtirken, İran da Türkiye’de kendi devrimlerine ve liderlerine yönelik olumsuz propagandalardan şikâyetlerini ortaya koyuyordu. İran’ın devrim ihracı çabaları ikili ilişkilerde ciddi bir sorun 
haline geliyordu. İran Türkiye’yi kendi devrimini ihraç edeceği, Türkiye de İran’ı kendi anayasal düzenini yıkmayı hedef alan bir ülke olarak görüyordu. 

Ancak Türkiye açıkça İran karşıtı bir duruma girmekten imtina etmekteydi. Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin işgalinin ardından İran’a ambargo koyan 
ABD’yi takip etmemişti.

1980-1990 Yılları

12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden sonraki dönemde Türkiye geleneksel dış politika çizgisinden ayrılmadı. Yeni koşullarda Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ortaklık ilişkilerinin fiilen askıya alınması kaçınılmazdı, fakat Avrupa Konseyi ile ilişkilerin devam etmesi ve bu suretle Batı ile ilişkilerin önemli 
bir unsurunun korunması için büyük çaba harcandı ve bunda başarı sağlandı. NATO içinde de işbirliği aynı yoğunlukta sürdürüldü. Bu devirde Türkiye’nin 
Batı’dan uzaklaşarak Orta Doğu politikasına daha fazla ağırlık vermek yolunu tuttuğuna ilişkin iddialar geçerli değildir. Orta Doğu politikasında da, değişen 
koşulların gerektirdiği ayarlamalar hariç, geleneksel çizgide kalındı.

Değişen koşulların başlıcası kuşkusuz İran-Irak Savaşı idi. 12 Eylül’den on gün sonra başlayan bu savaşta Türkiye tarafsızlıktan başka bir siyaset güdemezdi. 
Ayrıca savaşın durdurulması için İslam Konferansı Örgütünce kurulan arabulucu heyeti içinde yer aldı. İlkönce Dışişleri Bakanı, daha sonra da Başbakan 
bu heyetle birlikte Bağdat ile Tahran arasında sık sık mekik dokudular. Irak ve İran Türkiye’nin tarafsızlığına o kadar güvendiler ki karşılıklı olarak menfaatleri nin korunmasını Bağdat ve Tahran’daki Türkiye Büyükelçiliklerine bıraktılar. Bu devirde ayrıca Körfez ülkeleri ile daha sonra Türkiye’ye ekonomik yararlar sağlayacak ilişkiler de kuruldu. Irak-İran savaşı sırasındaki petrol kıtlığında Türkiye ihtiyaçlarını daha kolayca temin etti. 1981’de Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nın kapasitesinin arttırılması için Irak ile anlaşmaya varıldı. Bu boru hattına İran kuvvetlerinin zarar vermemesi için Tahran uyarıldı ve İran bu uyarıya uydu. 

Irak ile ilişkilerde karşılıklı menfaatler çerçevesinde işbirliği bir derecede de olsa mümkün iken, Suriye ile gerilim yaşanıyordu. 12 Eylül sonrasında Türkiye’den çeşitli sol gruplara mensup eylemcilerin ve Kürt ve Ermeni teröristlerin Suriye’de faal olmaları başlıca sorunu teşkil ediyordu. 1981’de iki ülke arasında imzalanan “Suçluların İadesi ve Ceza İşlerinde Karşılıklı Yardım Anlaşması” siyasi mültecileri kapsam dışı bıraktığı için etkili bir şekilde uygulanamıyordu. Siyasi mülteci tarifinin teröristleri içermemesine rağmen fiiliyatta teröristlere de mülteci muamelesi yapılıyordu.

Türkiye’ye yönelik terör eylemleri konusunda Türkiye’nin girişim ve uyarılarına Şam sürekli bu eylemlerle hiçbir ilgisinin bulunmadığı yolunda cevap veriyordu. Türkiye’nin tutumunu sertleşmesi karşısında Suriye 1983 sonunda ASALA ve PKK teröristlerini kendi topraklarından çıkararak İran’a, Kuzey Irak’a ve Lübnan’da Bekaa Vadisi’ne gönderdi. Ne var ki Bekaa Vadisi de fiilen Suriye’nin kontrolündeydi.

PKK terör örgütünün Bekaa ve Irak’a yerleşmesi Türkiye’nin güvenliği için ciddi bir sorun yaratıyordu. Şubat 1983’te Türkiye ile Irak arasında “Sınır Güvenliği ve İşbirliği Anlaşması” imzalandı. Aynı yıl 10 Mayıs’ta Hakkâri Uludere’de PKK teröristlerince üç askerin öldürülmesinin ardından başlatılan operasyonda Türk kuvvetleri Irak topraklarında 5 kilometre kadar ilerledi. Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) operasyon sırasında en fazla kendilerinin zarar gördüklerini iddia ettiler ve Irak Hükümetini bu duruma imkân verdiği için itham ettiler.

1983’ten sonra PKK “profesyonel gerilla savaşı” başlatma kararını açıkladı. Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli saldırılarını takiben Ekim 1984’te Irak ile 
bir ”Güvenlik Protokolü” imzalandı. Bu protokol iki ülkeye diğer ülke toprakların da 5 kilometreye kadar sıcak takip hakkı tanıyordu. Irak-İran savaşı 
bittikten sonra Irak tarafından sona erdirilecek olan bu protokol çerçevesinde 1986 ve 1987’de Kuzey Irak’ta operasyonlara girişilebilmişti. Bu operasyonlara 
karşı en büyük tepki İran ve onun desteklediği KYB ve KDP’den gelmişti.

Türkiye bu yıllarda Kuzey Irak’ta operasyonlar yapmak imkânına sahipti fakat Suriye tam aksine PKK’ya en büyük desteği temin ediyordu. 1987’de, 
Başbakan Özal’ın Şam’ı ziyareti sırasında imzalanan protokolde taraflar kendi toprakları üzerinde karşı tarafa yönelik faaliyetlere izin vermemeyi ve silahlı 
eylemlere katılmış kişileri iade etmeyi kabul ediyorlardı. Fakat Suriye yine de PKK’lıların Suriye’den geçmelerine göz yummayı sürdürdü. 

1988’de Irak-İran savaşının sona ermesi ile Türkiye çok çetrefil bir sorunla karşılaştı. Irak savaş boyunca silahlı direnişte bulunan Kürtleri cezalandırmak 
için harekete geçti. 250.000 kadar Kürt göçe zorlandı. Ağustos’ta Irak kuvvetleri Türk sınırına yakın bölgelerde Kürtlere karşı kimyasal silah kullandılar. 
Kürtler, İran sınırını kapatınca Türkiye sınırına yığıldılar. Başlangıçta Türkiye Irak ile sınırı kapattığını ilan ettiyse de daha sonra sınıra yığılan Kürtlere geçici 
ikamet hakkı verileceğini, fakat mülteci statüsü tanınmayacağını açıkladı. Eylül 1998’de Türkiye’ye 63.000 Iraklı Kürt sığınmıştı.

PKK terör örgütü ile mücadele o yıllarda Türkiye ile Suriye arasında ilişkilerin yeniden gerginleşmesine neden oluyordu. O kadar ki Suriye Başkanı Hafız 
Esed’in kardeşi bölgede bir Kürt devleti kurulmasının gerekli olduğunu, PKK’ya siyasal ve lojistik destek verildiğini açıkça ifadeden kaçınmadı.

Türkiye-İsrail ilişkilerinde de 1980’li yıllarda olumsuzluklar yaşanıyordu. 1978’den beri Batı Şeria’da Yahudi yerleşim merkezleri kurmaya başlayan 
İsrail, Temmuz 1998’de Doğu Kudüs’ü ilhak ettiğini açıklamış ve BM Güvenlik Konseyi bu ilhakın hükümsüz olduğuna karar vermişti. Türkiye ise tepkisini 
bir adım ileri götürdü. Türkiye ve İsrail’in o tarihlerde karşılıklı diplomatik temsil seviyesi Büyükelçilik değil, Maslahatgüzarlıktı. Bu seviye aynı kaldı, 
fakat Maslahatgüzarların derecesi İkinci Kâtipliğe düşürüldü. Askeri ve İstihbarat ilişkileri ise yine bir şekilde devam etti. İstihbarat ilişkileri ASALA’ya 
karşı operasyonları da kapsıyordu. Yine 1980’li yıllarda Filistin ile ilişkiler gelişmekteydi. 15 Kasım 1988’de Filistin devletinin kurulduğu ilan edilince, 
Türkiye aynı gün, birçok Arap devletinden önce, yeni devleti tanıdığını açıkladı.

1980’li yıllarda Türkiye-İran ilişkileri ikircikli bir zemin üzerinde seyrediyordu. Bir yandan ideolojik nedenlerle zaman zaman sorunlar çıkıyordu. Örneğin, 
İran’dan gelen resmi kişiler Anıt Kabri ziyaret etmekten kaçınıyorlar, İran Büyükelçiliği 10 Kasım’da bayrağı yarıya indirmeyi reddediyor, iki taraf 
basını laiklik ve dincilik konusunda polemiğe tutuşuyor, İran Irak Kürtlerinin hamisi gibi hareket ediyordu. Diğer yandan iki ülke arasında ekonomik ve 
ticari ilişkiler gelişiyordu. Ticaret hacmi 1985’te 2 milyar dolara ulaşmıştı.

1990-2000 Yılları

Bu yıllar özellikle Türkiye bakımından Orta Doğu’da iç sorunlar ile dış sorunların yoğun bir etkileşim içine girdiği yıllardır. Özellikle Irak ve Suriye ilişkilerde PKK meselesi en öncelikli mesele haline geldi.

1990 yıllardaki gelişmeleri ilk tetikleyen 2 Ağustos tarihinde Kuveyt’in işgali ile yine Irak oldu. Gerek Orta Doğu petrollerinin gerek İsrail’in güvenliğini 
tehdit eden bu durum karşısında ABD derhal harekete geçti. Soğuk Savaşın bitmesiyle üzerindeki siyasi karar ipoteği kalkmış olan BM Güvenlik Konseyi 
hızla duruma el koydu. Konsey, Kuveyt topraklarını terk etmesini isteyen kararlarına Irak uymayınca yeni bir kararla 15 Ocak 1991’e kadar Bağdat’a 
mühlet tanıdı ve aksi takdirde, “bölgede uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması için gerekli her türlü yola başvurulacağı” uyarısında bulundu. Saddam bu karara itaat etmeyince ABD liderliğindeki bir koalisyon tarafından harekat başlatıldı. Koalisyona Arap devletlerinden Bahreyn, Mısır, Fas, Katar, Suudi Arabistan, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri de katıldı. Batılı devletler arasında Yunanistan da vardı. Filistin liderliği ise aksine Saddam Hüseyin’i tuttu 
ve bu yüzden savaş sonunda uzun süre Arap ülkeleri tarafından boykot edildi.

Birinci Körfez Savaşı sırasında Türkiye aktif olmakla beraber temkinli ve savaşa fiilen katılmayı başından beri öngörmeyen bir politika izledi. Cumhurbaşkanı 
Özal’ın aldığı başlıca tedbir savaşın hemen başında Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının kapatılmasıydı. Özal’ın savaştan önce ve savaş sırasında Başkan George Bush ile en fazla temas eden liderlerden biri oldu. Bunu Başkan Bush ve onun Başkanlığı sırasında Milli Güvenlik Müşavirliğini yapan Brent Scowcroft beraberce yazdıkları “Değişen Dünya” başlıklı kitapta özellikle belirtiyorlar.

Kitapta, Bush, Körfez Krizinin başından beri Özal ile sürekli temas halinde bulunduğunu vurguluyor. Irak’ın Kuveyt’e saldırmasından iki gün sonra telefonla aradığı zaman Özal’ın diplomatik temaslarına hemen başladığını öğreniyor. Özal o tarihte kesin bir durum takınmaktan kaçınan Suudi Arabistan Kralı Fahd ile görüşmüş ve Saddam’a bir ders verilmesi gerektiğini, aksi takdirde Irak diktatörünün Suudi Arabistan’ı da istila edebileceğini izah etmiş. Bu görüşmeyi Bush’a naklederken Özal Saddam’ın Kaddafi’den kat kat daha tehlikeli gördüğünü de belirtmiş. Ayrıca olası bir Irak saldırısına karşı NATO’dan 
hemen Türkiye’nin yardımına geleceğini gösteren bir işaret beklediğini söylüyor. Bush hemen NATO Genel Sekreterini uyarıyor. 10 Kasım’da Bush 
Özal’dan “Çöl Fırtınası Harekatı” çerçevesinde Suudi Arabistan’a bir Türk zırhlı tugayının gönderilmesini telkin ediyor. Özal düşüneceğini söylemekle 
yetiniyor ve sonunda hiçbir kuvvet gönderilmiyor. Buna karşılık, caydırıcı bir güç olarak müttefik uçakların Türkiye’de konuşlandırılmalarını kabul ediyor, 
fakat bunların Türk üslerinden havalanarak savaş görevi yapmalarına karşı çıkıyor.

25 Kasım’da Özal ve Bush AGİK toplantısı vesilesi ile Paris’te buluştuklarında Özal yine doğru bir tahminde bulunuyor ve hava harekatının sonuç 
almaya yeteceğini ve savaşın kısa süreceğini öngörüyor. Irak’a hava saldırılarının başladığı 16 Ocak 1991’den sonra İsrail’in Scud füzeleri ile vurulması üzerine, ABD, Türkiye’nin de aynı akıbete uğrayabileceğinden endişe duyuyor ve NATO müttefiklerine danışıyor. Şansölye Kohl, Bush’u arayarak, 
Almanya’nın Türkiye’ye kuvvet göndermeye ve savaşmaya hazır olduğunu bildiriyor. Bunun üzerine NATO uçakları Türk üslerinde konuşlandırılıyor. 
Bush ayrıca, anılarında, savaş sona erdikten sonra, bir halk ihtilali veya askeri darbe ile Saddam’ın devrileceğini umduklarını, ancak ABD’nin olduğu kadar 
Türkiye’nin ve diğer bölge ülkelerinin Irak’ın parçalanmasını katiyen istemediklerini, Kürtlere self-determinasyon hakkı verilmesinin gerçekçi politika ile bağdaşmadığını vurguluyor.

Daha sonra Birici Körfez Krizi’nde Türkiye’yi büyük ekonomik zararlara uğratmak ve Irak Kürtlerinin önünü açarak PKK terör örgütünün güçlenmesine yol açmakla suçlanan Özal Hükümeti, aslında Türkiye’nin çıkarlarını en iyi şekilde korumuş, İncirlik Üssü’nde müttefik uçakların konuşlanmasına izin vermiş, fakat bunların savaş görevlerine katılmalarını yasaklamış ve yalnızca Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kapatmakla yetinmişti. Uğranılan ekonomik zararlara ve Irak Kürtlerinin ön plana geçmesine gelince, bunlar Türkiye hangi siyaseti güderse gütsün kaçınılmazdı. Bir sorumlu varsa o da Saddam Hüseyin’di.

Savaş sona erdikten sonra, uzun zamandır baskı altında yaşayan Kuzeydeki Kürtlerle Güney’deki Şiiler ayaklandılar. Bu ayaklanma başta Suudi Arabistan 
olmak üzere Körfez Ülkelerinde ikinci bir Şii Devleti korkusunu yaratarak Saddam’ın iktidarda kalmasını sağlayan önemli bir gelişme oldu. Savaş öncesi 
ve sırasında Saddam’a bir alternatif bulamayan ABD’de de kayıtsız şartsız teslim olan Saddam’ın isyanı ağır silahlarla en acımasız ve kanlı biçimde bastırmasına göz yumma durumunda kaldı. Mart 1991’de isyan hareketinin şiddetle bastırılmasıyla yüz binlerce Iraklı Kürt ve Şii Türkiye ve İran sınırlarındaki 
dağlık bölgelere iltica ettiler. Bunun üzerine Türkiye ve Fransa’nın inisiyatifi ile toplanan BM Güvenlik Konseyi Irak’tan sivil halka karşı yürütülen şiddete derhal son verilmesini talep etti. Bu karar daha sonra Irak’ın kuzeyinde güvenli bölgeler kurulmasına, Irak’a 36. Paralelin kuzeyinde uçuş yasağı getirilmesine, “Huzur Harekatı”na ve “Çekiç Güç”e mesnet teşkil etti. Türkiye bu çerçevede İncirlik Üssü’nün hava operasyonları için kullanılmasına izin verdi.

1991-1999 yılları arasında Kürt liderleri Celal Talabani ve Mesut Barzani ile ilişkiler kuruldu. Türk ordusu özellikle Mesut Barzani kuvvetleri ile işbirliği 
halinde PKK terör örgütüne karşı çok sayıda operasyona girişti. Bunların en önemlileri 1992, 1996 ve 1998 yıllarında yürütüldü. Bazı operasyonlarda 
35.000 kişi ile Irak’a girildi. Barzani ve Talabani kuvvetleri arasındaki çarpışmalardan sonra Türk kuvvetleri ateşkesin uygulanmasında rol aldılar. O 
zaman gönderilen birliklerin bir kısmı hala Irak’ın kuzeyinde konuşlanmış durumdalar. Bu devirde “Ankara Süreci” çerçevesinde ABD ile çok yakın işbirliği 
kuruldu. 1998 yılında ABD’nin Kuzey Irak’ta Kürtleri Saddam’a karşıgüçlendirmek politikasına yönelmesi ile başlatılan ”Washington süreci” ne ise Türkiye ithal edilmedi. 

Orta Doğu politikası bağlamında Necmettin Erbakan’ın Başbakanlık yaptığı 1996-97 dönemine de kısaca göz atmakta yarar vardır. Erbakan’ın politikası, 
özünde, Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırmaya ve İslam ülkeleri ile yakınlaştırmaya dayanıyordu. Erbakan dini referanslarının kendisi için bir koz olduğu 
düşüncesindeydi. Oysa Libya seyahatinde Kaddafi’nin aleni istiskaline uğradı. Mısır Başkanı Müslüman Kardeşlere yakınlığı dolayısı ile ona uzak durdu. 
Suudi Araplar bile ona güvenilir bir lider olarak bakmadılar. Müslüman ülkelerin çoğunun bazı hallerde Batılı ülkelerle Türkiye’den bile daha yoğun 
ilişkiler ve menfaat bağları içinde olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır.

1998’de Abdullah Öcalan’ın Ankara’nın bütün uyarılarına rağmen hala Suriye’de ikamet etmesi ve PKK operasyonlarını oradan yönetmesi iki ülke arasındaki ilişkileri daha da gerginleştiriyordu. 16 Eylül 1998’de Kara Kuvvetleri Komutanı’nın Hatay’da Suriye’nin davranışını sert bir lisanla kınayarak 
“Türkiye beklediği karşılığı görmezse her türlü tedbiri almaya hak kazanacaktır” demesiyle yoğunluğu gittikçe artan ciddi bir kriz ortamına girildi. 

Genelkurmay Başkanı ile Cumhurbaşkanı da Türkiye’nin gerekirse Suriye’ye karşı kuvvet kullanılabileceği mesajını verdiler. Suriye sınırına yakın bölgelere 
kuvvet kaydırıldı. Bir askeri müdahalenin kaçınılmaz olduğunu gören Arap devletlerinin bir kısmı Türkiye’ye itidal tavsiye ederken Mısır Başkanı Mübarek 
ve İran Dışişleri Bakanı Harrazi ihtilâfın çözümü için mekik diplomasisine giriştiler. Türkiye’nin askeri baskısı ve bunun tetiklediği diplomatik baskı 
karşısında Suriye Hükümeti Öcalan’ı sınır dışı etmek mecburiyetinde kaldı. Öcalan Rusya üzerinden gittiği İtalya’da bir süre kalarak siyasi faaliyetlere 
girişmek istedi. Fakat Türkiye’nin ve ABD’nin baskısı ile orada barınamadı. Rusya, Hollanda ve İsviçre de kendisini kabul etmediler. Sonunda Yunanlılar 
bile Öcalan’ı kendi ülkelerinde tutamadılar ve onu Nairobi’ye naklederek oradaki Büyükelçiliklerinde misafir ettiler. Bir yıl önce Nairobi’deki ABD Büyükelçiliği teröristlerce bombalandığı için şehirde çok sayıda Amerikan istihbarat ajanı bulunuyordu. Onların yardımı ile Türkiye’den gelen bir ekip Öcalan’ı teslim aldı.

Öcalan idama mahkum edildiği 29 Haziran 1999’da kısa bir süre sonra PKK eylemcilerine yılsonuna kadar Türkiye’yi terk etmeleri talimatını verdi. 

Eylemcilerin çok büyük kısmı bu talimata uyarak Kuzey Irak’a, Kandil bölgesine gittiler. Türkiye’de yalnızca 400 kadar terörist kalmıştı. Bunlarla başa çıkmak o kadar zor değildi. Genelkurmay Başkanı artık askerin işinin bittiğini ve bundan sonra sorunun çözümünün sivillerin elinde olduğunu zaten belirtmişti. Türkiye’nin eline Kürt meselesini çözümlemek için altın bir fırsat geçmişti. Bu fırsat penceresi neredeyse 2004 yılına kadar sürdü, çünkü terörist eylemler hemen tamamen durmuştu. “Demokratik açılım” o tarihte başlatılsaydı kuşkusuz bugüne nazaran başarı şansı çok daha yüksek olurdu.

1990’lı yıllarda Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde büyük gelişme kaydedildi. Orta Doğu barış sürecinin başlaması, Türkiye’nin, Amerika’daki Yahudi 
Lobisinin desteğine önem atfetmeye başlaması, İsrail’in Türkiye ile ilişkilerine Orta Doğu dengeleri açısından değer vermesi bu gelişmeyi destekleyen 
unsurlardı. İki ülke 1991’de diplomatik ilişkilerini ilk defa Büyükelçilik düzeyine çıkardılar. Yüksek düzeyde ziyaretler birbirini izledi. Askeri alanda çok 
kapsamlı bir işbirliğine girişildiği gibi ekonomik ve ticari ilişkilerde de büyük bir ilerleme kaydedildi. 1999’da İsrail’in depremden sonra yaptığı yardımlar 
özellikle Türk kamuoyunda İsrail’in dost bir ülke olarak algılanmasına yol açtı.

Bu devrede Türkiye-İran ilişkileri ise ideolojik nedenlerden ve İran’ın PKK’ya destek verdiği inancından kaynaklanan istikrarsız bir dönemden geçiyordu. 
Özellikle Refah Partisi iktidarda iken İran’ın İslami kesime destek vermesi yüzünden bir hayli gerginlik yaşandı. Ecevit’in Başbakanlığı zamanında da 
krizler eksik olmadı, Hükümetler birbirlerini kınadılar, fakat her defasında bir müddet sonra ilişkiler normale dönebildi.


4. CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,


***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder